SAĞLIK & TIP & HASTANELER & PSİKOLOJİ & SOSYOLOJİ & KİŞİSEL GELİŞİM & FELSEFE

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU : ​​​​​​​”MİLLİ
AŞI”YI KİM NEYE KURBAN ETTİ ???


E-POSTA : selcantasci@gmail.com


13 Mart 2020


Derler ya her şerde bir hayır vardır
diye.. Uzun müddet direndikten sonra, Dünya Sağlık Örgütü’nün de havlu atıp “küresel
salgın” demek zorunda kaldığı “Koronavirüs”, hanidir gözardı
ettiğimiz bir gerçeği hatırlattı bize. Farkında mısınız, çok uzun zaman sonra
ilk defa siyasilerden, siyasi iktidardan değil, sermayeden, paradan, “patronlar”dan
değil, “alim” maskeli inanç tacirlerinden, şeyhlerden, şıhlardan
değil, iki “onun köküyle bunun sapını karıştır” reçetesi yazdı diye
şifacı ilan edilen dolandırıcılardan deği,l “bilim adamları”ndan
bekliyoruz dermanımızı;


Medet ya bilim!


Gözümüz kulağımız “bilim
kurulları”nda, “aşı labaratuvarları”nda…


***


Yeri gelmişken…


Sahi, bizim bir “milli aşı” vardı,
o ne oldu bu arada?


***


Daha önce cevabını aramaya kalkışan
olduysa denk gelmiştir mutlaka. Bilim insanlarımızın “deha”larının
neden Kapıkule’yi geçtikten sonra ortaya çıktığı/”fayda”ya dönüştüğü
konusundaki tahminlerimizi pekiştirecek,  tuhaf ama hayli tuhaf bir hikaye
çıktı karşıma.


***


Adil Allahverdiyev… Azerbaycanlı bir Türk
tıp profesörü. Profesörlüğünü Moskova’da kazanmış. 1993 yılında, aldığı davet
üzerine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde çalışmaya başlamış. -Ak
saçlarının hatırına değildir herhalde-
Araştırmaları, makaleleri,
bildirileri, yürüttüğü projeler, aldığı patentlerle alanında sivrildikçe daha
çok dikkatleri çekmiş üzerine. Nitekim, 2006 yılında, Yıldız Teknik
Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü “Gel, bu çalışmaları (İmmunoloji,
tanı, kemoretapi, nanoteknoloji, kök hücre, doku mühendisliği) bizim bünyemizde
yürüt”
demiş. Allahverdiyev de gelmiş. İlk iş üniversiteye bir Hücre
Kültürü ve Doku Mühendisliği laboratuvarı kurmuş. Çalışmalarının öncelikli
gayesi “Yerli ve milli aşıların üretilmesi”ymiş. Ekibiyle birlikte
kayda değer bir yol da katetmiş. Bazı alanlarda “dünyada ilk ve tek” olan
aşı çözümlerini formüle etmiş.


2019’da yapılan 6. Tıp Kurultayı’nda, Allahverdiyev’in
bu çalışmalarını da içeren konuşmasını dinleyen Cumhurbaşkanı, kendisiyle
tanışmak, şahsen tebrik etmek istemiş. Birlikte fotoğraflar çektirilmiş.


Zaten ne olduysa da ondan sonra olmuş.


Üzerinde çalıştığı “milli aşı”
tam da artık bir “ürün”e dönüşmüş, “üretim”ine geçilecek
hale gelmişken, Allahverdiyev’in üniversitedeki görevine son verilmiş.
Gerekçesiz. YÖK onayı olmadan.


Öğretim üyeleri, öğrenciler imza
kampanyaları başlatmışlar, yöneticilerle temas kurmaya çalışmışlar, konu
mahkemeye taşınmış ama Allahverdiyev’i kovanlar Nuh demiş, peygamber dememiş.


***


Allahverdiyev’i üniversiteden
uzaklaştırmaya dönük direncin bu kadar katı ve güçlü olduğunu görünce ne yalan
söyleyeyim, işin içinde FETÖ-METÖ bir bit yeniği mi var acaba diye işkillendim.
Hatta hem birkaç meslektaşına hem de Türkiye’de yaşayan Azerbaycan Türkü başka
hocalara sordum. Ağız birliği yapmış gibi “Hayatı laboratuvardı” dedi
hepsi. Keza, basit bir internet taraması bile doğruluyor bu tezi; bilimsel
yayınlar ve Azerbaycan Türklerinin düzenlediği Hocalı gibi anma
toplantılarından başka hiçbiryerde karşınıza çıkmıyor ismi. Hem telefonda hem
de yüz yüze olmak üzere iki defa konuştum; kendisi de bu anlamda son derece
müsterihti. “Ben sadece bilim yaptım. Hakkımda, bir tek kötü söz eden
bulamazsınız. Kaldı ki, hata da yapmış olabilirim. Ama ne yapmışım. Biri bana
bunu söylesin. Ben mahkemeye başvurduktan sonra olmayan suçlar yarattılar,
adımı karaladılar. Sonsuza kadar beni burada çalıştırmak zorunda değiller, ben
böyle bir şey beklemiyorum. Ama böyle mi olmalıydı?”
dedi.
Yetiştirdiği doktora öğrencilerine, uluslararası yayınlarına, yürüttüğü
projelere göre yapılan akademik sıralamaları gösterdi; adı hepsinde en tepeydi.


Üstelik, geçtiğimiz yıl Aşı Bilim Kurulu üyesi
de seçilmişti.


***


Velhasıl…


“Neden” sorusunun karşılığı koca
bir “hiç”ti. Ve bir “hiç” uğruna heba etmek istemiyordu
emeklerini.


Bu noktadan sonra yeniden işe alınmak
filan değildi beklentisi; nezaketti.


Emeklerinin gasp edilmemesi, hakkının
teslimiydi. Küçük bir teşekkür mesela, bir küçük veda töreni, bir buket çiçek,
bir plaket… Adının, üretim noktasına getirdiği “aşı”yla yaşaması…


Hangisi zordu ki? Neden esirgendi?


Tam bu noktada, ister istemez rafa
kalkıyor insanın iyi niyetleri;


Mesleki kıskançlık, çekememezlik mi?


Bilim hırsızlığı mı?


“Küresel ilaç şirketleri…” diye başlayan çok daha geniş çaplı komplolar mı?


Ne olabilirdi, “yerli ve milli
aşı” çalışmalarını yürüten ekibin dağıtılıp, bir de üzerine hocalarının itibarsızlaştırılmak
istenmesinin perde arkasındaki?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir