SAĞLIK & PSİKOLOJİ & SOSYOLOJİ

Prof. Dr. Süleyman Çelik : CERRAHPAŞA, TANIYI GEÇ
KOYDUN !..

(GATA ve OMÜ Tıp Fak. E. Öğr. Üyesi)

Bu durum aslında tüm tıp fakülteleri için söz konusu; ki hala
meseleye tanı koymuş oldukları bile kuşkulu!.. İki gün önce Cerrahpaşa’daki
gösterilerde konuşan bir profesör Cumhurbaşkanı’na sesleniyor: “Sayın Cumhurbaşkanım, burada toplananlara
bakın, pankartları okuyun, hiç politika var mı?”
Demek istiyor ki “Sayın Cumhurbaşkanım, biz politik bir
davranış sergilemiyoruz; AKP’ye ve özellikle size muhalif değiliz. Bize şefaat
edin
…”

Oysa yapılan iş politik, AKP kendi sağlık politikasını
uyguluyor; adı “sağlığı özelleştirmek.” Ama politik bilinci olmayan profesörler
meseleyi anlayamıyor!.. Süreç, AKP iktidara geldikten sonra yavaş yavaş
uygulamaya soktukları “Sağlıkta Dönüşüm” tuzağı ile başlamış ve bu kapsamda
üniversite hastaneleri hedef alınmıştı.

“Kentsel Dönüşüm” derken amaçları, “daha sağlıklı kentler
yaratmak” olmayıp kentleri yağmalayarak rantını yemek olduğu gibi, “Sağlıkta
Dönüşüm” derken de amaçları, daha sağlıklı toplum yaratmak değil, sağlığı
ticari metaya dönüştürerek rantını yemekti. “Kentsel Dönüşüm” ortaya yandaş
yükleniciler çıkarttı; adamlar, “milletin a…ını belleyeceğiz” diyerek halk için
nasıl bir iyilik düşündüklerini açıkladılar…

“Sağlıkta Dönüşüm” de ortaya, çoğunun sahibi yandaş olan özel
hastaneler çıkarttı, “turpun büyüğü” ise torbada idi, sonradan ortaya çıktı: “Şehir
Hastaneleri…” İktidar hastaları özel hastanelere yönlendirmek için bir dizi
kararlar aldı… Daha önce kamu görevlilerinin özel hastane giderleri
ödenmiyordu, ödenmeye başlandı ve sonuçta 2004 yılında 18 milyar olan
toplam sağlık harcaması 2016’da 119 milyara çıktı
. Özel
hastaneler, hastaların ayağını alıştırmak için, başlangıçta fark almadılar;
devlet hastanelerinin kalabalığından/ kuyruğundan kurtulan ve muayenehane
çarkından geçmeyen hastalar çok mutluydu, seçimlerde AKP oy patlaması yaptı…

Muayenehane hekimliği ile üniversite hastanelerini, özel
hastanelere rakip gördüler; muayenehanede çalışmak zorlaştırılarak hekimler
özel hastanelere yönlendirilirken üniversite hastanelerini de batıracak
uygulamalara başlandı…  SSK ve Emekli
Sandığı, üniversite hastanelerine olan borçlarını hem zamanında ödememeye hem
de büyük kesintiler yapmaya başladı. Devlet araştırma için üniversitelere para
vermediğinden, üniversiteler döner sermaye gelirlerinin %5’ini Araştırma Fonuna
aktarır ve araştırmalar bu fondan karşılanır. Maliye Bakanlığı bu fondaki
paraya bile el koydu. Genel Bütçeden üniversitelere verilen ödenekler iyice
kısıldı; çalışanların aylıklarını karşılayacak düzeye düşürüldü.

Bu arada “Dönüşüm” kapsamında, üniversite hastanelerini iyice
batıracak yeni yasa tasarıları hazırlanıyordu.

YÖK Cumhurbaşkanına bağlı, rektörleri de Cumhurbaşkanı
atadığı için Ahmet Necdet Sezer’in atadığı kişilerce yönetilen üniversitelerin
cezalandırıldığı düşünülüyordu… 2007’de Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olunca, YÖK
de rektörler de değişti ama uygulama değişmedi. Geçmişte, çıkarılan engellere
karşın hastaneleri ayakta tutmaya çalışan yöneticileri, “beter olun” diyerek
izleyen yeni yandaş rektörler, her şeyin düzeleceğini, Meclis’e verilmiş yasa
tasarılarının geri çekileceğini sandılar.  Ama iktidarın böyle bir niyetinin olmadığını
görünce, bizim sözümüze geldiler; “bu
yasalar çıkarsa üniversite hastaneleri batar…”
demeye başladılar…

Başbakan’ın gidişten bilgisi olmadığını sanarak, “bu işler Sağlık Bakanı’nın başının altından
çıkıyor. Durumu Sayın Erdoğan’a anlatırsak sorun kalmaz
” diye düşündüler ve
aralarından, Erdoğan ile çok özel yakınlığı olan tıpçı 5 rektörü temsilci
seçerek durumu anlatmaya karar verdiler.

Ancak temsilciler, görüşmelerden bir şey elde edemediler;
tersine özel kalemde, ellerine bir liste tutuşturuldu ve üniversiteler ile
ilişkileri olmayan listedeki kişilerin profesör yapılmaları istendi, bizimkiler
yasaya aykırı olmasına karşın, tıpış tıpış gereğini yaptılar…

Sonunda deniz bitti; Akdeniz’den Hacettepe’ye, Çapa’dan
Cerrahpaşa’ya, Edirne’den Kars Kafkas’a kadar, tüm üniversite hastaneleri borç
batağına saplandı, hizmet veremez duruma geldi.  Bu durumda teslim bayrağını çekenlere İktidarın
önerisi hazır: “Benim hastanem olacaksın.”
Nitekim böyle olanlar var… İş buraya gelene kadar, tıp fakültelerinin
hocalarından ses çıkmadı, kimse akademisyen derneklerinin çalışmalarına omuz
vermedi; çoğu kapağı özel hastanelere atarak düzene uymaya çalıştı; bir ömür
emek verdikleri yuvalarının yıkıma doğru gittiğini gören bazıları “ah Çapa, vah
Çapa” gibi romantik ağıtlar yakmaktan öte bir tepki vermediler…

Yandaşlar, “Sağlıkta Dönüşüm” rantına bir de “Kentsel Dönüşüm”
rantı katarak çifte kaymaklı kadayıf yemek isteyince, denize nazır mekanlarını
kaybetmek istemeyen Cerrahpaşalılar ayağa kalktı… Oysa üniversite
hastanelerinin batmasının, ulusal sağlık sistemine vereceği zarara karşı ayağa
kalkmaları yakışırdı, “Tıbbiyeli Hikmet”in ardıllarına!.. Uygulanan sağlık
politikası ile üniversite hastanelerinin batacağını yandaş rektörler bile 10
yıl önce görmüşlerdi.

Üniversite hastaneleri ulusal sağlık sisteminin en üst tedavi
kurumlarıdır… Sağlık hizmetleri, ilk kademe sağlık birimleri denilen aile
hekimliği ya da sağlık ocaklarında başlar, buralarda tedavi edilemeyen hastalar
devlet hastanelerine, devlet hastanelerinde tedavi edilemeyen hastalar da üniversite
hastanelerine gönderilir. Yani üniversite hastaneleri derdine derman bekleyen
hastaların son umududur.

Aynı zamanda üniversite hastaneleri, özel ya da resmi diğer
sağlık kurumlarını besleyen bilgi pınarlarıdır… Üniversite hastanelerinin itici
gücü öğrencilerdir. Ülkenin en zeki çocukları olan bu öğrenciler cin
gibidirler. Kül yutmaz ve hocanın yanlışını anında yüzüne söylemekten
çekinmezler. Bu nedenle her gün bu öğrencilerin karşısına çıkan tıp fakültesi
hocaları, yeni bilgileri/ gelişmeleri sürekli izlemek, kendilerinin yenilemek
zorundadırlar.

Asistanlar öğrenci gibi değildir; onlar geleceklerini düşünür,
hocaya ters düşmek istemezler. Buna karşılık damarlarında deli kan dolaşan
öğrencilerin korkusu yoktur… Bu nedenle “orada
da profesör var, burada da”
diyerek devlet, özel ya da şehir hastaneleri
ile üniversite hastaneleri aynı kefeye konulamaz. Üniversite hastaneleri
çökerse diğer hastanelerin de “bilgi pınarları” kurur, ulusal sağlık
sistemi  çöker; o zaman derdine derman
bekleyen hastaların son umutları da çöker…

Milletvekilleri ve emeklileri bundan etkilenmez, çünkü onlar
baş ağrısı için bile yurt dışına gidebilirler; yüksek mahkeme yargıçları ve
orgenerallere de bu imtiyaz verildi; onlar da kendilerini kurtardılar.

Geriye kalan sade vatandaşlara gelince; başlangıçta fark
almayan özel hastaneler yavaş yavaş katkı istemeye başladılar; zamanla tamamını
isteyecekler, “paran kadar sağlık” uygulayacaklar ve parası olmayana “Allah kurtarsın!” diyecekler…

Halkın sağlığı bu durumda Allah’a kalıyor…

Zaten aşı karşıtlığı, doğum kontrolünün engellenmesi, kürtajın
yasaklanması, helal kan ve ilaç üretimi, peygamber tıbbı, hacamat, sülük gibi
geleneksel ya da alternatif tıp uygulamaları ve manevi şifa gibi bilime aykırı
yöntemleri meşrulaştıran iktidar, halkın sağlığını Allah’a havale etmek
istiyor; bazı özel hastaneler de bu yöntemleri uygulayarak onların yanında
olduklarını gösteriyorlar…










































































Oysa Osmanlı 19. Yüzyılın başında Fransa’dan öğretim üyeleri
getirerek modern tıp eğitimine başlamıştı.  AKP, Türkiye’yi her alanda olduğu gibi, sağlık
alanında da Osmanlı’dan 200 yıl geriye, Ortaçağ’a götürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir