SAĞLIK & TIP & HASTANELER & PSİKOLOJİ & SOSYOLOJİ & KİŞİSEL GELİŞİM & FELSEFE


Gürbüz Özaltınlı : Sorun dindarlıkta mı
???


Salgın sürecinin hiçbir
aşamada iyi yönetilemediğini düşünenlerdenim ben de. İki temel etken var,
alınan (ya da alınmayan) kararlarda. Birincisi, konunun yeni olması ve tüm
dünyayı çok hazırlıksız yakalaması. İkincisi ontolojik endişe. Siyasi iktidarın
kendi varlığını koruma altına alma güdüsü.


25.03.2020



E-POSTA : ozaltinli@gmail.com


Galatasaray’ın
Uruguay’lı kalecisi Muslera – ki kendisini geldiğinden beri çok sempatik
buluyorum – bir tweet atmış ve demiş ki, “Başkan dini koronavirüsün önüne
geçirdi. Dualarla başa çıkabileceğini düşündü ve işler zorlaştı.”
Türkiye’ye
gelen spor adamlarının bir süre sonra biraz bizlere benzemeye başladıkları
görülmüştür. İonescu’yu bile sonunda hakemlere atıp tutarken hatırlıyorum.


Muslera’nın bu
tweeti derhal TT olmuş. Tabii, altında yorumlar sel gibi. İlkini alayım buraya
sadece, sonra diyeceğime geleyim. Devrim isimli twittercı “kimsenin
konuşmadığını konuşuyor tebrik ederim”
diye yazmış… Kimsenin konuşmadığı!


Oysa hiç de
öyle değil…


Erdoğan’ın günler
sonra çıkıp, geleneksel tabanı da dahil neredeyse kimseyi tatmin etmeyen, hayal
kırıcı konuşmasından sonra özellikle sosyal medyadan seslenen muhaliflerde
benim en çok rastladığım argüman buydu. Laikler, koronaya karşı tanık oldukları
etkisiz, ağırdan alan iktidar politikalarını Erdoğan’ın İslâmcı tasavvur
dünyasına bağlamayı pek sevdi. Zaten önemli bir kesim için, ilk el attıkları
klişe yıllardır değişmedi. “Geçersiz, yanlış, dar kafalı” buldukları her
tutumu, bilimle arasının kötü olduğundan şüphe etmedikleri İslâmcı düşünce
dünyasına bağladılar. Korona krizinde de, Erdoğan’ın konuşmasında elle tutulur
bir paket çıkmayıp, çok anlaşılır nedenlerle hep yaptığı gibi “sabır, dua,
tevekkül” türü, iletişimsel verimine güvendiği sembolik dokundurmalar yer alınca,
temel meselemizin bilimsel düşünceye kapalı İslâmi kafa olduğu eleştirisi
tedavüle giriverdi.


Bu İslâmofobik
bakışla, ne olan biteni doğru yerden anlamlandırmak, ne de iktidara destek
veren ya da muhalefete mesafe koyan kesimlerle duygusal ve düşünsel temas
kurmak mümkün kanımca. Aslında CHP merkezi, siyasi hatâları inançla
ilişkilendiren bu pozitivist, ayrımcı söylemi terk etti. Fakat bütün bir
Cumhuriyet endoktrinasyonunun mirası olan bu bakış, laik tabanda inatla
yaşıyor.


Salgın
sürecinin hiçbir aşamada iyi yönetilemediğini düşünenlerdenim ben de. Ama bunun
nedenlerini farklı yerlerde aramak gerektiği kanısındayım. İki temel etken var,
alınan (ya da alınmayan) kararlarda. Birincisi, konunun yeni olması ve tüm
dünyayı çok hazırlıksız yakalaması. İkincisi ontolojik endişe. Siyasi iktidarın
kendi varlığını koruma altına alma güdüsü.


Olayın uzak
bir coğrafyada başlaması ve Çin’in totaliter rejim refleksi ile sansürcü
davranarak dünyayı bilgilendirmekte gecikmesi, hem işlerin ağırdan alınmasına, hem
de hastalık hakkında veri eksiklerine ve tedbir zafiyetlerine yol açtı. Fakat
galiba daha önemlisi, toplumsal düzenin ve insan aklının doğası. Çok uzun
süreler içinde evrilerek gelen sofistike bir toplumsal düzenin işleyiş
mekanizmalarını, hiçbir hazırlık olmadan, ani bir gereklilikle durdurmak,
anahtarı kapatıp “haydi evlere, bir süre bekleyeceğiz” demek imkânsız. İnsanlık
düzeni ve aklı buna müsait değil. En azından işin ciddiyetinin anlaşılmasına
izin verecek makul bir süre içinde, mevcut düzeni fazla bozmadan krizi atlatma
düşüncesinin hâkim eğilim haline gelmesi şaşırtıcı olmamalı. Nitekim,
(Almanya’nın hakkını yememek kaydıyla) neredeyse bütün Avrupa ağır hasar aldı.


Bizim hatâmız
ise, tehlikenin farkında olduğumuz iddiasıyla yeterli önlemler aldığımıza
inanmak ve asıl önemli kararlarda ya gecikmek ya da daha kötüsü hâlâ ayak
diremek oldu. Sınırlara termal kamera koyup oluk oluk insan akışına izin
vermenin, evde içeriye soğuk hava gelmesin diye sinekliği kapatmaktan çok farkı
olmadığı açıkken, “hastalık bize gelmedi” anonsu yaptık. Oysa, virüsün
bulaşıcılık hızı da, ortalama 15 gün belirtisiz geçen kuluçka süresi de
bilinmiyor değildi. 


Daha vahimi,
İtalya örneği ortaya çıkmış, hastalığın yıkıcılığına ilişkin simülasyonlar
alarm vermeye başlamışken gösterilen tutukluktur. Bu noktada, Türkiye’nin “uzak
coğrafya, az bilgi ve ani tehlike” etkenleriyle gösterdiği ilk zafiyetten
farklı bir zafiyet fazına geçtiğine inanıyorum. O da, karar mekanizmalarının
insiyatifsizliği ve en etkin otoritenin düzenin bozulmasının siyasi maliyetini
göze alamamasıyla ilgili diye düşünüyorum.


Türkiye bu
soruna ekonomik kriz içinde yüzerken, kamu kaynakları dibe vurmuşken yakalandı.
Erdoğan, hayatı durdurmanın ekonomik ve toplumsal faturasının karşılanabilir
olmadığını gördü. Ekonomik sistem durup, işsiz ve aç insan sayısını beşe ona
katladığınız takdirde, 100 bin yerine 20 bin can kaybettik diyerek iktidarda
kalamazsınız. Fakat hayatı idame ettirip sistemi döndürmeyi başarabilirseniz,
bunun kaç cana mal olduğu tartışmasının altından kalkma şansınızın daha çok
olduğunu düşünebilirsiniz. İşte tam bu noktada toplumsal kültür, inanç üzerine
kurulmuş siyasal iletişim, güçler dengesi, medya ve enformasyon dünyasındaki
hegemonya vb çok önem kazanır. Tam bir ekonomik çöküntüde işe yaramayacak, sizi
kurtarmayacak unsurlardır bunlar; ama işler biraz yürüyor, eve her şeye rağmen
ekmek giriyorsa iktidarı ayakta tutabilir.


Türkiye’de
camilerin cemaate kapatılmasından maçların ertelenmesine, umrecilerin
durumundan hâlâ sokağa çıkma yasağının konulmamasına kadar alınması gereken
radikal kararlara karşı hep ayak diremenin, gecikmenin ya da bu kararların hâlâ
alınmamasının arkasında, iktidarın bu ayakta kalma güdüsünün yattığını
düşünüyorum.


Bu tercihin
bir gereği de istatistikler üzerinde kontrol ve sansür uygulamaktır. Biz
hastalığın hangi şehir ve mahallelerde görüldüğünü hâlâ bilmiyoruz. Bütün
dünyada bir tek Türkiye’de böyle olduğunu okuyoruz. Ayrıca, hâlâ çok az sayıda
test yapılıyor. TTB, test sonuçlarının sayısal olarak doktorlar tarafından bile
bilinmediğini, her merkezde sadece bir kişinin toplam sonucu bildiğini ve bu
bilginin dışarıya kapalı olduğunu açıkladı.


Başa dönersek…


Sonuçta
iktidar, düzenin bozulmasının getireceği siyasi maliyetin can kayıplarının
maliyetinden daha fazla olduğunu düşündüğü için, hastalığın kontrolden çıkma
yoluna girdiğini düşünüyorum.


Yoksa
Muslera’nın söylediği gibi duanın kerametine inanıldığı için değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir