Abdurrahim
Toprak
: Üç Asrın Hasadı :
Corona
 

02 Nisan 2020  


Manzara :


Anlama, anlamlandırma, tanımlama gayreti.
Belirsizlikten doğan zihni bir savruluş. Haklı çıkıp suçluyu bulma
telaşındayken bir taraftan da durumu anlamaya çalışıyoruz. Muhakkak herkesin
coronanın öncesine ve sonrasına dair bir fikri var ama kabaca ikiye bölünmüş
durumdayız:


* Bu biyodijital bir savaş.


Bunun biyodijital bir savaş olduğunu
düşünmek için en az elli yıllık haklı sebeplerimiz var. Ütopik, distopik, bilim
kurgu tarzında ezberlediğimiz onlarca kitap, yüzlerce film, sayısız yazı. Çağın
insanın bu ezberle geldiği nokta:


Böyle olacağını biliyorduk, bundan sonra
da şöyle şöyle olacak.


Kendi içinde tutarlı bir fikir, neden
olmasın ki?


* Bu bir salgın.


Tarihte daha trajik salgınlar var. Mikrobik ya da
virütik. Şu an sosyal medya, dijital iletişim ve seyahat hızı sebebiyle salgın
hem virütik hem de iletişimsel olarak ürkütücü bir hızla yayılıyor. Fiziki ve
psikolojik yıkım buna nispetle oluyor. Bu da tarihteki örnekleri gibi bir
salgın ama şartlar eski şartlar değil. Etkisi de ona nispetle.


Bu iki anlayış daha uzun yıllar mevzilerini koruyarak
tartışacaklar ve bir sonuca ulaşamayacaklar. Bu tartışmadan doğan bilimsel,
edebi, felsefi, sosyolojik anlamda çok sayıda eser  üretilecek.


Her ne olursa olsun; ister biyodijital bir savaş,
ister bir salgın olsun tartışamayacağımız tek şey: “Yarın düne benzemeyecek.”


Aslında corona ile fark ettiğimiz şey dünyanın küçük
bir köye dönüştüğü. Çin’de hapşıran bir proleterin Buckingham’da Prens’i hasta
ettiği küçücük bir köy.


Buraya nasıl geldik?


Önemli bir soru: Nasıl? Bir de “niçin” sorusu var.
Biri olmadan diğeri topal sorular. Son üç asırda daha çok nasıl sorusunu
cevaplarken niçin sorusu biraz görmezden gelindi. Belki de yaşadıklarımız
“niçin”i görmezden gelişimizle ilgilidir.


Modernizm, dünyayı büyük bir gezegenden küçük bir köye
dönüştürdü. Böyle olacağını, dünyanın yaşanmaz bir yere dönüşeceğini, kalabalıkların
özgürlük vadiyle köleleştirileceğini bazı bilim ve fikir insanları yıllarca
anlattı. Ancak insan bunu görmek, duymak ve anlamak istemedi. Yaygın modern
yaşam telakkisi insanları dijital bir nesneye dönüştürerek insanlığı başka bir
seviyeye getirdi. Bilim ve teknolojiyi “kutsamanın” insanlık için felaket
getireceği beklentisinin gerçeğe dönüştüğü noktadayız.


Özellikle son yüzyılda suyun, havanın, toprağın,
tohumun, genin; sırf daha çok para-güç, konfor ve haz için bilim eliyle nasıl
geliştirildiğini(!)-bozulduğunu biliyor ve bu bozulmanın doğurduğu trajediyi
yaşıyoruz.


Evet, yarın insanlık dijital bir nesneye dönüşecek ve
kaderi, bir delete tuşuna basımlık saniyelik bir tercihe ya da el sürçmesine
bağlı olacak.


Yaşadığımız şey “bir” odağın değil bir sürecin
mahsulü. Son üç asrın doğurup büyüttüğü bir trajedi. Bilimin ve teknolojinin
kutsallaştırılıp bu kavramlar etrafında oluşturulan dogmatizmin yaşam
koşullarını tayin ettiği bir dünya. Bir odak yok. Onlarca farklı odak ya da güç
var. Büyük üniversitelerden laboratuvarlara, düşünce kuruluşlarından
prodüksiyon şirketlerine kadar “bilginin üretilmesi” sürecini finanse edenlerin
büyük finans sahibi kurumlar-kişiler olduğunu ve bilginin sonuç olarak
kapitalizmin hizmetinde olduğunu belirtmek malumun ilanı olur. Büyük sermaye
sahipleri bir savaş halinde. Hür olduğunu sanan çağın insanı, güçlerin
savaşında bu sefer dijital kölelere dönüşmüş olacak.


Son yirmi yılda alışverişten iletişime kadar her
alanda yoğun biçimde internet kullanıyoruz. Dolayısıyla sağlık durumumuzdan
politik düşüncemize, ekonomik durumuzdan kişisel zaaf ve tercihlerimize kadar
çok fazla veri belli şirketlerin datalarında. Bu datalara sahip şirketler zaten
bizi dijital olarak tespit etmiş ve izleyebilir durumdalar. Aslında diledikleri
zaman diledikleri kadar maniple de edebilecek güce sahipler. Her ne kadar çağın
insanı tam bir köleye dönüşmüş olmasa da dijital anlamda belli düzeylerde
bağımlı olmuş durumda. Belki virüs sert bir kırılma noktası oluşturup çığı
tetikleyecek. Bağımlılıktan dijital köleliğe geçişi hızlandıracak.


Biz bunun neresinde olacağız?


Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik
Aygıtları’nda;  Ortaçağda kilisenin haftada bir saat topluma propaganda
yapma imkanına sahipken, sanayi devriminden sonra kilisenin yerine kapitalizmin
haftada beş gün, günde sekiz saat propaganda yapma imkanına kavuştuğunu
anlatır. Neredeyse tüm dünyanın Batılı bir eğitim sistemini en az iki yüz
yıldır çeşitli biçimlerde farklı tonlarda uyguladığını düşünürsek halihazırda
insanlığı üreten temel gücün kapitalizm olduğunu, var olan insanın “üretilmiş
bir tip” olduğunu görmüş oluruz. Ve biz başta olmak üzere tüm toplumlar bu
formal eğitim sistemini idealize edip kutsadı. “Üretilmiş insan” bunun
doğurduğu trajik sonuçları eleştirmeye cesaret edemeyeceği gibi eleştirse de
doğru sonuçlara ulaşabilecek zihinsel bir beceriye sahip olup olmadığı
tartışılır. Artık modern insan yaşanılabilir bir dünya için “kapitalizmden
başkasının mümkün olmadığına” ikna olmuş durumda.


“Zorunlu eğitim” marifetiyle bilgi ve becerisi
“istendik düzeye” göre tasarlanıp bir “tip” olarak üretilen çağın insanı içinde
yaşadığı toplumun hayat şartlarını belirleyecek pozisyonlara sahip.
Kalabalıklar da “makbul vatandaş” idealizasyonuna maruz kalmış insanlardan
oluşuyor. Hülasa; insanlık yeni şartlara zihinsel olarak büyük ölçüde hazır.
Çoğunluğun sorgulamadan yeni sürecin gönüllüleri olacağını, yeni şartlara
intibak etmenin bir “itibar” olduğunun savunulacağını söylemek çok da iddialı
bir öngörü olmayacaktır. Tıpkı modern çağın başından itibaren yaşadıklarımız
gibi.


Bilindiği gibi “modern” kelimesinin sözlük
anlamının dışında bu kavrama dilimizde daima “olumlu” anlamlar
yüklenmiş, pek dar bir çevre bu kavrama eleştirel bir biçimde yaklaşmıştır.
Halbuki modernizm son üç asırda insanın tabiatla uyum içinde yaşamasını değil
tabiata hükmetmek, tabiatı dönüştürmek ve elde edilen maddi zenginliği sınırlı
sayıda insanın kullanımına vermek, insanlığı gönüllü kölelere dönüştürmek için
eser miktarda haz ve konforu insanlığa pay etmek, böylelikle “İnsan
Tanrıcıklar ve Kulları”ndan oluşmuş bir dünya kurmak için çabaladı.


Vahşi kapitalizmin, sömürü ve savaşın temel
dinamikleri modernizmin domine ettiği zamanlarda ortaya çıktı ve hayatı azınlık
için cennete çoğunluk için cehenneme çevirdi. İnsan elleriyle ürettiği makineye
teslim oldu. İnsan zihni, üretim-tüketim döngüsünün dışında sorgulama
becerisini yitirdi. Halbuki özünde tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu şey; biraz
buğday, biraz su, biraz temiz hava ve korunaklı bir çatıdan ibaretti. Modern
bilim tabiata hükmetmek için değil de tabiatla uyum içinde yaşamak amacıyla
“gelişseydi” bir aylık mesafeye bir saatte gidemez, telefonla dünyanın öbür
ucuna saniyeler içinde ulaşamazdık belki, ama doğduğumuz coğrafyalarda huzur
içinde yaşayabilirdik.


Yapay zekanın nükleer savaştan daha yıkıcı sonuçları
olacağı ortalama akıl sahipleri için apaçık bir gerçekken bu konuda bazı bilim
adamları ve siyasetçiler şatafatlı sözler söyleyerek kitleleri köleleşmenin
yeni evresine hazırladılar. Şimdi insan, yapay zeka sayesinde fiziki güç
isteyen riskli işlerden kurtulup daha konforlu bir standarta ulaşacağını
sanıyor. “Üretilmiş” insan, zihinsel olarak dönüşmüş durumda. Sadece
dijital bir nesneye çoktan dönüştüğünü fark edip buna da gönüllü olacak. Tabii
ki toplum olarak biz de…


Konforlu dijital kölelerin oluşturduğu kalabalıklar,
tıpkı çağın başında kilometrelerce uzağa birkaç saatte ulaşmanın insanlık için
ne büyük bir nimet olduğunu alkışladıkları gibi şimdi de dijital çağın “görece”
güzelliklerini alkışlayacak. İnsan, neden çok uzaklara çok kısa zamanda
gitmenin bir ihtiyaca dönüştüğünü ise hiç düşünmedi. Modern zamanlarda bunu
sorgulamak arkaik bir insan olma tehlikesini göze almakla mümkün olabilirdi:
Çağ dışı. Ne büyük yafta ne büyük günah…


Dün, modernizme karşı duramadığımız gibi yarın da
“yeni gelişmelere” karşı duramayacağız. Çünkü insan tipimiz ve imkanlarımız
buna uygun değil. Ekip dikmeyi unutmuş; topraktan, hayvandan kopmuş eksik
noksan da olsa endüstrileşmiş bir kitleyiz. Hatta gençlerimiz yumurta kırmayı,
çay demlemeyi, söküğünü dikmeyi; en basit temel yaşam becerilerini kaybetmiş
durumda. Bu kitleyi artık sadece fabrikalarda ürettiğiniz gıdalarla
besleyebilirsiniz. Zorunlu istikamet : Kapitalizm.


Bir ihtimal daha var ama muhal:


Sanayi devrimi sonrası Avrupa’nın ihtiyaçlarını
gidermek üzere kurulmuş eğitim sisteminin ruhundan eğitim-öğretim müfredatını
kurtarıp 150 yıldır kesintisiz sürdürdüğümüz “politik tip üretme”
motivasyonunu terk edip ihtiyaç, imkan ve kabiliyetlerimize göre yeni bir
eğitim anlayışı geliştirebilirsek,


Epistemolojik bir çabayla bilim ve fıtrat kavramları
etrafında yeni bir bilimsel perspektif inşa edebilirsek


Çok geç olmadan toprak ve tabiatla barışırsak bir
umuttan bahsedilebilir. Ama bu uzak bir umut, uzak bir hayal, muhal bir
ihtimal. Çünkü dindarıyla seküleriyle biz modern bir toplumuz ve insan tipimiz
artık buna uygun değil.


Perde kapanırken manzara sanki şöyle olacak: Çağın
insan yine sanayi devrimi sonrasında olduğu gibi yükselen trende uyacak ve dört
nala dijital bir nesneye dönüşmek için koşacak. Şartlar ve süreç bize de bunu
dayatacak. Belki bir farkla. Bizim toplumumuz özelinde; tüm enerjimiz
“ezberlerinden şaşmayan” dindarlara ve sekülerlere “Bakın dünya sizin
kavganızın konusu olmaktan çıktı, başka bir yere savruluyoruz.” diyerek,
seküler ve dindar ezberciliğinin kesin kanaatlerine karşı çıkmaya çabalayarak
tükenecek. Bu esnada yorgun ve gönüllü dijital nesnelere dönüşmüş olacağız…


İnsanın başına gelen her felaket kendi elleriyle
ettiğidir, ya yaptıklarıyla ya da yapmadıklarıyla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet