KAYNAK : http://srecaio.blogspot.com.tr


Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin (I)


Rusya’nın kısa tarihi ile başlıyorum…


Rusya’nın bilinen tarihi 400’lerde batıdan Rusya topraklarına giren Slav
kabileleriyle başlıyor. Bu yıllarda Ruslar gölgededir. Karadeniz’in kuzeyine
egemen olan birçok Türk devleti vardır sahnede…


428- 470 arasında Hollanda ve Danimarka’ya kadar uzanan Avrupa’daki ilk
Türk Devleti Batı Hun İmparatorluğu gibi…


468-965 arasında Batı Göktürklerin devamı olan ve yöneticileri Musevi
dinini kabul eden Hazar Türkleri gibi…


552- 803 arasında Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyinde devlet kuran Avarlar
gibi…


670’te Hazar Denizi ile Tuna arasında yerleşen Bulgar Türklerinin kurduğu
Volga Bulgarları’nı görüyoruz. Kazan yakınlarındaki Bulgar şehrini başkent
yapmışlar. 921’de İslâmiyeti kabul ediyorlar. 1237’de Moğolların hâkimiyetine
giriyor, Altınordu Devleti kurulduktan sonra, Bulgar Hanlığı adıyla bir eyalet
oluyor. Daha sonra Kazan Hanlığına dâhil ediliyor ve 1552’de Rus egemenliğine
giriyorlar…


Bitmedi…


900’ler-1091 arasında Hazarlarla ve Macarlarla savaşan, Ruslara yardım
eden, Don, Dinyeper ve Tuna vadilerine egemen olan Peçenekler yükseliyor…


Peçenekleri bozguna uğratan Kıpçaklar (Kumanlar, Polovestler) da var
sırada…


Çöllerden çıkıp soğuk bozkırlara ve dağlara gelen İslam dini de bölgeyle
ilgili. 641’de İran’dan sonra Güney Kafkasya’ya ulaşıyor. 737’de Hazar
İmparatorluğu’na bağlı Kuzey Kafkasya, Emevi İmparatorluğu’nun bir parçası
haline geliyor.


İlk Rus devleti 862’de İskandinavyalılar tarafından Novgorod’ta kurulmuş.
Yani bölgeye geldikten dört asır sonra… 20 yıl sonra başkent 882’de Ukrayna
Kiev’e taşınmış.


Ruslar Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i (İstanbul’u) ilk kez 907’de
kuşatıyor.


İslam bölgede genişlemeye devam ediyor, 922’de Sibirya’ya, Rusya’nın
kuzeyine ve doğusuna yayılıyor. Hıristiyanlık ise ilk defa 957’de Rus hükümdarı
Olga tarafından kabul edilmiş, Birinci Vladimir 989’da resmi din olarak Doğu
Ortodoksluğuna girmiş. Böylece bölgede Bizans kültürü egemen oluyor.


1169’da başkenti Moskova yakınlarına taşımışlar.


Rusya’ya, Moğolların kuzey krallığı olarak 1242’de kurulan ve zamanla
Türkleşen Altınordu İmparatorluğu egemen olmuş. Moğolların ve İslamın Rus
siyaseti üzerindeki biraz etkisi olmuş ama kültür, din ve sosyal etkisi ciddi
değil.


1271’de Moskova başkent olmuş. 


1380’de toparlanıyorlar. Dimitri Donskoi Tatarları yenerek Moskova Büyük
Dükü ünvanını almış.


1395’te Timur’un dev Altınordu İmparatorluğu’na vurduğu ağır darbe,
Rusya’nın güçlenmesine hız kazandırıyor. Ama Altınordu İmparatorluğu içinden
çıkan bağımsız İslam Hanlıkları, günümüz Rusya’sının neredeyse tüm bölgelerini
egemenliklerine alıyor. Osmanlı ile ilişkiler başlıyor. 1453’te Bizans’a son
veren Fatih Sultan Mehmet, Kırım Hanlığını imtiyazlı beylik halinde Osmanlı
Devletine bağlayıp, vergi yerine her yaz Ruslar üzerine akınlarla
görevlendirmiş.


Bu yıllarda Üçüncü (Büyük) Ivan (1462-1505) çevre ülkelerini ilhak ederek
Rusya’yı güçlendiriyor. Roma ve Konstantinopolis’e ilave olarak Moskova “Üçüncü
Roma” olarak nitelenmiş. Moskova prenslikleri ve büyük dükleri yönetimindeki
Rusya, 1480’de Altınordu Hanlıklarının egemenliğinden kurtulmuş. Türk ve
Müslüman Hanlıklar 1500’lerde Ruslar tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar,
İslam Rusya’da çoğunlukta olmuş. Fakat Papalığın kardinal ve papaz heyetleri
Rusları Türklere karşı kışkırtınca, Rus Knezlikleri birleşip Çarlık dönemi
başlamış. Rus çarları kendilerini Bizans’ın varisi saymışlar.


Volga-Ural bölgesi Rusların eline geçen ilk bölge. Korkunç İvan (Dördüncü
İvan) ilk çar olarak, 1552’de, bölgedeki en güçlü devlet Kazan Hanlığı’nı
(Tataristan) yenmiş ve Volga bölgesi ile Hazar Denizi’nin yolları Ruslara
açılmış. 1553’te Sibirya’yı işgal başlamış. 1556’da Astrahan Hanlığı Moskova’ya
bağlanmış. Ama Kırım Hanlığına karşı başarılı olamamışlar. Sonra batıya
dönmüşler, Baltık Denizine ağırlık vererek Litvanya’ya girmişler. İsveç ve
Polonya ile savaşta önceleri başarılı olmuş ama sonra yenilmişler.


Korkunç İvan iç karışıklar üzerine baskıcı bir politika ile muhaliflerini
öldürmüş. Ama bu arada Rus ekonomisi ağır bir darbe almış. Korkunç İvan’ın
ölümünden sonra iç karışıklıklarla Rus Çarlığı yıkılmanın eşiğine geliyor. İşe
İsveç ve Polonya’nın da karışmasıyla iktidar boşluğu ortaya çıkıyor.


1589’da Rus Ortodoks Kilisesi diğer Ortodoks Kiliselerinden bağımsızlığını
ilan etmiş.


Romanov Hanedanı dönemi:


Bolşevik Devrimi’ne kadar Rusya tarihine imza atan Romanovlar adlarını
Roman Yurev’den (ö. 1543) alır.


Osmanlı gibi…


Polonya’nın Rusya’yı işgali sırasında Romanov ailesinden Mihail Fyodoroviç
1613’te çar seçiliyor ve 1917’ye kadar sürecek 304 yılık hanedan başlıyor. Bu
hanedan da saf kan Rus değil, diğerleri gibi. Hanedanlar arası evlilikler hiç
değişmiyor.


Mavi kan meselesi…


Şimdi Rusya’nın yakın tarihine geçiyorum…


Aslında genişlemeden çok, zor ve sancılı bir süreç aşılmaya çalışılıyor…


Büyük toprak kaybına rağmen İsveç (1617) ve Polonya ile (1618) barış
yapıldı. Rusya bütün Avrupa’yı sarsan Otuz Yıl Savaşları’nın dışında kaldı.


Buraya kadar güzel…


Ruslar 1667’de Kiev’i ele geçirdikten on yıl sonra Kırım Hanlığı ile
Ukrayna arasındaki topraklara saldırınca ilk Osmanlı-Rus savaşı başladı.
Osmanlı ordusu 1677-1678 Çehrin Seferinde Rusları ve yardımcısı Lehlileri
yendi. Moskova elçilerinin bir daha Osmanlı ve Kırım topraklarına
saldırmayacaklarına yeminle söz verip bir antlaşma imzaladığı Kırım Hanı,
Edirne’de sefer hazırlığı yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı ikna ederek
Bahçesaray Barışı adıyla anılan ilk Osmanlı-Rus Antlaşmasını imzalattı (11
Şubat 1681).


Merzifonlu Paşa burada belki de hem tarihi, hem de kendi yazgısını
değiştirebilecek bir fırsatı kaçırdı bana göre…


Osmanlı bununla da yetinmedi. 1711 Prut Savaşı’nda da benzer fırsatı
kaçırdı…


Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa, 120 bin kişilik bir orduyla Eflak’a
girerken, Osmanlı donanması da Karadeniz’e açıldı. Kırım Ordusunun da desteği
ile Rus birlikleri Prut Nehri kıyısında çembere alındı. Kurtuluş imkânsızdı.
Çar Petro, Çariçe I. Katerina’dan yardım istedi.  Osmanlı Devleti’ne barış teklifinde
bulundular. Kırım Hanı ve İsveç Kralı Rus ordusunun yok edilmesini savunuyordu.
Baltacı, isyan belirtileri gösteren Yeniçerilere güvenemediğinden barışı kabul
etti.


1683 yılı önemli bir tarih…


İkinci Viyana bozgunu yaşandı. Bu Avrupa’nın Osmanlılara karşı savunma
durumunun sonu oldu ve Doğu Sorunu, Eastern Question ya da Şark Meselesi”nin
birinci kısmı bitti.


Böylece Rusların beklediği büyük fırsat çıktı.
Papalık-Avusturya-Venedik-Lehistan (Polonya) gibi Akdeniz’den Baltık’a yayılan
Katolik devletlerin Osmanlı aleyhine kurduğu Kutsal Birlik’e, 1686’da Ortodoks
Rusya da katıldı. Başında Papa olan birlik Türkler’e karşı tüm Hristiyan
devletleri harekete geçirmeye çalışacaktı. Rusya’yı bir dünya gücü
yapacaklarının farkında değillerdi.


Yeni bir Haçlı Seferi’ydi bu…


Bu dönemde, Rusya ilk imparator Büyük (Deli) Petro’nun (1689-1725)
gayretleriyle kuvvetlendi. Petro modern Avrupa gücünü yarattı; Batı kültürünü
yerleştirdi, Miladî Takvim’i kabul etti, Rus alfabesini eski Slavca’dan bugünkü
şekline kavuşturdu, orduyu Avrupa standartlarına göre düzenledi, Kiliseyi
Çar’a, devlete bağladı, eğitimi çağdaşlaştırdı, yeni başkent Petersburg’u
(Petrograd, Leningrad) inşa etti. Osetya-Alanya’nın başkentine verilen
“isim” olan Vladikavkaz (Kafkas’a hükmet) ilkesini koydu.


Vladivostok (Doğuya hükmet) gibi…


Kutsal Birlik devletlerinin Osmanlı ile savaşından cesaret alan Çar Petro
1695’te, Sibirya’dan gelen tarihi kürk ticaret yolunun Karadeniz, Akdeniz ve
Avrupa’ya sevk merkezi zayıf Azak Kalesine saldırarak ele geçirdi. Türk gölü
olan Karadeniz’de Ruslara bir pencere açıldı. Ancak, Azak Denizinin,
Karadeniz’e açılan boğazdaki Kerç Liman Kalesi Osmanlının elinde olduğundan,
Rus donanması Karadeniz’e çıkamıyordu. 1699 Karlofça Antlaşmasından sonra,
Osmanlı Devletiyle savaşı göze alamayan Rusya, 1700’de imzalanan İstanbul
Antlaşmasıyla barışa razı oldu. Antlaşmayla Azak Kalesi ve çevresi Ruslara
bırakıldı. Ruslar İstanbul’da daimî bir elçilik bulundurmaya başladı.


Avrupa gezisinde Osmanlılara karşı yeni bir ittifak girişiminden netice
alamayan Deli Petro, Karadeniz yerine Baltık Denizine yöneldi ve İsveç’le Büyük
Kuzey Savaşını başlattı (1700-1721). Başlangıçta Ruslar mağlup oldu ise de
Poltava’da (1709) savaş Rusların lehine döndü. Bu arada Rusların Osmanlı
hududuna da tecavüzü üzerine, 1711’de Osmanlı Rusya’ya sefer düzenledi ve Prut
Irmağı boyunda Ruslar mağlup oldu. Rus ordusu antlaşma isteğinin kabulüyle
imhadan kurtuldu. Azak Kalesi ve çevresi Osmanlılara geri verildi ve aşağı Özü boyundaki
Rus kaleleri yıktırıldı.


Ruslar ikinci kez kefeni yırttılar…


Deli Petro’nun kızı Anna zamanında, Osmanlılar ile Venedik-Avusturya
savaşlarını fırsat bilen Ruslar, Avusturya-Rusya ittifakını yeniledi. Ruslar
Osmanlı ordusunun Avusturya cephesinde bulunmasından faydalanarak, Kırım
batısındaki Özü Kalesini alıp, Kırım’a girdi, 1736’da ikinci defa Azak Kalesini
zapt etti. Savaş 1739 Belgrad Antlaşmasıyla sona erdi. Azak Kalesi yıkılıp,
Azak bölgesi Osmanlı-Rusya arasında tarafsız saha ve müstakil Kabartay ülkesi
de iki devlet arasında tampon tutuldu, Ruslar Karadeniz’den son kez
uzaklaştırıldı.


Romanov Hanedanı “Sıcak denizlere açılmak” hedefinden vaz geçmiyordu.


Rusya’yı Avrupa gücü yapan Alman asıllı Çariçe İkinci (Büyük) Katerina
(1762-1796) oldu. 30-35 milyon nüfuslu halkının yüzde doksanı köylü idi ve
16-17 milyon köylü yüzbin soylunun kölesiydi. Çariçe Rus soylularını
güçlendirdi, sanat, edebiyat ve eğitimde önemli gelişmeler kaydetti, Yahudileri
belli bölgelerde topladı, Kafkasların Ruslaştırılmasını tamamladı. Osmanlı,
Rusya’nın Lehistan’a (Polonya)’ya yerleşmesine engel olmak için Rusya’ya sefer
açtı. Rus ordusu işgal ve zulümden kaçıp Osmanlı Devletine sığınan aileleri
izledi, uğradıkları köy ve kasabalardaki silahsız ahaliyi katletti ve bu seferin
açılmasına neden oldu. 1769’da Kırım Hanı Giray Güney Rusya’da Rusları yendi ve
100 binden fazla esir aldı. Fakat gelişmeler Osmanlı Devletinin aleyhine oldu.


Beş yıl süren savaş 21 Temmuz 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması’yla
bitti. İlk kez, ahalisi Müslüman ve Türk olan topraklar elden çıktı, 300 yıldır
Anadolu’nun kuzey kalesi Kırım Hanlığı bağımsız olma kaydıyla koparıldı. Bazı
Karadeniz kıyıları Ruslara bırakıldı.


Artık Ruslar Karadeniz’e rahatça çıkabiliyordu…


Sonra, sözde müstakil Kırım Hanlığını 1783’te işgal ederek kadın ve
çocuklarıyla 30 binden fazla Türk’ü öldüren Ruslar, 1784’te Kırım’a resmen
egemen oldu. Rus zulmünden kaçan birçok Kırımlı, Osmanlı toprağına göç etti.


Osmanlı, Kırım’ı Rusların işgalinden kurtarmak için, Birinci Abdülhamid
zamanında Rusya’ya sefer düzenledi. İkinci Katerina Avusturya İmparatoru İkinci
Josef ile Bizans-Yunan projesinin uygulanması ve Osmanlı Devletinin
parçalanması için ittifak yaptı. Avusturya’nın, savaş açması üzerine, Osmanlı
iki cephede savaşmak zorunda kaldı ve ağır yenilgiye uğradı. Avusturya ile 1791
Ziştovi Barışı imzalanarak Belgrad geri alındı. Ruslarla 9 Ocak 1792’de
imzalanan Yaş Antlaşmasıyla Kırım Hanlığı tamamen Rusya hâkimiyetine girdi.


Rusya, 1700’lerin sonlarından itibaren Fransız, İngiliz ve Alman
yatırımları sayesinde bir imparatorluk inşa etti. 1789’da Odesa’yı işgal
ettikten sonra, Çariçe İkinci Katerina bu bölgenin valiliğine Fransız
asılzadesi Richelieu Dükü Armand’ı getirdi. 


Ruslar reformlarda Müslümanları da unutmadı. Rusya Müslümanlarının talebi
üzerine, 1789 yılında Rusya Müftülüğü kuruldu.


Bu arada Üçüncü Selim de Osmanlı’da ıslahat çabaları başlattı, ama bu
Rusya’yı telaşlandırdı. Birinci Aleksander, Slavlık propagandasıyla Balkanları
karıştırdı, Osmanlıya tabi Sırbistan’ı isyana teşvik etti. Belgrad 13 Aralık
1806’da düştü. Ruslar Besarabya ile Tuna ağzındaki kaleleri istila etti.


Romanovlar durmak nedir bilmiyordu. Kafkaslar’a da ilerlediler…


Türk asıllı Kaçarlar zamanında İran ile ilk Savaşı başlatarak 1801’de
Gürcistan’ı ilhak eden Ruslar, 1807’de Arpaçay’ı geçerek Kars’a saldırdı.
Kars’taki Osmanlı askerlerinin ve ahalinin cansiperane savunmasıyla Rus
taarruzu püskürtüldü. Ruslar Arpaçay ötesine çekildi.


Ruslar durmadı elbette…


1810’da Ahılkelek üzerinden saldırıyla Ahıska şehrini kuşattı, ama Osmanlı
direnişi ve salgın hastalığa dayanamayıp Tiflis’e geri çekildi. Ertesi yıl
üçüncü kez taarruzla Ahılkelek Kalesi’ni ele geçirdi.


Bu sırada Almanya’yı istila eden Napolyon Bonapart’ın Moskova seferi
üzerine, Rusların isteği ile Osmanlı-Rus savaşına son verildi. 1812 Bükreş
Antlaşmasıyla; Kuzey Boğdan Ruslara, Güney Boğdan Osmanlı Devleti’ne bırakıldı.
Kalelerinde Osmanlı askeri bulundurmak şartıyla da Sırbistan’a idari özerklik
verildi.


Napolyon orduları 1812’de Moskova önlerine kadar geldiyse de, yoğun kış
şartları nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldı. İngiltere ve müttefikleri
Prusya, Avusturya ve Rusya, Napolyon’u Waterloo’da bozguna uğrattı. Rus
ordularının hızla batıya ilerlemesi ve kazanılan zafer Rus Çarlığını Avrupa’nın
önde gelen devletleri arasına soktu.


Çar Birinci Aleksander, Napolyon savaşlarında Rusya’nın üstlendiği ağır
yükten ve başarılardan aldığı güçle 1815 Viyana Kongresi’nde, şu teklifte
bulundu: 1. Türkleri Avrupa’dan (Balkanlardan) atalım. 2. Türkleri Anadolu’dan
atalım. 3. Türkleri, Orta Asya steplerinde açlık, hastalık, katliam ile
çıktıkları yerde yok edelim.


Doğu Sorunu, Eastern Question- Şark Meselesi’nin ikinci yarısı başladı. Bu
dönem, Osmanlı’nın Avrupa’dan çekilmesinin başlangıcı olacaktı…


Birinci Aleksander Napolyon’u yendikten sonra tutuculuğa yöneldi ve
reformların çoğunu geri aldı. Rahipler, masonların Çarlık Rejimini yıkmak için
komplo düzenlediklerini iletince Çar 1822’de mason localarının kapattı ve
örgütün yasadışı sayıldığını ilan etti. Masonlar yeraltına indi.


Aleksander üç yıl sonra hastalıktan öldü. Yerine çekişme, entrikalar ve
kaosla genç Çar Birinci Nikola (1825-1855) geçti. Devrimci askerler ve bazı
siviller 1825’te başkent St. Petersburg’da Çar’ın sarayına yürüdü. Çatışmada
devrimciler yenildi, liderleri tutuklandı ve asıldı. Subaylar, entelektüeller
ve yazarlardan oluşan bu grubun çoğu, üç yıl önce Çar Aleksander’in yasakladığı
Mason locaları üyeleriydi. Aralarında ünlü yazar Kont Puşkin de yer alıyordu.


Çarlık için alarm zilleri çalıyordu. Sanki yüz yıl sonrasının provasıydı
bu ayaklanma. Komünist değildi elbette, Fransız Devrimi’nin rüzgârlarıydı…


Çar Birinci Nikola daha sonra çeşitli reform ve bağımsızlık hareketlerini
bastırdı; İran, Osmanlı, Polonya ve Kafkasya üzerine seferler düzenleyerek
iyice güçlendi. Ama ekonomisi Avrupa ile rekabet edemiyordu.


Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu da sallanıyordu…


Sultan Mahmud 1826’da Yeniçeri Ocağını kaldırdı, Fransa-İngiltere, Rusya
müttefik Haçlı donanması Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin’de 1827’de yaktı,
böylece Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerinin büyük bir bölümünü kaybetti. Bunu
fırsat bilen Rusya, 1828’de Boğazlar ve İskenderun körfezini elde edip,
Akdeniz’e inme hayaliyle savaş ilan ederek, Rumeli ve Anadolu cephesinden
harekete geçti. Sekizinci Osmanlı-Rus Savaşı 1829’da bitti. Edirne Antlaşması
ile Rumeli’de Tuna ağzındaki kaleler Ruslara bırakıldı, Prut Nehri sınır kabul
edildi. Yunanistan bağımsızlığını ilk kazanan Balkan devleti oldu. Anadolu
cephesinde Rusya’ya ilk defa toprak verilerek, Kars vilayetinin Çıldır, Ardahan
ve Deskof kuzeyinden sınır çizildi. Çerkesler Rus egemenliğine girdi, efsane
lider Şeyh Şamil’in öncülüğünde Kuzey Doğu Kafkasya’da baskı ve katliamlara
direniş başladı.


Harp tazminatı olarak 11,5 milyon Felemenk altının yedi yılda taksitlerle
ödenmesi kararlaştırıldı. Osmanlı’nın Avrupa’ya borçlanmaya zorlanması başladı.


1828’deki İkinci Rus-İran Savaşı sonunda, Aras’ın kuzeyi galip Rusya’ya
geçti. Katolikos Aratarakes 60 bin kişilik bir Ermeni kuvvetinin başında Ruslar
safında savaştı. Rus Ermenistan’ı doğdu ve Ruslarla Ermenilerin kaderleri
birleşti, Erivan Hanlığı, Nahcıvan Ermeni Eyaleti ilan edildi. Eçmiyazin
Kilisesi Rus nüfuzuna girdi, Rusya, Boğazlar üzerinde denetim ve Akdeniz’e inme
yönünden büyük kazançlar sağladı.


Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1831 ayaklanması ve 1833 KÜTAHYA
Antlaşması da Rusya ile ortak kaderimizin önemli bir kilometre taşı oldu. Mısır
sorunu geçici olarak çözüldü, fakat kendini güvende hissetmeyen İkinci Mahmut
Rusya’yla HÜNKÂR İSKELESİ Antlaşması’nı imzaladı. Rusya Boğazlar üzerinde büyük
avantaj sağladı, Karadeniz’deki güvenliğini artırdı, Boğazlar sorunu ortaya
çıktı.


1838 Baltalimanı Anlaşması’nı, Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret
Sözleşmesini, 1839’da Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da bağımsızlığını ve Tanzimat
Fermanı’nın Batı’nın zoruyla ilanını hatırlıyorum.


Bu yıllarda Avrupa’da neler oluyordu?


İmparatorluk ile ulus devlet çatışmalarını görüyoruz. 1830 ve 1848
ihtilallerini, mutlak monarşiden meşruti monarşiye ve oradan da parlamenter
demokrasiye geçişin arandığını okuyoruz. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı
işçi sınıfının sosyal yapılarda önemli bir dönüşümü zorlarken, ticaret ve
sanayide gücünü arttırmakta olan burjuvazinin, yani esnafların, zanaatkârların
ve tüccarların da siyasi etkinliğini büyüttüğünü unutmuyoruz.


Bir de mukayese yapıyorum: 1789 ve 1830 ihtilalleri burjuva ihtilaliydi,
1848 ihtilali de sanayileşen ülkelerdeki işçi sınıfının eseri olmuştu.


Boğdan ve Eflak prensliklerini ele geçirmek isteyen Rusya nedeniyle 1853
Dokuzuncu Osmanlı-Rus Savaşı, Kırım savaşı çıktı. Fransa ve İngiltere Osmanlı
Devletinin yanında yer aldı. Ruslar ne zaman İstanbul’a yaklaşsa, İngiltere
karşısına çıktı, Osmanlı yandaşı gibi davrandı, tavizler aldı, güçlendi. Rusya
apaçık kaybedendi, Kırım’daki kazanımlarını savunamaması zayıflığını ortaya
koymuştu.


Kırım savaşı Rusya’yı iyice yaralamıştı ve 20 yıl içerisinde ülkeyi daha
kötü durumlar bekliyordu…


1855’te Çar İkinci Aleksander tahta geçti.


Rusya 30 Mart 1856 Paris Antlaşması ile toprak ve çok fazla maddi kayba
uğradı, teknolojik olarak geri kaldığını anladı. Silah Sanayi ağırlıklı bir
sanayileşmeye önem verdi. 1870’lerden itibaren Alman yardımlarıyla yatırımları
artırdı. Yabancı sermayeyi teşvik etti. Ordularının yetersizliğini gidermeye
başladı. Osmanlı azınlıklarına karşı Slavlık ve Ortodoksluk propagandasını
arttırdı.


Batı’da kaybeden Rusya, Doğu’da kazanıyordu. Batılılarla birlikte, İki
büyük Afyon Savaşında yenilen Çin’de 1858 anlaşmasıyla bazı haklar elde etti.


Kafkaslar’da ayaklanma 34 yıldır devam ediyordu. Sonunda, 1859’da Şeyh
Şamil (1797-1871) esir düşünce Dağıstan (Çeçenistan ve İnguşetya) teslim oldu.
1864’te Çarlık Çerkesleri zorunlu sürgüne yolladı, 1,5 milyon insan Karadeniz’e
açıldı, Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri yok oldu, 500 bin Çerkes hastalık,
kıtlık ve açlıktan öldü.


1861’de kölelik kaldırıldı, ama Rus şehirleri sanayileşme olmadan ve iş
imkânı yaratamadan büyüyordu.  Rusya
Kafkasların kalanını, Orta Asya’yı ve Sibirya’yı işgal etti. 1860’ta
Pasifik’teki Vladivostok (Doğu’ya hükmet) limanı ve 1890’larda Trans-Sibirya
Demiryolu açıldı.


1867’de tarihte görülmeyen bir olay yaşandı. Kırım Savaşı sonrası hazinesi
boşalan Rusya, Alaska’yı 7,2 milyon $’a ABD’ye satmak zorunda kaldı.


Ruslar 1868’de Buhara, Semerkant ve Türkistan’ı işgal etti, bu kültür
merkezleri 1991’e kadar Rus egemenliğinde kalacaktı.


Osmanlı, 1870’te, Rusya’nın baskısıyla Bulgar Kilisesi’nin bağımsızlığını
tanıdı ve Bulgarların yoğun olduğu bölgeler Bulgar Ekzarhlığı yönetimine
verildi, diğer bölgelerdeki Ortodokslar üçte ikilik çoğunluğu sağladığında, Rum
Patrikhanesi’nden ayrılıp Bulgar Ekzarhlığı’na geçebilecekti.


1874–81’de Çarlık karşıtı terör olayları artıyor. Karşı önlemler alınıyor.
Alarm çanları artık daha yakından geliyor…


Ama bunlara rağmen Çarlık gözünü sıcak denizlerden ayırmıyor. 1877’de
Osmanlı Devletine savaş açıyor. Tarihe 93 savaşı olarak geçen bu savaş 1878
Yeşilköy Antlaşmasıyla bitti. Bu antlaşma ile Bulgaristan bağımsızlığını
kazandı. Ama İngiltere ve Avusturya’nın etkisiyle imzalanan Berlin
Antlaşmasında Balkanlar’da Rusya’nın kazancı sınırlandırıldı, Osmanlı’nın
zararı azaltıldı, ama Timur’dan sonra 475 yıldır aldığı en ağır yenilgi oldu.
Ruslar Ermenileri resmen korumaya aldı, İngilizler Kıbrıs’ın idaresini ele
geçirdi. Erzurum (Köprüköy’e kadar) Ruslara verildi.


Devrimciler Çar İkinci Aleksander’i 1881’de öldürüyor, yerine Üçüncü
Aleksander geçiyor.


İçerde kazanlar kaynıyor, ama Rusya yine durmuyor. Büyümek istiyor, kabına
sığamıyor. 1880’lerde Hazar’ın doğu kıyısındaki Türkmen topraklarını işgal
ediyor. Kuzeyden Batı Türkistan’a inen Rus Çarlığı ile Hindistan’dan,
Afganistan’a, Güney ve Batı Türkistan’a ilerleyen İngiltere arasındaki Büyük
Oyun Afganistan tampon devlet yapılarak 1883 Londra Anlaşması ile sonuçlanıyor.
Orta Asya’daki Rus-İngiliz mücadelesi, 1885’te nüfuz sınırlarının tespitiyle
yatıştırılıyor.


Almanya, Avusturya ve İtalya; Rusya’ya karşı üçlü ittifak kurunca, Rusya
da 1891’de ekonomik ve askeri ilişkileri geliştirmek için Fransa’yla bir
ittifak kuruyor.


1800’lere dönüp baktığımda, Rus kültürü, müziği, edebiyatı ve sanatının
dünyaya Dostoyevski, Tolstoy, Gogol ve Çaykovski’leri verdiği dönem olduğunu
görüyorum.


Son Rus çarı İkinci Nikola (1894-1917) dönemi başlıyor. 23 yıl iktidarda
kalmak fena değil, ama çok zor yıllar var önünde. Babası gibi zorba değildi,
zayıf, yumuşak karakterli olduğu için birçok olayın önüne geçemeyecekti.


1900’de Sosyalist Devrim Partisi (SR) kuruluyor.


1903’te Rus Sosyal Demokrat İşçi Parti (RSDLP)nin ilk kongresinde
Bolşevikler ve Menşevikler arası bölünme başlıyor.


1904 Entente Cordiale İttifakı ile İngiltere ve Fransa dünya sömürgelerini
ve etki alanlarını paylaştı, buna Rusya da dahil oldu.


Almanya’ya karşı duydukları ortak korkunun yansımalarıydı bu ortaklık.


Rusları İstanbul’dan uzak tutan İngiltere, 1907’de Ruslarla yaptığı gizli
anlaşmayla bu politikasından vazgeçti. 1908’deki gizli Reval (Tallinn, Estonya)
görüşmesinde İstanbul Ruslara vaat edildi.


Osmanlı da karışıyordu…


İttihatçılar, Sultan’ın izlemiş olduğu pasif politikadan dolayı
imparatorluğun bölündüğü yönünde yoğun bir propaganda dönemine girmişler ve bu
propaganda sonucunda İkinci Meşrutiyet’i ilan ettirip, dönemin sultanı İkinci
Abdülhamid dönemini resmi olmasa da fiilen sona erdirmişlerdi. Perde arkasında
İngilizlerin olduğu daha sonra anlaşılacaktı. 1909’daki 31 Mart
Ayaklanması’ndan sonra Almanlarla yakınlaşan Sultan Selanik’e sürgüne
gönderildi. İttihatçılar fiilen iktidardaydı artık. Onlar da İngilizlere dönmek
isteyecek ancak kabul edilmeyecekti.


Osmanlı’nın parçalanması gerekiyordu…


1915’te İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki bir anlaşmaya göre, İstanbul
ve Boğazın iki kıyısı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’nın Avrupa kıyısı
Rusya’ya veriliyordu.


Adım adım ilerleyen Ruslar, Karadeniz’den sonra Boğazlar’ı da alacak ve
Ege’ye açılacaktı.


1916’da yine bu üç ülke arasında imzalanan gizli Sykes-Picot Anlaşması da
Osmanlı’nın Arap vilayetlerinin paylaşımını içeriyordu.


1900’lerin başına geri dönüyorum…


Avrupa’da savaş tamtamlarının sesi duyuluyordu. Almanya dışlanıyor,
Avusturya-Macaristan Orta Avrupa’ya sıkışıyor, Osmanlının petrol bölgelerindeki
toprakları değer kazanıyordu. Birinci Dünya Savaşı yaklaşmıştı.


Rusya, Uzak Doğu’da da rahat durmuyordu. İçerdeki sorunlar yine gereken
uyarıyı yapamamıştı. Gücünü dağıtmaması gerekirken, bunun tersini yapıyordu.
Japonya ve Çin ile birçok antlaşma imzalayarak Sahalin ve Kuril adalarıyla Amur
Vadisi gibi önemli noktaları ele geçirdi. Kore’deki Çin-Japon mücadelesinde
Çin’in yanında yer aldı. 1900 Boxer Ayaklanmasında Rus askeri Mançurya’ya
girince, Japonya ile rekabet sıcak savaşa döndü. 1904 Şubatında Japonya Port
Arthur’daki Rus harp gemilerine saldırdı ve Rus-Japon Savaşı başladı. Bir seri
ağır mağlubiyetler ve içerdeki devrimci hareketler Çar İkinci Nikola’yı barışa
zorladı (1905).


Rus halkı ile Romanov Hanedanı arasında iplerin kopmasına Rus-Japon
Savaşı’nda yaşanan başarısızlıklar neden oldu. 9 Ocak 1905’te, Çar’ın
istifasını isteyen halka Çar muhafızlarının (Koşaklar, Kazaklar) ateş açması
sonucu binlerce kişi öldü, binlercesi yaralandı. Tarihe kanlı ‘Kanlı Pazar’
diye geçen bu olaydan sonra kitlesel şiddet olayları yayıldı. Dağıtılan Devlet
Duma’sı Finlandiya’da toplandı ve halkı vergi vermemeye, askere gitmemeye
çağırdı. Sonuçta 1905 Devrimi başarısız oldu. ‘Devrim’ ancak 1907’de yenilgiye
uğratılabildi.


Çanlar çalmaya devam ediyordu…


Japon yenilgisi Rusya’daki gerilemeyi tetikledi. Haziran 1905’te
Karadeniz’deki Potemkin savaş gemisinde isyan çıktı. Ekim 1905’te başlayan
demiryolu işçileri grevi genel greve döndü ve Petersburg Sovyeti’nin kurulması
ile devrimci hareket en yüksek noktasına ulaştı. Zor durumda kalan Çar İkinci
Nikola meşruti bir anayasa ve seçilmiş bir meclis sözü verdi. Bir süre sonra
işçi hareketi bastırıldı. 1906 seçimlerinde liberal ve sol muhalefet mecliste çoğunluğu
elde etti. Köklü reformlar istediği için çarlık hükümetiyle ters duruma düşen
ilk meclis iki ay geçmeden dağıtıldı. 1907’de seçilen ikinci meclisin de ömrü
üç ay oldu. Köylülere ve azınlıklara seçme hakkının verilmediği seçimlerle
seçilen üçüncü ve 1912’de seçilen dördüncü meclis genelde çarlık hükümetinin
politikasını destekledi. Bu arada 1911’de Başbakan Stolypin öldürüldü.


Osmanlı’daki İkinci Meşrutiyet ile aynı zamanda benzer siyasal gelişmeler…


İmparatorlukların sonu yaklaşıyor…


Siyaset böyle gelişiyor. Peki, Rus ekonomisi ne durumdaydı?


1914’e gelindiğinde, madenciliğin % 90’ı, petrol çıkarmanın % 100’ü, kimya
sanayinin % 50’si ve tekstil sektörünün % 28’i yabancıların elinde idi. Diğer
yatırımlar için de çok fazla dış borç alınmıştı. Rusya, yabancı yatırımcı ve
borç veren kuruluşlara büyük tavizler vermek zorunda kalmıştı. Ama Rus ekonomi
ve sanayisi Avrupa ve ABD seviyesine yaklaşamıyordu. 1913’te ihracatın % 63’ünü
tarım ürünleri, % 11’ini kereste oluşturuyordu, kişi başına sanayileşme, Almanya’nın
dörtte birinden, İngiltere’nin altıda birinden azdı. Nüfusun % 80’i tarımla
uğraşıyordu, kalanların çoğunun da tarımla ilgisi vardı. 1890-1914 arasında
nüfus 61 milyon artarak 177 milyona ulaştı. 1913’te orduya 970 milyon ruble
ayıran Rusya, sağlık ve eğitime 154 milyon ruble ayırabildi.


Çar’ın “Bize yardım etmelisiniz” diyen bakışlarını İngilizlerin
kaçırdığını düşünemiyorum. Ama bir yandan da Rusları pohpohluyorlar. Sanki
uçuruma doğru bile bile itiyorlar. Sanatta ve edebiyatta bu kadar güçlü insanlar
çıkaran Rusların bu derecede kör olmaları da mantıklı değil. Gel de komplo
teorilerine inanma!


Çar, elbette bu gelişmelerden sonra ayağını denk almıyor ve açıldıkça
açılıyor…


Uzak Doğu’da Japonya ile savaşa son veren Rusya, 1906’dan sonra Balkanlar
üzerinde nüfuz kazanmak için Avusturya ile mücadeleye girince, İngiltere ve
Fransa’nın yanında Birinci Dünya Savaşına giriyor. 1914’te Osmanlı Devleti’nin
Almanya ve Avusturya’nın müttefiki olarak savaşa girmesiyle de Kafkasya’da yeni
bir cephe açmak zorunda kalıyor. Boğazların açık olmasına bağlı ikmal desteğini
yitiriyor. Önemli derecede silah ve mühimmat sıkıntısı çeken Rus orduları
1915’te batıda birbiri ardına ağır mağlubiyetler alıyor.


Akla bir soru geliyor. Berbat durumdaki Ruslar Sarıkamış’ta nasıl galip
geldiler?


Aslında galip gelemiyorlardı. Sarıkamış’taki Rus birliklerinin komutanı
arkalarının çevrildiğini düşünerek doğuya kaçmıştı. Sayıları çok azalan Osmanlı
birlikleri biraz daha şanslı olsalardı, ikmal biraz daha destek verebilseydi,
tarih değişebilirdi.


Ruslar bu muharebeyi kazandılar, ama gerçekten çok şanslıydılar…


Çin’de Sun Yat-San liderliğindeki devrimcilerin 1911’de iki bin yıllık
Qing hanedanını yıktığını ve cumhuriyetin ilanını hatırlıyorum. İmparatoriçe
1901’de öğretimde batılı konuların yer almasına, Silahlı Kuvvetlerde
düzenlemelere, 1908’de meşrutiyete, 1909’da meclise ve seçimlere reformlara
razı olmuştu. Ancak, bunlar yetmedi, askerler iktidarı ele geçirdi,  milliyetçiler ve devrimciler de yeraltına
indi.


Osmanlı, Rusya ve Çin hanedanları aynı tarihlerde benzer sorunlar yaşıyor.
Rastlantı işte…


Bolşevik Devrimi ile devam edeceğim…


 Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin (II)


http://srecaio.blogspot.com.tr


Rusya’da Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartları, geri kalmışlığa eklenince
hayat dayanılmaz olmuştu. Türklerin Çanakkale Destanı Rusya’ya yardımların
ulaşmasını engelledi. Almanların yetersiz olduğu Galiçya cephesine 130 bin
civarında Türk askeri gelince Rusların kayıpları arttı ve destek almaları mümkün
olmadı.


1916 sonunda, Rus ordusunda 3,6 milyon asker ölü, ağır hasta ve yaralıydı.
2,1 milyon asker esir olmuştu. İşçilerin başkaldırısından bu yana aydınlar,
askerler ve halktaki huzursuzluk artmıştı. Halk sıkça başkaldırıyor ve
askerlerin ateşiyle karşılık alıyordu.


Artık kaçınılmaz sona yaklaşılıyordu…


Devrim, Rus İmparatorluğu’nun bütün bölgelerine sıçradı. 27 Şubat 1917’de
askerlerle işçiler yeni bir hareket başlattı. Savaşın yıkımı ve basın mecliste
halkın güvenine dayalı bir hükümet isteğini yaygınlaştırdı. 1917 Mart ayında
Moskova’da başlayan grev, asker ve subayların desteğiyle, Şubat Devrimi
ayaklanmasına dönüştü. Ülke genelinde 600 Sovyet (şura, meclis) kuruldu. Bu
meclisler; ılımlı sosyalistler olan Menşevikler, sosyal devrimciler ve emekçilerin
denetimindeydi.


Sertlik yanlısı Bolşevikler muhalefetlerini sürdürüyordu…


Prens Lvov başkanlığında bir geçici hükümet kuruldu ve Çar İkinci
Nikola’nın 15 Mart 1917’de tahttan çekilmesiyle Çarlık rejimi, Çin’den 6 yıl
sonra, Osmanlı’dan 5 yıl önce tarihe karıştı.


Almanya topraklarını ünlü mühürlü trenle geçerek, 16 Nisan 1917’de
Rusya’ya gelen Vladimir Ilyich Lenin en yakın dava arkadaşlarını ve “Dünyada
Toplumsal Devrim” fikrini birlikte getirdi.


Sadece Rusya’ya değil, dünyaya meydan okuyan bir yangın geliyordu…


18 Mayıs’ta ikinci geçici hükümet kuruldu. 15 Temmuz’da Troçki
Bolşeviklere katıldı. Başkent Petrograd’da (Petersburg) hükümet aleyhindeki
Bolşevik gösterileri ile 20 Temmuz’da Lvov istifa etti ve 25 Temmuz’da
Aleksander Kerensky başkanlığında yeni hükümet kuruldu. O da iki ay
dayanabildi.


Sellerin önüne geçmek için alel acele yapılan setler bu güçlü dalgaları
durduramıyordu…


7 Ekim 1917’de komünist devrim patlak verdi. Lenin başkanlığındaki
komünistler, hükümeti ve meclisi lağvederek komünist diktasını getirdi. Lenin
komiteye, Stalin de askerlere hakim oldu. Bolşevikler 25 Ekim’de Petrograd’ı
ele geçirdi. 2 Kasım’da Sovyet iktidarı Moskova’da ilan edildi. 7 Kasım’da
Lenin yönetimindeki bolşevikler, kontrolü ele geçirdi ve Rusya Sovyet Federal
Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.


Burada biraz duruyorum.


Aslında Kerensky ve neredeyse tüm yakın destekçilerinin ve hükümetin
çoğunu masonların oluşturduğu, ileri sürüldü. Çarlığı devirenin bolşevikler
değil, Şubat 1917’de Rusya’da tam bir kapitalist düzen başlatmak isteyen
liberal batıcıların olduğunu iddia edenler var. Ama Rus ruhu bunu reddetmişti
ve 1917 Ekim’inde bolşevikler liberalleri iktidardan kovmuştu. 


Akla bir soru geliyor. Komünist diktası olmasaydı, başta İngiltere olmak
üzere, Batı bu durumu kabullenebilir miydi? O zaman savaştan çekilmeyen,
İngilizleri ve Fransızları yalnız bırakmayan, sadece çarların saltanatını
deviren bir hareket olarak görülebilirdi, bence.


Babası Rus asıllı Lenin’in annesinin Hristiyanlığı kabul eden Blank
ailesinden geldiği ileri sürüldü. Lenin’in olağanüstü Yahudisever olduğu,
mühürlü trenle gelenlerin % 80’inin (30 kişi, Zinovyev-Radomislski,
Radomislskaya, E. Kan, A. Konstantinoviç, E. Miringof, M. Miringof, G.
Sokolnikov-Brilliant, D. Rozenblüm, I. Goberman, A. Linde, M. Ayzenberg, F.
Grebelski, Raviç vs.) Yahudi Marksistlerden oluştuğu söylendi. Moskova Devlet
Tarih Müzesi’nde 21 Mayıs 2011’de sergiye çıkarılan belgeler arasında, Lenin’in
ablası Anna Ulyanova tarafından 1932 yılında Josef Stalin’e yazılan bir mektup,
Lenin’in Yahudi kökeni tartışmalarını bitirdi. Mektup, büyük babalarının
(annelerinin babası) 18. ve 19. yüzyıl Rusyası’nda Yahudi karşıtı ‘Yerleşim
Sınırlandırması’ politikasından kurtulmak ve daha yüksek eğitim hakkı için
Hıristiyanlığa geçen Ukraynalı bir Yahudi olduğunu belirtiyor.


Bu özgeçmiş bazı komplo teorilerinde sık sık kullanılıyor. Karl Marks da
bir Alman Yahudisi idi, komünizmin teorisini yazdı, Lenin de bunu uygulamaya
geçirdi, şeklinde bir temele oturtarak…


Lenin, sadece komünist diktayı getirmedi, Çar’ın girdiği I. Dünya
Savaşı’ndan da çekildi. Savaş sırasında, Mayıs 1916’da, İngiltere-Fransa ve
Rusya arasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımını öngören Sykes-Picot
Anlaşması imzalanmıştı. Bolşevikler çarlık iddialarını reddetti ve Anlaşma’nın
bir kopyasını 26 Kasım 1917’de İzvestia ve Pravda gazetelerinde açıkladı. 


Burada Çar İkinci Nikola ve eşi Çariçe Aleksandra tarafından
azizleştirilen Sibirya köylüsü, üfürükçü, dinci Rasputin’in öyküsü aklıma
geliyor. Çar ve Çariçe, Rasputin’in olağanüstü güçlere sahip bu adamın
etkisinde kalmışlardı, onun kehanetlerine ve önerilerine çok değer
veriyorlardı. Kabineye onun onayı olmadan bakanları bile atayamıyorlardı. Bu
durumu kabullenemeyenler de vardı. Çar’ın çevresindekilerden, Rasputin’i bir
şarlatan olarak görenler çoğunluktaydı. Ama onun Avrupa tarihini
değiştirebilecek bir öneride bulunmaya cesaret edebilmesi bardağı taşırmıştı.
Savaşın başında Rusya için işler iyi gitmediğinde, Çar ve Çariçeye Almanya ile
özel bir anlaşma yaparak savaştan çekilmelerini öğütlemişti. İngiliz
istihbaratı bunu haber aldığında alarma geçti. Rusya’nın çekilmesi durumunda
denge müttefiklerin aleyhine bozulacaktı. Rasputin’in Çarlığı zafiyete uğratan
bir unsur haline geldiğini değerlendiren bazı Rus soyluları ile anlaşarak onu
ortadan kaldırmayı tezgâhladılar. Sonunda Rasputin Petrograd’da yok edildi.


Lenin belki de bunu düşünmüştü. Rusya o zaman savaştan çekilseydi Bolşevik
Devrimi yapılabilir miydi acaba? Rusya savaşa devam etmiş, Rasputin’in
ölümünden üç ay sonra Çar devrilmiş ve devrim başlamıştı. Yüzlerce yıl ülkeyi
düzeltemeyen çarlık düzeni üç ayda ne yapabilirdi ki? Akıntı o kadar güçlüydü
ki, geri dönebilmesi mümkün değildi ona göre. Ama şu tartışılabilirdi; üç yıl
önce Avrupalı Müttefikler Çanakkale’den geçebilselerdi, Bolşevik Devrimi’ni
yapamayabilirlerdi. Çar ve onun rezil hükümetine ellerinden gelen her türlü
yardımı yapıyordu bu azılı emperyalistler. Almanların yanında savaşan Türklere
bu açıdan borçlu gibiydiler. Türkler Emperyalistlere hiç beklemedikleri, dünya
çapında konuşulan bir darbe indirmişlerdi.


1917 Şubat İhtilâli haberi İstanbul’a birkaç gün sonra ulaşmıştı.
Savaşılan ebedî düşman büyük bir darbe almıştı. Osmanlı halkı, Rum ve Ermeniler
dışında, çok sevindi. Savaştan hafif yara ile ve İstanbul ve Boğazları Rusya’ya
kaptırmadan çıkılabilirdi. Rusya’da amelelerin egemenliği ve toprak ilhakına
izin verilmeyeceği Osmanlılar açısından olumlu idi. Bolşeviklerin kredisi
Aralık ayı boyunca Osmanlı kamuoyunda artmıştı.


Lenin belki de şunu da düşünmüştü. Devrimden hemen sonra, Doğu Anadolu’da
askeri üstünlük ellerindeyken ateşkes isteyerek hata mı yapmışlardı? Tamam,
bütün gücü çarlığın ve destekçilerinin yok edilmesine yöneltmek zorundaydılar.
Tamam, kuvvet tasarrufu yapmalıydılar. Ama bunun için savaştan çekilmek şart mıydı?
Kırk yıldır elde tutup imar ettikleri yerleri bırakmadan bu iş yapılamaz mıydı?
Üstelik Osmanlının nefesi tükenmek üzereydi. Bu yüzden eski dostları
Ermenilerden de çatlak sesler gelmişti. Onları karşılarına almak ta işlerine
gelmediğinden, orduyu Rusya’ya geri getirmiş ama yine de bölgeyi Türklere
bırakmamışlardı. Bunun için Ermeni birliklerini silahlandırmış ve
örgütlemişlerdi.


Lenin Almanlara da önemli tavizler verdiği için kendini eleştiriyordu.
Arkadaşları da öyle. Savaştan önceki topraklarının neredeyse dörtte birinden ve
sanayilerinin de yarısından fazlasından vaz geçmek zorunda kalmışlardı. Bunlar
göze alınabilecek fedakârlıkların da ötesindeydi. Aslında eleştiriler pek te
haksız sayılmazdı. Bir gün Türkler İstanbul’un bir meydanına onun heykelini
veya Erzurum’un bir köşesine onun büstünü koyarlarsa şaşırmamalıydı!


Bu arada Çar İkinci Nikola ve ailesi ne durumdaydı? Sarayda tutuklandıktan
sonra, Kerensky hükümeti Romanovları kızıl terörden korumak için, 1917
Ağustos’ta Urallardaki Tobolsk’a yollamıştı. Bolşevik iktidarı Çar’ın
yargılanmasını istiyordu. Çarlık yanlısı Beyazlar’ın karşı devrim hareketi de
başlamıştı. Çıkan iç savaşta Romanovlar Nisan 1918’de Yekaterinburg’a yollandı.
Orada da üç ay daha yaşayabildiler.


Çar, ailesi, doktoru ve hizmetlileri 16 Temmuz 1918 sabahı öldürüldü. Bunu
yapanlar da Yahudi asıllı bolşeviklerdi. Bu da başka bir komplo teorisiydi…


Bolşevik Devrimi’nin nedenlerine de bakmalı biraz… 


Birinci sırada iktisadi nedenler var. Temel neden aşırı sosyal
adaletsizlikti. Büyük servete sahip zenginler ile son derece fakir köylü ve
işçiler kesin çizgilerle ikiye ayrılmıştı.


İkinci sırayı kültürel nedenler alıyor. 1900’lerde aydınlar arasında fikir
hareketleri çok güçlenmiş, huzursuzluk artmıştı. Fransız İhtilâli’nin
hürriyetçi akımları Rusya’da 1825’ten itibaren Çar idaresine karşı
ayaklanmalara neden olmuştu. Çarlığın sert ve baskıcı yönetimi aydınları yer
altına itmiş, gizli ihtilâl tecrübesi kazandırmıştı. Marksistler dâhil bütün
fikir akımları siyasî etkinliği olmayan akademik ve halktan kopuk durumdaydı.
Bazı terörist örgütler de vardı. Muhaliflerin gücü artıyordu.


Üçüncü sırayı siyasal nedenlere veriyorlar. Çarlık iç politikası halktan
uzaktı, savaşın iktisadî ve moral çöküntüsü de ağırlaşmıştı. Savaş zenginleri,
aç ve sefil yoksul halk tabakaları ve cepheden kaçan askerler Lenin’in “EKMEK
ve BARIŞ” propagandasına açıktı.


Bolşevik Devrimi’ne İngiliz ve Amerikan bankerlerinin desteği iddiaları da
mevcuttur. Lenin İsviçre’den 5-6 milyon dolar değerinde altın ile Alman Silahlı
Kuvvetleri, Max Warburg ile Alexander Helphand adlı zengin bir sosyalist
desteğiyle yola çıkmıştı. Troçki de, New York’tan Amerikan pasaportuyla ve 275
yoldaşıyla beraber, Max Warburg’un kardeşinin kayınpederi Jacob Schiff’in
sağladığı 20 milyon dolar ile Rusya’ya yollanmıştı. Morgan ve Rockefeller de 1
milyon dolar ile katkı sağlayanlar arasındaydı. Petrograd’da bu paraların
ödemesini Lord Rothschild tarafından desteklenen gizli “Yuvarlak
Masa” örgütünün başkanı Lord Alfred Milner üstlenmiş. Bolşevik İhtilali’ni
finanse eden Rothschild’ler, Rockefeller ile birlikte Hazar petrollerini
çıkartmak için imtiyaz almıştı.


Dördüncü sırada milli nedenler bulunuyor. 1917’de Rusya sömürgeci ve
yayılmacı siyasetinin sonucu, Anadolu dışındaki bütün Türk illerinin hâkimiydi.
Daha az nüfuslu Ukraynalılar, Finliler, Lehliler ve Yahudiler gibi. Çarlık
Rusya’sı bu geniş coğrafyaya yayılan dil, din ve kültürel yönlerden değişik
özellikler gösteren insanları siyasî, iktisadî ve kültürel yönden sömürürken,
yoğun bir Ruslaştırmaya tabi tutmuştu. Bu milletler Çarlığı yıkmak isteyen
“Hürriyetçi-Aydın” hareketleri desteklemekteydi.


Sosyalizm ve komünizm hakkında özetin özeti de gerekiyor…


Avrupa’da 1750’lerden itibaren sosyalizm (toplumculuk) yoluyla kurtuluş
düşüncesi dile getirildi. Jean Jacques Rousseau, Fransa’da toplumculuktan ilk
söz eden kişi oldu. Amerika’da Adam Smith tam kapitalizmi savundu. Sosyolojinin
babası August Compte ve G.W. Friedrich Hegel ile sosyalizm (toplumculuk)
bilimsel yapıya kavuştu. Genç Hegel’cilerden Karl Heinrich Marks ile Friedrich
Engels 1848’de birlikte Komünist Manifesto’yu yazdı. 1815 Büyük Avrupa Barışı
devam ediyordu. 1814-1848 arasında yeniden krallığa dönen Fransa’da, 1848 Paris
Komünü devrimi başarısız olmuştu. Sömürgelerden çok miktarda ek katma değer
geldiğinden kapitalizmin durumu iyi idi. Manifestoya pek itibar eden olmadı.
1873’te Viyana Borsası ile seri çöküntüler başladığında, Avrupa’nın kapitalizme
güveni sarsıldı, yeni arayışlar arasında 1878’de Karl Marks’ı tanındı. Kapital
kitabının İkinci ve Üçüncü cildini Marks’ın Ölümünden sonra (1883) Engels
tamamladı. Marksizm bir siyaset felsefesi olarak, 1900’lerde, amansız din
eleştirisi ile entelektüel yaşamda büyük etki yaptı. Marksist düşünür ve
teorisyenler, doğa bilimleri dışındaki araştırma alanlarında da başrolü
almıştı.


Rusya’da devrimci hareket 1860’larda Narodizm ile başlıyor. Sözcük anlamı
“popülizm, halkçılık.” Çernişevski ve diğer aydınlarca geliştirilmeye çalışılan
hareketin temellerini 1850’li ve 1860’lı yıllarda Aleksander Ivanovich Herzen
(1812-1870) atmış. Fransa ve İtalya’da 1848-49 devrimlerine tanık olmuş,
ilerici bir güç olarak Avrupa’nın rolünün bittiğine inanmış. Radikal bir
başlangıç için yüzünü Rusya’ya dönmüş. Geleceğin sosyalist toplumunun
temellerinin Rus kollektivist köylü komününde olduğunu öne sürmüş. 1853‘te
Londra’da Rus ve Polonyalı sürgünlerin yardımıyla Özgür Rusya Basını gazetesini
çıkarmış. Herzen, 1865‘te genç Rus sürgünlerine yakın olmak amacıyla
karargâhını Cenevre’ye taşımış. 1867‘de halkın ilgisizliği nedeniyle gazete
yayınını kesmiş. Yaşamı sosyalizm/devrim ile liberalizm/reform arasında gidip
gelmiş.


Kısacası, Narodnikler kendilerine “sosyalist“ dediler. Marks’ın
fikirlerini savunduklarını söyledilerse de, Rusya’ya uyarlayınca, sosyalizmin
taşıyıcısının köylü hareketi olduğunu öne sürerek bir küçük-burjuva
sosyalizmini öne çıkardılar. Bu inançla kendisini harekete adayan binlerce genç
1870‘lerde köylüleri harekete geçirmek üzere kitlesel halde kırsal alanlara
gitti. Ama köylüleri seferber edemeyince güvensizliğe sürüklenip bazıları
bireysel terörizme yöneldi.


Tarihi kitlelerin değil kahramanların yaptığı seçkinci görüşü
benimsediler…


1883‘te Rusya’da ilk Marksist örgüt ‘Emeğin Kurtuluşu Grubu’nu kuran
kadronun tümü Narodnik örgütten kopup Marksizmi benimseyenler oldu.
Uluslararası sosyalist hareket Marksizm için gerekli zemini Rusya topraklarında
bulmuştu. 


Marksizmin kurucusu Karl Marks’ın Alman Yahudisi haham Mardohey Marks
Levi’nin ailesinden geldiği söylenir. Ünlü Marksistler F. Lassal /Volfzon/, V.
Liebkneht, Roza Lüksemburg /Rozaliya Lübek/, Klara Tsetkina, Fridrih Adler,
Otto Bauer, Eduard Bernstein, O. Kon, Kurt Eysner, Gaaze, R. Gilferding, F.
Kon, L. Blüm, Brak, Jiromski, Karl Radek Sobelson, Martov-Tsederbaum, Abramoviç
ve Akselrod’un yahudiliği de vurgulanır. Masonluğun komünist teori ile
sosyalizmi doğurduğu da ileri sürülür.


Almanya bu açıdan verimli bir tarlaya benziyordu. Protestanlığın da
köklerini güçlü bir şekilde yerleştirdiği topraklar…


Almanya Ingolstadt Üniversitesi profesörü Adam Weishaupt temel hedefi
bütün dünyayı tek merkezden yönetebilmek olan ‘İlluminati’ örgütünü 1770’lerde
kurdu.


Yani “Tek Dünya Devleti” konusu yeni bir şey değildi…


Weishaupt’un masonluğu canlandırdığı ve dünya egemenliği için, tüm dinleri
ve hükümetleri yıkıp tek elde toplama projesini, Karl Marks’ın kapitalizme
başkaldırı adıyla komünizme uyarladığı ileri sürülür. Buna göre, insanları
karşıt kamplara bölerek; politik, ekonomik, sosyal, dini ve etnik ayrımcılığı
körükleme politikası izlenmişti. Asi güçler silahlandırılmış, kaos yaratılmış,
dini kurumlar ve milli hükümetler zayıflatılarak yok edilmeye çalışılmıştı.


Rusya’da komünizm dönemine devam…


1918 Ocağında Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (RFSSC)
kuruldu. Lenin soluk alabilmek için bazı bolşeviklerin muhalefetine rağmen, 3
Mart 1918’de, Baltık bölgesi, Polonya, Ukrayna ve Kafkaslar’dan çekilmeyi
öngören Brest-Litovsk Antlaşmasını imzaladı. Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı
Devleti’ne geri verildi. Antlaşmanın ardından bolşeviklerin Sovyet iktidarını
yerleştirme çabaları 1918 Mayısında iç savaşı başlattı. Sertlik yanlısı
Komünist Kızılordu, karşıt Beyaz Ordu ile amansız bir mücadeleye girdi. Askeri
yönden üstün Beyaz Ordu’nun, köylülere ve Rus olmayan milletlere karşı acımasız
ve düşmanca politikası, ağır mağlubiyetine yol açtı. 1920’de yabancı güçlerin
müdahalesine ve Polonya ile savaşa rağmen, iç savaşı bolşevikler kazandı.


İngiltere 1917 -1920 arasında Rusya’daki Beyazlar ile dostluklar kurmuştu.
1918 sonunda Boğazlar’ın denetimini ele geçiren İngiltere, kızılların Beyaz
dostlarını devirmesini engelleyemedi. Kızılordunun zaferleri, Ukrayna, Beyaz
Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın Sovyet yönetimine girmesini
sağladı. Almanya’nın yenilmesinden sonra kurulan Estonya, Letonya ve Litvanya
İtilaf devletleri desteğiyle varlıklarını devam ettirdi. Rus-Polonya Savaşında
kızılordu mağlup oldu ve Riga Antlaşmasıyla (Mart 1921) Ukrayna ve Beyaz Rusya
topraklarının büyük bir bölümü Polonya’ya bırakıldı.


Lenin Rus Ortodoks Kilisesi’ni de alaşağı ediyordu. Oysa halk üzerinde
önemli etkisi olan Kilise’nin beklentileri farklıydı. Kitle hareketleri
sırasında tarafsız kalmış, böylece çarlık rejiminin kısa zamanda çökmesine
yardım etmişti. Kilise bunun karşılığı olarak, bağımsızlık kazanmayı umuyordu.
Ama bolşevikler bütün beklentilerini boşa çıkarmıştı. Dahası, Kilise’nin özel
mülkiyet hakkı da elinden alınmıştı. Bolşevikler bundan sonra da dini sosyal
hayattan silmek ve ateizmi yerleştirmek için yoğun çaba harcamaya
başlamışlardı. Din adamları ile inananlar arasında gözle görünür bir bölünme
ortaya çıkıyordu. Ama Kilise de hemen teslim olmamıştı. Bu topraklardaki 900
yıllık egemenliğinden bir iki yılda vaz geçmeyecekti.


Bolşevikler Kurucu Meclis’te ikinci parti konumuna düşünce devrimin
sulandırılmasına izin vermemiş, Meclis’i kapatmak zorunda kalmıştı. Bunun
üzerine hükümetten çekilen Sosyalist Devrimci Parti (SDP) üyelerinden biri de
30 Ağustos 1918’de Lenin’e suikast yapmıştı.


O sahneyi de kısaca anlatmalıyım…


Fanya Kaplan aniden karar verdi ve emin adımlarla diğer insanları
aralayarak, Lenin’e arkasından yaklaştı. Şimdi üç adım kadar uzaktaydı, tam da
alıştırma yaptığı gibiydi. İki koruması da kendilerinden emin görünüyor,
Fanya’ya dikkat bile etmiyorlardı. Gözleri erkeklerde olmalıydı. Genç kadın
bağırarak kalabalığın gürültüsünü bastırdı: “Yoldaş Lenin!” Lenin aniden sesin
geldiği yere döndü. Fanya bağırmaya devam ederek, “Meclisi neden feshettin?”
dedi ve tetiğe üç kez bastı. Lenin ağır yaralıydı, ama ölmemişti. Aracına
binerken kendisine seslenildiğini işitmiş, ardından bir kadın ateş etmişti. Bir
kurşun hedefini bulmamıştı, ama kurşunlardan ikisi Lenin’in sol omuzuna ve
çenesine isabet etmişti. Lenin’i derhal Kremlin Sarayı’ndaki odasına
götürdüler. Suikastın örgütlü olmasından şüphelenildiğinden hastaneye
gidilmemişti. Kremlin’e getirilen doktorlar hastane ortamı dışında kurşunları
çıkartamayacaklarını söyleyerek onu hastaneye yatırdılar. Başarılı bir ameliyat
sonrasında, ağır yaralanan Lenin kurtarılmış, ama sağlığına tam olarak
kavuşamamıştı.


Lenin 1918-1921 kızıl terörü ile Komünist Parti’yi istenmeyen kişilerden
temizledi, ekonomiyi kamulaştırdı. Tüm topraklar, gayrimenkuller, tarım ve
sanayi araç gereçleri kamulaştırılınca üretim 1913’ün % 14’üne geriledi. Kamu
maliyesi çöktü. Üretimi artırmak için 1921’de NEP (Yeni Ekonomik Plan)
geliştirildi. Zengin çiftçilere bazı haklar verildi. Diğer işlerde kişilere
bazı özel haklar verildi. Bu tavizlerle üretim eski seviyesine çıktı. Rusya’da
bu dönemde,


Lenin’in 1920’lerin başında uygulamaya koyduğu, köylülerin mahsulleri
konusunda ciddi serbestiler getiren NEP siyaseti dâhil, 1928’e dek
“liberalizm karışımı bir Komünizm” uygulanmıştı…


Bu günkü Çin de “Komünist Devlet Kapitalizmi” uygulamasıyla benzer atılımı
yapıyor. Yani vur deyince öldürmeyeceksin. Doğru yolu arıyorsan orta yolu
unutmayacaksın…


Anadolu’da da ilginç gelişmeler vardı…


Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından üç gün sonra,
26 Nisan 1920’de emperyalistlere karşı işbirliği ve ulusal kurtuluş mücadelesi
için SSCB’den savaş malzemesi ve maddi yardım istedi. SSCB olumlu yanıt verdi.
İnönü Muharebeleri sırasında, 16 Mart 1921’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümetiyle SSCB arasında Moskova Antlaşması imzalandı. Batum Gürcistan’a bırakıldı.
Ermenistan-Türkiye sınırı bugünkü gibi saptandı.


Azerbaycan’ın çıkarı Bolşeviklere karşı İngiltere ile ittifaktı.
İngiltere’yle savaşan Türkiye ise Bolşeviklerle ittifak zorundaydı. Azerbaycan,
Milli Mücadele’mize mesafeli durmalıydı. Kurtuluş savaşının ilk mali yardımını
gönderen Sovyetler, 11 milyon altın ruble, 100 bin lira değerinde altın külçe
ve önemli miktarda silah yardımı yaptı. Ancak son zamanlarda, Anadolu’ya
gönderilen altınların, 1921’de ilan edilen ve sonra Bolşevikler tarafından yıkılan
Buhara Emirliği hazinesine ait olduğu ortaya çıktı. Türkiye’ye gönderilmesi
gereken 81.673.200 altın ruble tutarındaki Özbek altınının, Lenin hükümetince
gasp edildiği ileri sürülüyor. 


Kızılordu 1922’de Ukrayna, Belarus, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ı
işgal etti. Bolşevikler tüm halkları zorla yeni devletin bünyesinde birleştirdi
ve Rus İmparatorluğu’nun eski sınırlarına ulaştı. Komünizm karşıtları hızla
ortadan kaldırıldı. Silahlı Kuvvetler komuta kademesinde, Politbüro ve ekonomi
yönetiminde Slav olmayanlar elendi. Halkların kardeşliği ve halk iktidarı
sloganı ile iktidara gelen Bolşevikler sözünde durmadı. Lenin hükümeti halklara
kendi kaderlerini tayin hakkı tanımış, Slavların dışındaki halklar ve Türklerin
bir kısmı ayrı özerk devletler kurmuştu. Ancak bolşevikler Rusya’da duruma
hâkim olunca, Troçki’nin örgütlediği kızılorduyu göndererek bu devletleri
egemenlikleri altına aldı. Bolşevikler Rus sömürgeciliği ve yayılmacılığını
sürdürdü. 8 milyon insan açlık, hastalık ve savaş nedeniyle öldü, 2 milyona
yakını da topraklarını terk etti.


Stalin dönemine geçiyoruz…


Lenin, 9 Mart 1923’te geçirdiği üçüncü felçten sonra, konuşma yeteneğini
de yitirerek, ölene kadar yatağa bağımlı kaldı ve 21 Ocak 1924’te 53 yaşında
öldü. Yerine Josef Stalin Cugaşvilli geçti.


Stalin 1924-1929 arasında ilk ‘Beş Yıllık Plan’ı başlattı, tarımı
kamulaştırdı, sanayileştirdi, ama açlığı önleyemedi. Kalkınma çalışmalarında 8
milyon insanın öldüğü çok sert tedbirler aldı. İmalat sanayi üretim endeksi,
1920’de yüz üzerinden 12,8 iken, 1938’de 857,3’e ulaştı.


Lenin’in ölümünden sonra 1930’lu yıllara kadar Bolşevikler arasında
siyasal ve ideolojik kavgalar, derin tartışmalar oldu. Tüm rakiplerini ortadan
kaldırarak tarihin en güçlü diktatörlüklerinden birini kuran Stalin,
“devrim ihracı”na karşıydı ve “nomenklatura”ya (Sovyet
yönetici eliti) “tek ülkede sosyalizm” doktrinini kabul ettirdi.


Bu, tüm dünyanın sosyalist olmasını öngören Marksist-Leninist ideolojiye
aykırıydı. Stalin muhalifleri ise “sürekli devrim” teorisini savundu.
Bu teorinin savunucuları, başta Troçki, Stalin tarafından saf dışı edildi.
Savaş komünizminden NEP’e geçişi eleştiren Troçki, NEP’e son verilmesine karşı
çıkan Buharin, Stalin’e parti içinde muhalefet eden Zinoviev ve Kamenev tasfiye
edildi.


Troçki, Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliğinin artık bir işçi devleti
olmadığını, Sovyetler Birliğinin yozlaştığı için ortadan kaldırılmasını
savundu. Komünist Parti içinde sağ veya sol sapmayla suçlanan eski liderlerin
tamamı 1930’lu yıllarda mahkûm oldu, çoğu da idam edildi. Moskova’da 1936-1938
duruşmalarında, Bolşevik Partinin eski önderleri akıl almaz suçlar itiraf
etmiş, kendilerini emperyalist devletlerin ajanları olarak ifşa etmişti.


Büyük Temizlik tasfiye hareketi sonucunda Stalin ve ekibi (Molotov,
Voroşilov, Kaganoviç, Beria) partiye egemen oldu. Stalin, ABD ile Sovyetler
arasındaki örtülü anlaşmayı bozmamaya ve dünyanın tek “sosyalist”
ülkesi olarak kalmaya çabalıyordu. Çin’de Mao’yu değil, milliyetçi Chiang
Kai-Shek’i destekledi, 1945’te dostluk anlaşması imzaladı. Ancak Mao, Chiang
Kai-Shek’i devirdiğinde, Stalin istemeye istemeye Çin’e yakınlık göstermek
zorunda kaldı.


Gürcü asıllı Stalin, Yahudi asıllı Roza Kaganoviç ile evlenerek,
Kaganoviçler’in akrabası olmuştu. Bu nedenle, 1935’te, Stalin ve yoksul bir
Yahudi ailenin çocuğu Lazar Moiseyeviç Kaganoviç ikilisinin diktatörlüğün başı
olduğu, devrimi durdurmaya çalıştığı, parti, kızılordu içerisindeki casusluk,
ithalât-ihracat, maliye, sanayi, gıda, enerji, dış ilişkiler ve propagandanın
Yahudilerin ellerine geçtiği ileri sürülür. 


İttihatçıların önderlerinden Cemal Paşa’nın 21 Temmuz 1922’de Tiflis’te
katledilmesinin, Stalin’in emriyle, Gürcistan Çeka’sının başındaki Lavrenti
Beria tarafından tertiplendiğine dair iddialar da vardır.


Beria İbranîce ‘Yaratılış’ anlamına geliyor. İncil, Çölde Sayım 26
şöyledir: “Boylarına göre Aşer soyundan gelenler: Yimna soyundan Yimna boyu,
Yişvi soyundan Yişvi boyu, Beria soyundan Beria boyu.”


1925’te Türk-SSCB Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Genç
Cumhuriyet Doğu’yu güvenceye alıyor…


Bu yıllarda, dünya 1929 ekonomik bunalımına sürükleniyor…


Göz göre göre I. Dünya Savaşı sonrası atılan temeller sarsılıyordu…


Bunalımın etkisiyle Avrupa’da sosyalist (toplumcu) hareketler güç kazandı.
1930’lar, dünya kapitalizmini sarsan ekonomik krize ve yıkıma komünizmin ve
faşizmin birer alternatif, birer çözüm olarak ortaya çıktıkları dönem oldu.
Almanya’da, Hitler önderliğinde Nasyonal Sosyalistler iktidara geldi. Ekonomik
plancılıkta İtalyan Mussolini, İspanyol Franco, Portekizli Salazar benzer
uygulayıcılar oldu. İngiltere’de İşçi Parti’li sosyalist Ramsay Mac Donald
başbakan oldu, planlı ekonomi uygulamaları başladı. Ama İngiltere’de iktidar
ekonominin kısa vadeli ihtiyaçlarını sosyalist ilkelerden önde tuttu.


Uzak Doğu da nasibini alıyordu. 1931-1934 arasında Jinggang dağlarında Çin
Sovyet Cumhuriyeti kuruldu ve Mao başkan seçildi.


1932-1938 Türk Birinci Beş Yıllık Planı da Sovyet uzmanlardan yararlandı
ve Sovyet makine ve teknisyenleri ile Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları
kuruldu, Türk tekstil sanayiinin temelleri atıldı. 1934 kredi antlaşması ile
Birinci Beş Yıllık Plan’a gerekli kaynak da SSCB’den sağlandı.


1937’de “milliyetçi, proletarya düşmanı, Pantürkist” suçlamalarıyla mahkûm
edilen Sultan Galiyev idam edildi. 1923’te hapsedilmiş, 1928’de küreğe mahkûm
edilmişti. Daha sonra itibarı iade edildi ama milli veya müslüman komünizme göz
yumulmuyordu. Aynı yıl, Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 133 üyesinden 70’i
öldürüldü.


Troçki de önemli bir isimdi, kısa bir bakışa gerek var…


1939’da Lev Bronstein Davidovich Troçki Meksika’da Stalin’in bir ajanı
tarafından öldürüldü. Lenin’in ikinci adamı Troçki Rus Devrimi’ndeki en önemli
Yahudi olarak kızılordunun ileri gelen örgütleyicilerindendi. Ukraynalı bir
Yahudi çiftçinin oğluydu. 1896’da yasadışı Sosyal Demokrat Parti’ye katılmıştı.
Şubat 1905 ve 1917 ayaklanmalarında Silahlı Peygamber denilen Troçki büyük rol
oynamıştı. Rusya’ya gitmek üzere 27 Mart 1917’de, beraberindeki 275 ihtilalci
ile New York’u terk ettikten sonra, Kanada’daki Halifax‘ta yakalandı. Kanada
hapishanesinde bir hafta yatmadan, İngiltere ve Amerika’nın baskılarıyla
serbest bırakıldı. Dev kuruluşların milyarder sahipleri Troçki’nin
desteğindeydi. Mart 1918’de askeri ilişkilerin halk yöneticisi olmuş,
kızılorduyu organize etmiş ve iç savaş cephelerinde askeri operasyonları
yönetmişti. Lenin ölünce yerine geçme konusunda Stalin’e rakip ve komünist
muhalefetin önderiydi. Stalin’in sosyalizmin tek ülkede kurulabileceği
düşüncesine katılmamış, aksine sadece dünya çapında bir devrimin başarılı
olabileceğini ileri sürmüştü. Proletaryanın toplumu hızla değiştirmesi mümkün
olmadığından, başarıya dek sürekli devrimin gerekli olduğunu savunmuştu.
Lenin’in yaşadığı dönemdeki parti içi tartışmalarda terör devriminin
meşruluğuna karşı olan rejimlere yaklaşmıştı. Ama Stalin mücadeleyi kazandı,
Troçki’yi devreden çıkardı ve partiden kovdu, 1927’de Almaata’ya sürdü. 1929’da
Rusya’dan da sürüldü, 12 Şubat 1929’dan 17 Temmuz 1933’e kadar İstanbul’da
kaldı. 10 yıldan uzun bir süre sürgünde batı kapitalizmine ve Stalin
diktatörlüğüne karşı sosyalist bir muhalefet kurmak için çalışmıştı.


1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı. Sovyetler 1941’de İngiliz ve Amerikan
müttefikleriyle birlikte İran’ı işgal etti. Aynı yıl Almanya Sovyetlere
saldırdı, ama yenildi. 1945’te İkinci Dünya Savaşı sona erince, Rusya Almanları
Doğu Avrupa ve Balkanlar’dan çıkardı, Doğu Avrupa’yı işgal etti, kukla hükümetler
kurdu.


Soğuk Savaş başlıyordu…


İlginç bir notum daha var: 20 milyon Sovyet vatandaşının öldüğü savaştan
Rusların galip çıkmasında İngiliz ve Amerikan yardımları büyük rol oynamıştı.
Batı öncelikle “Tek Dünya Devleti” kurma yolundaki faşizmi bitirmeliydi. Stalin
sayesinde aynı hedefi ele geçirmekten vaz geçen komünizm daha sonraya
kalabilirdi.


Ama bir canavar daha yaratılmıştı…


Stalin yönetimi 1944’te Naziler’e yardım gerekçesiyle, Kırım Türkleri ile
Çeçenleri, İnguşları ve Ahıska Türklerini Sibirya’ya ve Orta Asya’ya sürdü.


Stalin, 1939’da, Hitler’in Nazi Almanya’sıyla Molotov – Ribbentrop paktı
diye de bilinen bir saldırmazlık anlaşması imzalamıştı. Müzakerelerde
Hitler’den, Polonya’nın doğusu, Finlandiya’nın güneyi, Estonya, Letonya ve
Litvanya’ya ilaveten Türkiye’den de toprak istemiş, diğer istediklerini aldığı
halde Türkiye konusunda başarısız olmuştu. 1941’de de Türk-Alman Dostluk ve
Saldırmazlık Anlaşması imzalanmıştı. Stalin yönetimi Türkiye’yi Alman
faşistlere yardım ettiği gerekçesiyle uyardı. 1945’te SSCB ile Türkiye
arasındaki 1925 Dostluk Anlaşması’nı geçersiz ilan etti. Türkiye’ye saldırgan
politikaya başladı. Kars ve Ardahan toprak taleplerinin yanısıra Montreux
Antlaşması’nın değiştirilmesini ve Boğazlar’da üs hakkı istemesiyle ilişkiler
fiilen kesintiye uğradı. Bu önemli sonuçlar doğurdu, Türkiye Batı’ya yanaştı ve
1952’de NATO’ya girdi.


Türkiye “Tek Dünya Devleti” ve “Tek Dünya Dini” projelerinde güçlü bir
piyon olmalıydı…


1946’da, Baltık Denizi’ndeki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste`ye kadar
Avrupa’da bir Demir Perde oluşmuştu. 1917-1947 arasında, Sovyet ölüm kampları
olarak tanınan zorunlu çalışma kamplarında yaklaşık 21 milyon insan hayatını
yitirmişti. Stalin’in 1936-1953 büyük temizliğinde öldürülenlerin sayısı ise 42
milyon olarak belirtilir.


1948’de SSCB’nin desteği ile Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti kuruldu. Aynı
yıl, Tito Yugoslavya’sı SSCB Bloğundan ayrılarak ilk çatlağı açtı.


SSCB 1949’da ilk atom bombasını deniyor, aynı yıl NATO kuruluyor ve Çin’de
komünistler iktidarı ele geçiriyordu.


1953’te Stalin’in ölmesiyle yerine geçen Kruşçev idaresindeki Moskova
diktası, Polonyalıların ve Macarların üzerinde uyguladığı büyük baskı ile
kontrolünü güçlendirdi. Yugoslavya’yla ve Çin’le Stalin zamanında gerilen
ilişkilerin iyileştirilmesine ağırlık verildi ve 1956’ya kadar Beşinci Ekonomik
Plan’da hedeflenen ekonomik büyüme ve toparlanma gerçekleştirilmeye çalışıldı.
Stalin’in ölümü ile Sovyetler Birliği’nin Boğazlarla ilgili Montreux
Anlaşması’nı tanıması ve bütün taleplerinden vazgeçtiğini bildirmesi, Türkiye
ile ilişkilerin tekrar canlandırılmasını sağladı. SSCB 1954’ten başlayarak
İzmir Uluslararası Fuarı’na katılmaya başladı. 1950’lerin sonunda Sovyet
kredisi ile Çayırova Cam Fabrikası kuruldu.


1955’te Sovyetler, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya,
Macaristan, Polonya ve Romanya arasında Varşova Paktı kuruldu. NATO’dan altı
yıl sonra yani. Aynı yıl, Sovyetler NATO’nun güneyini çevirmeye başladı.
Türkiye’ye bir muhtıra vererek Suriye’ye dokunulmamasını istedi. Mısır da
Suriye ile savunma işbirliği anlaşması, SSCB ve Çekoslovakya’dan silah alma
anlaşması imzaladı.


Ruslar ilk kez Orta Doğu’ya giriyordu…


Macaristan’daki rejim istikrarsızlığı SSCB’yi 1956’da askeri müdahaleye
sevk etti ve uluslararası komünizm sarsıldı. Aynı yıl, Süveyş Kanalı’nın
Mısır’ın milliyetçi lideri Nasır tarafından ulusallaştırılması nedeniyle,
İngiltere ve Fransa Mısır’a başarısız bir askeri harekât yaptı. SSCB çok sert
bir tutum takındı, nükleer silahları ve füzeleri alarma geçirdi. Bunun sonucunda
Mısır SSCB’ye kaydı ve Batı sarsıldı. İngiltere’nin Orta Doğudaki etkinliği son
buldu.  ABD, İngiliz – Fransız harekâtını
desteklemedi ve hemen müdahale etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olayı
kınadı.


Sonraki birkaç yılda sömürgelerin bağımsızlık hareketleri geniş çapta
tamamlandı. İngiltere ve Fransa güdümlü küresel düzen tasfiye olurken, Amerikan
yüzyılı yükseliyordu…


SSCB Macar İhtilali’ni tanklarla bastırdığında uluslararası komünizm de
sarsılmaya başlıyordu…


22 Ekim 1956’da, Sevr’de İngiltere, Fransız ve İsrail başbakanları bir
işgali planladı. İsrail 29 Ekim’de Mısır’ı işgale başlayacak, ateşkes talebinde
bulunan İngiltere ile Fransa da güya barış için müdahale edecekti. Amaç Temmuz
1956’da Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırma kararı alan Nasır’ı devirip yeniden
stratejik kanalın kontrolünü ele geçirmekti. Ertesi günü yüz binlerce Macar,
komünist baskı rejimini protesto için Budapeşte sokaklarına dökülecekti.
Stalin’in posterleri yakılacak, Macar bayrağındaki Sovyet amblemleri
çıkartılacak, gizli polisin ateşine karşılık verilecekti. Yerel parti
patronlarının Sovyet yardımı çağrısı üzerine 24 Ekim günü Kızıl Ordu tankları
göstericilerin üzerine yürüdü. Dört günlük çatışmada iki taraf da üstünlük
sağlayamadı. Sovyet liderliği ateşkese ve Imre Nagy önderliğinde bir reformcu
hükümete onay verdi. Gerçek düşünce özgürlüğü, çok partili seçimler ve Macar
tarafsızlığı ufukta idi. Nagy’nin bağımsızlık tutkularından rahatsızlık duyan
Kruşçev 31 Ekim günü Sovyet Prezidyumu’nda bu milliyetçi başkaldırının bastırılması
kararını aldı. Sovyet tankları 3 Kasım günü, Süveyş işgal harekâtı tam gaz
ilerlerken Budapeşte’yi ablukaya aldı. Batı’dan destek isteyen Nagy’nin
çağrıları yankı bulamadı, zira herkesin gözü Ortadoğu’da idi. NATO Genel
Sekreteri Macar direnişini “tüm halkın kolektif intiharı” olarak
niteledi. Batı Mısır’daki menfaatlerini kollamak kaygısı içindeyken Macaristan
demokrasiye sırtını çevirdi.


1957’de SSCB Sputnik’i uzaya fırlattı ve ABD ilk kez kendi ülkesine
doğrudan yönelik bir askeri tehdit hissetti.


1958’de Türkiye’den kalkan ABD U-2 casus uçağı Sovyetler üzerinde
düşürüldü ve iki ülke arasında büyük bir krize yol açtı. Mao Çin’de Sovyet
sanayi modelinin dışındaki Büyük Hamle’sini başlattı ve Çin 1960’ta SSCB’den
koptu.


Sovyetler 1961’de ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirdi. 


Kruşçev’e de biraz ilgi lazım…


1956’da Stalin’i suçlamış, 1958’de yoğun Stalin karşıtı propagandasını
seçimlerle birleştirmiş ve partideki Stalinciler’in tasfiyesi için yasal bir
zemin kazanmıştı.


Etme bulma dünyası işte…


Kruşçev 1961’de Stalin’in mezarını Kızıl Meydan’dan Kremlin’de bir çukura
taşıttı. Stalin’in zulmü, işkenceler, sürgünler kitaplarda boy gösterdi.
Tarihin gördüğü en acımasız diktatörlerden biri Stalin en yakın arkadaşlarına
ölümcül tuzaklar kurmuş, kimsenin bir adım öne çıkmasına tahammül edememiş, yüz
binlerce insanı ölüme göndermişti. Sosyalizm adına, polis devleti üzerinden
sosyalizmin sonunu getirmişti. Yazdığı kitaplarla sosyalizmi yüceltirken, demir
yumrukla sosyalizme ihanet etmişti.


Kruşçev liberalizm konusunda hız kesmedi, 1960’ların ortalarına kadar önce
birkaç fabrika ve kolhozda uygulanan özelleştirme tüm ülkeye yayıldı. Stalin
zamanında son verilen toprak ağalığı yeniden canlandı, parti önderleriyle basit
bir işçinin geliri arasındaki fark, Stalin’in ölümünden 1960’ların ortalarına
kadar yaklaşık on kat arttı.


Güle güle komünizm…


Tüm faturayı Gorbaçov’a keselim mi, bilmiyorum…


ABD ile Sovyetler 1962 Küba kriziyle nükleer savaşın eşiğine gelince
Kruşçev geri çekildi ve karşılığında Adana İncirlik’teki nükleer Jüpiter
füzeleri söküldü.


Piyonluğun ucu bize de dokunuyordu…


Bunalım soğuk savaşın doruk noktasında yumuşama ve görüşme havası yarattı
ama NATO’nun Avrupalı ortakları böylesine büyük bir bunalımda görüşlerinin
alınmayacağını gördü. 1966’da Fransa NATO’nun askeri kanadından çekildi. Klasik
silahların önemi arttı. ABD ile SSCB devlet başkanlarının gizli, çabuk ve
doğrudan haberleşmeleri amacıyla doğrudan telefon hattı (hotline) kuruldu.


Bu arada, SSCB Mars’a ilk roketi fırlattı. 
Bu da bana Çar İkinci Nikola’nın son döneminde işler kötüye giderken,
Doğu’da ve Batı’da serüven peşinde koşarak kendi sonunu getirdiğini hatırlattı…


Yugoslavya 1964 ve 1965’te aldığı bir dizi önlemle “pazar sosyalizmi” veya
“bırakınız yapsınlar sosyalizmi” olarak tanımlanan bir süreci resmen başlattı,
bunu sosyalizmden kapitalizme barışçı geçiş olarak tanımladı.


Nedense komünizmin anavatanı Rusya’da dahi bir şeyler ters gidiyordu.
Uydularında nasıl işleyecekti ki? Alternatif çözümler aranıyordu mecburen…


1964’te Kruşçev’in yerine Leonid Brejnev geçti.


Taze kan gelmiş miydi?


Türkiye ile siyasi ilişkilerde izlenen iyileşme ekonomik alana da yansıdı.
1967 anlaşmasıyla Sovyetler Birliği 200 milyon Amerikan doları proje kredisi
verdi ve İskenderun Demir Çelik Tesisleri, Seydişehir Alüminyum Fabrikası,
Aliağa Petrol Rafinerisi, Bandırma Sülfürik Asit Fabrikası, Artvin Lif Levha
Fabrikası kuruldu.


SSCB 1956 Macaristan müdahalesinden sonra, Çekoslovakya’da benzer
sıkıntıları yaşıyordu. Hükümetin liberal faaliyetleri nedeniyle, 1968’de Rus
askerleri Çekoslovakya’yı işgal etti, insanlar öldürüldü. Alexander Dubcek’in
önderliğindeki ülke, Sovyet tarzı totaliter sosyalizmden uzaklaşarak
“güleryüzlü sosyalizm” yolunu tutmak istemişti. Sovyet etkisi
azalacak ve Çekoslovakya bağımsız sol kategorisine girecekti. Çekoslovakya
Sovyet uydularına “kötü örnek” olabilirdi. Çekoslovakya’daki
hareketin saf dışı edilmesi ve ülkenin yeniden Sovyet kampına dâhil edilmesi,
ABD’nin onay ve pasif desteği ile gerçekleşmişti.


Uluslararası komünizm sarsılmıştı, ama denge geri gelmişti…


1969’da SSCB ile Çin arasında sınır çatışmaları oldu.


1970’lerde çokuluslu şirketler dünya ekonomisini denetime almaya
başlamıştı. “Tek Dünya devleti” projesi gündemden düşmüyordu.


1972 önemli bir kavşaktı.  ABD
Başkanı Richard Nixon SSCB’yi ziyaret etti, Brejnev ile silahlanma kontrolü
anlaşmasını imzaladı. Yumuşama (Détente) başladı.


Nur Muhammed Taraki liderliğindeki komünistler Nisan 1978’de Afganistan’da
iktidarı bir darbeyle ele geçirdi, Sovyet desteğiyle Halkın Demokratik Partisi
adında bir komünist parti iktidara geldi. Muhalefetin karşısında
tutunamayacağını anlayan komünistler koruyucuları Sovyetleri yardıma çağırdı,
SSCB 21 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgal ederek Babrak Karmal liderliğinde
yeni bir Afgan yönetimi kurdu.


Mart 1981’de Seydişehir Alüminyum Fabrikası’nın geliştirilmesine ilişkin
bir sözleşme imzalandı. 1983’te Türkiye’nin SSCB ile ihracat ve ithalatı 1924
sonrasındaki en üst düzeye ulaştı. 


1980’lere girildiğinde, Batı’nın optik kablo, haberleşme uyduları,
bilgisayarlar, İnternet gibi teknolojisi ile kültürünü yaymakta kullandığı
İletişim Devrimi başladı. Batı’da muhafazakârlık yükselişe geçti. ABD’de Ronald
Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher, Almanya’da Helmut Kohl iktidara geldi.
Başlayan Restorasyon insanın kaderini piyasanın “gizli eline” bırakmayı
amaçlıyordu. Restorasyon, “toplumsal gelişme” düşüncesinin,
akılcılığın, bilimsel düşüncenin temelini atan Aydınlanma’ya düşman idi.
İnsanın dünyasını, eşitlik, özgürlük, kardeşlik etrafında iyileştirebileceğine
tahammülü yoktu. Restorasyon zenginlerin iktidarının doğal ve mükemmel,
eşitsizliğin gerekli olduğuna inandı. Karşıtlarını ya popülizmle ya da
Jakobenlikle suçladı. “Post-modernizm”in de katkısıyla, sınıf mücadelesi siyasetten
kovuldu. Boşalan yer dini temeldeki uygarlıklar çatışması düşüncesiyle, etnik
aidiyetlere dayalı milliyetçi projelerle doldurulmaya çalışıldı. 1980’lerde
Çinlilerin dahi yeni sloganı “zengin olmak güzeldir” idi. Ekonomik ve siyasi
yumuşama ile Çin’in kapıları yabancı sermayeye açıldı, piyasa ekonomisi
uygulanmaya başladı, komünistlerin 30 yıl boyunca Çin’de yaratmaya çalıştıkları
kimlik yıkılmaya, başarısızlıkların hesabı komünizme kesilmeye başladı.


Türkiye’de 12 Eylül’ün, Üçüncü Askeri Yönetim’in, onun mirasçısı
“Zenginsever” Turgut Özal’ın % 45.1 oyla 1983’te tek başına iktidara
gelişini hatırlıyorum…


Devam edeceğim… 


Rusya’da Gorbaçov dönemi


http://srecaio.blogspot.com.tr


Brejnev dönemi, ülke içinde atalet ve durgunluk, uluslararası ilişkilerde,
Afganistan’a asker göndermek dışında, istikrar ve rahatlama dönemi olarak
görülebilir. Aşağılık yaşam biçimi olan kızından ve damadından dolayı yıpranan
Brejnev 1982’de öldü ve yerine sırasıyla yolsuzluğa ve örgütlü suçlara savaş
açan Yuriy Andropov (1982-84) ve Konstantin Çernenko (1984-85) geçti. SSCB
iktisaden çökmüş, açlık ve sefalet baş göstermişti. Politbüro şefleri
Sekreterlik makamında ecelden (!) ölüyordu.


Hayır, burada komplo demeyeceğim. Paranoyak görünmek istemiyorum.


Sıra Son Komünist Parti Genel Sekreteri, glasnost (açıklık) ve perestroyka
(yeniden yapılanma) diyen Mihail Gorbaçov’a gelmişti. Gorbaçov 3 yıllık bir
fetret döneminden sonra 1985 Martı’nda başa geçti. Toplumsal, siyasi ve
ekonomik reformlar ile nükleer silahların kontrolü, bölgesel politikalar ve
Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilişkileri öne çıkararak harekete geçti. Ancak parti
teşkilatının batağa battığını iyi bildiğinden, Andropov kadar yolsuzlukların
üstüne gidemedi.


Çarlık zamanını eleştirirken kullandıkları silahlar, şimdi kendilerine
çevrilmişti…


Reagan “Yıldızlar Savaşı Projesi”ni ortaya attığında Gorbaçov
Sovyet sisteminin durduğunu ilan etti. Sovyetler’in gücü kalmamıştı. Gorbaçov
“Eğer glasnost ve perestroyka yoluna gidilmeyecek olursa, Sovyet rejimi ve
Rusya ayakta kalamayacak” dedi. Kızılordu ve KGB destekledi ama en büyük
direnç idari ve yargı bürokrasisinden geldi. Askerler Sovyetler’in bu mali
güçle ABD’yle rekabet edemeyeceğinin farkındaydı. Birinci sınıf bir ordu,
ikinci sınıf bir toplum ve üçüncü sınıf bir ekonomi yürüyemezdi. Halk
harcamaları finanse edemezdi. KGB’nin gelecek kestirimine göre köklü reformlar
yapılmadığı takdirde Sovyetler trajik bir yenilgiye uğrayacaktı. Gorbaçov,
entelektüel gücünü de seferber ederek Sovyet toplumunu ikna etti. Otoriter
rejimin baskıları altında bunalan çok sayıda aydın onu destekledi, köklü
reformların ve değişimin önünü açtı.  


1987’de glasnost ve perestroyka politikasını başlattı. Aralık 1987’de
süper güçlerin silahlanmasını büyük ölçüde azaltan INF (Orta Menzilli Nükleer
Güçler) anlaşmasını imzaladı.   


1989 Ocak’ta Siyonist “B’nai B’rith” örgütü, 12’nci şubesini
Moskova’da açmaya karar verdi. “Trilateral Komisyon”un Henry
Kissinger dahil “as takımı” da Moskova’ya gitti. Başlarında David
Rockefeller vardı. “Sovyetler’e, dünya ekonomisine ortak olma, Dünya
Bankası’na ve IMF’ye üyelik teklif edildi. Doğu Avrupa’daki bağımsızlık
hareketlerinde SSCB’nin sesi çıkmadı.


“Yahudiler her yerde!” demek istemiyorum, sık sık. Ama bu atılımın “Tek
Dünya Devleti” idealine giden yolda, önemli bir rakibin daha arkada
bırakıldığının açık beyanı olduğunu söyleyebilirim. Faşizmin elenmesinden sonra
komünizm de tarihin çöplüğüne süpürülüyordu…


15 bin askerini kaybeden Sovyetler Birliği sekiz yıllık savaştan sonra
Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldı. Son askerlerini de 15 Şubat 1989’da geri
çekti. Bu macera çok pahalıya patladı, ekonomik ve siyasi sistemi çöktü, Soğuk
Savaş’ın ‘süper’ ülkesi bu savaştan sonra parçalandı.


1 Temmuz’da Komünist Parti Gorbaçov’un perestroyka politikasını onayladı.
Sovyetler’de ekonomi çökme noktasına gelmiş, büyük zorluklarla karşılaşılmış,
eşgüdüm sağlanamamıştı. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükleri temel alan
glasnost politikasında da sorunlar çıkmıştı. Glasnost halkın tercihli istemleri
olarak öne çıkmışken, ABD’nin tüm olanakları ile tetiklemesiyle kontrolden
çıkmış ve patlama noktasına varmıştı. Talepler ulusal güvenliği yok edecek
aşamaya gelmişti. Glasnost’un temelinde, önceleri halktan gizlenen yönetim
hatalarına ve siyasi yanlışlıklara dikkat çeken medyanın özgürleşmesi vardı.
Sovyetler’deki yüzden fazla etnik grubun yarattığı “uluslar
problemi”nin en büyük sorun olduğu açıklandı. Toplumsal ve politik hayata
sıkı denetimin, özellikle Kafkasya ve Orta Asya’da tepkileri artıracağı
iddiaları doğru çıktı. Ekonominin korkunç durumu açığa çıkınca, Sovyetler 1990
Kuveyt krizinde uysal bir şekilde ABD’ye ses çıkaramadı ve Almanya’nın
birleşmesine direnemedi.  SSCB dağılıyor,
güç dengesi kalkıyor ve Batı yeniden rakipsiz güç odağı oluyordu…


1991 önemli bir tarih, ayrıntı gerek… 


17 Mart referandumunda % 77 seçmen Rusya Federasyonu için evet oyu
kullandı. 12 Haziran’da Sovyetler Birliği’nin on beş cumhuriyetinden en büyüğü
Rusya Federasyonu’nda başkanlık seçimleri yapıldı. Oyların yüzde 57’sini alan
ayyaş Boris Yeltsin, Rusya tarihinde halkın oylarıyla seçilmiş ilk başkan oldu.


1991 başında kızılorduyu Litvanya’ya gönderme kararı nedeniyle,
radikaller, ordu ve KGB’nin sıkıştırmalarıyla Gorbaçov’un makamı
savunulamıyordu. Gorbaçov’un SSCB’yi kurtarma çabaları cumhuriyetlerin
liderleri tarafından boşa çıkarıldı. KGB, ordu ve partideki muhafazakârlar,
endişeyle değişimi durdurmak ve harekete geçmek istiyordu. 19 Ağustos’ta
Gorbaçov tatildeyken, SSCB Acil Durum Komitesi bir darbe ile Gorbaçov’un
makamını elinden aldı. Başkan yardımcısı Gennadi Yanayev başkanlığındaki 8
üyeli Olağanüstü Hal Komitesi yönetime el koydu. Gorbaçov Kırım’daki yazlık
evine hapsedildi. Rusya Federasyonu lideri Boris Yeltsin ve halk darbeye karşı
koyunca Olağanüstü Hal Komitesi feshedildi ve darbeciler 21 Ağustos’ta ülkeyi
terk etti. Aynı gün Sovyet parlamentosu Gorbaçov’u yeniden başkanlık görevine
getirdi. Darbeye direnen Moskova Komünist Partisi’nin düşük başkanı Boris
Yeltsin sivrildi.


19 Ağustos 1991 günü Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’in tank üzerine
çıkarak önlediğini sandığımız darbede Amerikan “erken uyarı sistemi” devreye
girmişti. ABD Moskova Büyükelçisi Jack Matlock, darbe planını 1991’in
Haziran’ında öğreniyor. Gorbaçov’u uyarıyor. Gorbaçov başta ciddiye almıyor,
gülüyor. Ama daha sonra yayımlanan kitaplardan öğreniyoruz ki, KGB Başkanı’nın
Rus Savunma Bakanı ile yaptığı konuşmayı Amerikan gizli servisi dinliyor, ABD
Başkanı Bush, bu görüşmeyi, Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’e bildiriyor.


Erken uyarı sonuç veriyor. Ve darbe önleniyor…


Hayal gücüne güvenmenizi salık veriyorum burada…


Ekim 1991’de sekiz cumhuriyetle bir ekonomi anlaşması ve Aralığın ilk
haftasında da Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın katıldığı ve Bağımsız Devletler
Topluluğu’nun temellerini oluşturan üçlü bir anlaşma imzalandı. İzleyen
günlerde Sovyetler Birliği’ni meydana getiren Baltık, Orta Asya ve
Kafkasya’daki cumhuriyetler bağımsızlığını ilan etti. 15 bağımsız cumhuriyette
ilk çok partili seçimler yapıldı. 8 Aralıkta Rusya Federasyonu, Beyaz Rusya ve
Ukrayna bir araya gelerek Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kurdu. 17 Aralık
1991’de Gorbaçov ile Yeltsin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin 31
Aralık 1991’de resmen dağıtılmasına karar verdi. Gorbaçov emekliye ayrıldı ve
yerine Yeltsin devlet başkanlığına getirildi. Baltık Cumhuriyetleri hariç
bağımsızlıklarını ilan eden diğer cumhuriyetler Bağımsız Devletler Topluluğu’na
katıldı. 


Komünizmi kurtarmaya çalışan Gorbaçov’un harap sistemi reform gayretleri
başarısızdı. Rusya’da komünizm son buldu, Sovyet halkı yarım özgürlüklerin
yerine daha fazla istedi ve sistem çöktü.


Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarihe karıştı…


Sovyet-ABD Soğuk Savaşı ve silahlanma yarışı bitti, SSCB dağıldı,
savaşsız, işgalsiz ve müdahalesiz olarak çökertildi…


Gorbaçov’un yerine, Yeltsin gelince önemli bir sorun çıktı. SSCB’nin
yıkılışıyla Avrupa’daki komünist devletler sistemden ayrılabilirdi, ama
Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk ve müslümanlar ne olacaktı? Rusya Federasyonu
içindekilerin bağımsızlıkları da sorun çıkarabilirdi.


Burada ABD ile Rusya Federasyonunun çıkarları uyuşuyordu. ABD ve Rusya
birlikte hareket etmeliydi. Orta Asya’da radikal islam yayılırsa Orta Doğu’yu
da etkileyebilirdi. 


Şimdi biraz duralım ve Çeçenistan konusuna değinelim…


Önce kısa bir bilgi ile parantezi açalım…


Kafkasya’nın etnik ve din olarak Ruslarla bir akrabalığı yoktur. Balkanlar
gibi Slav kökenli değillerdir. Gürcüler ve Ermeniler hariç, Rusların kadim düşmanı
Osmanlı Türkleriyle etnik ve dini bir yakınlık söz konusudur. Kuzey Kafkasya
Etnik olarak “Çerkes”tir. Bolşeviklerin “Böl, yönet” uygulamasıyla önce
Kabardeyler ve Çerkesler olmak üzere ikiye; daha sonra da Kabardeyler, Adigeler
ve Çerkesler olmak üzere üçe ayrılmışlardır.


Kafkaslar’daki hâkimiyet Ruslar için kolay değildi. Bağımsızlıklarına ve
ananelerine bağlı Kuzey Kafkasyalılar, Rusların yayılmacı politikalarına boyun
eğmemiş, mücadele yolunu seçmişlerdi. Ruslar davalarından, Kuzey Kafkasyalılar
özgürlüklerinden vazgeçmeyince ortaya 400 yılı aşkın kanlı mücadeleler
çıkmıştı.


Parantezi kapatıyorum ve Çeçenlere geçiyorum…


Rusların belalısı Çeçenler Kuzey Kafkasyalıların önemli bir unsurudur.
Ruslar Çeçenistan’ın başkenti Grozni’ye “çirkin ve korkunç” adını
vermişler. Çeçenler her bağımsızlık fırsatını değerlendirmiş, isyanları üstün
hasımlarının zayıf zamanlarına denk getirmişler.


Bolşevik İhtilâli, bağımsızlık heveslerini körükleyince, 1918’de Kuzey
Kafkasya Cumhuriyeti kuruluyor. Ama bu genç cumhuriyet “Rusya
bölünmez” sloganı ile gelen Beyaz Ordu’nun saldırısına uğradı hemen.
Yardım için Dağıstan’a gelen Osmanlı ordusu, başarılı olmasına rağmen, Ateşkes
Anlaşması gereğince çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Beyaz Ordu da çekildi.
Ancak bundan sonra petrol ve ham madde zengini Kafkasya kızılordunun işgaline
uğradı. Bolşevikler, zalim bir politika izleyerek Kafkasya’yı kontrol etti. Bu
nedenle Cumhuriyet daha fazla dayanamadı, Haziran 1920’de dağıldı. 1930’da
dirilir gibi oldular, ama tekrar yenildiler.


Sovyet Anayasası uyarınca özerk cumhuriyet İkinci Dünya Savaşında Almanlar
geldiğinde yine bir fırsat yakaladığına inandı. Ruslardan kurtulmak için
Nazilerle birlikte olunca, Çerkesler Orta Asya’ya sürüldüler.


Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardı ne yazık ki…


Çarlar ve Sovyet liderleri bölgede tam bir sömürge siyaseti izlemiş,
ekonomik ve kültürel gelişimi engellemişlerdi. Çerkesler tarıma elverişli
olmayan dağlık bölgelere sürülmüş, ovalara Kazaklar yerleştirilmişti.


1940’tan önce, Çeçenistan SSCB petrolünün yarısını üretmişken bugün yüzde
bir bile değil; ama petrol hâlâ orada. Dört trilyon doların yattığı Hazar
petrolleri de ülke üzerinden naklediliyor.


Stalin yönetimi 1944’te Çeçen ve İnguş halkının yarısını katletti,
kalanları da Kazakistan steplerine sürdü. Avrupa Birliği 2004’te bu soykırımı
tanıdı, ancak bu soykırım Müslümanların gündemine girmedi. 780 bin Çeçen sürgün
ve toplu katliamın muhatabı kılınmış, 400 binden fazla Çeçen ölmüştü.


Kruşçev yurtlarına geri dönmelerine izin verdi ve 1957’den itibaren
yokluğa, açlığa, sefalete, kışa ve Rus zulmüne karşı varlıklarını koruyarak
topraklarına döndüler.   


1991’de bir fırsat daha çıktı. Güney Kafkasya’da Azerbaycan, Gürcistan ve
Ermenistan bağımsız olurken, Kuzey Kafkasya Özerk Cumhuriyetleri
bağımsızlıklarını kazanamamışlardı. Rusya Federasyonu’na bağlı yedi özerk
cumhuriyet kurulmuştu: Adigey, Karaçay-Çerkes, Kaberdey-Balkar, Kuzey Osetya,
Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan.


 Çeçenistan, Sovyet Hava Kuvvetleri
generali Cehar Dudayev’in referandumla Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra
1991’de bağımsızlığını ilan etti. Ruslar doğrudan müdahale etmektense, Rusya
yanlısı muhalefeti örgütlemeyi denedi. Ama verdikleri silâh ve mühimmat
bağımsızlık yanlısı Çeçenlerin eline geçti.


1994’te Yeltsin’in emriyle Birinci Çeçen Savaşı başladı. Bir tank tümeni,
“Çeçenistan’da anayasal düzeni hâkim kılmak ve Rusya’nın toprak
bütünlüğünü korumak, Dudayev’i makamından indirmek” üzere kullanıldı. Rus
ordusu Çeçenleri birkaç günde yenecek, Grozni’yi bir paraşütçü taburuyla iki
saat içinde ele geçirip Çeçen Cumhuriyeti’ne son verecek, anayasal düzeni
yeniden tesis edecekti. Ama 1996’da İki yıllık kirli savaştan sonra arkasında
on binlerce ölü, viraneye dönmüş bir Çeçenistan ve iki yüz bini Rus, üç yüz
elli bin göçmen bırakan kızılordu, ağır zayiatla geri çekildi.


Rus güçleri 1997’de Hasavyurt Anlaşması’yla tahliye edildi, ama anlaşma
hayata geçemedi, Çeçen sorunu çözüm olmadan 1999 İkinci Çeçen Savaşı’na kadar
devam etti. 


Bu arada 1998’de, Tatarlar da Rusya’dan ayrılmaya çalıştı. Referandumda
yüzde 62’si bağımsızlık yönünde oy kullanınca Yeltsin “Yutabileceğiniz kadar
özerklik alın” dedi ve güç kullandı. Uluslararası toplum Tataristan’ın
bağımsızlığını tanımadı.


Rus Borsası ve ekonomisi 1998’de çökmüştü. Günlük maliyeti beş milyon
dolar olan Çeçenistan savaşının ekonomik yükünün hafifletilmesi amacıyla IMF
Rusya’ya önemli miktarda kredi verdi. Rusya’nın Ekim 1999’da 370 milyon dolar,
Kasım 1999’da da 800 milyon dolar geri ödemesi varken, IMF’ten bu dönemde 1
milyar dolar kredi alması anlamlıdır. 


1999 Mayıs’ında, Batılıların onayıyla Bakû-Supsa petrol boru hattı açıldı,
Kasım’da Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan, NATO şemsiyesinde, Bakû-Ceyhan boru
hattına karar verdi. Bu sırada Şamil Basayev’in Dağıstan’a girmesi, Rusları çok
telaşlandırdı. Moskova bombalamalarından Çeçenleri sorumlu tutarak, Grozni’yi
yok eden ve diğer şehirleri de enkaz yığını haline getiren güçlü bir saldırı
başladı. Rusya 2000’in ilk aylarında Çeçenistan’ı tamamen kontrole aldı.


Putin Çeçenistan sayesinde çok puan topladı ve Yeltsin emekliye
ayrıldı. 


2002’de savaşın bitirilmesini isteyen Çeçen isyancılar Moskova’da bir
tiyatroda 763 kişiyi rehin aldı. Hükümet güçleri gaz kullanınca 100 insan öldü.
Çeçenler 2003’teki referandumda tekrar Rusya’dan ayrılma kararı verdi. Rusya
bazı hakları verdi ama bağımsızlığı tanımadı, Çeçen ayrılıkçıları askeri
harekâtla etkisizleştirmeye başladı. Eylül 2004’te Beslan Okul ve Moskova Metro
baskını, iki Rus uçağının kaçırılması, Çeçenistan sorununun bitmediğini
gösterdi. 2005 ve 2006’da Şamil Basayev ve Çeçenlerin son sembolü Aslan
Mashadov öldürüldü. Çeçen topraklarına giren Rus ordusu kısa sürede ülkeyi yeniden
işgal ettiyse de ‘teröristlerin kökünü’ kazıyamadı.


Çeçen direnişi İslamileşti ve radikalleşti…


Ramazan Kadirov’un Çeçenistan Başkanı olmasıyla, küçük çatışmalar hariç,
durum sakinleşti.  2009’da Çeçen
topraklarında 80 bin Rus askeri ve onlara yardım eden binlerce Çeçen vardı.
Çeçen direnişçiler şehirlerde, köylerde, kasabalarda ve dağlarda direnişe devam
etti.


İnguşetya ve Dağıstan’da da bağımsızlık mücadelesi hız kesmedi. Resmi
kaynaklara göre Çeçenistan`da en az 500, İnguşetya`da ise binin üzerinde
direnişçi mücadeleye devam ediyordu.


Rusya 16 Nisan 2009’da, Çeçenistan’da 10 yıldır süren Antiterör
Operasyonuna son verilmesi kararını aldı. Rus askerleri aşamalı olarak çekildi.
Moskova yanlısı Çeçen lider Ramazan Kadirov, dağlarda sadece 70 ayrılıkçının
kaldığını ve duruma tümüyle hâkim olduklarını söyledi.


2010’dan itibaren sistematik bir şekilde yeniden yapılanma ve yenileme
yapılmaktadır. Yine de cumhuriyetin güney bölgelerinde ve dağlarda düzensiz
çatışmalar devam etmektedir.


Çeçenlerin çoğu, yerel kültürde derin kökleri olan Sufi geleneğinin
takipçileri. Kuzey Kafkasya Vahhabileri ise temiz İslam’dan uzaklaşma olarak
gördüğü Sufiliğin yok edilmesini istiyor. 


Efsanevi lider Dudayev, kendisine Türkiye’den gönderilen uydu telefonu
yerinin CIA tarafından Rusya’ya bildirilmesi ile öldürülmüştü. Çeçenler, bu
cinayeti unutmadı.


Öcalan’ın da ABD tarafından Türkiye’ye verildiğini hatırladım.


İstanbul’da öldürülen Çeçen komutanları da…


SSCB dönemindeki 15 federal cumhuriyetin altısı Müslüman idi. Hepsi 1991’de
bağımsız olan, Tacikistan (İran-Fars kökenli) dışındaki beşi Türk kökenliydi:
Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan (Eski uygarlık merkezlerine
sahip) ve Azerbaycan. Diğer dokuz federal cumhuriyette ise bazı Türk
toplulukları yaşamaktaydı. Rus Federal Cumhuriyetinde 16 özerk cumhuriyet ve
beş özerk bölge (oblast) bulunuyordu. Altı özerk cumhuriyette, Özerk Tatar,
Başkırt, Çuvaş (Eski Volga Bulgarları), Dağıstan ve Sibirya’daki Yakut
Cumhuriyetlerinde Türkçe konuşulurdu.


Tekrar Yeltsin Rusya’sına dönüyorum…


Devrimin 70. yıl kutlamalarında Stalin ve yoldaşlarını sert bir dille
eleştiren Gorbaçov, 1989`da perestroika ve glasnost politikalarıyla Sovyetler
Birliği’nin dağılmasını sonuçlandıracak süreci başlatmıştı. Doğal olarak da
başta ABD olmak üzere Batı onu alkışlıyor, destekliyordu. Çünkü kapitalizmin
baş düşmanı toplumculuk (sosyalizm) ideolojisi ve dolayısıyla uluslararası
devrimci hareket yok oluyordu. Gorbaçov`un Sovyetler`i dağıtma projesi
komünistler tarafından engellenmeye çalışıldığında ortaya Gorbaçov`un
Moskova’dan uzaklaştırdığı Yeltsin çıktı ve tank üzerinde koskoca Sovyet
ordusunu durdurdu, ‘Demokrasi önderi’ sıfatı ile Gorbaçov’un yerine geçti.


Yeltsin kısa sürede gücünü sağlamlaştırdı. 1991 Ekim ve Kasım’da yeni
hükümet kuruldu. Yeltsin 1992’de Komünist Parti’nin üstünlüğüne son verdi, kamu
kuruluşlarını özelleştirdi, bozulan Rus ekonomisini düzeltmek için, IMF ve
Dünya Bankası’na başvurdu. Özgür basını destekledi. İş adamları ve mafya
ekonomiyi devralmaya başladı, yoğun yolsuzluklar başladı.


Hangi rejim olursa olsun, fark etmiyordu. Menfaat ve aç gözlülük insanın
genlerine programlanmıştı…


Ekonomik programa eski komünist ve muhafazakâr milliyetçiler karşı çıktı.
Devlet başkanı ile kongre mücadelesi üzerine, 1993’te Yeltsin kongre için yeni
seçimlerin yapılacağını ilan etti. 1993 Ekiminde kongre taraftarlarıyla
Yeltsin’e bağlı ordu ve içişleri kuvvetleri arasındaki sokak savaşlarında
Parlamento topa tutuldu. Yeltsin yanlısı güçler galip geldi. Yeltsin, daha
güçlü devlet başkanlığı yetkileri ve iki meclisli parlamento imkânı sağlayan
yeni bir anayasa hazırladı, Aralık 1993’te referandum yapıldı. Amerikan ve
Fransız örneklerine bina edilen modelle yasama organı Duma’nın yetkileri
sınırlandırıldı. 12 Aralık 1993 erken genel seçiminde hiçbir parti tek başına
iktidara gelecek sandalye kazanamadı. Aşırı milliyetçiler, liberaller,
çiftçiler ve komünistlerden oluşan partiler arasında Yeltsin ağırlıklı isim
oldu,


Duma ile başkanlık arasındaki mücadele 1995 Çeçen savaşıyla yoğunlaştı.
1996 seçimlerinde Yeltsin makamını koruyamayacak gibiydi.


Rusya son beş yılda çok değişmişti…


Komünist Parti’nin yerini güvenlik kuvvetleri, silahlı kuvvetler,
oligarklar, güçlü iş yöneticileri ve bölgesel liderler almıştı. Yeni yönetici
sınıf zenginleşirken halk yine acı çekiyordu. Komünistlerin lideri Genadi
Zuganov ve General Aleksandr Lebed gibi iki güçlü aday karşısındaydı. Ekonomi
gerilemişti. Ama sağlık ve alkol zafiyeti olan Yeltsin, üç Amerikalı uzman ve
medya sayesinde 1996 başkanlık seçimlerini kazandı.


Yeltsin ikinci kez başkan seçildikten sonra, IMF’den 40 milyar dolar borç
alındı. Para devlet kasası yerine Yeltsin’in kızı Tatyana ile seçimlerde
Yeltsin’den yana olan özelleştirme vurguncularının Amerika ve Avrupa’daki banka
hesaplarına yatırıldı!


Aynı yıl (1996) Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan Şanghay
Beşlisi’nin temellerini attı.


Yeltsin, sağlığının giderek bozulmasıyla, 1993’ten 1998 Martına kadar
Başbakan Viktor Chernomyrdin’e güvenmişti. Onu azledince yerine 35 yaşında bir
ekonomist atadı ama Ağustos’ta onu da görevden aldı. Duma Chernomyrdin’in
tekrar görevlendirmesine karşı çıktı. Sonunda kıdemli bir asker diplomat ve
KGB’nin dışişleri sorumlusu Yevgeny Primakov üzerinde anlaşıldı. Primakov,
Yeltsin tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeden ve uyarılmadan görevden
alınıncaya kadar, bir yıla yakın görevde kaldı.


Yerine başka bir eski ajan, KGB’nin içişlerinden sorumlu olarak görev
yapmış Vladimir Putin getirildi…


Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin (IV)


Putin dönemi


Rusya’nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin arka arkaya iki dönem bu görevi
yürüttükten sonra, 31 Aralık 1999’da istifa etti ve Vladimir Putin Başkan
Vekili oldu.


Putin uluslararası hukuk mezunuydu, ekonomi yüksek lisansı vardı. 1975’ten
itibaren KGB‘de çalıştı. Sonra Leningrad üniversite yönetiminde görev aldı.
1990’da KGB’den ayrıldı ve Leningrad Belediye dış ilişkiler komitesi başkanı
oldu. 1998’de FSB (Rusya Federal Güvenlik Servisi, yani KGB’nin yerini alan iç
güvenlik teşkilatı) Direktörü oldu. Mart 1999’da Güvenlik Konseyi
Sekreterliği’ne atandı. Ağustos 1999’da Yeltsin tarafından başbakan yapıldı.
Yeltsin‘in 31 Aralık 1999’da istifa etmesinin ardından başkanlık koltuğuna
vekil olarak geçti. Putin, Mart 2000 başkanlık seçimlerinde % 52,9 oy
toplayarak, birinci turda devlet başkanı seçildi. Rakibi Komünist Partisi
başkanı Zyuganov idi.


Siyah kuşak sahibi olan Putin genç yaştan beri Judo ile ilgileniyor.


Putin Devlet Başkanı olur olmaz, cumhuriyetler ve bölge valileri
üzerindeki otoriteyi sağladı. Liberal ekonomik reformlara başladı, hiper
enflasyonu durdurdu. Artan petrol fiyatları, bankacılık, çalışma ve özel
mülkiyete geçişi kolaylaştırdı ve Yeltsin’in kaos yıllarını aştı. Özellikle 11
Eylül 2001 terörü sonrasında ABD’ye yakınlaştı.


Putin’in artan popülaritesinin asıl sebebi İkinci Çeçen Savaşı idi. 1991
ve 1992’de Kuzey Osetya ve İnguşetya’da savaş patlak vermiş ve Dağıstan ve
Başkurdistan özerk bölgelerinde gerginlikler yaşanmıştı. Bir milyonluk nüfusuyla
en geniş özerk bölgelerden Tataristan’da referandumda bağımsızlık lehinde % 62
oy toplanmıştı. En önemlisi de, Rusya 1999-2000 İkinci Çeçen Savaşı’nda
isyancıları bastırmıştı.


2000’de Rus Ortodoks Kilisesi de sahneye çıktı. Çar II. Nikola ile komünistlerce
öldürülen diğer bin kişiyi kutsadı. Bu olay Rusya tarihinde önemli. Burada bir
parantez açarak, kısaca “Moskova Patrikhanesi ve din” konusuna değinmek
istiyorum.


Rus Ortodoks Kilisesi uzun yıllar Bizans’tan görevlendirilen Yunan
metropolitlerce yönetilmiş. 1453 yılında Bizans imparatorluğunun çöküşüyle,
Bizans kilisesi ve imparatorluğunun tüm fonksiyonları Moskova derebeyi ve Rus
Ortodoks Kilisesi’ne geçiyor. 1589’da Rus Ortodoks Kilisesi diğer Ortodoks
Kiliselerinden bağımsızlığını ilan ediyor.


Rusya’da üstün ve hâkim inanç sistemi Ortodoksluk idi, ama asıl önemli
olan, çarların Kilise’nin vasisi ve koruyucusu olarak kabul edilmesiydi.
Devletin politik amaçlarına alet edilen Kilise, herhangi bir konuda çarın onayı
ve bilgisi olmadan hiçbir karar alamazdı.


Ama Kilise çarların bu dayanılmaz baskısının intikamını geç te olsa aldı.
Ortodoks tebaa üzerinde önemli etkisi bulunan Kilise Bolşevik Devrimi’nde
tarafsız kaldı. Yetkileri konusunda anlaşmazlığa düştüğü Çar’a destek
çıkmaması, rejimin kısa zaman zarfında çökmesini hızlandırdı.


Peki, bunun karşılığını alabildiler mi?


Tam tersi oldu…


Bolşevikler, dini sosyal hayattan silerek ve toplumda ateizmi
yaygınlaştırarak Ortodoks Kilisesi’nin beklentilerini boşa çıkardılar. Çarların
dokunmadığı mülkiyetlerine bile el koydular.


Ama savaş imdatlarına yetişir. 1941 de İkinci Dünya savaşının Sovyetler
Birliği ne sıçramasıyla birlikte, devam edegelen devlet-Kilise çatışması
hafifler. Kilise savaşın kutsallığına vurgu yapar. Rejimi destekler. Ama
savaştan sonra bekledikleri ödül gelmez, yine eskiye dönülür.


1956 yılına gelindiğinde, Orta Doğu’da meydana gelen gelişmeler,
Sovyetlerin bölgeye ilgisini artırır. Sovyet yönetimi, Rus Ortodoks
Kilisesi’nin Doğu Ortodoks Kiliseleri üzerine yoğunlaşması konusunu gündeme
getirir. Bu çerçevede Kruşçev’in onayıyla Kilise’nin dış politikada
etkinleştirilmesine karar verilir. Ama bir ayrıntıya dikkat! Kilise dış
politikada etkin bir biçimde kullanılacak, ancak içe yönelik faaliyetleri ise
engellenecektir.


Buraya da dikkat gerekir. Savaştaki yumuşama, dış siyasal gelişmeler
Kilise ile ilişkilere yansıyor. Sonuçta, dinin siyasete alet edilmesi ateist
komünistler tarafından da ihmal edilmiyor. Sanki sürekli yedekte bekletilen bir
oyuncu gibidir Kilise. Beğenilmeyen yetenekleri bir gün gelir işe yarar diye,
takımdan temelli atılan oyuncu olamaz.


Kilise de yamandır zaten. Sanki küllerinden yeniden doğmaya
hazırlanmaktadır. Onca baskı ve yıldırma politikasına rağmen, Brejnev döneminde
din hâlâ ayaktadır ve tırmanışa geçer.


Gorbaçov döneminde, Yeniden Yapılanma (Perestroyka) adı altında bir
demokratikleşme projesi uygulanır. Rus Ortodoks Kilisesi, 1988 yılında
kutlamayı planladığı Hıristiyanlığın kabulünün milenyum etkinliklerini gündeme
getirerek Gorbaçov’un onayını almayı başarır. Stalin’den sonra ilk kez Rus
Ortodoks Kilisesi’nin yönetim kadrosu ülke lideriyle bir araya gelmeyi başarır.
Gorbaçov, hükümetin yeni bir vicdan hürriyeti kararnamesi üzerinde çalıştığını
ve bundan böyle inananların kendi inançlarını özgürce ifade edebilecekleri bir
ortamın sağlanacağını beyan eder.


En büyük engel 2000 yılında aşılır. Rus Ortodoks Büyük Kilise Konseyi, Çar
İkinci Nikola’yı, ailesini, binlerce Stalin terörü kurbanlarını kutsadığı
zamandır. Sovyetler döneminde can çekişen Ortodoks Kilisesi, ülke çapında
cemaatler kurarak önemli bir güç haline gelir. Kilise Batı kökenli demokrasiye,
insan haklarına ve çoğulculuğa karşı şüpheyle yaklaşırken, kendine en ünlü
yandaş olarak Putin’i buluyordu.


İki tarafın da karşılıklı çıkarları vardır…


Putin Rusya’daki Müslümanlar konusunda da benzer yaklaşımı sergiliyordu.
Rusya bir Avrupa ülkesinden daha fazla Müslümana sahipti. 2010 sayımında, 144
milyon nüfusun yüzde 10’u, yani 14,5 milyon, Müslüman’dı. Rusya’nın genel
nüfusu düşerken Müslüman nüfusu artıyor. Birçok Müslüman topluluğun geçmişi bu
topraklarda Ruslardan öncesine dayanıyor. Kafkasların haricinde Rusya’da
Müslümanların yoğunlaştığı iki bölge daha var. Birincisi işçi göçüyle 2 milyonu
bulan Moskova, diğeri İslam’ın eski burçlarından Başkırdistan ve Tataristan.
Dünyanın en kuzeyindeki Müslüman ileri karakolu veya Euro-İslam” terimi
kullanılıyor. Rus milliyetçiliği İslam’a Batı karşıtı bir müttefik gözüyle
bakıyor, İslam’a tolerans gösteriyor.


Rusya ve İslam arasındaki en büyük çatışma olarak görülen Çeçenistan’ın
bağımsızlık savaşıyla ilgisi yok. Dünya Müslümanları için sorunlu bölgeler,
İslam’ın saldırıya uğradığı Filistin, Bosna ve Keşmir olarak sıralanıyor. Ama
Çeçenistan’a baskı ve bölgedeki şiddet, Rusya’nın Müslüman ülkelerle
ilişkilerini geliştirme çabalarında sorun çıkarıyor. Rusya’nın çoğu yerinde
İslam’ın geleceği üzerine farklı bir tartışma var. Herkes Putin’den başka
hiçbir başkanın yönetimi altında yaşamak istemediğini söylüyor.


Birleşmiş Milletler, Rusya’nın 2007’de 140 milyon olan nüfusunun 2050
yılına kadar üçte bir oranında azalarak 95 milyona düşeceğini tahmin ediyor.
Etnik Ruslar arasında doğum oranı düşerken Müslümanlarda bunun tam aksi
görülüyor. Dolayısıyla önümüzdeki 40 yıl içinde Rusya’da Müslümanların
çoğunlukta olması ciddi bir ihtimal.


Putin’e dönüyorum…


2002’de önemli bir siyasal ve askeri atılım yapıyor. Rusya Federasyonu,
Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan arasında
Ortak Güvenlik Anlaşması Teşkilatı (CSTO, Collective Security Treaty
Organization) kuruldu. NATO gibi askeri bir teşkilatlanma denebilir.


Putin, “SSCB’nin yıkılmasından bu yana toplumu etkisi altına alan ve
rahatsız eden “ulusal aşağılık kompleksi” ile mücadeleye girişti. “Büyük Rusya”
yeniden kurulacaktı. İdari yapıyı yeniden yapılandırdı, özerk cumhuriyetlerin
ayrıcalıklarına son verdi, onları Moskova’nın sıkı kontrolü altına aldı. Siyasi
alanda da gücü tek elde topladı, kendisine karşı çıkan oligarklara savaş açtı. Bir
zamanlar herkesin eşit derecede fakir olduğu Rusya’da, kısa sürede büyük
servetler toplayan zenginler, yani oligarklar 90’lı yılların ortalarından
itibaren Yeltsin dönemi ile altın çağlarını yaşamışlardı. Zenginliklerini
arttırmışlar ve Kremlin ile hükümet politikaları arasında hep belirleyici bir
konumda olmuşlardı. Putin, Oligarkların politik güçlerini aldıkları medya
patronlarının da üzerine gitti, onlarla iktidarı paylaşması mümkün değildi.


Bu nasıl olmuştu?


Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Rusya kapalı ekonomiden piyasa
ekonomisine geçiş yapmış, mülkiyet haklarını yeniden düzenlemiş, birçok kamu
kuruluşu özelleştirilmişti. Bu sert geçiş Rus ekonomisinin küresel çapta güçlü
ekonomiler karşısında fazla kırılgan olmasına yol açıyordu. 90’lı yılların ortalarında
artan özelleştirmeler zengin bir sınıf ortaya çıkarmış, fakat bu zenginlik
halka yansımamıştı.


Putin ne yaptı peki?


Önce ekonomik ve mali alanda değişiklikler yaptı. Vergilerde % 13 indirim
yaptı ve vergi sistemini düzene oturttu. Maaşların düzenli ödenmesini sağladı.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden itibaren Rusya ilk kez bütçe fazlası verdi ve
dış borçlarını ödemeye başladı. Ekonominin iyiye gitmesi ve halkın refahının
artması Putin’e desteğin yükselmesini sağladı. Putin Rus ekonomisini yaklaşık
sekiz kat güçlendirdi, makroekonomik göstergeler üç kat büyüdü. Milli gelir 250
milyar dolardan 600 milyar dolara yükseldi.


Rusya, Çar’ları Putin e borçlanıyordu…


Bunun sonucu, Putin 2004’te % 71,3 oyla tekrar başkan seçildi. Putin, dış
politikada pragmatizme ağırlık verdi. Siyah ve beyazdan çok gri tonları öne
çıkardı. Batı ile ilişkiler dengeli bir şekilde yürütülmeye çalışılırken,
Yeltsin döneminde ikinci plana itilen Doğu ile ilişkiler üst düzeye çıkarıldı.
Bunda enerji politikalarının payı da büyüktü. Ekonomide piyasa ekonomisinden
karma ekonomiye geçilmesi de onun eseri oldu.


Putin’in merkezileşme adına yaptığı uygulamalar, demokratik olmadığı için
eleştirilmişti. Oligarklara yönelik uygulamaları, özel radyo ve televizyonları
devlete bağlaması, dergileri kapattırması, Sivil Toplum Kuruluşlarına (STK)
yönelik yaptırımları, toplumu militarize etmesi, seçim yasasını değiştirerek
kendisine ve partisine üstünlük sağlaması eleştirilerin daha da artmasına neden
olmuştu.


Putin’in ikinci döneminde toplum ve ekonomi çağdaşlaştı. Buna karşılık güç
merkezileşti ve çoğulculuk azaldı. Putin, Rusya’yı daha güçlü fakat daha az
demokratik bir duruma getirdi.


Ama haksız mıydı?


Rusya Batı’nın uygulamalarına açık hale geliyordu. ABD, Rusya’ya öncülük
ediyordu, IMF çözüm önerileri sunuyordu. Ama bunlar iyileşme sağlamıyordu.
Kültürel ve düşünsel alanda dayatılan Amerikan egemenliği, ulusal kimliğin
parçalanmasına kadar dayanıyordu. Batı ve piyasada hile yapan vurguncu Soros
tarafından finanse edilen yüzlerce STK, vakıf kurulmuştu. Çevre ülkelerde
yaşanan devrimlerde STK’ların oynadığı güçlü rolü gören Putin, Batılı servisler
tarafından desteklenen bazı demokrasi örgütlerini kapatmak için yeni
düzenlemeler yapmıştı. Yeni çıkartılan kanunla STK’ların yabancı vakıflardan para
alması imkânsız hale gelmiş, böylece çoğu STK kapanmak zorunda kalmıştı.


Putin, çevre ülkelerde yaşanan “Renkli Devrim” tehlikesinin Rusya’ya
sirayet etmesini önlemeliydi. Sokakların muhalefetin egemenliğine girmesini
engelleyecek Nashi gençlik örgütünü kurdu. Bu kamplarda gençler eğitiliyor,
olası darbelere karşı savunma yöntemleri öğretiliyor, milliyetçiliği
destekleyecek açıklamalar yapılıyordu.


AGİT ve Avrupa Konseyi Parlamenterleri seçimlerin adil olmadığını ve
taahhütlere ve standartlara uymadığını belirttiyse de, 2007’de Duma ve 2008’de
cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Birleşik Rusya Partisi % 70 oy aldı. Adil
Rusya ve Liberal Demokratik Parti hükümet yanlısı iken, muhalefet yapan tek
parti Komünist Parti oldu. Birleşik Rusya Partisi adayı, Putin’in desteklediği
Dimitri Medvedev cumhurbaşkanı seçildi ve Putin’i başbakan atadı.


Medvedev, Putin’in politikalarını devam ettireceğini söylese de, aksine
demokratikleşmeyi, adaleti ve şeffaflığı sağlayacak uygulamalara gitti.
Medvedev, ilk iki yılda Kremlin’deki birçok bürokratı görevden aldı ve adil
yargılama için hukuk sisteminde büyük bir reform yaptı. Sadece petrole ve
doğalgaza bağlı kalınmadan teknolojik ürünler üretilmesi gerektiğini söyledi.
2009 yılında Amerika’da Silikon Vadisi’ni ziyaret etti ve Skolkovo’da bir Rus
Silikon Vadisi yapımını başlattı.


Rusya, 2008’de, ABD ve NATO’nun El-Kaide yanında asıl düşman olarak
Rusya’yı gördüğünü ifade etti. Varşova Paktı eski üyelerinin NATO’ya ve AB’ye
alınmasını, Ukrayna ile Gürcistan’ın da NATO üyesi yapılmak istenmesini,
ABD’nin Ukrayna’ya savaş gemisi armağan etmeye hazırlanmasını, Polonya ve Çek
Cumhuriyeti’nde “Füze kalkanı” sistemleri kurulmasını kuşatma
stratejileri olarak görüyordu.


Rusya 2008 yılında, Osetya’da bulunan Rus Barış Gücü askerlerinin öldürüldüğü
gerekçesiyle Gürcistan’a müdahale etti. Aslında Gürcistan’ın NATO’ya girmesini
istemiyordu. Müdahale bittiğinde Güney Osetya ve Abhazya bağımsızlığını ilan
etti, Rusya Federasyonu da bunu resmi olarak tanıdı.


Rusya bu dönemde yönünü doğuya çevirerek, İran’ın çabalarıyla İslam
Konferansı Örgütü’ne gözlemci ülke statüsünde katıldı. Böylece Müslümanlar
arasında artmaya başlayan Amerika karşıtlığından faydalanmak istiyordu.


2008 yılında önemli bir olay daha oldu. Dünyayı etkileyen mali kriz,
Rusya’yı da etkiledi. Petrol fiyatları düştü ve Rus ekonomisi büyük oranda
zarar gördü. Önceki dönemde petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi ve ekonominin
iyi düzeyde olması, hataların görülmesini engellemişti. “Düşük emek
verimliliği, yetersiz altyapı, enerji kullanımında verimsizlik, yüksek kaynak
bağımlılığı ve artan kamu harcamalarının, Rusya ekonomisinde küresel kriz
öncesinde bazı sektörlerde daralmaya sebep olduğu anlaşıldı. 2009 yılının
ortalarına gelindiğinde krizin etkileri tüm dünyada olduğu gibi Rusya’da da
silinmeye başlıyordu.


Putin, başbakanlığı süresince her ne kadar iç ilişkililere ilgisini
arttırmış olsa da dış ilişkilere devlet başkanlığı döneminden daha uzak
kalmıştı. Buna rağmen, Mart 2012’de %63,6 oranında oy alarak üçüncü kez Rusya
devlet başkanı oldu. Medvedev döneminde yapılan anayasa değişikliği ile iki kez
üst üste altışar yıl daha devlet başkanlığı yapma hakkına sahip oldu.


Putin’in “Kremlin’den ayrıldığı 2008 yılından sonra sadece dünya değil,
Rusya ve Rus halkı da çok değişmişti. Güçlenen orta sınıfın gündeminde artık
daha fazla demokrasi ve Batı ülkelerinde olduğu gibi modern, çağdaş bir ülkede
yaşamak vardı. Lüks ürünleri alma zevkine alışmış şehirli orta sınıf, siyaset
gibi hayatın diğer alanlarında da niteliksel değişimlerin arayışında olmaya
başlamıştı.


Putin, başkanlık koltuğuna oturmadan önce, savunma harcamalarının
arttırılmasını ve silahlı kuvvetlerin modernizasyonunu istedi. Uluslararası
alanda ‘güçlü ordu, güçlü Rusya’ tablosu istiyordu. Bölgesinde daha güçlü
olabilmek adına giriştiği askeri harekâtlar ve Kırım’ın Rusya’ya katılması,
Rusya’nın Batı’nın ekonomik yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmasına neden oldu.
Avrupa ülkelerinin kendi ekonomilerini de etkilemesine rağmen uyguladıkları bu
yaptırımlar ve petrol fiyatlarındaki aşırı düşüş, Rus ekonomisini kötü yönde
etkiledi. Lakin ekonomik sorunların savunma alanına yapılan yatırımlar
engellemeyeceği vurgulandı.


2012 yılında Ortadoğu’da Arap Baharı yaşanıyordu. Rusya’nın Ortadoğu
politikasındaki hedefi: ABD’nin bölgedeki hâkimiyetinin azaltılması, Ortadoğu
devletlerine silah satışı ve ucuz Ortadoğu petrol rezervlerine yatırım yaparak
yeni ortaklıklar oluşturulmasıdır. Bu dönemde Rusya, Irak ile olan ilişkilerini
tekrar canlandırmış ve Irak’la büyük çaplı silah anlaşması imzalamıştır.
Suriye’de yaşanan iç karışıklıklarda, bölgede istikrarsız bir Suriye
istemedikleri için, Irak’la birlikte Beşar Esad’a destek vermiştir. Lakin Esad
sonrası dönemde bölgedeki rolünü kaybetmeyi istemediği için muhalif gruplarla
da ilişkisini kesmemiştir. Rusya, Suriye politikasında Çin’in çok büyük
desteğini almıştır. İlişkileri oldukça ilerleyen Rusya ve Çin, ABD karşısında
ortak hareket etmişlerdir. Ekonomik işbirlikleri, stratejik ortaklıklar
oluşturmuşlar ve ikili ticaret anlaşmaları imzalamışlardır.


Putin’in üçüncü döneminde, ABD ve AB ile ilişkilerinin iyi olduğu
söylenemez. Ukrayna krizi ve 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılması sonucu ABD ve
AB’nin ekonomik yaptırımları, ilişkileri iyice geriletti. Batı karşıtı
politikalar izleyen Rusya, yakın çevre ülkeleri ile ilişkilerini ilerletti ve
2014’te Belarus ve Kazakistan ile birlikte Avrasya Ekonomik Birliği’ni kurdu.


2015 yılında Rusya, Suriye’de hava operasyonları düzenlemeye başladı.
Hedefinin IŞİD olduğunu söyleyen Rusya, Suriye devlet başkanı Beşar Esad’ın
devrilmesini istemiyor. Bu hava operasyonları, Rusya’nın Soğuk Savaş’ın sona
ermesinden bu yana sınırları dışında düzenlediği ilk askeri operasyon oldu.
Rusya’nın IŞİD kamplarını değil Esad karşıtı muhalif grupları da vurması,
Rusya’yı ABD ile karşı karşıya getirdi.


 Bu dönemde Türkiye ile Ortadoğu
politikalarında karşı karşıya gelse dahi, ekonomik ilişkileri iyi oldu. Lakin
Rusya’nın hava operasyonlarıyla bölgedeki Türkmenleri vurması ve Esad rejimini
desteklemesi, ilişkileri gerdi. 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye’nin, hava
sahasını ihlal eden Rus savaş uçağını düşürmesi, ilişkilerin asgariye
indirilmesine sebep oldu ve iki ülke arasında karşılıklı ticari, ekonomik
yaptırımlar uygulandı.


Bir not daha…


Özelleştirmeden zengin olan birinci nesil oligarklar gibi, şimdi de
kamulaştırmadan zengin olan ikinci nesil oligarklar ortaya çıkıyor. KGB kökenli
Rus milyarder Aleksandr Lebedev gibi…


2012’de 6 yıllığına 3. kez başkan seçilen Putin, 2018’de tekrar seçilmesi
durumunda 2024’e kadar Kremlin’de kalabilir. Putin ile Rusya’nın “süper güç”
rolüne geri döndüğünü söyleyebilirim.


Kapatmadan önce Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) hakkında da birkaç paragraf
eklemeliyim…


ŞİÖ üye ülkelerin sınır güvenliğini sağlamak, bölgeye yönelik terör,
ayrılıkçılık ve aşırılıklarla mücadele etmek, üyeler arasında ekonomik ve
kültürel işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Rusya, Çin, Kazakistan,
Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ile Haziran 2017’de tam üye olacak
Hindistan ve Pakistan’ın işbirliğini kapsıyor. Afganistan, Belarus, İran ve
Moğolistan Gözlemci Ülkelerdir, Ermenistan, Azerbaycan, Kamboçya, Nepal, Sri
Lanka ve Türkiye Diyalog Ortakları, Türkmenistan da Konuk Katılımcı statüsünde
toplantılara katılıyor. ŞİÖ’nün etkisi Güney Asya ve Orta Doğu’ya kadar
uzanıyor. Batı dünyası Rusya’yı daha ziyade enerji tedarikçisi ya da bir
“petrol istasyonu” olarak kabul etmekteydi. Fakat Rusya ŞİÖ sayesinde, en
azından bölgesel düzlemde ABD önderliğindeki Batı’ya karşı koyabilecek, hatta alternatif
olabilecek bir güç merkezi olma gayretinde. Üye ve gözlemci ülkelerin nüfusu üç
milyarı aştı, örgütün kararları dünyayı etkiliyor. NATO karşısında Varşova
Paktını andıran bir yapıya dönüşüyor.


Diğer ülkeler için de ŞİÖ büyük önem arz ediyor. Çin’in ve Hindistan’ın
enerji kaynaklarına olan ihtiyaçları artmakta, Rusya ile Kazakistan ise enerji
kaynaklarının yüzde 90’ını Batı’ya ihraç etmekte. Bu enerji naklinin yönünü
değiştirebilecek ortak proje ve yatırımlar için ŞİÖ uygun bir zemin teşkil etmektedir.


Orta Asya ülkeleri için ŞİÖ’nün en önemli yönü, kendilerini ve rejimlerini
renkli devrimlerden korumasıdır. Yeni üyelik talepleri, ŞİÖ ülkelerinin askerî
ve ekonomik işbirliği, bölgenin diğer ülkelerine de cazip geldiğini gösteriyor.
Hindistan ile Pakistan ŞİÖ çerçevesinde yakınlaşabilir ve Keşmir sorununun
çözümü konusunda adımlar atabilir. Pakistan sadece ABD’ye bel bağlamanın doğru
olmadığını ve komşu ülkelerle de iş birliğine gidilmesinin önemini anlamış
görünüyor.


Rusya, ŞİÖ’yü NATO’nun genişlemesine karşı kullanmak istemektedir. Gelinen
noktada, BM, AB, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN), Bağımsız Ülkeler
Topluluğu (CIS) ve İslam İşbirliği Örgütü ile de ilişkiler kurulduğu dikkat
çekiyor.


2015’te ŞİÖ’nün toplam Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) 12 trilyon 826
milyar dolardır. Bu ABD ve Euro bölgesinden sonra dünyanın üçüncü büyük GSYH’sı
demektir. Çin’in bu toplamda yüzde 87’lik payı var. 2015’te Türkiye’nin ŞİÖ’ye
toplam ihracatı 144, ithalatı ise 207 milyar dolardır. Bu Türkiye’nin toplam
ihracatının yüzde 7,3’ünü, toplam ithalatının yüzde 25,8’ini oluşturuyor.


ŞİÖ çerçevesinde ABD’ye karşı işbirliği yapan Rusya ile Çin liderlik için
çekişiyor. İki gücün uzun vadede çıkar çatışmasına dönüşmesi ihtimali, Örgüt’ün
etkinliğini artırmasının önündeki en önemli engellerden biridir.


Türkiye’nin gözlemci statüde dahi olsa ŞİÖ’ye girmesi gerektiği yönündeki
fikirlerin son zamanlarda güçlendiği görülmektedir. Rusya ve Çin, Türkiye’nin
üyeliğini destekliyor. Ancak, ŞİÖ’nün kuruluş amacına, yapısına ve
faaliyetlerine bakarsak, ŞİÖ’nün Türkiye için bir alternatif olması
tartışmalıdır. Her şeye rağmen ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olarak
algılanan, NATO üyesi Türkiye’yi bünyeye almaları Örgüt’ün kuruluş felsefesine
aykırıdır. Orta Asya’da etkinliklerini artırmak isteyen Rusya ve Çin’in, Orta
Asya’yla güçlü tarihî ve kültürel bağları olan Türkiye’yi aralarına almaları,
pastanın üçe bölünmesi anlamına gelecektir.


Konuyu toparlayalım…


Çar II. Petro reformları ile başlayan Rus batılılaşma modeli, 1920’den
sonra sosyalizm deneyimi ile özgün bir tarza kavuştu.


İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin saldırısına maruz kalan komünizm,
Batı’nın yardımıyla bu badireyi atlatabildi. 
Faşizmin yok edilmesinden sonra Sovyetler ABD ve Batı’yla mücadeleye
başladı. Bu sırada ekonomi kötü sinyaller veriyordu.


1968 yılındaki tarihin ilk gençlik ayaklanması, Avrupa’daki milletlerin
değerlerini yitirdikleri, tarihlerini, egemenliklerini ve bayraklarını artık
fazla önemsemeyecekleri bir dönemin işaretçisi oldu. Çekoslovak ihtilali SSCB
tarafından bastırıldı. Bu da uluslararası komünizmin sonuydu. Amerikalı gençler
hükümetin Vietnam konusunda yalan söylediğini, bunların soğuk savaşın bir
parçası olduğunu ve soğuk savaşın koca bir yalan olduğunu düşünmeye başladı.
Komünist ülkelerde genç komünistler komünist hükümetlerin değişiklik ve reform
çağrılarına kulak asmadığını fark ettiler.


İki taraf ta yalanlara boğulmuştu…


Üçüncü Dünya sosyalizmden çok şey beklemeye devam ediyordu. Birçok ülkede
sert iç mücadeleler oldu. Tartışmalar üretimin arttırılması yerine, üretimin
paylaşılması üzerinde yoğunlaştı. Gelişme başarılamadı ve gelişmiş ülkelerin
egemenliği sürdü. Rusya ve Çin, gelişmekte olan ülkelere yardım etmek isterken
zarar vererek, rakipleri Batı’ya büyük iyilikte bulundu. Rusya’nın tamamen,
Çin’in kısmen yeni bir sisteme dönmesiyle artık, “Toplumculukla Gelen Kurtuluş”
düşüncesi de, uzun ve acı tecrübelerden sonra, yanlış bulunarak terk edildi.


Sovyetler, Milli Mücadele sırasında ve sonrasında, Atatürk Türkiye’si ile
de iyi ilişkiler kurmuştu. Ama kötü adam Stalin’in İkinci Dünya Savaşı
sonrasındaki kabul edilemez talepleri Türkiye’yi iyi adam Batı’nın kucağına
oturttu. Rusya’nın çarlardan miras “Sıcak denizlere inmek” politikası bir
hayaldi. ABD’nin çeşitli istihbarat dokümanlarındaki abartılarına yol açtı.
NATO’yu bir arada tutmak dışında bir şeye yaramadı.


Batı düzenbazlıkta geri kalmıyordu. Ortaçağ engizisyonunu, sömürgecilik ve
sözde aydınlanma izledi. Batı hep şeytanlar kurguladı. Cadılar, sapkınlar,
Yahudiler, komünistler, Müslümanlar, terör… Değişen tek şey, bu suni
şeytanların adlarıydı… 


Batı Rusya’yı sık sık ‘tehlikeli öteki’ algısı ile pazarladı…


SSCB’nin dağılması, Soğuk Savaşı bitirdi. Üçüncü Dünya’da 200 yıldır temel
sorun olan “Batılılaşma‎” sürecini de bitirdi. Latin Amerika, Ortadoğu ve
Asya’da kapitalist ya da sosyalist yoldan batılılaşan toplumlar ideolojik bir
boşluğa düştü. Küreselleşmeye karşı yerlilik ve milliyetçilik gibi, din,
mezhep, etnik kimliğe karşı ulus kimliği gibi yeni çelişkiler ve çatışma eksenleri
ortaya çıktı.


Çar Deli Petro reformları ile başlayan Rus Batılılaşma‎ modeli de
sosyalizm deneyimi ile değişik bir tarza bürünmüştü. Rusya, Soğuk Savaş sonrası
geçici bir belirsizlik döneminden sonra, Avrasyacı Putin restorasyonuna döndü.  Rusya Batı’yla rekabet ve işbirliği arasında
kalan bir güç oldu. Sonunda Çin ile yakınlaştı.


Türkiye ve İran dâhil, Müslüman toplumlar Rusya ve Çin örnekleri yanında
kararsızlar. Ama ABD ve Batı’nın güçlü baskısını hissediyorlar.


Hristiyanlık ve Museviliğin zayıf olduğu, petrol, doğal gaz ve nükleer
enerji zengini Orta Asya dünyanın yeni ağırlık merkezi olarak öne çıkıyor.
Çin-Rusya-Hindistan ağırlıklı büyük bir Asya gücü, Şanghay İşbirliği Örgütü
(ŞİÖ) Batı’ya ve ABD’ye karşı çıkıyor, çevrelenme psikolojisi arttıkça güçleniyor.
Çin batıdan çevrilmeyi önlemek için ABD’yi Orta Doğu’da oyalamaya çalışıyor.
Mali gücünü ve gelişen teknolojisini ülkelere ve alt gruplara aktararak
ittifaklar geliştiriyor. Orta Asya’da güç dağılımı ve dengeler ABD aleyhine,
Rusya ve Çin lehine şekilleniyor. Orta Asya ülkelerinin ibreleri Moskova’yı
gösteriyor ve tekrar Rus himayesine girme süreci başlıyor. Türkiye’nin
Afrika’da dahi açılımlar yapan bir ülke olarak Orta Asya için köklü politika
üretememesi dikkat çekicidir.


Akla bazı sorular geliyor…


Türkiye, ABD ve AB’den gelen dayatmaları Rusya, İran ve Asya ülkeleriyle
dengeleyebilir mi?


Batı’nın kıskacındaki Türkiye, Çin’in baskısı altında ezilen Doğu
Türkistan’a rağmen ŞİÖ ile daha fazla yakınlaşabilir mi?


Rusya ve Türkiye birbirinin amansız rakibi olarak Avrasya’da başarılı
olabilir mi?


Madalyonun diğer yüzüne bakıyorum…


Rusya tarihinin “Uygarlıklar Çatışması, Yeni BOP, İkinci Soğuk Savaş, Çok
Kutuplu Dünya Düzeni, Tek Dünya Devleti, Kapitalizmin İkinci Büyük Krizi”
boyutlarında Türkiye için özel anlamı var. Ama şurası da önemli: ABD
yağmurundan kaçarken, Rus dolusuna tutulmak olmaz.


“Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumu yani…


Sonuçta aklıma yatkın bir önermede bulunabiliyorum. Türkiye’nin hiçbir
etki alanına girmemesi gerek.


O zaman da önemli bir soru daha soruyorum: ABD ve AB’ye bağlılığını
bırakamayan Türkiye bölünecek mi? 


Belki evet, belki hayır; ama satranç oyununu sürdürmeliyiz…


Rusya alternatif görülebilir, ama tek çare olması tehlikeli…


Kayıtsız şartsız bir teslimiyet politikası, milli çıkarları gözetememek,
milli hedefleri ve milli stratejiyi belirleyememek sürekli sakat
taraflarımız…


İğneyi kendimize batıralım…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet