Avrasyacılık
ve Rusya : Modern Üçüncü Roma


Milliyetçiliğin doğuşunda geçmişi yeniden yorumlama,
tekrar tanımlama ve mitsel söylemlerin yaratılması yoluyla gerçekleştirilen
kültürel dönüşümlerin önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Kültürel
dönüşümlerin altında yatan psikolojik motivasyona bakıldığında ise aşağılık ve
geri kalmışlıktan kaynaklanan utanç duygusunun seçilmişliğe ve üstünlüğe
taşınma arzusuyla beraber yaşadığı görülmektedir. Bu anlamda Rus tarihinde üç
önemli kültürel dönüşüm süreci ve buna bağlı olarak oluşan Rus kimlik oluşum
sürecinden bahsedilebilir.


Birincisi,
Ruslaşma (ya da Slavlaşma) olarak ifade edilebilecek, pagan kültürden Ortodoks
kültüre (Bizans etkisiyle) geçişle ortaya çıkan ve pagan olmakla kalmayıp ondan
üstün olan bir kimlik iddiasıdır. İkincisi, Ortodoks kültürden imparatorluk
kültürüne geçişi temsil eden, Ortodoks ama ondan daha üstün olma bilincidir
(Ortodokslaşma). Buradaki Üçüncü Roma olma iddiasında, Bizans mirasını bir
yandan kabul ederken diğer yandan da Rus Çarlığı’nın Bizans’tan tarihsel
anlamda daha ileri, gelişmiş ve üstün bir pozisyonu yakaladığı şeklindeki bir
benlik yüceleştirmesi gizlidir. Üçüncü kültürel dönüşüm ise Lenin’le beraber
Sovyetlerin kurulmasıyla yaşanmıştır. İmparatorluk kültüründen ideolojik
kültüre geçişte etkili olan süreç ideolojikleşme (Batılılaşma) olarak
adlandırılabilir. Burada ortaya çıkan iddia da Batılı ama ondan daha üstün olma
idealidir. Söz konusu üçüncü süreçte Rusya’da tarihsel bir kırılma yaşanmış, ve
bu kırılmayla birlikte 19. yüzyılda yoğun bir biçimde tartışılan ve bugünlere
kadar ulaşan medeniyet sorunsalı ortaya çıkmıştır. Bu süreçlerin tümünde
geçmişi bir yönüyle reddetme bir yönüyle de kabullenme psikolojisi kendini
gösterir. Aynı zamanda geçmişle bugün sentezlenmekte ve daha üstün olduğu iddia
edilen yeni durum onaylanmaktadır.


10.
yüzyılda Kiev Rusya’sının Ortodoksluğu kabulü ile Rus milli kimliğinin
oluşumunda din unsuru başat bir önem kazanır. Yerli Slav halklar ile Ruslar
arasındaki farklılıklar Ortodoks üst kimlik altında kaynaşarak devletin
bütünleşmesi ve merkezileşmesi sağlanmış olur. Diğer yandan Bizans’ın zengin
kültürel birikimi Rusya’ya taşınarak devletin hukuk düzeninin, teşkilatlanma
yapısının ve yazılı dilin gelişiminin oluşturulması yoluyla güçlü bir hükümdar
merkezli devletin temelleri atılmıştır. Ancak, hiç şüphe yoktur ki, öncelikli
olarak Ortodoksluk üzerinden Rusya’nın Bizans mirası ile kurduğu ilişki Rus
halkının pagan kültüründen kaynaklanan direncinden ve üst yönetici
tabakalarının “seçici” ve “ihtiyatlı” tavırlarından bağımsız bir tarzda
gerçekleşmemiştir. Ortaya çıkan kültürel etkileşim Ortodoks Bizans kültürünün
Ruslar tarafından kabullenilmesini kolaylaştıracak açıklığı ve müsamahakârlığı
sayesinde mümkün olmuş, fakat yine de neticede “Rus Ortodoksluğu” gibi ayrı bir
dini ve toplumsal kurum vücut bulmuştur.


Ortodokslaşma ve Üçüncü Roma


Rusya’daki
birinci kültürel dönüşüm süreci bu minval üzere şekillenirken 15. yüzyılda
olağanüstü bir açılım olarak değerlendirilebilecek büyük bir olay yaşanmıştır.
1438 yılında gerçekleşen Floransa Konseyi’nde Ortodoks Kilisesi’nin
temsilcileriyle Katolik Kilisesi’nin temsilcileri bir araya gelerek iki
kilisenin Roma kilisesi çatısı altında birleşmesi konusunda karara vardılar.
Altında yatan nedenlerin siyasi olduğu açık olan bu kararın iyice zayıflayan ve
Osmanlı tehlikesiyle karşı karşıya olan Bizans İmparatoru tarafından verilmiş
bir taviz olduğu anlaşılmaktadır. Floransa Konseyi’nde alınan bu kararın
Rusya’daki yankısı daha büyük olmuştur. Moskova Prensliği ve Metropolitliği bu
kararı tanımamışlar, kendi inançlarının gerçek Hristiyanlık olduğunu, Ortodoks
Kilisesi’nin de gerçek inancın kilisesi olduğunu savunarak Ortodoks inançlarına
ihanet etmeyeceklerini bildirmişlerdir.


Bu
sürecin akabinde Moskova Prensleri İstanbul Patrikliği’nin onayına gerek
duymadan Moskova metropolitlerini kendileri atamaya başlamış, böylelikle dini
anlamda tamamen bağımsız hareket etme gayreti içinde olmuşlardır. 1453’te
İstanbul’un fethiyle beraber Bizans İmparatorluğu yıkılınca Ortodoks Kilisesi
imparatorsuz kalmış, bunun üzerine de Rusya dünyadaki tek aday olduğu iddiasına
sarılmıştır. Özellikle Moskova Metropolitliği’nin ısrarları sonucu sahipsiz
kalan Ortodoksluğun sahiplenilmesi olarak ifadesini bulan Üçüncü Roma teorisi
kabul edilerek Rusya İmparatorluk olma yolunda önemli bir adım atmıştır.


Üçüncü
Roma teorisi Pskov manastırlarından birinde rahip olan Filofey adlı biri
tarafından işlendi ve yazılı olarak III. Vasili’ye sunuldu. Bu teori şöyle
formüle edilmişti: Daha önce dünya hâkimiyetinin merkezi Roma idi. Sonra Yeni
Roma (Bizans) oldu. Her iki Roma da düştü. Hâlbuki Üçüncü Roma ayaktadır, o da
Moskova’dır. Hristiyanlıktaki “mukaddes teslis” gereğince Dördüncü Roma
olmayacaktır. Öyleyse Moskova dünya hâkimiyetinin yeni merkezidir. Bu teoriye
göre Moskova hükümdarları Bizans imparatorlarının halefleri ve Ortodoksluğun
yüksek hamileri konumuna getirilmiştir. Ortodoksluk tek doğru ve hakiki din
olmakla, Moskova yeryüzündeki doğruluğun ve hakikatin merkezi konumuna gelmiştir.


Üçüncü
Roma teorisi tarihsel anlamda dini gereklerin sonucu olarak ortaya çıkmış gibi
görünse de, aynı zamanda seküler bir karakter taşımaktadır. Üçüncü Roma’nın
ilanı, aslında Rusya’nın “Doğu’nun hâkimi” olma vizyonuna soyunduğunun bir
göstergesidir. Moğol istilasından kurtulan ve Konstantinopolis Patrikliği’nden
bağımsızlığını ilan eden Rusya, Ortodoksluğun hamiliğini elde ederek Doğu’da en
güçlü imparatorluk olma hayalini gerçekleştirme ufkunu yakalamış oluyordu.
Moskova Rusya’sı Üçüncü Roma olma iddiasıyla bir taraftan Bizans’ın mirasını
sahiplenirken, diğer taraftan da Bizans’ın vesayetinden kurtulmuş oluyordu.
Dolayısıyla Üçüncü Roma idealinin esas önemi Rusya’nın 15. yüzyılda tarih
sahnesine çıkarken geçmişini yeniden tanımlayan, geleceği içinse muazzam
kapsayıcılıkta tanımlanan yeni bir dini-siyasi söylemi hayata geçirmesi
olmuştur.


Üçüncü
Roma’nın Rusya’nın küresel anlamda sahip olduğu özgün pozisyona içsel bir
gönderme yaptığı ve bu özgünlük iddiasının emperyal arzulara zemin hazırladığı
karşı konulmaz bir gerçektir. Üçüncü Roma ile birlikte istisnai tarihsel role
dayalı seçilmişlik fikrinin Rus kimliğinin ana harcı haline getirilmesi,
yayılmacı politikalar güden Rus İmparatorluğu’nun Mesihçi karakterini gözler
önüne serer. Üçüncü Roma’nın hem uhrevi hem de maddi dünyayı kapsayan özel
ideolojik karakteri dolayısıyla Rus Mesihçiliği’nin çok geniş amaçlara yönelik
olarak şekillendiği doğrudur. Rusya, dünyadaki tüm insan topluluklarına düzen
verici ve aynı zamanda tüm insani problemleri çözmeye muktedir bir tarihsel
kadere yazgılı olduğu inancına kavuşmuştur. Rus Mesihçiliği’nin özünü bu inanç
oluşturmaktadır. 19. yüzyıl felsefecisi Nikolai Fedorov’un “Rus kozmosu” diye
kavramsallaştırdığı “insanoğlunun mukadderatındaki tüm apokaliptik değişimlerin
gerçekleşebilmesinin ancak Rusya’nın siyasi ve dini liderliğinde mümkün
olabileceği” görüşü Mesihçi yaklaşımın bir uzantısı olarak karşımıza
çıkmaktadır.


Batılılaşma ve Sovyet Deneyimi


Tam
bu noktada Rusya’nın yaşadığı üçüncü kültürel dönüşümün sınırları içine
girilmesi söz konusudur. Federov’un yüzyılı Rusya’da medeniyet sorunsalının
hararetli bir biçimde tartışıldığı döneme tekabül eder. Rusya’nın hangi
medeniyete ait olduğu sorusuna Slavofiller ve Batıcılar farklı cevaplar
üretmeye çalışarak ülkeye yön verecek çıkış noktasını belirleme çabası içine
girmiştir. Ancak ilginçtir ki cevap yeni yüzyılın başında ne Batıcı ne de
Slavofil olan Lenin’den gelmiştir. İnsanlığın kaderinin sorumluluğunu
üstlenmeye yazgılı olan Rusya’nın yeni elbisesi komünizm olmuştur. Çünkü artık
devir imparatorluklar devri değil, ideolojiler devridir.


19.
yüzyılda Batıcılar ve Slavofiller arasında yaşanan tartışmanın özü Rus olmanın
nasıl tanımlanacağı üzerinedir. Bu aynı zamanda Rus milliyetçiliğinin nasıl
şekilleneceğini belirleyen bir süreç olmuştur. O dönemde Rusya’da Batı’nın
gerisinde kalmış olma duygusu kendini hissettirmekteydi. Ancak bu geri
kalmışlık duygusu Rus milliyetçileri tarafından tepkisel biçimde üstünlük
psikolojisinin temellerini oluşturan bir motivasyona dönüştürülmek istenmiştir.


Rus
milliyetçiliğinin doğuşunda Batı’ya dair algının kodlanmasında hem kadere bağlı
hem de tercih yoluyla ortaya konan bir bakış açısı vardır. Rusya kaderin bir
cilvesi olarak Bizans mirası, Moğol istilası ve etkisi, ve Batı’dan gelen saldırılar
sonucu Avrupa’dan yalıtılmış bir şekilde yaşamıştır. Öte yandan Batılıların
Rusya’yı Asyalı ve barbar olarak nitelemeleri, kendilerini Avrupa’dan farklı ve
hatta üstün olarak konumlandırmaları şeklinde bilinçli bir tepkiye yol
açmıştır. Dolayısıyla Rusya’nın Avrupa’dan tarihsel yalıtılmışlığı ve bilinçli
kopuşu 19. yüzyıl Rus milliyetçiliğinin bilincine yerleşmiş ve kökenini
oluşturmuştur.

Rus milliyetçiliğinin ana karakterini belirleyen Slavofil-Batıcı çatışmasının
içerdiği diyalektik, karşıtlıkların birbirleriyle etkileşimi ve bir çözüme
kavuşturulması açısından anlam taşımaktadır. Temsil edilen pozisyonlar ve
üretilen söylemler Rusya’da milliyetçi söylemin hangi yapısal çerçevede ortaya
çıktığını göstermesi bakımından önemlidir. Ancak pek çok açıdan görülebileceği
üzere Slavofiller ve Batıcılar arasındaki bu diyalektik çatışma ve ikilem halen
Rusya’da tam anlamıyla bir çözüme kavuşturulmuş sayılmaz. Rusya’nın yüzünü
nereye döneceği meselesi ciddi bir tartışma konusudur. Bu tartışmanın tamamlanmamasında
araya Sovyet deneyiminin girmesinin de kuşkusuz büyük etkisi olmuştur. Yine de
Slavofillerin çabaları Rus kimliğini Batı’dan “farklılaştırma” sürecini temsil
etmektedir. Rusya’nın kökenleri konusunda Slavofillerin üretmiş oldukları
mitsel söylemler, Batıcılar tarafından yöneltilen geri kalmışlık ve barbarlık
suçlamalarını tersine çeviren, gurur duyulması ve medeni olarak
nitelendirilmesi gereken özellikler olduğu şeklindeki geniş bir “kültürel
ethos”un oluşumuna hizmet etmiştir.


Mesela
bu noktada Slavofillerin kullandıkları başlıca argüman Slav halklarının sahip
oldukları özgün kültürel kimlikleriyle ileride Avrupa medeniyetinin
temsilcileri olacakları iddiasıdır. Batı karşısındaki aşağılık ve utanç
duygusuna karşı seçilmişlik ve üstünlüğün ispatı girişiminde, Rus antikitesine
(Çarlık, mir sistemi, Narodnik, Ortodoksluk, “doğal” köylülük gibi…) başvurarak
yeniden tanımlanmış bir kimlik yaratma arzusu görülmektedir. Diğer bir ifadeyle
Slavofiller kendi nativizmini yaratarak kendi geçmişlerini tekrar icat ederken,
geçmişi yeniden mitleştirmiş ve geleceğe yönelik yeni bir toplum (ulus)
tasavvuru ortaya koymuşlardır.


Ancak
tüm bu tartışmalar yeni yüzyılın başında o an için beklenmedik sayılabilecek
farklı bir çözümün zaferiyle sonuçlanmıştır. Lenin, Rusya’nın bu tartışmadan
çıkışını ideolojik bir yaklaşımda bulmuş, komünizmin bir çözüm olacağına
inanmıştır. Rusya’nın yeni ideolojisi, bir yandan Batılılaşma sürecinin bir
ürünü ve fakat Batı sistemi içinde bir antitez olacağı, diğer yandan da Rus
olmanın evrensel bir ideolojiye bağlanmakla Batı da dâhil tüm dünyanın
liderliğini eline alacağı düşüncesini temsil etmektedir. Bu anlamda Bolşevik
devrimini Mesihçilik bağlamında yorumlamak gerekir. Bolşevizm “Mesihçi tarzda
bir Batılılaşma”dır; yani Rusya’nın dünyadaki en Batılı ülke olarak görülmesi
anlamına gelmektedir. Mesihçi görüşte yer alan Rusya’nın tek sahici Hıristiyan
ulus olduğu inancı Bolşevizm’de Batılı ülkelerin liderliğini hak eden Rusya
fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. Stalin dönemi Sovyet Rusya’sında Mesihçi
gelenek materyal koşullarını tamamlayarak zirve noktasına ulaşmış ve Sovyet
komünizmi dünya topluluklarının liderliğine soyunmuştur. Tüm uluslar sadece
askeri gücü dolayısıyla değil, pek çok alandaki üstün başarısı sebebiyle
Sovyetlerin ayak izlerini takip edeceklerdir.


Burada
bir noktanın altınının çizilmesi gerekmektedir. Sovyet ideolojisi ve
yayılmacılığının altında Üçüncü Roma’da köklerini bulan Rus Mesihçiliği’nin
bariz izleri görünüyor olsa da, esas itibariyle Sovyetler dönemi (özellikle
Lenin dönemi) Üçüncü Roma’nın askıya alındığı bir dönem olarak
değerlendirilmelidir. Sovyet Rusyası’nın din konusundaki tutumu herkesçe
malumdur. Devletin Ortodokslukla meczedilmiş Mesihçi yayılmacılığının yerine
sekülerize edilmiş dünya liderliği fikrinin kabul görmesi durumu söz konusudur.
Ancak yine de ideoloji her ne kadar seküler bir karakter kazanmış bile olsa Rus
Mesihçiliği’nin yapısal çerçevesi korunmuştur. Dolayısıyla devletlerin tarihsel
süreç içerisinde ideolojileri ve toplumsal sistemleri köklü sayılabilecek
değişimler göstermesine rağmen, radikal kopuşlardan ziyade dönüşüm geçirerek
yenilenme ilkesine bağlı olarak süreklilik esasının korunduğu anlaşılmaktadır.


Avrasyacılık ve Üçüncü Roma Ruhunun Dirilişi


Sovyet
döneminde Mesihçi gelenek (Üçüncü Roma formu) Batılılaşmanın etkisiyle seküler
ideolojik bir içerik kazanmıştır. Ancak tarih göstermiştir ki bu seküler
ideolojik içerik, yani komünizm, tutmamıştır. Çünkü Rus milli kimliğinin ana
harcı olan ve Üçüncü Roma’nın özünü oluşturan Ortodoksluk reddedilmiştir. Bunu
ilk fark edenler ise Avrasyacılar olmuştur. Avrasyacılık Sovyet tecrübesinin
ilk faaliyetlerini gören ve 1920’li yıllarda ortaya çıkan entelektüel bir
harekettir. Avrasyacılık bir anlamda Batıcılar-Slavofiller tartışmasını
tamamlama girişimidir. Avrasyacılar en az Lenin kadar Rusya’yı Batılılaştırmak
için reform girişimlerinde bulunan Petro’yu da Rusya tarihini farklı ve yanlış
bir yöne çevirdiği için eleştirirler. Petro’dan beri yaşanan Batılılaşma yanlış
olduğu gibi Sovyet sistemi Batı medeniyetinin kabulü anlamını taşıyordu.
Kapitalist sisteme alternatif gibi görünse de komünizm ateist ve materyalist
felsefesiyle Batı kültürünün bir parçasıydı. Komünizmin evrenselci yaklaşımı
Batı medeniyetinin üstünlüğünü teyit eden bir anlayışa sahipti.


1920’lerde
Avrasyacıları en çok endişelendiren husus Bolşeviklerin din karşıtı
politikaları sonucunda Rus toplum hayatının sekülerleşmesi ve Ortodoksluğun
insanların yaşamından dışlanması idi. Avrasyacılığın kurucu babası
Trubetskoy’un Ortodoksluğun Rusya için hayati önemine dair görüşleri çok
nettir. Trubetskoy öncelikle her kültürün alt ve üst katmandan oluştuğunu
söyler. Alt katman halk kitlelerinin taleplerini karşılayan kültürel değerler
hazinesidir. Üst katman ise bu değerlerin olgunlaştırıldığı, inceltildiği ve
daha yüksek değerlere çıkarıldığı bir yerdir. Ama her halükarda bu katmanlar
arasında karşılıklı bir etkileşim vardır ve bu etkileşimin sıhhatinden milli
bütünlük doğmaktadır. Eğer bu etkileşim kurulamazsa katmanlar arasında kültürel
uçurum meydana gelmekte ve milli bütünlük bozulmaktadır. Trubetskoy’un
analizine göre tüm yöresel ve boysal farklılaşmalara rağmen söz konusu alt
katman ve üst katman arasındaki etkileşimi kuran ve yekvücut bir sistemi mümkün
kılan unsur Ortodoksluk’tur. Ortodoksluk, zamanında Rus kültürünün “sinir
sistemi”ni teşkil etmişti ve onun sayesinde farklılıklar bütünleşebilmişti.


Petro
sonrası dönemdeki Batılılaşmayla birlikte Rus kültürünün üst katmanlarında bu
unsur önemli ölçüde baltalanmış ve kültürün esasları yıkılmıştı. Ortodoks
entelektüellerle halka sirayet eden bu durum tam bir manevi boşluk ortamı
doğurmuştu. Trubetskoy’a göre bu yüzden bu manevi boşluğu hisseden gerek aydın
gerekse sıradan halk temsilcilerinin dini arayışları tüm Petro sonrası dönemin
en bariz niteliği olmuştur. Şüphesiz, Rus kültürünün yeniden inşasında
Ortodoksluk, hayatın her köşesine nüfuz etmelidir. Ancak o zaman her Rus, bu
kültürde tam bir huzur ve memnuniyet bulacaktır.


Avrasyacılığın,
Ortodoksluğun Rus kimliğinin oluşumundaki tartışmasız rolüne yaptığı vurguyla
beraber, Avrasyacıların dünya tasavvuru, evrenselci yaklaşımı reddetmektedir.
Hiçbir kültür ve medeniyet diğerine göre üstün kabul edilmez. Bu açıdan
bakıldığında 19. yüzyıldan bugüne Rus kimliğinin yaşadığı bunalıma bir çözüm
arayışı olarak ortaya çıkan Avrasyacılık, Batılılaşma sürecine alternatif
olarak Rusya’nın özgün bir medeniyete sahip olduğu görüşünü ileri sürer. Rusya
ne tam anlamıyla Doğulu ne de tam anlamıyla Batılıdır. Rusya özgün Avrasya
medeniyetine aittir. Peki, bu Avrasya medeniyeti nasıl tanımlanmaktadır?
Avrasya, Çarlık Rusya’sı sınırlarına tekabül eden coğrafi, tarihi ve
sosyo-kültürel açıdan bütünlük oluşturan bir medeniyettir. Yapılması gereken
var olan coğrafi ve tarihi bütünlüğü siyasi, ekonomik ve sosyal bir yapıya
dönüştürmektir. Avrasya Birliği projesi buradan çıkmaktadır. Avrasya
Birliği’nin üç önemli saç ayağından bahsedilebilir: (1) İdeaların hâkim olduğu
ideokratik federal bir devlet yapısı, (2) sosyalist ve kapitalist olmayan
fonksiyonel ekonomik düzen, ve (3) kültürlerin ve dinlerin serbestçe gelişimine
imkan tanıyan Avrasyacı milliyetçilik.


Burada
bahsedilen milliyetçiliğin nasıl bir milliyetçilik olduğu üzerinde durmak
gerekir. Avrasyacı milliyetçiliğin temelinde Avrasya coğrafyasındaki
toplulukların hangi tutkal ile bir arada tutulacakları sorusu vardır. Ya da
aslında böyle bir tutkalı mümkün kılan koşullar mevcut olup olmadığı sorusu.
Avrasyacılar Avrasya’yı birbirinin içine meczedilmiş senfonik “çokhalklı bir
şahsiyet” olarak tanımlamaktadırlar. Bundan kasıt özel kültür inşa etmiş ya da
inşa etmeye muktedir olan halklar bütünüdür. Ortak coğrafya ve tarihe yazgılı
olmak bunun en önemli paydasını oluşturmaktadır. Avrasya coğrafyasında yaşayan
toplulukları bir arada tutacak temel zamk özel şahsiyetleriyle beraber
Avrasyacı milliyetçilik olmalıdır.


Bu
bağlamda Avrasyacılara göre aşırı Rus milliyetçiliğinin devletin bileşenlerinin
dengesini ihlal edeceği ve devlet bütünlüğünü bozacağı ifade edilmektedir.
Çünkü Rusya’nın tek sahibi olan Rus halkı devrim sonrasında bu pozisyonunu
kaybetmiş ve söz konusu coğrafyada bulunan gayri Rus halklarla yetkilerini
paylaşmıştı. Bu yaklaşımın Rus milliyetçiliği ile Avrasyacı milliyetçilik
arasında çizdiği sınır bölgedeki diğer halkların özel kültürlerine karşı bir
saygı ve tanımayı ifade etmektedir. Bununla beraber Avrasyacı milliyetçilik
birlikte yaşamayı sağlayacağı gibi ortak bir medeniyet projesi çatısı altında
bölgesel aidiyeti perçinleyecektir. Ancak yine de Avrasyacı milliyetçilik
içinde Rusya’nın nereye konulduğu, Rus halkının diğer halklar arasında nasıl
bir yere sahip olduğu sorusunun cevabı muğlaktır. Rusya, Avrasya bölgesinde
diğer ülkeler arasında herhangi bir ülke mi sayılacak, eşitler arasında birinci
gibi bir pozisyona mı getirilecek, yoksa bölgenin lideri olarak mı
tanımlanacaktır?


Böyle
bir tartışmanın kökleri Sovyet Rusya’sı zamanına gitmektedir. Çarlık
Rusya’sındaki egemen Rus ulusu merkezinde tanımlanan anlayış, Sovyet zamanında
çok-halklı bir ulus ve bu ulusa ait bir ideoloji çerçevesinde anlaşılmıştır.
Avrasyacılar bu yeni durumda bu ulusu Avrasyalı, onun mekânını Avrasya, onun
milliyetçiliğini ise Avrasyacılık olarak isimlendirmişlerdir. Buradan hareketle
şöyle bir sonuç çıkmaktadır. Belli bir etnik birimin milliyetçiliğinin sırf
ayrılıkçılığa dönüşmemesi için daha büyük bir etnik birimin milliyetçiliği ile
kombine edilmelidir. Yani, Avrasya’daki her bir halkın milliyetçiliği Avrasyacı
milliyetçilikle bir terkip haline gelmelidir. Dolayısıyla burada vatandaştan,
kendi halkına dair aidiyetin ötesinde, Avrasya’ya dair daha üst düzeyde bir
ben-idraki beklenmektedir. Ancak başta sorduğumuz soru önemini korumaktadır.
Rusya bölgede nasıl konumlanacaktır? Bu konuda Avrasyacıların da kendi
içlerinde ayrıldıkları düşünülebilir. Rusya’yı bölgenin lideri olarak
görenlerle, eşitler arasında birinci sayanlar mevcuttur. Ama her halükarda
Avrasya’nın ve Avrasyacılığın ayakta tutulması için Rusya’nın özel bir
konumunun bulunduğu ve özel bir girişimde bulunması gerektiği konusunda
hemfikirdirler.


1920’lerde
alternatif bir medeniyet projesi olarak ortaya çıkan Avrasyacılığın 1990’larda
tekrar canlandığı görülüyor. Burada günün koşullarına uygun olarak Avrasyacılık
Atlantikçiliğe, yani Amerikan küreselleşmesine karşı konumlandırılarak tekrar
formüle ediliyor. Avrasyacılığın özündeki “özgün medeniyet” fikri korunmakla
birlikte, daha detaylı bir Avrasya Birliği projesi kodifiye ediliyor. Çok
kültürlülüğü esas alan ve çok kutuplu bir dünya idealini benimseyen
yeni-Avrasyacılık Rusya’nın izolasyondan kurtularak lokomotif bir güç olarak
yakın çevresiyle ilişkilerini geliştirme ve post-Sovyet entegrasyonunu sağlama
misyonunu sahiplenme girişimi olarak ortaya çıkıyor. Burada Avrasya Birliği’ne
giden yolda AB’ye benzer biçimde ekonomik entegrasyonun öncelikli ve itici güç
olarak görüldüğü bir model savunuluyor.


Avrasyacılığın,
1990 sonrası Rusya’da tekrar canlandığı ve Rusya’nın iç ve dış siyasetinde
etkin bir pozisyon kazandığı görülmektedir. Bunda önemli ölçüde Aleksandr
Dugin’in etkisi vardır. Avrasyacılığın düşünsel birikimini alıp, özellikle
jeopolitik alanında tekrar sistematize eden Dugin yeni bir ideoloji
geliştirmiştir. Dugin için Avrasyacılık bir tercih değil, bir zorunluluk,
ölüm-kalım meselesidir. Amerikancı küreselleşmenin tehdidi altındaki
yenidünyada Rusya stratejik, ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklarını seferber
etmek zorundadır. Diğer Avrasyacılar için olduğu gibi Dugin açısından da faal
hale getirilip seferber edilmesi gereken kaynakların başında gelen unsurlardan
biri Ortodoksluk’tur. Hristiyanlığın Katoliklik ve Ortodoksluk şeklinde ikiye
ayrılmasını medeniyetsel düalizmin bir parçası olarak görmektedir. Bu
medeniyetsel düalizmin sonucu olarak Ortodoksluk bir Doğu (Avrasya) dini
olduğuna göre Rus Ortodoks Kilisesi sadece dini değil, sosyo-politik alanda da
Rus halkının ve Avrasya medeniyetinin sorumluluklarını üstlenmeli, devlet ve
toplumla karşılıklı aktif ilişkiye girmelidir. Dugin, bugünkü dünya düzeni
karşısında Rusya’nın merkez güç olabilmesi için açık bir biçimde Üçüncü Roma
ruhunun diriltilmesi gerektiğine işaret etmektedir.


2000’li
yılların başında Rusya’da Vladimir Putin’in devlet başkanı olarak iktidara
gelmesiyle beraber Avrasyacı yaklaşımın yansımaları iç ve dış politikada
kendini hissettirmeye başlamıştır. İdari alanda başkan olur olmaz uygulamaya
koyduğu, merkezin kontrolünü sağlamak için federasyonun federal üst bölgelere
bölünmesi suretiyle yedi bölgeye valiler atanması, merkezle çevre arasındaki
ilişkileri sıkılaştırmak ve yakınlaştırmak amacına yöneliktir. Kültürel alanda
ise Putin, Rus Ortodoks Kilisesi ile yurtdışındaki Rus Ortodoks Kilisesi’nin
birleşme sürecine yardımcı olmuş ve kilise liderlerini Rus Çarı gibi Kremlin’de
kabul etmiştir. Putin’in bu girişimi Ortodoksluğun sahip olduğu potansiyelin hem
içeride hem de dışarıda kullanılmak istendiğinin en açık göstergesidir.


Putin’le
beraber Rus dış politikasının aldığı Avrasyacı rengin yansımaları ise çok daha
çeşitlilik arz etmektedir. Rus dış politikası gerek Bağımsız Devletler
Topluluğu coğrafyası, gerekse de Asya ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri
bakımından yeni boyutlar kazanmıştır. Avrasya coğrafyası olarak tanımlanan
coğrafyada yoğunlaşan dış politika faaliyetleri, Rusya öncülüğünde kurulan yeni
bölgesel örgütler ve ikili ilişkiler çerçevesinde derinleştirilmiş ve
ilerletilmiştir. Eski Sovyet ülkeleriyle entegrasyonu amaçlayan girişimlerin
yeni bölgesel örgütler kanalıyla gerçekleştirilmesi çabası ekonomik entegrasyon
kapsamında üyeler arasındaki gümrük duvarlarının indirilmesi, Rus rublesinin ortak
para birimi olarak kabul edilmesi ve Dünya Bankası benzeri bir kalkınma
bankasının kurulmasından; bölgedeki su kaynaklarının verimli kullanılması,
ulaşım yollarının inşası, alt yapı, ticaret ve kültürel işbirliği gibi alanlara
kadar genişletilmiştir. Rusya, ayrıca, eski Sovyet Cumhuriyetleriyle güvenlik
alanındaki temaslarını da yürütmekte ve askeri ittifak ilişkilerini
pekiştirmektedir. Rusya’nın “yakın çevre” olarak tanımladığı ülkelerdeki askeri
varlığı 2000’li yıllardan bu yana kademeli olarak artmaktadır. Post-Sovyet
entegrasyon çabaları olarak özetlenebilecek tüm bu dış politika girişimlerinin
somut örgütsel ağı şöyledir: (1) Bağımsız Devletler Topluluğu, (2) Avrasya
Ekonomi Topluluğu, (3) Ortak Ekonomik Alan, (4) Orta Asya İşbirliği Örgütü, (5)
Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, ve (6) Şanghay İşbirliği Örgütü.


Dış
politikada kullanılan enstrümanların geniş bir yelpazede çeşitlilik arz etmesi
dezavantaj gibi görünse de, daha önce belirtildiği üzere esas gaye üst düzey
bir Avrasya Birliği oluşturmak olduğundan, tüm bu örgütlerin belli bir zaman
sonra üst bir çatı altında birleştirileceği tahmin edilebilir. AB’ye benzer bu
şemsiye örgütün ne zaman kurulacağı ya da nasıl kurulacağı konusunda şimdiden
bir tahminde bulunmak kolay değildir. Ancak şu an var olan söz konusu
örgütlerin işleyişi ve gelişimi bu sorunun cevabını belirleyecek ana unsuru
oluşturmaktadır.


Neticede
son gelişmelerden hareketle şöyle bir yargıda bulunmak yanlış olmayacaktır.
Post-Sovyet entegrasyonunu gaye edinen Avrasyacılık düşüncesinin modern Üçüncü
Roma hayalini yansıttığı söylenebilir. Yaşanan Batılılaşma süreci ve Sovyet
deneyiminin Rusya’nın dünya tarihi içindeki istisnai rolünü ve dünya liderliği
idealini sekteye uğrattığı, oysa temsil ettiği özgün medeniyet pozisyonunun farkına
varılması, bu pozisyonu ele geçirecek ve sağlamlaştıracak modern politika
enstrümanlarının zaman kaybetmeden kullanılması gerektiği vurgulanmaktadır.
Rusya ancak bu sayede hak ettiği yere ve güce ulaşacağı gibi, bu aynı zamanda
Rusya için bir ölüm-kalım meselesi olarak görülmektedir. Putin dönemiyle
beraber ortaya konan dış politika uygulamalarının bu niyeti belli eden izler
taşıdığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Ortodoksluğun Avrasyacılar
tarafından 20. yüzyılda tekrar keşfedilmiş olması da bir rastlantı olarak
görülemez. Rusya’nın kuruluşundan itibaren Rus kimliğinin ana unsuru mutlak
surette Ortodoksluk olmuştur. Tarihsel süreç içinde yaşanan iki büyük kültürel
dönüşümde etkili olan unsur yine Ortodoksluktur. Bu gerçeğin reddedilmesiyle
birlikte Rusya’nın gerilemesi fark edilip ona göre politikaların belirlenmesi,
geleceğin yeniden inşası anlamına gelecektir.


(Ekopolitik Gündem, Mustafa Tüter, Mart-Nisan 2010)


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet