SON DAKİKA

16:21 - JİTEM DOSYASI /// VİDEO : TERÖRİSTLERİN GÖRMEKTEN BİLE KORKTUĞU EFSANE KOMUTANLAR – EŞREF BİTLİS VE EKİBİ

16:05 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : En Ölümcül Helikopter Kayıpları

17:07 - JİTEM DOSYASI /// Sedat Peker’in iddiaları : JİTEM davalarında son durum ne ?????

17:13 - HAVACILIK DOSYASI /// VİDEO : ÜCRETSİZ DRONE EHLİYETİ NASIL ALINIR ????? DRONE LİSANS BAŞVURUSU – İHA-1 / İHA-0)

15:25 - HAVACILIK DOSYASI : Pilot Otorotasyon Eğitimi mi Yapıyordu ???

20:32 - HAVACILIK DOSYASI /// E. Hava Pilot Tümgeneral İrfan Sarp : Atatürk Havalimanı eski statüsüne yeniden kavuşturulmalıdır

17:00 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : NATO’nun gayrimeşru çocuğu : Gladyo

09:30 - GLADYO DOSYASI /// CEYHUN BOZKURT : GLADYO UNSURLARI ÜLKEMİZDE YENİDEN BİR DİZAYN PEŞİNDE !!

16:24 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Ölümcül Robinson R-44 Kazası

05:26 - HAVAYOLLARI DOSYASI /// VİDEO : Yolculara Asla Söylenmeyen 15 Uçuş Sırrı

15:19 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Kasaturadan kuantum fiziğine Gladyo

15:43 - DENİZLERİMİZ DOSYASI : TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – (Bölüm I – II – III – IV)

22:30 - GLADYO DOSYASI /// Hikmet Çiçek : BİR GLADYO OPERASYONU KIZILDERE VE SAMANLIKTA SAKLANANLAR !!!

14:15 - KONTRGERİLLA DOSYASI : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU “YEŞİL” KOD ADLI MAHMUTT YILDIRIM İLE İLGİLİ 40 YILLIK SIRRI AÇIKLIYOR

09:18 - DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’NUN VERDİĞİ BİLGİLER İLE İSTANBUL’DA 2 UYUŞTURUCU ŞEBEKESİ ÇÖKERTİLDİ. İŞTE YAZIŞMALAR !!!!!

08:09 - TAZİYE MESAJI : Teröristler tarafından döşenen el yapımı patlayıcının patlaması sonucu UZM. ÇVŞ. YUNUS EMRE YALMAN adlı askerimiz Şehit oldu. 1 askerimiz yaralandı.

19:00 - TAZİYE MESAJI : Tunceli’de Eren- 7 Operasyonunda yaralanan Jandarma Uzman Çavuş Burak Tortumlu hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit oldu.

18:22 - AK PARTİ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Erdoğan’ın Abisi İsmail Kahraman’ın Başkenti Neresi ???

18:17 - GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : 82’nci Vilayetimiz Kerkük “Bölücü Kebapçılardan” Daha Mı Önemsiz ???

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

YERLİ & YABANCI BASIN & MEDYA – GÜNCEL HABERLER & RÖPORTAJLAR & SANSÜR

RÖPORTAJ /// Yasin Atlıoğlu : Lübnan üzerinden tırmanacak gerilime İsrail, Rusya ve Çin gibi aktörler de doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olacaktır

YERLİ & YABANCI BASIN & MEDYA – GÜNCEL HABERLER & RÖPORTAJLAR & SANSÜR
Bu haber 24 Ağustos 2020 - 0:00 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş

Yasin Atlıoğlu : Lübnan
üzerinden tırmanacak gerilime İsrail, Rusya ve Çin gibi aktörler de doğrudan
veya dolaylı olarak müdahil olacaktır


17
Ağustos 2020


Niğde Ömer
Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim
üyesi Dr. Yasin Atlıoğlu, Lübnan’daki Patlama ve takiben Lübnan’ı bekleyen
senaryoları değerlendirdi.  Enstitümüz’ün sorularını yanıtlayan
Atlıoğlu’nun konuyla ilgili görüşleri şöyle:


  • Beyrut limanında gerçekleşen patlama
    Lübnan’da kırılgan olan iç barışın Lübnan iç savaşına dönüşmesine sebep
    olur mu?


Beyrut’ta olan
patlama, mevcut istikrarsızlığı ve krizleri yeni bir boyuta taşıyacak gibi
görünüyor.  Zaten Lübnan, son 10 yıldır ciddi siyasî krizlere iktisadî
krizin eklenmesiyle birlikte çok zor bir durumdaydı.Geçen sene Eylül ayında
başlayan yönetim karşıtı sokak gösterileriyle birlikte gerginlik hat
safhadaydı. Hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Bu yılın başında yeni bir
hükümet kurulsa da gösterilerin devam etmesi, pandemi süreci ve ülke
ekonomisindeki bölgesel istikrarsızlıklarlada biraz bağlantılı çöküşü ülkedeki
sorunların sürmesini getirdi. Kısacası patlamanın hemen öncesinde Lübnan hem
siyasî hem iktisadî olarak büyük bir çıkmazın içine girmişti. Örneğin
istikrarlı bir para birimi olarak bilinen Lübnan lirası, bu süreçte dolar
karşısında büyük bir değer kaybına uğradı. 1 dolar 1.500 Lübnan lirası iken,
patlama öncesinde 8.000’lerde kadar çıktı. Ülkede son zamanlarda ciddi bir
dolar sıkıntısı yaşanıyordu.


Tabii bu
iktisadî krizülkedeki mevcut siyasal sistemin ve devletin zafiyetleriyle de
doğrudan ilişkili. Lübnan’daki mezhepsel dengeler üzerine kurulmuş devlet,
sürekli siyasî istikrarsızlıklarla boğuşmakta ve kendi insanlarının temel
ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz. Örneğin Lübnan’daki devletin elektrik ve su
gibi temel ihtiyaçları gün belli saatlerinde sınırlı sağlayabilmesi uzun süreli
bir iç savaş yaşayan komşu Suriye’nin durumuyla benzetilebilir. Öte yandan
Suriye’de devletin yaşadığı bu zorluklar olağanüstü şartların bir neticesi iken
Lübnan’da devletin temel ihtiyaçları karşılayamaması olağan bir durum ve
devletin yapılanmasından kaynaklanan zayıflığıyla bağlantılı. Dolayısıyla
Lübnanlılar devletin bu tür yetersizliklerinden oldukça rahatsız ve devleti
kontrol eden siyasî seçkinlere karşı tepkili.


Bu siyasî
seçkinler ki çoğu Osmanlı döneminden beri Lübnan siyasetinde ayrıcalıklı bir
rol oynayan ve ülkenin kaynaklarını sömüren belli aileler ve liderlerden
oluşuyor. Mezhepsel kimlikse bu siyasî seçkinlere hem devletin işleyişine
müdahil olma hem de kitlesel meşruiyet sağlama imkânı sağlıyor.Bu siyasî
seçkinlerin devleti kontrol ederken yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmacılık ve her
türlü illegal işe bulaşmamış olması ise halkın onlara karşı öfkesini daha da
arttırıyor. Geçen yıldan beri sokağa protesto için çıkan Lübnanlıların temel
hedefleri arasında ülkeyi bu pisliğe bulaşmış siyasetçilerden kurtarmak var.
Tabii isteğin gerçekleşmesi hiç de kolay değildi.


Sorunuza
gelirsek, Beyrut Limanı’ndaki patlamadan sonra Lübnan yeni bir iç savaşla karşı
karşıya kalabilir mi? Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değil ama
patlamanın mevcut istikrarsızlığı daha kötü bir duruma götürme potansiyel
taşıdığı aşikâr. Şu ana kadar patlamanın bir kaza olduğu görüşü genel olarak
kabul görüyor. Bu kazanın sorumlusu pek çok kişiye göre ülke siyasetini kontrol
eden siyasî seçkinler ve onların katılımıyla kurulan hükümetler. Nitekim
patlamadan sonra önce 4 bakan hükümetten istifa etmesi ve ardından Başbakan
Hasan Diyab’ın istifasını sunmasıyla bu yıl başında göreve başlayan hükümet
kısa süre içinde düşmüş oldu. Tabii hükümetin düşmesi yeni bir siyasîkrizin
habercisi olabilir. İç savaşın sona ermesinden sonra geçen 30 yılda kurulan
hükümetlerin ortalama görev süresi bir buçuk yıl civarında.Lübnan son 10 yılda
parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerinin uzun süre yapılamadığı krizlere
şahit oldu. Lübnan bu konuda rekora sahip ülkelerin başında geliyor. Kısacası
hükümet düşüyor, ama yeni hükümet uzlaşma sağlanırsa ancak en erken 1 yıl sonra
kurulabiliyor. Dolayısıyla Diyab’ın istifasından sonra ne olacağı muğlak, yeni
bir hükümet mi kurulacak yoksa ülke yeni bir seçim sürecine mi sokulacak? Bu
iki olasılık da Lübnanlıları umutlandırmıyor ve onlara çok fazla bir şey vaat
etmiyor. Yeni bir seçime gidilse bile mezhebe dayalı sistem yüzünden
parlamentoya girecekler ve kurulacak hükümette bakan olarak görev yapacaklar üç
aşağı beş yukarı aynı olacak.


Peki Lübnan’da
yeni bir iç savaş patlak verir mi?Lübnanlılar buna karşı uzun süredir
direniyorlar. 15 yıllık bir iç savaşın geride bıraktığı kötü anılar ve büyük
kayıplar insanların hafızalarında hâlâ muhafaza ediliyor. Lübnanlılar için iç
savaş istenmeyen en son olasılık, fakat Lübnan gibi dış müdahaleye açık bir
ülkede her zaman göz önünde bulundurulması gereken bir olasılık. Macron’un
Beyrut’a yaptığı ziyaret ülkenin dış müdahaleye ne kadar açık olduğunu herkese
bir kez daha açıkça gösterdi. Macron’un eski sömürgeci söylemine ülke içinden
destek bulması ise garipsenecek bir durum değil. Lübnan’da Fransa dışında başka
dış aktörlerden destek alan ve bunu normal karşılayan gruplar da var. Bir kısım
Fransa’dan bir kısım Suudi Arabistan’dan bir kısım İran’dan destek arayışı
içinde. Bunlara başka bölgesel ve küresel aktörleri de ekleyebiliriz. Bu
aktörlerin kendi çıkarları adına Lübnan’ın iç işlerine daha fazla müdahil
olması, hatta mezhepçi kışkırtmalarda bulunması mümkün. Bilhassa bölgedeki
çatışma ve gerilim hatları düşünüldüğünde İsrail’in güvenliği bağlamında
Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik yapılacak hamleler Lübnan’ın
beklenmedik bir hızla iç savaşa sürüklemesini getirebilir. İç savaş olasılığı
her zaman var, ama iç savaş olmasa bile ülkenin bundan sonraki süreçteyeni
krizlerle yüzleşebileceği ve zor günler geçireceği aşikâr.


Lübnan’da yeni bir iç savaşı destekleyen dinamikler
nedir?


Lübnanlı
siyasetçiler arasındaki bölünmüşlük, zayıf devlet yapısı ve dış destekçi
ihtiyacı gibi nedenlerden dolayı iç savaş olasılığını yok saymamak gerekiyor.
Lübnan’da siyasetçilerin siyaset tarzını belirleyen ve ülke siyasetini
şekillendiren dış aktörlerden sağladıkları destek. Örnek vermek
gerekirse,Marunilerin büyük bir kısmı için Fransa,Hizbullah, Şiî kesim için
İran, aynı şekilde Sünnî kesim için Suudi Arabistan ve belki de Türkiye dış
destekçi olarak algılanan aktörler arasında yer alıyor. 1975’te başlayan iç
savaşa baktığımızda ülke içerisinde biriken sorunların dışardan yapılan
müdahalelerle kısa sürede büyük bir iç savaşa dönüştüğünü görüyoruz. İç savaşın
arifesinde Lübnan’daki siyasî ve toplumsal gruplar dışardan akan silah ve mali
destekle savaşa hazır hale getirilmişti.


Günümüzde
1975’teki iç savaştan farklı olarak güçlü bir devlet-dışı aktör etkili.
Hizbullah, askerî güç olarak Lübnan Ordusu’ndan bile daha etkili bir örgüt ve
ayrıca siyasî alanda büyük bir nüfuza sahip. Hizbullah’ın iç savaş sonrasında
İsrail’e karşı savaşması örgüte Lübnan içinde meşruiyet ve kitle desteği
sağlıyor. Askerî olarak Hizbullah’a ülke içinde rakip olacak bir güç odağı şu
ana kadar ortaya çıkmadı. Hatırlarsanız 2008’deki devlet başkanlığı krizinde
Saad Hariri’nin silahlandırdığı Sünnî gençler Hizbullah’ın karşısına çıkmış,
fakat örgüt iki gün içinde Batı Beyrut’u ele geçirerek askerî gücünün rakipsiz
olduğunu açıkça göstermişti. Suriye İç Savaşı başladığında önce Lübnan’ın
kuzeyinde örgütlenen Selefî silahlı gruplar, ardından Nusra Cephesi, IŞİD gibi
El-Kaide bağlantılı silahlı gruplar bir hâkimiyet alanı yaratmak istese de
bunlar da Hizbullah karşı bir rakip olamamıştı. Dolayısıyla Hizbullah’ın
silahsızlandırılması konusunda atılacak bir adım ve bu gerilimlerin bir iç
savaşa evrilmesi için her şeyden önce dış aktörlerin desteğiyle bir silahlı güç
odağının yaratılması gerekiyor. Bu silahlı güç odağı kim olabilir? Lübnan’ın
Sünnî kesimine baktığımızda böylesi bir güç odağının radikal dinci
ideolojilerle harekete geçebilecek ve ülkedeki mültecilerden adam
devşirebilecek bir grup olması mümkün. Ama yine de Sünnîlerin silahlı grup
oluşturmadaki tecrübelerine bakıldığında bu olasılık zayıf. Öte yandan
Marunîler içerisinde radikal milliyetçi ideolojiyi savunan grupların
silahlandırılması ve Fransa, İsrail gibi ülkelerin mali desteğiyle belli bölgelerde
hâkimiyet kurması söz konusu olabilir. Fakat tüm bu olasılıkların ne kadar
gerçekleştirilebilir olduğunu bilmiyoruz.


Şu anda
sokaklardaki protesto gösterileri görünüşte Lübnan ordusuyla protestocular
arasında çatışmalarla sınırlı kalıyor. Daha öteye gitmiyor. Ama geçen hafta
mesela emekli subayların Dışişleri Bakanlığı basmaya çalışması gibi enteresan
bir olay oldu. Buna benzer bir şey yakın bir zamanda tekrarlanır, iş biraz da
mezhepsel boyuta taşınırsa, o zaman tehlikeli olabilir.Lübnan ordusunun da ülke
içinde ortaya çıkan olaylar karşısında bazı zafiyetlere var, ordu devlet gibi
mezhepsel gruplar arasında bölüştürülmüş bir yapıya sahip. Lübnan’daki siyasî
ve toplumsal gerilimler ve olası şiddet olayları karşısında ordu kendi
bütünlüğünü koruyamazsa bu durum ülkede bir iç çatışmanın kapılarını
aralayabilir.


Yeni bir Lübnan iç savaşının çıkmasını engelleyici
dinamikler var mıdır?


Tüm bu kötü
senaryolara rağmen Lübnan’da yeni bir iç savaşın çıkmasının engelleyebilecek
bir takım psikolojik faktörler de mevcut. Daha önce söylediğim gibi
Lübnanlıların çoğu yüzleşmek zorunda kaldıkları tüm siyasî, iktisadî ve
toplumsal sorunları savaş yoluyla çözme eğiliminde değil. Lübnan’daki farklı
mezhepler ve gruplardan insanların hepsi 15 yıllık iç savaşta büyük acılar çekti.
Bu acıları hâlâ hissediyorlar. Ve zaten bir taraftan İsrail gibi büyük bir
düşman yanı başlarında dururken, Hizbullah’tan hiç hoşlanmayanlar bile eline
silah alıp Hizbullah’lasavaşmayı tercih etmeyeceklerdir. Dolayısıyla biraz dış
politik nedenlerle Lübnan halkının sağduyulu davranması, yani “sorunlarımızı
çözelim en kötü durumda olsak bile iç savaşın dışında bir alternatif bu
meseleleri halledelim” konusunda bir direniş olduğunu söyleyebilirim.


Ayrıca iç savaş
sonrası 1990’lardandoğan Lübnanlı gençlerin kentli bir yaşam tarzı içinde
büyümeleri, farklı mezheplerden gençlerin aynı eğitim kurumlarında ve aynı
sosyal çevrede yetişmesi siyasete bakışta da eski kuşaklara göre farklı bir
duruş sergilemesine yol açıyor. Belki de bunu yeni bir ulusal kimlik oluşturma
ve yeni bir devlet kurma arzusu olarak görebiliriz. 2015’teki çöp protestoları
ve 2019’da başlayan sokak gösterilerinde bu arzu açıkça görüldü. Lübnanlılık
kimliği toplumsal alanda güçlü bir birleştiricilik sağlar mı bilmiyoruz ama bu
yeni kimlik arayışı genç kesim ve kentli-eğitimli orta sınıf içerisinde hem
mezhepçilik fikrine karşı, hem de ülke içi sorunlarını çözmeye yönelik barışçıl
bir yol bulma girişimi olarak yorumlanabilir. Sokaklardaki gençler, acaba bir
Lübnanlılık kimliği ya da bir Lübnan bayrağı altında toplanıp “o eski kirlenmiş
siyasetçileri tavsiye edebilir miyiz?” diye düşünüyorlar.


Öte yandan bu
gençlerin de dış destekçilere ilgi göstermesi ve ülkedeki kirlenmiş
siyasetçilerin tasfiyesinde bunlardan medet ummaları büyük bir zafiyet.
Macron’un Beyrut ziyaretindeki eski sömürgecilik yıllarını hatırlatan
söyleminin bazı gençler ve kentli orta sınıf tarafından olumlu algılanması
oldukça ilginç. Örneğin Macron“1 Eylül’de geleceğim” dedi. 1 Eylül çok sembolik
bir tarih. Büyük Lübnan’ın Fransızlar tarafından ilan edilmesinin, yani
kuruluşunu tarihi.Macron orada açıkça şeye referans verdi;“biz zamanında sizi
yönettik, şimdi de yönetmeye adayız” dedi.Bu bir ulus için oldukça aşağılayıcı
bir söylem olsa da Lübnanlıların bazıları tarafından desteklendi. Kuşkusuz
Fransa 100 yıl öncenin güçlü Fransa’sı değil, ama Fransızların böyle geleneksel
bir Doğu Akdeniz politikası var. Lübnan bizim topraklarımız, hâkimiyet alanımız
diye düşünüyorlar.  Kültürel bağlardan dolayı ve 19. yüzyıldan beri bölgede
açılan okullardan kaynaklı güçlü bir Fransız kültürü etkisi var Lübnan’da.
Tabii bir şeyi de unutmayalım, son dönemDoğu Akdeniz’deki enerji kaynakları
meselesi Macron’unBeyrut’ta sergilediği söylemi daha da manidar kılıyor.


Cumhurbaşkanının “bütün imkanlarımızla Lübnan halkının
yanındayız” açıklamasından hareketle, Türkiye’nin Lübnan’da izlemesi gereken
politika nedir?


Türkiye, son
yılarda çevresindeki kriz alanlarının hepsinde aktif politika izliyor.
Suriye’deki krizde Türkiye baştan beri vardı, 2016’dan sonra ise askerî
varlığıyla krize doğrudan müdahil oldu. Arkasından Libya’da benzer bir durum
ortaya çıktı. Tabii şunu söylemek gerekiyor, Lübnan Suriye ve Libya’dan biraz
daha farklı bir ülke.Türkiye, 2010-11’lere kadar, Lübnan politikasında büyük
ölçüde Suriye ile ilişkilerle bağlantılı bir dış politika izlemişti. Daha
doğrusu Suriye’deki iktidarla yani Beşşar Esad’la kurulan yakın bağlardan
dolayı, Lübnan toprakları üzerinde -o dönemin ifadesi ile söyleyeyim- sorun
çözücü bir aktör olarak faaliyet gösterdi. Ben 2009-2010’dabölgedeydim. O dönem
Lübnan’daki farklı grupların Türkiye’ye bakışı oldukça olumluydu, Türkiye’ye
karşı olumsuz bakış açısı sergileyen gruplar bile yumuşamıştı. Fakat 2011’de
Suriye’de iç savaşın başlaması, Lübnan’da daha önceden Türkiye’ye karşı var
olan düşmanlıklar veya önyargıların yeniden canlanmasını beraberinde getirdi.
Kuşkusuz Suriye’deki istikrarsızlıktan en fazla zarar gören ülkelerin başında
Lübnan geliyor.Türkiye’nin Lübnan’a yönelik izlediği siyaset de değişmeye
başladı. Türkiye, bu süreçte iktisadî araçlarla Lübnan’ın elektrik ihtiyacını
karşılamak ve kamu diplomasisi araçlarıyla Lübnan içinde Sünnî kesimden bir
kitle desteği ve bir etkinlik alanı yaratmaya girişti. Bu siyasetin başarılı
olduğu kısımlar olduğu gibi geniş bir kesimde tepki uyandırdığı da aşikârdır.
Geçen yıl Lübnan Devlet Başkanı Mişel Aûn’un Osmanlı karşıtı söyleminde bunu
açıkça gördük. Ermeniler gibi Türk düşmanlığı üzerinden Lübnan siyasetine
müdahil olan grupların da bu süreçte kendilerin daha geniş bir hareket alanı
buldukları söylenebilir. Tabii Suriye’deki iç savaş Hizbullah gibi Şiî
örgütlerin Türkiye’ye karşı tepki duymasına yol açtı. Bu şartlar altında
Türkiye’nin Lübnan’a yönelik izleyeceği siyaseti belirlerken büyük bir
hassasiyetle hareket etmesi önemli.


Bu nokta
Beyrut’taki patlamanın ardından Türkiye’nin Lübnan’daki yardım faaliyetlerine
yaptığı katkı ve gerçekleştirilen diplomatik temaslar olumlu. Limanın tekrar
inşa edilmesi konusunda birtakım tekliflerde bulunulması, Mersin Limanı’nın
geçici olarak kullanılmasının sağlanması gibi. Tabii Beyrut limanının inşasına
yönelik teklif ne kadar karşılık bulur bilinmez. Muhtemelen bu konuda
Türkiye’nin karşısına Çin gibi büyük rakipler, Fransa, İngiltere, Amerika gibi
devletlerin oluşturduğu büyük konsorsiyumlar, farklı Batılı şirketleri,
Suudiler, hatta Mısır çıkacaktır.Öte yandan Türkiye’nin Lübnan’a yönelik
girişimlerinde insani yardım faaliyetleri, iktisadî destek ve altyapı
faaliyetlerini destekleme gibi konulara öncelik vermesi ve ülkedeki karmaşık mezhepsel
ve siyasî mücadelelerde doğrudan müdahil olmaktan kaçınması gerekiyor.


Lübnan GKRY ile münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalar
mı?


Bundan 10 yıl
öncesinde bu soruyu sorsaydınız kesinlikle hayır diyebilirdim.Ama şimdi
baktığımızda Lübnan’ın Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları meselesine bakış
açısı şöyle:Lübnanekonomik olarak çok ciddi bir sıkıntı içerisinde, o yüzden de
Lübnan’da pek çok kişi “acaba Doğu Akdeniz’de petrol veya doğalgaz yatağı varsa
ve bundan Lübnan kendi payını alırsa ekonomik krizden bu yolla kurtulabilir
mi?” diye düşünüyor. Öte yandan Doğu Akdeniz meselesi oldukça karmaşık, pek çok
bölgesel ve küresel aktör bölgede nüfuzunu göstermek istiyor. Lübnan’la İsrail
arasındaki kara ve deniz sınırı sorunları, Suriye’nin bir iç savaş içinde
olması, Suudi destekli Mısır’la Yunanistan-GKRY arasındaki yakınlaşma ve
Libya’daki durum. Bu kadar karmaşık bir meselede Lübnan gibi kapasitesi sınırlı
küçük bir ülkenin hareket alanı oldukça sınırlanıyor, Lübnan ancak bir dış
destekçinin yardımıyla bu konuya müdahil olabilir. Bu aktör Fransa mı yoksa
başka bir devlet mi olacak?  Ayrıca Lübnan’da karar alabilecek bir siyasî
otoritenin ve istikrarlı bir hükümetin bulunmaması Doğu Akdeniz konusunda
atacağı olası adımları imkânsız hale getiriyor. Kısacası Lübnan’ın tavrını
görebilmek için öncelikle ülkede yeni bir hükümetin kurulması gerekiyor. Tabii
bu hükümet ne kadar yaşayacak ve ayakta kalmasını sağlayacak dış güç kim
olacak, bu da önemli.


Lübnan’da büyük ülkelerin tutumları nelerdir?


Tabii büyük
ülkelerin tutumları deyince biraz önce bahsettiğimiz Fransa patlama sonrasında
en fazla ön plana çıktı. 2011’deki Libya krizinde de hatırlarsanız Fransa çok
hızlı hareket etmişti, Lübnan’da da benzer bir durum yaşandı. Öte yandan
Macron’un iddialı söylemiyle Fransa’nın Lübnan’da tek başına rol oynama
kapasitesi arasında büyük bir uçurum olduğunu söylemekte fayda var. Nitekim
Macron’un söyleminin bölgedeki pek çok ülkede rahatsızlık uyandırdığı aşikâr.
Fransa tek başına birtakım girişimlere kalkışırsa ki mesela son birkaç gündür
Suudi basınında bunu görüyoruz; Suudi basını Fransa’nın bu hareketlerini hoş
karşılamıyor.  Şimdi Suudi Arabistan’ın müttefiki kim diye sorarsanız,ABD.
Dolayısıyla Suudilerle Fransızlar arasında gerilimi yumuşatacak aktör de ABD olur
muhtemelen. Yani Fransa tek başına bu işe girişirse, Suudiler kadar ABD, hatta
İsrail de rahatsız olabilir. Macron, muhtemelen ABD, İngiltere gibi ülkeleri
yok saymadan belki de Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini içine alacak bir
koalisyonun çatısı altında Lübnan siyasetini daha sağlam hale getirmeye
çalışabilir. Tabii böylesi bir ittifakın karşısına Lübnan’da çıkacak en önemli
rakip/düşman İran ve Hizbullah olacaktır. Lübnan üzerinden tırmanacak gerilime
İsrail, Rusya ve Çin gibi aktörler de doğrudan veya dolaylı olarak müdahil
olacaktır. Bilhassa Çin’in Lübnan’daki siyasî ve askerî mücadelelerden
kaçınarak iktisadî açıdan etkin bir siyaset izlemesi mümkün görünmektedir.


Yasin Atlıoğlu


Yasin Atlıoğlu, 2001
yılında İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Uluslararası İlişkiler
Bölümü’nü bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları
Enstitüsü, Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda
yüksek lisans (2006) ve doktora (2011) derecesi elde etti. 2011 yılından beri
Niğde Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı
Doçent olarak görev yapmaktadır.


İlk kitabı “Beşşar Esad
Suriyesi’nde Reform” 2007 yılında yayınlandı. 2009-2011 tarihleri arasında
doktora çalışması ve dil eğitimi için Suriye’nin başkenti Şam’da ikamet etti.
Doktora çalışması sırasında modern Lübnan’da konfesyonel siyasal ve toplumsal
sistem çerçevesinde Hıristiyan Marunî toplumu merkezli kimlik-çatışma
ilişkilerine odaklandı. İkinci kitabı “Savaşta ve Barışta Lübnan Marunîleri”
2014 yılında yayınlandı.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER