Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Nurzen
Amuran sordu Emekli Büyükelçi Onur Öymen yanıtladı




Nurzen Amuran – Sayın Öymen  önce sizin ve okurlarımızın
kurban bayramını kutlamak istiyoruz. Dini bayramlar,  barışı
simgeler. Dargınların barışma günüdür. Bu  açıdan Anayasa
Mahkemesi’nin Barış Bildirisi nedeniyle yargılanan akademisyenlerle ilgili
aldığı  ihlal kararı, bayramı erken başlattı.. Yüksek Mahkeme, dava
konusu olan bildirinin, ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna karar verdi. Daha
sonra kamuoyuna bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Anayasa Mahkemesi’nin hiç
bir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında
kalabilir.” denildi. Açıklamada benim dikkatimi çeken bir başka değerlendirme
de şuydu: “Devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen
eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt yoktur.” Siz neler diyeceksiniz
bu karar  üzerine? 


Onur Öymen -
Anayasa Mahkemesi kararlarının, Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olması
esastır. Anayasamızın düşünce ve ifade özgürlüğün ilişkin 26. Maddesi,
“Herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğunu”
belirtmektedir. Bu maddeye 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan değişiklikte savaş,
seferberlik ve olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının
kısmen veya tamamen durdurulabileceği belirtilmekle birlikte bunun
milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlal edilmemesi şartına
bağlamıştır. 


İnsan hakları
alanında uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerimiz 1950 yılında
imzaladığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. O
sözleşmenin 10. maddesinde şöyle denilmektedir: “Herkes ifade özgürlüğü hakkına
sahiptir. Bu hak, kamu makamları tarafından müdahale olmaksızın ve ulusal
sınırlar dikkate alınmaksızın, görüşlere sahip olma, bilgi ve düşünceleri
edinme ve bunları yayma özgürlüğünü içerecektir.”


Ulusal güvenliğin
gerektirdiği hallerde, haklarda bazı kısıtlamalar yapılabileceğini belirten
sözleşmenin 17. maddesinde “Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, herhangi bir devlete,
gruba ya da kişiye, bu sözleşmede düzenlenen herhangi bir hakkı ve özgürlüğü
tahrip etmeye yahut bu sözleşmede öngörülenden daha geniş kapsamlı sınırlamalar
getirilmesini amaçlayan herhangi bir faaliyette bulunmaya ya da
eylemi/tasarrufu gerçekleştirmeye yönelik herhangi bir hak sağlar olarak
yorumlanamaz” demek suretiyle hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı
hükmünü getirmektedir.


Özetle, Anayasa
Mahkemesinin aldığı karar, bence hem Anayasamızın hem de taraf olduğumuz Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin amir hükümlerine uygundur. 


Amuran – Ancak sizin de değindiğiniz ANY’nın 26.maddesiyle koruma
altına alınan ifade özgürlüğüyle ilgili son kararın gereği henüz bu gerekçeyle
görülen bir iki tanesi hariç tüm davalara yansımadı. İfade özgürlüğü olarak
tanımlanan gerekçenin mahkemeler tarafından yargı kararlarına yansıtılmaması,
davaların devam etmesi hukuka olduğu kadar siyasete demokrasiye de zarar vermez
mi, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?


Öymen -
Anayasamız, Anayasa Mahkemesinin kararlarının bütün devlet organlarını
bağlayacağını öngörmektedir. Bu nedenle, yasama ve yürütmenin yanı sıra bütün
yargı organlarının da Anayasa Mahkemesinin kararlarına uygun hareket etmeleri
bence demokrasinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gereğidir. 


İDARENİN DE ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINA UYMASI ESASTIR


Amuran – Anayasa Mahkemesinin aldığı bu kararın, aynı
zamanda  aynı gerekçeyle KHK’lerle ihraç edilenlere de yansıtılması
gerekiyor. Kararın İdarece uygulanmaması hukuki sorumluluk da doğurmuyor mu?


Öymen -
Anayasamızın 11. maddesi “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı
organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel
hukuk kurallarıdır” hükmünü getirmektedir. Bu hükümden de anlaşılacağı gibi
idarenin de Anayasa Mahkemesi kararlarına uyması esastır. 


Amuran –  İkinci güzel haber, yıllardır söylenen ve de
özlenen ama bir türlü hayata geçirilemeyen siyasi etik sorununun CHP tarafından
yaşanan örneklerle kamuoyu önünde tartışılması ve iktidara bir yasa için
çağrıda bulunulması. Siz uzun yıllar yurt dışında Türkiye’yi temsil ettiniz.
Görev yaptığınız ülkelerde siyasi etik siyasi ahlak konularında gösterilen
titizliğe tanık oldunuz. Böyle bir yasaya  en fazla ihtiyaç duyulan
bir dönem değil mi?


Öymen – CHP
olarak yıllardan beri bir siyasi etik yasasının çıkartılması için çaba gösteriyoruz.
Örneğin İnsan Haklarından sorumlu eski bakanlarımızdan  Algan
Hacaloğlu gibi arkadaşlarımız bu konuyu defalarca Meclisin gündemine taşımışlar
ve somut adımlar atılması için çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır.


Gerçek demokrasi
olarak kabul edilen ülkelerde yalnız devletin değil, çeşitli kuruluşların da
etik konulara uyulmasına özen gösterildiklerini gördük. Örneğin Danimarka’da
etik kuralları düzenleyen pek çok yasa var. Bununla da yetinmiyorlar, yasaların
boşluklarını, davranış kuralları denilen hükümlerle dolduruyorlar. Örneğin
Danimarka’nın Dışişleri Bakanlığına bağlı dış yardım kuruluşu Danida
personelinin uyacağı etik kurallar ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu kurallar
bu örgütün personelinin her türlü kişisel avantaj sağlamasını, bu arada yabancı
kuruluşlar tarafından sağlanan uçak biletlerini kullanmasını yasaklıyor. O
ülkede basının da uyduğu etik kurallar var:
Örneğin    Danimarka’nın en önemli gazetelerinden birinin
baş yazarını Türkiye’ye davet ettiğimiz zaman, “Memnuniyetle gelirim ama
bir şartla: yol masraflarımı ve diğer harcamalarımı gazetem ödeyecek,” demişti.


“BÜROKRATİK CUMHURİYET” DİYE BİR KAVRAM DUYMADIM


Amuran – Bu bayramda sizinle gündem de olan değişik konuları da
değerlendirmek  istiyoruz. Geçtiğimiz günlerde New York Times’da
dikkat çekici bir makale yayınlandı. Gazetede Türkiye ile ilgili bir analize
yer verilmişti.. O yazıda Mülkiyelilik ruhunun nasıl yok edildiği incelenmiş,
A.Ü. SBF’nin yani Mülkiye’nin “Türkiye’yi yönetenlerin yetişmesinde rol alan
önemli bir fakülte olduğu hatta bir fakülteden çok daha fazlasını ifade ettiği”
belirtilmişti. AKP’nin  ilk yıllarında TBMM’de bir  grup
toplantısında “Artık ülkenin bürokratik cumhuriyetten demokratik cumhuriyete
geçmesi gerekir” denilmişti. Mülkiye ruhunun değersizleştirilmesinin ana nedeni
bu mudur?  Siz bu değersizleştirme sürecini nasıl yorumluyorsunuz?


Öymen -Bütün
cumhuriyetlerde bürokrasi önemli bir rol oynar. Ancak ben şimdiye
kadar “bürokratik cumhuriyet” diye bir kavram duymadım.


Amuran – AKP ilk yıllarında bürokrasinin devlet yönetimindeki
gücünü eleştirmek için gündeme getiriyorlardı. Mülkiye için neler diyeceksiniz?


Öymen – Mülkiye
yakın tarihimizde daima bürokrasinin üst  kademelerine bilgili,
yetenekli ve vatan sevgisiyle dolu uzmanlar yetiştiren önemli bir eğitim
kurumu olmuştur. 


Mülkiyelilik
ruhunu en iyi anlayanların başında Atatürk geliyor. Atatürk Mülkiyelilere hitap
ederken şunları söylemiştir:


“Derhal bildim ki
bana içten sevgilerini haykıranlar, yarım asırdan beri Büyük Türk Ulusunun tam
anlamı ile millet olmasına çalışan, modern bir Türk Devleti kurmak için
insanlık fedakârlıklarının hiçbirini esirgemeyen; kültür, idare, intizam ve
devlet adamlığını en son ilmi telakkilere göre tebellür ettirmeye çalışmış ve
çalışan yüksek değerde arkadaşlarımdır.”


Mülkiye’deki
öğrencilik yıllarımızda ve daha sonraki meslek
hayatımızda  arkadaşlarımla beraber, daima Atatürk’ün bu sözlerine
layık olmaya, O’nun hedeflerini, Cumhuriyetin değerlerini, demokrasiyi, hukukun
üstünlüğünü ve milli çıkarlarımızı savunmaya çalıştık.


Yakın tarihimizin
çeşitli dönemlerinde Mülkiye’nin temsil ettiği çağdaş, özgürlükçü, demokratik
değerlere tahammül edemeyenler olmuştur. Menderes iktidarının son dönemlerinde
okulumuza devlet güçleri tarafından ateş açıldığını, dekanımızın hırpalandığını
hatırlıyoruz. Daha sonraki dönemlerde tasfiye edilen, hapse atılan
değerli profesörlerimiz oldu. Ama  demokratik cumhuriyete sahip
çıkan ve Atatürk’ün izinden gidenler O’nun tanımladığı Mülkiye ruhunu daima
yaşatmayı başardılar. 


Amuran –   Şimdi de dünyanın ve bizim yaşadığımız
sığınmacılar sorunu üzerinde duracağız. Genel anlamda soruyorum: Sığınmacı
olarak gidenlerin, gittikleri ülkelere doğrudan entegre olması mı istenmeli
yoksa sadece geçici kaldıkları sürede rahat yaşamaları adına ekonomik, sağlık,
eğitim, vb gibi sosyal güvenceleri mi sağlanmalı? Uluslararası anlaşmalarda ve
BM’lerin aldığı kararlarda daha çok hangisine ağırlık veriliyor? Çünkü
sığınmacılar için finans kaynakları bulunuyor ama sorun çözüldükten sonra
ülkeye dönüşleri için maddi manevi özendirici tedbirler alınmıyor planlar
yapılmıyor, değerlendirmeleri var, katılır mısınız?


Öymen – Öncelikle
bu önemli sorunun temelinde yatan siyasi meselelere çözüm bulmaya çalışmak
lazım. Sığınmacılık bugün yaşanan sıkıntıların sebebi değil sonucudur. Bölge
ülkelerinin ve orada yaşayanların değil de stratejik menfaati olan başka
ülkelerin çıkarlarını gözeterek sığınmacıların yaşadıkları ıstırapları sona
erdirmek mümkün değildir.


Pek çok ülkede
yaşanan insanlık dramlarının sona erdirilmesi için öncelikle bu ülkelerin
barış, demokrasi ve kalkınma sürecine kavuşturulmaları gerekiyor. Bir bölge
ülkesi olan Türkiye’ye bu alanda büyük görev düşüyor. 


Barış ve istikrar
sağlandığında sığınmacıların büyük çoğunluğunun öncelikli hedefi ülkelerine
dönmek olacaktır. Uluslararası kuruluşların hedefi de bu olmalıdır. O zamana
kadar onların geçici olarak bulundukları ülkelerde sağlık, eğitim ve diğer
temel ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanması gerekiyor. Bu da uluslararası
alanda daha iyi bir dayanışma ve işbirliğiyle gerçekleştirilebilir.


Amuran – Dünyanın hiçbir ülkesi 4.5 milyon  sığınmacı
kabul etmeyeceği halde başta ABD olmak üzere AB, İsrail ve bölgede bulunan
terör örgütleri sığınmacıların Türkiye de kalmasını arzu ediyorlar. Türk
kamuoyunun ikna edilmesini istiyorlar. Bu söylendiği gibi küresel bir proje mi?


Öymen – Bazı
ülkelerin farklı beklentileri ve projeleri olabilir. Ancak, bölgenin siyasi
coğrafyasını büyük devletlerin beklentileri doğrultusunda değiştirmeye
çalışmak  barışçı çözümlere ulaşılmasını büsbütün zorlaştırır. Büyük
devletlerin bölgede bir terör örgütüyle mücadele etmek için başka terör
örgütleriyle işbirliği yapmaları da uluslararası hukuka açıkça aykırıdır ve
çıkar yol değildir.


Uluslararası
toplumun ortak hedefi, Birleşmiş Milletler Yasasında belirtildiği gibi, bütün
bölge ülkelerinin, egemenliklerine, bağımsızlıklarına ve toprak bütünlüklerine
kavuşturulması olmalıdır. 


Kendi
ülkelerindeki terörle baş ederek güvenliği ve istikrarı sağlamak öncelikle o
toprakların esas sahibi olan devletlerin görevidir. Aynı şekilde o ülkelerin
anayasasını hazırlamak da başkalarının değil, o ülkelerin halkının hakkı ve
görevidir. 


SIĞINMACILARIN SAYISI TÜRKİYE’NİN TAŞIYABİLECEĞİ YÜKÜ AŞTI


Amuran – Türkiye demografisi değişmeye başladı. Öte yandan
gelenler kimler, IŞİD’li mi Taliban üyesi mi illegal örgüt mensuplarından biri
mi yoksa gerçekten savaştan zarar gören bir sığınmacı mı? Sığınmacılarla ilgili
istihbari bilgiler yeterince kamuoyunu tatmin etmiyor. Bu güvenlik diğer
ülkelerde nasıl sağlanıyor? Yabancı istihbaratçıların da  arttığı öne
sürülüyor. Riskli bir sürece mi girdik?


Öymen – Çok büyük
sayıdaki göç hareketleri bütün ülkelerin iç güvenliği, demografik yapısı,
istikrarı, sosyal dengeleri ve ekonomisi için ciddi sorunlar yaratır. Bu
sorunlara sadece sığınmacıları kabul eden ülkelerin çabalarıyla çare bulmak
mümkün değildir. Özellikle dünyanın en büyük gücüne sahip ülkelerin bir yandan
siyasi çözüm bulunmasını zorlaştıran yaklaşımları, bir yandan da sığınmacıları
kabul etmekteki isteksizlikleri, hatta direnişleri  bu büyük insanlık
dramına çare bulunmasını geciktirmekte ve güçleştirmektedir. 


Amuran – Ülkemizde sığınmacılarla ilgili alınan kararların da
analiz edilmesi gerekiyor. Elbette savaştan kaçanlara kapıyı açmak insani bir
karardır. Ancak burada bulundukları  dönemde, süreç nasıl yönetildi?


Öymen -
Sığınmacıların sayısı Türkiye’nin taşıyabileceği yükü aşmaktadır. Bütün bölge
ülkeleriyle sağlıklı ve sonuç verici bir diyalog içine girilmesi Türkiye’nin
üzerindeki yükün azaltılmasına yardımcı olabilir, siyasi çözüm arayışlarına ve
o ülkelerin toprak bütünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunabilir. Şimdiye kadar
izlenen politikaların gözden geçirilmesi, daha sağlıklı çözüm arayışlarına yol
açılmasına katkıda bulunabilir. 


Amuran  – İnsan hakları özgürlükler konusunda
duyarlılıklarını  her olayda  gösteren AB’nin, sığınmacılar
konusunda beklediğimiz duyarlılığı göstermemesi  ve sadece
bize  sınırlı finans desteği sağlamasını nasıl değerlendirmek
gerekir?


Öymen – AB
ülkelerinin bu konuda izledikleri politikalar kendi temel ilkeleriyle
çelişmektedir. İnsani değerlere öncelik vermek yerine can güvenlikleri
tehlikede olan sığınmacıları topraklarına sokmamak için direnen ülkeler büyük
sorumluluk taşımaktadır. AB’nin Türkiye’yle imzaladığı antlaşma da adalet, insaf
ve dayanışma ilkeleriyle bağdaşmamakta, Türkiye’den beklenenlerle ülkemize
yapılan vaatler arasında büyük dengesizlikler bulunmaktadır. Aynı antlaşma
çerçevesinde vatandaşlarımıza vizesiz giriş hakkı tanınması vaadi ise sürekli
olarak ertelenen bir yılan hikayesine dönmüş bulunmaktadır.  Daha
adil, tutarlı ve dengeli bir antlaşmanın müzakere edilmesi uygun olur. Ancak
bunun için AB’nin Türkiye’ye karşı baskı ve yaptırım politikaları uygulamaktan
vaz geçerek ortak hedefleri ve menfaatleri gözetmesi gerekir. 


TÜRKİYE, KURUCU DEĞERLERİ İTİBARİYLE ÖNCÜLÜK YAPABİLECEK EN
ÖNEMLİ ÜLKE


Amuran – Bu sorunların çözülmesinde tek yol, işgalci ABD ile değil
Şam hükümetiyle işbirliği yapılarak, ortak bir komisyon oluşturularak,
sığınmacıların güvenli bir şekilde ülkelerine dönmelerini ve istikrarı
sağlamak. Muhatabımız ne ABD ne Rusya olmalı. Uluslararası meşruiyeti devam
eden Esat’la doğrudan ilişki zamanı değil mi?


Öymen – Türkiye
ile Suriye arasında etkili iletişim kanallarının kurulması her iki ülkenin ve
bölge barışının yararına olur.  Türkiye’nin Suriye’yle 1998 yılında
imzaladığı Adana mutabakatının sağlıklı biçimde işletilmesi de iki ülkenin
diyalog kurmasını ve işbirliği yapmasını gerektiriyor. Ancak Türkiye Suriye’nin
egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterirken Suriye hükümeti de
ülkemizin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeli, resmi
söylemlerinde ve haritalarında Türkiye’nin bazı topraklarını kendi ülkesinin
bir parçasıymış gibi göstermekten vaz geçmelidir.


Amuran – Yanlış yol izlediğimiz maliyeti giderek yükselen Suriye
politikasından sonra geleneksel Türk dış politikasının kurucu ilkelerine dönme
zamanı gelmedi mi, bu çerçeve de Ortadoğu’nun istikrarına kavuşması için
ilk   atılması gereken adım ne olmalı?


Öymen – Elbette,
Türkiye’nin Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına ve dış politikamızın kurucu
ilkelerine dönmesi gerekiyor. Orta Doğu’da yaşanan sıkıntıların en önemli
nedenlerinden biri, neredeyse bütün dünyada demokrasi yaygınlaşırken Orta
Doğu’da bu alanda yeterli adım atılamamasıdır. Türkiye, kurucu değerleri
itibariyle  bu alanda bölgeye öncülük yapabilecek en önemli ülkedir.
Bunun için ülkemizin öncelikle demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve
kadın-erkek eşitliği gibi alanlarda dünya ülkeleri arasında layık olduğu yere
ulaşması gerekiyor.


Amuran – Bayram gününde Türkiye’nin gündeminde olan olaylara
kısaca değinelim istedik. Ayrıntıları bir başka söyleşimize bırakalım ve
yeniden size ve okurlarımıza iyi bir bayram tatili geçirmenizi dileyelim. Çok
teşekkürler.


Öymen – Ben de
okurlarınızın bayramını kutluyor size de iyi günler diliyorum.


Nurzen Amuran


Odatv.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış