Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü
Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR
DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !


Röportaj: Abdullah ŞANLI


Son zamanlarda sık sık gündeme gelmeye başlayan
Karadeniz’e yönelik ‘Pontus’ iddialarını konuyla ilgili birçok çalışmaya imza
atan Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur ile
konuştuk.


Pontus nedir? Rum ile Yunan arasında nasıl bir ilişki
var? Karadeniz’e yönelik Pontus iddialarının çıkış noktası nedir ve bu
iddiaların arkasında kimler var?


İşte Pontus gerçeği…


“Pontus” ne anlama gelmektedir,
neresidir?


“Pontus”,  Karadeniz kıyılarında
ikamet eden yerli halkların dillerinden Hellenceye geçmiş bir terim olup “deniz
yolu” ya da “deniz üzerindeki yol” demektir. Ve tabi daha sonraları yalnızca
“deniz” anlamına dönüşmüştür. Başlangıçta deniz için kullanılan Pontus terimi, Hellen
ve Latin yazarlar tarafından zamanla Karadeniz etrafında bulunan bütün olay ve
nesneleri Pontus’a ait olduğunu belirtmek için de kullanılmaya başlanmıştır.


Bu durumda Pontus etnik bir anlam ifade
etmiyor.


Kesinlikle. Sadece büyük bir deniz
anlamında kullanılmış. Daha sonra denizi de aşıyor ve M.S II. Yüzyıldan
günümüze kadar genişleyerek Karadeniz’le alakalı her şeyi tanımlamak için
kullanılmaya başlanıyor.


Pontus adıyla bir ırk ya da halk yok.
Milattan önce III. Yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan Pontos Krallığı
(MÖ 301-MÖ 63) dahi Pers soyundan gelmekte olup kendilerine devlet olarak ne
isim verdiklerini bilmiyoruz. Pontus devleti tanımlaması dahi çok geçtir ve
kuruluşundan yaklaşık üç asır sonra Latin kaynaklarında geçmeye başlıyor. Latin
kaynaklarında geçen bu devlet Mithradates Krallığı. Perslere bağlı bir aile
tarafından kurulan krallık. Mithradates krallığının kendine ne dediğini
bilmiyoruz. Roma İmparatorluğu tarafından Pontus deniyor. Ama Roma ile ilgisi
yok.


Roma ile çatışma içerisinde zaten.


Evet, Roma’nın en büyük düşmanı diye
bilinir tarihte. Bunlar Yunan soylu da değil. Irk olarak Pers ailesine mensup.




Peki, ‘Rum’ nedir ve Pontus ile Rum
nasıl bir araya geldi?


Rum kelimesi de bir ırkı ifade etmez.
Roma vatandaşı anlamında kullanılır. Anadolu, Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti
altında bir coğrafya olmasından dolayı, burada yaşayan insanlara Romalı
anlamında Rum denilmiş. Osmanlı metinlerinde ‘Diyar-ı Rum’ yani Roma
İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeki topraklar. Aidiyet olarak da bu coğrafyada
yaşayan insanlar.


Rum nasıl Yunan’a dönüşüyor o halde,
daha doğrusu dönüştürülüyor?


Bu coğrafyanın Roma hakimiyetinde olması
kendisine tabi insanların tamamının da Grek olduğu anlamına gelmiyor. Roma
İmparatorluğu içerisinde birçok halk barındırıyor. Zaman zaman bölgeye Türk
boylarının da geldiğini söyleyelim. En azından M. Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren
Karadeniz kıyılarının hemen tamamına hâkim olduklarını biliyoruz. M.S. VIII.
Yüzyıldan itibaren ise yoğun bir Müslüman Arap ve akabinde Müslüman Türklerin
bölgede etkin olmaya başladığı görülmektedir. Anadolu’nun tamamı Türklerin
eline geçtikten sonra da yer yer “Diyar-ı Rum” denilmeye devam etmiştir.
“Rum”un bir ırk ya da din ifade etmesi çok daha sonra Osmanlı Devleti’nin güç
kaybetmeye, Batı karşısında gerilemeye başlaması dönemine kadar gider. Batılı
güçlerin Osmanlı Devleti karşısında galip gelmeye ve kendilerini Roma
İmparatorluğunun temsilcisi olarak görmeye başlamaları Osmanlı Devleti
bünyesindeki Ortodoks unsurların hemen tamamının “Rum” olarak nitelenmesine,
diğer bir ifadeyle bir ırk ve dinî anlam kazanmasına yol açmıştır. Büyük bir
dönüm noktası olan bu politik değişim Yunanistan’ın kurulması ile bu devlet
tarafından günümüze kadar devam eden irredantist bir politika olarak
uygulanmaya başlanmıştır.


Yani Rum, politik ve dini sebeplerle
gerçek anlamından çıkıp Yunan’a dönüşmüş?


Evet, basit olarak böyle de ifade
edilebilir.   Yunan devletinin ortaya çıkışı da önemli bu noktada…
Avrupa’daki aydınlanma hareketi ve ardından Sanayi Devrimi ile beraber
sömürgecilik yarışı hız kazanıyor. Artık Osmanlı Devleti hâkimiyetinde bulunan
Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’yu da içine alacak bir sömürgecilik yarışı
başlayacaktır. Bu süreç içerisinde milli devletler ortaya çıkmaya başlıyor.
Yunanistan’ın ortaya çıkışı da bu çerçevede oluyor. Kuranlar da hem Yunan
isyanı hem de bağımsızlık sürecinde siyasi ve askerî destek veren Batılı
devletlerdir. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareketiyle kurulan bir
devlettir. Batılı devletlerin Helenizm hayranlığı ile kurduğu bu devlet daha
sonra kendisine bir misyon belirliyor. Kendisini Roma İmparatorlu- ğunun varisi
olarak görmeye başlıyor. Roma nerede hüküm sürmüşse oraya kadar, nerede Rumca
konuşuluyorsa oraya kadar genişlemeyi kendisine hedef olarak alıyor. Bu hedef
aslında Yunanistan’ın kurulmasından önce ‘Megali İdea’ olarak tanımlanmıştı.


Bu durumda Yunanistan’ın ‘Megali İdea’sı
doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor.


Evet, tabiki başlıca hedef. Önce Mora
yarımadasında bağımsız bir Yunan devleti kurulması hedefleniyor. Ardından
Adalar, Balkanlar, Kıbrıs, İstanbul, Batı Anadolu, Doğu Karadeniz… Bütün bu
bölgeler Megali İdea’nın hedefindedir. Mora yarımadası ile sınırlı kurulan
Yunan devleti, 19. yüzyıldaki uluslararası gelişmeleri lehine kullanarak ve
büyük devletlerin de desteğini alarak sınırlarını sürekli genişletmiştir. Bu
politikanın sonucunda yakın zamana kadar Türk literatüründe Adalar Denizi
olarak bilinen Ege Adaları’nda ve Batı Trakya’da yaşayan yüzbinlerce Türk
katledilmiş, başta cami olmak üzere yüzlerce tarihi eser ve vesika tahrip
edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.


Yunanistan; Batı Anadolu, Doğu
Karadeniz, Kıbrıs ve İstanbul üzerinde hak iddia ediyor. Bu iddialarını
temellendirmek için de bu bölgelerde yaşayan Ortodoks halkı Yunan göstermeye
çalışıyor diyebilir miyiz?


Evet, bu çok önemli bir nokta. Nerede
Ortodoks Hristiyan var ya da az çok Rumca konuşuluyor ise orayı Yunan
göstererek propaganda amaçlı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki Türkiye’de yaşayan
Ortodoksların bir kısmı neredeyse hiç Rumca bilmiyordu. Bir kısmının ise
Yunanistan’da konuşulan dille aralarında çok az benzerlik vardı. Ayrıca Rumca
dediğimiz dilin Hristiyan Ortodoks öğretisinden kaynaklandığını da hatırlatmış
olalım.




Pontus diye bir halk yok, Rum da etnik
olarak Yunan değil. Peki, Yunan iddialarına konu olan ‘Trabzon Rum Pontus
Devleti’ meselesi nereden çıktı?


Burada bahsedilen aslında Trabzon
Devleti,  1204 yılında cereyan eden 4. Haçlı seferi sırasında İstanbul’un
haçlılar tarafından işgal edilmesi ve Latin devleti kurulması üzerine Bizans
imparatorluk ailesinden Alexios ve David Komnenos’un Trabzon’a gelmesi ve
burada Gürcülerin desteği ile kurdukları krallıktır.


Yani Bu krallığın Pontus Devleti olarak
adlandırılan Mithradates krallığı ile bir alakası olmayıp Trabzon Devleti diye
bilinir.


Evet, Trabzon Devleti, Trabzon Krallığı,
Komnenos Krallığı şeklinde de ifade edilmektedir. Başlangıçta Samsun’un
batısına kadar uzanmaktaydı bu devlet. Ancak çok kısa bir süre içinde yani
1214’e gelindiğinde topraklarının büyük bir kısmını Anadolu Selçuklularına
kaybediyor. Selçuklu’ya vergi vermeye başlıyor. 1280’lere gelindiğinde Ordu ve
Giresun’u da kaybediyor. 1400’lere gelindiğinde ise sadece Trabzon ile sınırlı
bir devlet haline geliyor. Maçka’ya kadar dahi etkili olduğu söylenemez.
Bilindiği gibi 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından bu devlete son veriliyor
ve Trabzon, Osmanlı hakimiyetine giriyor. Bu krallığın toplam nüfusu dahi o
dönemde 10 bine varmıyordu.


Bu devletin tebaası yerel Ortodoks
Hristiyan halklardan oluşuyor değil mi? Yani etnik olarak Yunan değiller.


En azından tamamı için bu söylenemez.
Bölgenin Ortaçağ dönemine ait araştırmaları ile tanınan Rüstem Şükorov’un
tespitlerine göre bölgedeki Hristiyan nüfusun yarısından fazlası kesin olarak
Yunan değildi.


Bölgeye dair ilk yerleşim bilgileri var
mı, Türklerin gelip yerleşmesi ne zaman? Fetihten çok daha öncesine uzandığını
biliyoruz çünkü.


Tarih öncesi dönemleri bir kenara
bırakacak olursak tarihi çağlarda bölge ile ilgili ilk bilgiler Hitit
kaynaklarında geçmektedir ki bu bilgilerde MÖ 1750-1200 yılları arasına denk
gelmektedir. Hitit kaynaklarında bu bölgelerde yarı göçebe olarak yaşayan
Gaşkalardan bahsedilmektedir. M.Ö. 8. Yüzyıldan itibaren ise Kimmerleri, sonra
İskitleri görüyoruz. M.S.  7.-8. Yüzyıllardan itibaren kullanılan ve
kilise kayıtlarında da sıkça geçen Türkçe isimler gerek halk gerekse yönetici
kesimdeki Türk varlığını göstermesi açısından önemlidir. Diğer taraftan
Bizans’la Selçuklular arasında Doğu Karadeniz ticareti için yapılan mücadele Karadeniz’deki
Türk nüfus ve nüfuzunun Komnenos Krallığının kuruluşundan çok daha önce
başladığını göstermektedir. 


Fetihten sonra Trabzon’daki Rumlar ne
oluyor?


Fetih’ten 16.yy. sonuna kadar Trabzon ve
çevresinde büyük bir kısmı sürgün olmak üzere hem dışa hem de içe dönük bir
iskân siyaseti takip edildiğini görmekteyiz. Trabzon tarih ve kültürü konusunda
üstat isimlerden rahmetli Mahmut Goloğlu’na göre fetihten sonra Trabzon kale
içerisindeki nüfusun bir bölümü İstanbul’a gönderildi. Tabi İslamiyeti kabul
edip şehirde kalanlar da vardı. Gayrimüslimler dışarıya gönderilirken dışarıdan
da Trabzon’a yine çoğunluğu müslüman olmak üzere çok sayıda nüfus getirilip
yerleştirilmiştir ki 1500 lü yılların sonunda şehirde 6 binden fazla Müslüman
nüfus yaşamaktaydı.


Fetihten önce zaten Trabzon ve
çevresinde yoğun bir Çepni ve Kıpçak yerleşimi vardı. Fetihten sonra da
Trabzon’a Türk nüfusun iskanı devam etti. Şehrin içinde ağırlıklı Müslüman Türk
nüfus ve çok az da Trabzon Devletinin bakiyesi Rumları içeren bir yapı oluştu.
Bu yapı Osmanlı’nın dağılmasına kadar bu şekilde devam etti. Osmanlı’nın
dağılma döneminde Karadeniz’de Pontusçu hareket nasıl ortaya çıktı?


19. Yüzyıl Osmanlı’nın dağılma
dönemi.  Osmanlı Devleti, sanayileşen Avrupa devletlerinin pazar arayışı
çerçevesinde temel hedeflerinden biri olmuştur. Batılı devletlerin bu hedeflere
ulaşmak için uyguladıkları politikalardan biri de Osmanlı’nın içerisindeki
farklı etnik unsurları kiliseler ve misyoner örgütleri vasıtasıyla
dönüştürerek, hatta kopararak kendi nüfuzları altında bir coğrafya oluşturmaya
çalışmışlardır. Milliyetçilik hareketleri ve sanayileşen devletlerin sömürge
arayışı Osmanlı Devletinin dağılmasında büyük rol oynamıştır. Bu süreçte
Osmanlı Devleti’ne isyan eden halkların başında Yunanlar ve Sırplar
gelmektedir.  19. Yüzyılın başındaki Yunan isyanı, Yunanistan devletinin
kurulmasıyla sonuçlanırken Balkanlar’daki çözülme ve ayrışmayı da tetiklemiş
oldu. Bu ayrışma Balkan savaşlarıyla ve Balkanlar’ın Osmanlı’nın elinden
çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Batılı güçler aynı politikayı yani farklı unsurları
kaşıyarak, onları destekleyerek Osmanlı’dan koparma politikasını bu kez
Anadolu’da uygulamaya koydular. 1. Dünya Savaşı’nda bu politika artık zirveye
ulaşmıştır. Ermeniler ve Pontusçu Rumlar bölgedeki az sayıdaki nüfuslarına
bakmaksızın Büyük Devletlere güvenerek Türk halkına yönelik katliamlara
başladılar. 


Ancak Pontusçu hareketin fikri
altyapısının oluşmasında, Fener Rum Patrikhanesi, misyoner cemiyetleri,
Yunanistan ve Batılı devletlerin özellikle İngiltere’nin ve Amerika Bileşik
Devletlerinin etkili olduğunu belirtmek gerek. Çünkü onların kurmuş oldukları
misyoner okulları Rumların Osmanlı Devleti’ne olan vatandaşlık bağını
zayıflatıyor, ayrılıkçı siyaset peşine koşmalarını sağlıyordu. Bu süreçte
bölgedeki Hristiyan din adamları da önemli rol oynamıştır.


Peki, bu dönemde Karadeniz’deki Türk ve
Rum nüfus dengesi nasıl?


Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı resmi
istatistiğine göre Samsun’dan Rize-Artvin hattına kadar hemen bütün Doğu
Karadeniz Bölgesi’nde 921.128’i Müslüman, 161.574’ü Rum, 37.549’u Ermeni olmak
üzere toplam 1.120.251 kişi yaşamaktaydı. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milli
Cemiyeti’nin tespitine göre ise 1919 yılında hemen bütün Doğu Karadeniz
Bölgesi’nde 950.000 Müslüman, 155.000 Rum yaşamaktaydı. 19. Yüzyılın sonunda
Trabzon şehrinde ise 251 bin toplam nüfus var. Bu nüfus içerisinde Rum sayısı
sadece 26 bin. Yaklaşık 9 bin civarında da Ermeni var.


İsterseniz sözde ‘Pontus Soykırımı’
iddialarına temel olan 1919 yılına gelelim.


Evet, 1919’a gelindiğinde, Rusların da
desteğiyle Karadeniz’de Pontusçu çetelerin harekete geçtiğini görüyoruz.
Karadeniz’de, coğrafi bir terim olan ve Yunanca dahi olmayan ‘Pontus’ üzerinden
uydurma bir ‘Pontus Rum Devleti’ kurmaya kalktılar. Bu faaliyetlere en büyük
desteği de Yunanistan’ın verdiğini görüyoruz. İngilizler ve Amerikalılar da
destek verdiler. İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesini de unutmayalım. O
yüzden Mustafa Kemal Paşa, Lozan görüşmeleri sürecinde Fener Rum
Patrikhanesi’nden bahsederken ‘Fesat Yuvası’ ifadelerini kullanır. Batum’da
Pontus Kongresinin toplandığı günlerde Erzurum Kongresi toplanıyor. Erzurum
Kongresi’nin zamanlaması şüphesiz büyük önem arz etmektedir. Zira Erzurum
Kongresi’nin amacı, Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu’da Ermeni devletlerinin
kurulmasına engel olmaktı. Aynı zamanda Karadeniz’de silahlı Rum çetelerin
faaliyetlerini görüyoruz. Bu çeteleri eğitmek için Yunanistan subaylar dahi
göndermişti. Rum çetelerinin saldırıları sonucunda Türk köyleri yakıldı
yıkıldı, çoluk çocuk demeden yüzlerce insan katledildi. Katliamlar üzerine
Karadenizli Türkler de mecburen kendi milis kuvvetlerini oluşturdular. Daha
sonraları Mustafa Kemal Paşa’nın muhafızlığını da yapacak olan Topal Osman
olmasaydı Karadeniz’de Rumların katliamları daha korkunç bir hal alabilirdi.
Resmi rakamlara göre Rumlar tarafından katledilen Türk sayısı 1650’ye
ulaşmıştı. Bu sayı çok daha fazla aslında. Sadece 4 bine yakın ev yakılmıştı.


Asıl Türkler soykırım tehlikesiyle karşı
karşıya kalmış o zaman….


Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, 9.
Ordu Müfettişi olarak bölgeye gönderiliyor. Görevi asayişi sağlamak. Aslında
İngilizlerin istediği şuydu; Türklerin elindeki silahlar toplayarak Rum ve
Ermenilerin önünü açmak. Böylece Rumlar ve Ermeniler katliam, soygun ve
tahribatlarla bölgeyi Türklerden temizleyeceklerdi. Mustafa Kemal Paşa’nın
Samsun’dan gönderdiği raporlarda bu durum açıkça belirtiliyor, İngilizlerin
destek verdiği de vurgulanıyor.  Mustafa Kemal Paşa, bırakın Türklerin
elindeki silahları almayı, halkı Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri çatısı altında
örgütlenmelerini hızlandırarak Pontusçuları başarısızlığa uğratılıyor.


Rumların ve Ermenilerin yakın geçmişte
yaptıkları eylemler ve nihai amaçları düşünüldüğünde bu bölgede Türklerin
yaşama imkânı kalmayacaktı. Zaten Yunanlıların 19 Mayıs 1919’a olan nefreti
bundan ileri gelir. Mustafa Kemal, Karadeniz’de bir İzmir faciasının
yaşanmasını engelledi ve yapay bir Rum devletinin kurulmasının önüne geçti.
Bölgede hesapları olan hiçbir devlet özellikle Yunanlar Mustafa Kemal Paşa’nın
bu oyunu bozmasını hazmedemedi. Nitekim Yunanlar 19 Mayıs 1919 tarihini,
1994’te aldıkları kararla sözde ‘Pontus Soykırımı Günü’ ilan ettiler.


Milli Mücadele başarı ile sonuçlanıyor
ve Türkiye Cumhuriyeti ilan ediliyor. Lozan Konferansında alınan mübadele
kararı ile Karadeniz’den ne kadar Rum gidiyor Yunanistan’a?


Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen,
diğer bir ifadeyle mübadele edilen Rum nüfus sayısı 182.000’di. Hemen
belirtelim ki Rum nüfusunun bir kısmı daha önce bölgeden ayrılmış, başta
Yunanistan ve Rusya olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmişlerdi.


Son yıllarda sözde ‘Pontus Soykırımı’
iddialarının Batı’da yoğun bir şekilde gündeme getirildiğini görüyoruz. Ne
amaçlanıyor bu iddialarla, Türkiye ve Karadeniz üzerinde? Kimler var bu
faaliyetlerin arkasında?


Şüphesiz sözde Pontus soykırımı
iddialarının çok yönlü amacı vardır. Yunanistan için Türkiye’ye yönelik
diplomatik baskı aracı olduğu gibi daha geniş anlamda Karadeniz-Kafkasya
hattının güvensiz hale getirilmesi ve Türkiye’nin Orta Asya’ya uzanan bölgedeki
gücünün kırılması da hedeflenmektedir. Diğer taraftan tıpkı Ermeni meselesinde
olduğu gibi Türk milli hareketinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin
tartışmalı hale getirilmek istendiği de açıktır ve belki de Türk milletinin
dikkat etmesi gereken en önemli husustur.


Türkiye’nin bu faaliyetlerle mücadele
şekli hangi mecralarda ve nasıl olmalı?


Elbette geçmişte yaşanan olaylar
Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki dokümanlar üzerinden incelenecek,
araştırılacak, irdelenecektir. Ancak biraz önce ifade ettiğim gibi öncelikle
sözde soykırım iddialarından ne amaçlanıyor, iyi okunmalıdır. Bu şüphesiz
bölgenin jeostratejik önemini kavramakla mümkündür. Kamuoyunu bilinçlendirmede
ise çok yönlü çalışmalar yürütülmelidir. Örneğin görsel sanatlar, edebî
sanatlar ve plastik sanatlar gibi sanatın birçok formu, kültür bilimlerinin
hemen her unsuru halkın bilinçlenmesinde birer araç olarak kullanılabilir.
Günümüzde Yunanistan, sanatın bütün unsurlarını Pan-Helenizm ve Pontusçu
propaganda için işlevsel bir araç olarak kullanmakta, tarihi geçmişi yeniden
üreterek, hem kendi hem de dünya kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadır.