Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

İdeolojinin Sonu
mu ?


Kaynak
: https://vahdetveintegral.wordpress.com/2011/09/29/ideolojinin-sonu-mu/


İdeolojilerin sonunun
geldiği ilk defa Amerikalı Sosyolog Daniel Bell’in 1960 yılında yayınlanan
“İdeolojinin Sonu” isimli kitabında dile getirilmiştir. Bell bu eserinde,
insanlığın post-endüstriyel olarak adlandırdığı yeni bir döneme girdiğini ve bu
dönemde insanların artık etik ve ideolojik kavramlara değer vermediği, siyasi
sorunların insanlar için önemini yitirdiğini bunun yerine insanların önceliğini
iktisadi sorunların aldığı ve insanların etik ve ideolojik değerler yerine
bireysel ve maddi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini iddia etmiştir.
Aslında Bell’in bu tezi Batı dünyası için bir iddiadan çok bir gözlemi
yansıtmaktaydı. Gerçekten de Batı dünyasında 2. Dünya Savaşı’nın ardından
insanların değer yargıları ve önceliklerinde Bell’in bahsettiği doğrultuda bir
değişim gerçekleşmekteydi. Her ne kadar kısa bir süre sonra Avrupa’da ve
Amerika’da 68 kuşağı hareketleri gerçekleşecek olsa da oradaki, özellikle
Amerika’daki, hareketler Türkiye’deki gibi anti-emperyalist ve ideolojik
nitelikler taşımamakta, daha çok bireysel özgürlük talepleriyle gerçekleşen
hareketlerdi. Ancak dünyanın geri kalanında durum çok daha farklıydı. Bell’in
bu iddiayı ortaya attığı yıllarda Asya, Afrika ve Güney Amerika’da ideolojik
devrimler ve bağımsızlık hareketleri zirve dönemlerini yaşamaktaydı.
Avrupa-dışı dünyada Bell’in bahsettiği değişimler çok daha sonraları özellikle
Sovyetler Birliği’nin dağılıp dünyanın tek kutuplu hale dönmesinden sonra
gerçekleşecekti. Bugün ise dünyanın geneline baktığımızda Bell’in bahsettiği
post-endüstriyel çağ insanına ait özelliklerin tüm insanlar ve toplumlar için
genelleme yapılabilecek oranda hâkim durumda olduğunu görüyoruz. Gerçekten de
artık dünyanın her bölgesindeki insanlar için ideoloji ve etiğin yerini maddi
çıkarların, toplumsal kazanımların yerini bireysel kazanımların, siyasi
mücadelenin yerini ise apolitikliğin aldığını görüyoruz. Peki bunun nedeni
nedir? İnsan gerçekten de yüzyıllar boyunca verdiği mücadeleler ile ürettiği
bir takım kavramların, doğal hakların, toplumsal hakların, daha güzel toplum
hayallerinin ve bu amaçlar için fikri ve fiili olarak sistemli mücadele
tasarımları olan ideolojilerin aslında kendilerini daha da kötü bir duruma
sürüklediğini düşünüp kendi iradesiyle, kurtuluşun en azından daha iyi bir
hayatın tüm bunları bir tarafa bırakarak sadece bireysel talepler ve maddi
çıkarlar peşinde sağlanacağına mı kanaat etmiştir? Bu soruyu cevaplamadan önce
Bell’in bahsettiği ve bir gerçeklik olarak karşımıza çıkan insanlığın bu
durumunun gerçekten de yine onun iddia ettiği gibi ideolojilerin sonu mu olduğu
konusunu netleştirmek gerekir.


İnsanın dünya görüşü onun
binlerce yıllık medeniyet gelişimini şekillendiren şeydir. Tarih boyunca
insanlar, dünya görüşleri doğrultusunda hayalini kurdukları ideal toplum
ütopyasına ulaşabilmek amacıyla mücadele verirken medeniyetleri
şekillendirmiştir. Karl Mannheim şöyle der: “ütopya öğesinin insan düşüncesinden
ve eyleminden tamamen silinmesi demek, insan doğasının ve insanın gelişiminin
tamamen yeni bir karaktere bürünmesi demektir. Ütopyanın kaybolması durumu,
insanın bir ‘şey’den daha fazlası olmadığı durağan bir durum yaratır.” Yani
insan, “insan” olarak varlığını sürdürebilmesi için onu durağanlıktan
kurtaracak bir ütopyaya ve bu uğurda sistemli bir mücadeleye yani ideolojiye
muhtaçtır. Bugün hala “insan” diye bir şeyden bahsedebiliyorsak ütopyaların ve
ideolojilerin sonundan söz edebilmek mümkün değildir.


Kaldı ki, ideolojilerin
sonu söyleminin kendisi de açıkça ideolojik bir söylemdir. İdeolojilerin sonu
savunucularından ve açık toplum fikrinin kurucusu Karl Popper “Açık Toplum ve
Düşmanları” kitabında aslolanın bireyin eleştiri kapasitesini yükseltmek
olduğunu söyler. Popper’ın bahsettiği kapasitesi yükseltilecek olan bu eleştiri
süre gelen ideoloji ve düşünce sistemlerine karşı getirilecektir. İdeolojilerin
tarihine bakıldığında her yeni ideolojinin var olanlara karşı eleştiri
gereksinimi neticesinde doğduğu görülür, her yeni ideoloji var olanı reddeden
yeni bir toplum ideali fikriyle gelmiştir. Bu yönden “ideolojilerin sonu” veya
“açık toplum” fikirlerine baktığımızda, modernizmin toplum düzenini ve
ideolojilerini reddederek onun yerine yeni bir toplum ideali sunmalarının
ideolojiler üstü olmaktan çok öte başlı başına ideolojik bir tavır olduğu
görülmektedir. Yani insanlık ideolojisiz kalmamakta, sadece peşine düştüğü
idealler değişmektedir.


Aslında olan
ideolojilerin sona ermesi değil, ideolojilerin kapanışıdır. Burada “son” ile
“kapanış” arasındaki ayrımı felsefenin geleceğine ilişkin görüş bildiren
Jacques Derrida’nın “felsefenin sonu” ile “felsefenin kapanışı” arasında
yaptığı ayrımdan ödünç alıyoruz. Derrida diyordu ki, felsefenin kapanışı, yani
felsefenin ulaştığı sonuç, bizzat kendisinin ulaştığı
sonuçtur.[1] İdeolojilerin de bugün gelmiş olduğu bu nokta bizzat
ideolojilerin ulaştığı sonuçtur. Belli ideolojilerin iflas etmesi ve insanların
belli doktrinlerin en katı yorumlarını kalıp halinde alıp çatışmacı bir şekilde
bu yorumların üstünlüğünü sağlama çabalarından vazgeçmesi başlı başına
ideolojinin gelişiminin bir sonucudur. Lakin sorun şudur ki; insanlık tüketim
toplumunun dayattığı bireyci ve pragmatist düşüncenin yerine toplumcu ve etik ilkeler
getiren, bireysel ve maddi çıkarlardan daha üstün kavramlar taşıyan yeni
ideolojiler geliştirmekten aciz bırakılmıştır. Bu durum ise ideolojinin
gelişiminin olması gerekenin aksine daha olumsuz bir sonuca varmasına neden
olmuştur.


Sosyalist ve faşist
ideolojilerin pratikteki iflaslarının ardından liberalizm dünya üstünde hüküm
süren tek büyük ideoloji olarak kalmıştır. Çatışma halinde olduğu başka bir
ideolojinin bulunmaması sayesinde liberalizm, tıpkı sosyalizm veya faşizm gibi
bir ideoloji olmasına rağmen, kendini sanki insanlığın doğal ve olması gereken
düzeni olarak göstermiştir. Yani sadece sosyalizm ve faşizm birer ideolojiydi
de bunların çöküşüyle geriye ideolojiden kurtulmuş, doğal düzeninde yaşayan
liberal insan kaldı düşüncesi bilinçli ve başarılı bir şekilde insanlara
kabullendirildi. Böylece var olan sömürü ve adaletsizliğin sorumlusu olan
kapitalizm, emperyalizm ve tüketim toplumu gibi kavramlar insanın doğal
düzeniymiş gibi gösterilerek liberalizm aklanmış ve gelebilecek tepkiler hedefsizleştirilmiştir.
Hedefini doğru tayin edemeyen tepkiler ise bozuk düzenin kaynağını tam olarak
kavrayamadıklarından bozukluğa neden olan kavramların ve fikirlerin yerine
yenilerini getirememektedir. Kaldı ki; hedef doğru olarak tespit edilse dahi
“açık toplum” savunucularının “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları” gibi
kavramları yozlaştırarak veya içini boşaltarak kurduğu hedef saptırıcı
tuzaklara düşmemek de başlı başına büyük bir sorundur. Bugün emperyalizmin
hüküm sürdüğü coğrafyalarda, özellikle sol düşünce içinde çok büyük kesimlerin
bu tuzaklara yakalanıp emperyalizmle kol kola ulus devletlere karşı savaş
açtığını veya sınıfsal mücadeleden tamamen koparak etnik, bireyci veya
küreselleşmeci hareketlerden medet umduğunu görmekteyiz. Liberalizm, kendi muhaliflerinin
hedeflerini bile kendisi tayin ederek onları kendi düşmanlarına yöneltmekte
böylece her türlü sömürü ve adaletsizliği çekinmeden sürdürebilmektedir.


Modern insanın tarihi
ideolojiler ve bir takım üretilmiş kutsal kavramlar için mücadele etmekle,
savaşmakla geçmiştir. Günümüzün post-modern veya Bell’in adlandırmasıyla
post-endüstriyel insanına ise sadece iki basit dürtü şekil vermektedir: arzu ve
kabul. Günümüzün insanı zamanının ve emeğinin büyük bir bölümünü belli markada
bir otomobil, özel spor ayakkabısı ya da giysi gibi eşyalara veya ünlü bir
semt, daha iyi bir okul ya da işyeri gibi statü sembollerine ulaşmak için
harcamaktadır. İnsanın bu arzuları gerçek anlamda bir ihtiyaç değil, daha çok
yaratılmış ihtiyaçlardır. Tüketim toplumu ve onun ikram bilimi olan pazarlama
sürekli olarak insanlara doğrudan kendisi tarafından yaratılmış olan bu
“ihtiyaçları” dayatmakta ve bunları hakiki bir ihtiyaçmış gibi
kabullendirmektedir. Yani tüketim toplumu insan doğasının açığını bulmuş ve bu
sayede onu değiştirerek istediği gibi şekillendirmiştir. Jean Jacques Rousseau
insan doğasındaki bu değişimin ilk farkına varanlardandır ve o bu değişimin
insanı mutsuzluğa götürdüğü görüşündedir. İkinci Discours’unda, gerçekte çok az
sayıda hakiki ihtiyaç olduğu görüşünü savunur: İnsanın yalnızca barınacak bir
yere ve biraz yiyeceğe ihtiyacı vardır. Güvenlik bile temel bir ihtiyaç
değildir, çünkü bunun için önce yan yana yaşayan insanların birbirlerini tehdit
etmeye başlamaları gerekir.[2] Yani bu az sayıdaki hakiki ihtiyaçların
dışında kalan tüm insan arzuları gerçek anlamda bir ihtiyaç değil tüketim
toplumunun insanlara bir ihtiyaçmış gibi kabullendirdikleridir. İnsanın,
kendisine kabullendirilen bu ihtiyaçlara bağımlılıktan, daha doğrusu bu
ihtiyaçları yaratan tüketim toplumuna olan bağımlılığından, kurtulması ise çok
zordur çünkü ne kadar etkin bir üretim yapılsa dahi tüketim toplumu karşılanan
her “ihtiyacın” yerine yenisini koymakta ve insan, yeni yaratılan
“ihtiyaçların” peşinden daha büyük bir arzu ile koşmaya çabalamaktadır. Ancak
ne kadar hızlı olursa olsun artan yeni arzuları ile bunların karşılananları
arasındaki uçurumu gördükçe mutsuzluğa düşmektedir. Rousseau, insanın ancak
teknoloji girdabının ve bunun yarattığı bu arzular sarmalının dışına
çıkabilmesi ve doğal insanın bütünselliğine bir ölçüde ulaşabilmesi durumunda
mutlu olabileceğini savunmaktadır.[3] Şahsen Rousseau’nun sunduğu kadar
katı bir çözüm önerisine katılmamaktayım, bunun yerine insanların belli
ilkeleri, toplumu ve etiği yücelten ideolojiler ve o ideolojiler doğrultusunda
akılcı mücadele sayesinde kurtulabileceği görüşündeyim.


Süreç içerisinde
arzulamanın insan karakterinin öteki özelliklerine oranla tuttuğu yer sürekli
yükselerek değişmiş ve sonunda insanın en önem verdiği konuma gelmiştir. Tüketim
toplumu ise arzularımızı toplumsal çevremiz sayesinde koşullandırır. Çevremiz
tarafından kabul görme, tüketim toplumunun kontrol mekanizmasıdır. İnsanların
tüketim toplumunun koyduğu kuralların dışına çıkmaması kabul görme mekanizması
ile sağlanır. Arzuları, variyeti ve tüketim tercihleri ile kabul görmeyen bir
bireyin toplum içinde yer edinmesi, saygı görmesi de imkansızdır. Tüketim
toplumunda yoksulluk sorunu, bir doğal ihtiyaçlar sorunu olmaktan çıkıp, bir
kabul görme sorununa dönüşmüştür. Çöpçü ya da garsonlar, işsizlerden daha çok,
ama cerrah ya da futbol yıldızlarından daha az saygınlığa sahiptir. Yoksul ya
da evsiz barksız insanlara yapılan gerçek haksızlık, onların fiziksel
esenliğinden çok onurlarıyla ilgilidir. Hiçbir şeye sahip olmadıkları için
toplumun geri kalan bölümü tarafından ciddiye alınmazlar; politikacılar onlarla
ilgilenmez, polis ve adalet onların haklarını ötekiler kadar enerjik savunmaz,
özgüvene hala büyük değer biçen bir toplumda iş bulamazlar ve bir iş
bulduklarında da bu genellikle alçaltıcı bir iş olur, eğitimle durumlarını
iyileştirme ya da herhangi başka bir şekilde içlerinde yatan aslanı gösterme
olanakları hemen hemen hiç yoktur.[4] Kabul görme arzusu insanlığın
uğrunda büyük mücadeleler verdiği ve kısmen kazanımlar da elde ettiği eşitlik,
adalet, dayanışma gibi arzulara üstünlük sağlamış haldedir. Bu durumu tersine
çevirmek için öncelikle arzu ve kabul mekanizmalarının dışına çıkmaya cesaret
edebilen bireylere ve bu bireylerin toplumcu ve etik amaçlarla ortaya koyacağı ilkeler
çevresinde mücadele eden örgütlü güçlere ihtiyacımız vardır.


Modern çağ yani
ideolojiler çağı, aynı zamanda büyük savaşların ve toplu katliamların çağı
olmuştur. İdeolojilerin sonu savunucuları ve post-modern düşünürler tarafından
yaşanan tüm bu acıların nedeni olarak ideolojiler gösterilmektedir. Bu ne kadar
doğrudur? Oysa ki insanlar birbirlerini öldürebilmek için ideolojilerden önce
de nedenler bulmaktaydı: din için, toprak için, zenginlik için, taçlıların şanı
için vs. Modernizm ise bu nedenlerden bazılarını (taçlıların şanı ve kısmen din
gibi) yok ederken yerine başka bir neden koymaktan fazlasını yapmadı. Yani
insanın doğasını değiştirmedi ancak insanın doğasında var olan hırsı,
açgözlülüğü ve acımasızlığı açığa çıkarabilecek daha uygun bir ortam yarattı ve
insanın bu doğasını kullanmaktan hiç çekinmedi. Ayrıca bu konuda, modernizmin
ürünü olan teknolojik gelişme de Rousseau’nun çok öncelerde bahsettiği gibi,
insanlık için pek de olumlu bir rol oynamadı. Hesaba göre gelişen teknoloji
insanlar için boş vakit oluşturacak ve kendine vakit ayırabilen insan
özgürleştirecekti. Ancak, pek de beklenildiği gibi olmadı teknoloji ile
savaşların çehresinin değişmesi, sadece savaş meydanlarında ki askerlerin
değil, evlerinde oturan sivillerin, hatta nükleer silahlar yüzünden daha
doğmamış nesillerin dahi hedef haline gelmesi, ayrıca makineleşme yüzünden
endüstriyel üretimde fazlalığa dönüşen insanların ya işsiz kalarak tamamen
toplumun dışına itilmesi ya da çalışma koşullarında pek de bir değişiklik
olmadan hizmet sektöründe çalışan kölelere dönüşmesi insanın pek de beklendiği
gibi özgürleşmediğini gösterdi. Yani teknolojik gelişme insanı olduğundan daha
acımasız bir hale getirmese de onun hırsı ve acımasızlığını daha rahat
sergileyebilmesine olanak sağlayarak modern çağın, büyük savaşlar ve katliamlar
çağına dönüşmesine bir araç olarak yardımcı oldu.


Şüphesiz, son yüzyılda
faşizm gibi zalim bir ideolojiye ve birçok ideoloji uğruna yapılan büyük
katliamlara şahit olduk. Ancak unutmamak gerekir ki, her ne kadar fiiliyatta
gasp edilmiş halde olsalar da, insanoğlu bugün “yaşam hakkı”, “eğitim hakkı”,
“mülkiyet hakkı” gibi birtakım kazanılmış doğal haklara ve “eşitlik”,
“özgürlük”, “adalet” gibi üstün kavramlara sahipse bu da ideolojiler ve bu
uğurdaki mücadeleler sayesinde olmuştur. Varolan ideolojilerin insanlığa ne
sunduğunun ayrı ayrı kendi içlerinde değerlendirilmeleri gereklidir ancak genel
olarak ideoloji kavramını suçlu ilan etmek pek de doğru olmayacaktır.


–Mehmet Alp Fazlıoğlu


[1] Raoul Mortley,
Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler, İmge Kitabevi, Sf.153


[2] Francis
Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, Profil Yayıncılık, Sf.122


[3] Francis
Fukuyama, a.g.e., Sf.123


[4] Francis
Fukuyama, a.g.e., Sf.369


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış