V. MURAT TULGA : YENİ ÇÖZÜM SÜRECİ Mİ GELİYOR ???




01.07.2019 

Bu yazıda bir zamanlar sahte bir darbe
girişimiyle yargılanan bir subay ile Türkiye’nin yakın tarihinde katliamları
ile damga vurmuş bebek katili bir terörist başının mahpusluk hikâyelerini ve
hikâye süre gelirken ülkenin nereden nereye savrulduğunu okuyacaksınız. Bu
hikâye esasında yeni Türkiye’nin de kısa bir analizi olacak. Türkiye’de ahlaki ayarlar
ile oynanmasının da kısa bir muhasebesidir aslında. Başlayalım o halde…


Kumpas ve subay:


Kahramanlarımızdan birisi Muhabere Kurmay
albaydı. Balyoz Davası kapsamında Hasdal Cezaevinde tutukluydu. Tutuklu Kurmay
Albay en son Diyarbakır Lice’de Komutan Yardımcısıydı. Lice PKK Terör Örgütü
için sembolik bir yerdi. Çünkü örgüt Lice’de FİS Ovasında terörist başı
Abdullah Öcalan ve arkadaşları tarafından yıkık dökük bir ev içerisinde yapılan
toplantı sonrası kurulmuş sonra Türkiye’yi kan gölüne çevirmişlerdi. Bu yüzden
Lice’nin terör örgütü için ayrı bir önemi vardı. Kurmay Albay Lice’ye NATO
Brüksel’deki daimi görevi sonrası atanmıştı askerdi her görevi kutsal sayıyordu
“Brüksel- Lice” fark etmez yurt dışında yurt içinde her görevini
layıkıyla yerine getirme gayreti içerisinde oradan oraya koşuyordu.
Lice-Hani-Kulp üçgeninde operasyondan operasyona katılıyor terör örgütüne nefes
aldırmamak için var gücünle mücadele ediyordu. Tüm bu yoğunluk içerisinde bir
gün Diyarbakır’dan Kolordu Kurmay Başkanı kendisini telefonla aradı. Balyoz
Davası kapsamında ifadesi alınacağını ivedi Diyarbakır’a gelmesini emrediyordu.
Terörle mücadele falan ikinci plana atılmıştı ifade vermesi daha önemliydi
şimdi. Özel Yetkili Savcı Beşiktaş’tan talimatla istemişti bu ifadeyi.


Çözümsüzlük süreci!


Kumpas davalar süreci yaşanırken bu arada
Türkiye’de ilginç şeyler oluyordu. Terörist başına da Sayın Öcalan falan
denmeye başlanmıştı. Çok önem veriliyordu kendisine. Yine kendilerine
“Akil İnsanlar” denen bazı kişiler il il dolaşıp uzlaşmanın ne kadar
erdemli bir şey olduğunu anlatıyorlar sanki daha önce terör yaşanmamış gibi
yapıyorlardı. Bazı teröristler Kandil’den Habur’a geliyorlar savcılar
ayaklarına kadar giderek bu teröristlerin ifadelerini almak için Habur’da çadır
mahkemeleri kuruyorlardı. “Çözüm Süreci” deniyordu bu sürece.


Bu süreç asker arasında şaşkınlıkla
karşılanmıştı. Televizyonda teröristlerin halkı otobüs üstünde selamlamaları
izlenmiş her gün operasyona çıkan canlarının pahasına görev yapan arkadaşlarını
şehit gazi veren askerler arasında muazzam bir moral bozukluğu olmuştu. Son
zamanlarda operasyonlar da seyrekleşmişti zaten emirler gereği karakol
güvenliğini takviye ediyorlar operasyona çıkmayıp sadece savunma durumunda
kalıyorlardı. Valiler operasyonlara izin vermiyor deniyordu yol kontrol ve
denetimleri de azalmış çoğu yerde kontrol noktaları kaldırılmıştı. Kurmay Albay
denetlemelerinde bu moral bozukluğunu görüyor astlarına moral vermeye onlara
olanları dilinin yettiğince anlatmaya çalışıyordu.


Bir de araya bu Balyoz Davası ifade işi
girmişti işini gücünü bıraktı Diyarbakır’a gitti ifadesini verdi daha sonra
mahkeme tarafından Balyoz Davası İddianamesinin kabul edildiğini ve kendisinin
de sanıklar içerisinde olduğunu öğrendi. Hükümete darbe yapmak ile
suçlanıyordu. Kısacası cuntacı olarak yargılanacaktı. Dağda terörist kovalarken
birden yargıya hesap veren bir terörist olmuştu.


Duruşmalar başlamıştı sıklıkla ardı ardına
yapılan duruşmalara gidip gelirken bir gün duruşma salonunda mahkemenin
talimatıyla etrafı jandarmalar tarafından sarılarak diğer silah arkadaşları ile
tutuklanmıştı. Aylarca tutuklu kaldı kurmay albay. Bu süre zarfında suçsuz
günahsız olmalarına rağmen bir gizli el onlarla uğraşmaya devam ediyor
cezaevinden haftada iki kez on dakika ile sınırlı telefon görüşmeleri
dinleniyor ve yandaş medyaya servis ediliyordu. Hâlbuki cezaevinde devletin
koruması altında ve devletin gözetiminde bulunuyorlardı. Nasıl bu konuşmalar
dinleniyor ve medyaya servis ediliyor akıl sır ermiyordu bu duruma. Cezaevinde
tutuklu olmalarına rağmen “Cezaevinde havuzları var her türlü konforları
var yan gelip yatıyorlar…” diye haberler yapılıyordu haklarında. Hâlbuki
ne havuz vardı ne de güvenceleri. Sadece tel örgüler vardı vefasızlık vardı
hasret vardı bir de mahpusluk. Gel zaman git zaman bin bir sahte belge bin bir
iftira ve buna çanak tutanlarla mücadele sonrası bu Albay ve arkadaşları
tahliye oldular yeniden yargılandılar ve beraat ettiler. Çoğu şimdi emekli ve
köşelerinde oturuyorlar yaşadıklarına ve memleketin acınası haline bakarak.


Subayı öldürmek:


Peki neydi bu yaşananlar. Yaşananlar aslında
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 31 Temmuz Afyon’da subaylara hitabında
saklıydı: “Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar fedakârlar
sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız
herkesten evvel onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında
bir an


olsa bile subaylık yapmış subaylık izzeti
nefsini şerefini duymuş ölümü küçümsemiş bir insan hayatta iken düşmanının
tasarladığı ve reva gördüğü bu muameleye katlanamaz. Onun yaşamak için bir
çaresi vardır; şerefini korumak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi
ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için ya istiklal ya ölüm
vardır…”


Kısaca subaylar öldürülüyordu ama kimin
tarafından? Devlet çanak tutuyor Millet susuyor komutanlar seyrediyor
FETÖ’cüler öldürüyorlardı…


İmralı’da bir piyon:


Terörist başı Öcalan İmralı’daydı ve
yaptıklarının cezasını çekiyordu. Çekmeliydi de. Binlerce vatandaşımızın kanı
bulaşmıştı üstüne. Daha ilk ele geçtiğinde devlete verdiği mesajı netti uçakta.
“Her türlü göreve hazırım. ” diyor kendi bekam için yapamayacağım
hiçbir şey yok mesajı veriyordu.


Çözüm Süreci başlamış verilen sözlerin diyeti
istenir olmuştu kendisinden. Terörist başı olmaktan Sayın Öcalan’a evrilmişti
bu süreçte. Teröristlikten birden akil adam olmuştu!!!! Birçok da iyileştirme
yapılmıştı İmralı’da.


32 metrekarelik spor odası 20 metrekarelik bir
hobi odası aynı büyüklükte bir derslikten yararlanıyordu.


Canı sıkılmasın diye başka mahkûmlar (5 mahkûm)
getirilmişti yanına. Bu arkadaşları ile haftada bir saat görüşme hakkı vardı.


Ayda bir rutin doktor kontrolünden geçiriliyor
sağlığına çok özen gösteriliyordu. 11 81 metrekarelik koğuşundan şikâyet edince
bir dizi iyileştirme yapıldı.


“Hava alamıyorum” dedi havalandırma
süresi bir saatten iki saate çıkarıldı kapısı değiştirildi yerine gri renk
sürgülü bir kapı takıldı. Koğuş penceresindeki sineklik kaldırıldı kapının
üstüne yetmedi bir pencere daha takıldı. Rutubetten şikâyetçi oldu duvarları
ithal kâğıtla kaplandı. Devlete günlük maliyeti 125 bin TL yılda 45 milyon
liraydı.


Bu süreçte İmralı’ya kimler gidip gelmiyordu
ki. İlginç şekilde terörist başı kamuoyuna cezaevinden mesajlar veriyor bu
mesajlar İmralı dönüşü


milletvekillerince okunuyor mesajlar medyada
yer alıyor öyle ki devletin resmi haber ajansı boy boy haber yapıyordu bunları.
El yazısıyla yazmış olduğu notları tüm medyada yer alıyordu.


İmralı ziyaret resimleri tekmili birden
yayınlanıyordu sosyal medyada görsel basında. “Biraz zayıflamış mı yoksa
biraz ihtiyarlamış mı?” bunlar konuşuluyordu ciddi ciddi. Nevruz’da
mesajları siyasiler tarafından halka Türkçe ve Kürtçe okunuyor görsel medya bu
mesajın satır aralarını ilmik ilmik aynı anda birçok yorumcu ile yorumluyordu.


Siyasi iktidar “Devletin İstihbarat
Teşkilatı yapar böyle görüşmeleri ne olacak?” diyordu. “Sayın
Öcalan” lafına çok da alışılmıştı. Adalet Bakanlığı veriyordu izinleri
ardı ardına. İmralı’ya sefer sefer üstüne konuluyordu. Motorbotların biri
gidiyor diğeri geliyordu. Tak bakıyorsunuz avukatlar İmralı’da tak HDP eş
başkaları tak ailesi. İmralı denizde bir ada falan değil çift şeritli otoban
gibi olmuştu.


Gel zaman git zaman bu görüşmelerde bir şeyler
oldu. Sayın Öcalan tekrar terörist başı oldu. İzinler azaldı seferler olmaz
oldu. Mesajlar da kesildi…


Yeniden çözümsüzlük süreci mi?


Sonra yerel idareler seçimleri İstanbul Ankara
ve İzmir’in AKP tarafından kaybedilişi. İstanbul’da mızıkçılık seçimlerin
yenilenmesi kararı. 23 Haziran’da yenilenecek bir Belediye Başkanlığı seçimi
vardı. Seçimden iki gün önce bir “Son Dakika” haberi aynı anda tüm
medya da yer alıyor Anadolu Ajansı kaynaklı bir haber tüm görsel medyada alt
yazı olarak geçmeye başlıyordu.


Seçim öncesinde Ali Kemal Özcan isimli bir
akademisyen İmralı’ya elini kolunu sallayarak gidiyor (Daha sonra hem de bir
kere değil birkaç kere gittiği anlaşılıyor. ) terörist başı ile saatlerce
konuşuyor ondan haber getiriyor talimatını da kamuoyu ile paylaşıyordu. Daha
öncesinde terörist başı ile görüşme yapmak üzere uzun bir süre sonra
avukatlarına da izin verilmişti. Bir şeyler yeniden başlıyor kokusu vardı
havada. Kamuoyunun aniden tanıştığı bu akademisyen daha sonra bir haber
kanalına çıkıyor “Öcalan Kürt isyanı lideridir yerli ve milli bir
şahsiyettir. ” diyordu. Yeni bir Çözüm Sürecinden ve terörist başının yeni
bir inisiyatifinden bahsediyordu. İmralı’dan gelen talimat devletin resmi haber
kanalı tarafından kamuoyuna duyuruluyor bu esnada canlı yayında olan partili
Cumhurbaşkanı konuya ilişkin görüşlerini belirtiyordu.


Ertesi gün terörist başının kardeşi terörist
Osman Öcalan TRT Kürdi’ye çıkarak İstanbul seçimlerine ilişkin görüşlerini
paylaşıyordu. TRT Kürdi’nin reyting kaygısından olacak ki arananlar listesinde
olan bir terörist Irak’ta bulunarak TRT’ye çıkarılıyordu. Hâlbuki kendisini MİT
bir türlü bulamıyordu. Partili Cumhurbaşkanı bu konu hakkında da G20 Zirvesi
için Japonya’ya giderken “Osman Öcalan’ın kırmızı bültenle aranıp
aranmadığından bilgisi olmadığını TRT yetkililerinin arkasında durduğunu
söylüyordu. İmralı ziyaretleri ile ilgili olarak da; “Adalet Bakanlığımız
izini dâhilinde olmuştur İstihbarat Teşkilatımızın bilgisi dâhilindedir”
diyordu. Her şey çok normaldi yani. Türkiye yeni bir Çözüm Sürecine yelken mi
açıyordu acaba? Evet açıyordu. AKP ile yakınlığıyla tanınan bir bürokrat;
“Temmuz 2019’da çözüm sürecinin yol haritasının Eylül ayında ise barış bildirgesinin
açıklanacağını…” söyleyiveriyordu.


Tarih tekerrür mü ediyor? Yoksa…


Evet. Şimdi tekrar başa dönelim. Bu iki hikâye
yakın bir Türkiye hikâyesidir demiştik. Son 20 yılda Türkiye’nin tüm etik ve
sosyolojik ayarlarıyla oynanmıştır. Aklımızla dalga geçilmektedir.


Bugün yanlış siyasi uygulamalardan kaynaklı bir
beka sorunu vardır. Tüm değerler alaşağı edilmiştir.


Yaşananlar ve yaşananlardan çıkarılan dersler
ülkenin geleceğine yön verecektir. Artık hata yapılmamalı ve kanılmamalıdır


Gelinen noktada alınan dersler:


Düne kadar terörist peşinde koşan TSK
mensuplarına düşman hukuku uygulanmış askerler kumpas davalarla hapishanelerde
mahpus edilmiş görev yerlerinden koparılmışlardır. TSK’DE MUAZZAM BİR LİDER
KIYIMI YAŞANMIŞ BOŞLUĞU FETÖ’CÜLER DOLDURMUŞ BU HAİNLERDE SONRA 15 TEMMUZ HAİN
DARBE GİRİŞİMİNDE BULUNMUŞLARDIR.


En son askerlik kanunuyla ordu terhis edilmekte
ve vatan savunması korunaksız bırakılmaktadır. TSK’de Sevr Antlaşması sonrası
tarihin en büyük asker terhisi yaşanmaktadır. TSK’DE LİDER KIYIMI SONRASI EN
AST SEVİYEDE ER/ERBAŞ TERHİSİ YAPILARAK İKİNCİ NEŞTER VURULMUŞ ASKERİ GÜÇ
ZAYIFLATILMIŞ VE SAVUNMA SİSTEMİ ÇÖKERTİLMİŞTİR.


TSK kumpas davalar arkasından gelen 15 Temmuz
hain darbe girişimi müteakiben TSK’nin emir komuta yapısı teşkilat kadro ve
terfi sisteminde yapılan düzenlemeler askeri okulların hastanelerin kapatılması
Askeri yargı sisteminin kaldırılması lojistik sistem ve fabrikalarının dış
güçlere peşkeş çekilmesi ile zayıf ve alt yapısız bırakılmış en son askerlik
kanunuyla da personel gücü yok edilmiştir. TSK’DE YAPILAN BU DÜZENLEMELER
YÜZYILLARDIR VAROLAN SİSTEMİNİ YOK ETMİŞ TSK’NİN FABRİKA AYARLARINI BOZMUŞTUR.


Hal böyleyken Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı
ciddi beka sorunları katlanarak devam etmektedir. TSK 15 Temmuz Darbe girişimi
travmasını daha atlatamamıştır. Halen tutuklamalar devam etmekte temizlik ve
nekahet süreci sürmektedir. FETÖ tehdidi sivil kanada taşınamamış siyaseten ve
birçok alanda varlığını sürdürmektedir. Suriye ve Irak’da yaşananlar ülkenin
güvenliğine ciddi tehdittir. Türkiye Suriye bataklığına adım adım
çekilmektedir. Suriye’den şehitler gelmektedir. Suriye’de rejim güçleriyle de
karşı karşıya gelinmiş sıcak çatışmaya ramak kalmıştır. Doğu Akdeniz ve Ege’de
yaşananlar Türkiye’nin ciddi beka sorudur. Gerek Doğu Akdeniz’de gerek Ege’de
oldubittiler yaşanmakta net karşılık verilememektedir. Aidiyeti Belirlenmemiş
Kayacık ve Adacıklara Yunanistan tarafından el konulmakta Yunanlı siyasetçiler
ve askerler Türkiye’yi üst perdeden tehdit etmektedirler. AB bu sorun da karşımızda
yer almaktadır. Yunanistan yetmedi AB’de karşımızda taraf tutmaktadır. Güncel
sorunlar kapsamında S-400 sorunu ve F-35’ler ABD ile ilişkileri gerginlikte son
noktaya çıkarmış sadece güvenlik sorunu olarak değil bir ekonomik tehdit olarak
da ülkenin önüne konulmuştur. Gerek PKK Terör Örgütü gerek FETÖ Terör Örgütleri
ile mücadele ağır aksak sürdürülebilmektedir. TÜRKİYE İÇ VE DIŞ TEHDİT
SORUNLARIYLA KARŞI KARŞIYADIR. EMPERYAL GÜÇLERİN TALEPLERİ VE TEHDİDİ
ARTMAKTADIR.


Son tahlil de çözüm:


Türkiye çok cepheli bir tehdit ile karşı
karşıya iç ve dış cepheden bir saldırı altındadır. Bu sorunlar stratejik bir
öngörü ile çözülebilir. Çözüm yine Ulu önderin şu hitabında saklıdır:


“Şimdi Efendiler düşmana taarruz için
verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce hazırlamak ve
tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam
üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi
en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir.


Milletin varlığı ve istiklâli için gönlünde
vicdanında belirmiş gelişmiş olan istek ve emellerin sağlamlığıdır. Millet
içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa bu istek ve
emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse düşmanlara
karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza
inanırım.


İkinci vasıta milleti temsil eden Meclis’in
millî isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta
göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis millî isteği ne kadar büyük bir
dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse düşmana karşı o kadar güçlü bir
üstünlük vasıtasına sahip oluruz:


Üçüncü vasıta milletin silâhlı evlâtlarından
ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur.


Efendiler dedim bu üç vasıta veya gücün düşmana
karşı oluşturduğu cepheler iki şekilde düşünülebilir. Kolay anlaşılması için
şöyle diyeyim: İç ve görünürdeki cephe… Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün
memleketin bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe
doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe
sarsılabilir değişebilir yenilebilir.


Fakat bu durum hiçbir zaman bir memleketi bir
milleti yok edemez. Önemli olan memleketi temelinden yıkan milleti esir ettiren
iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar bu
cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar
başarı da sağlamışlardır.


Gerçekten «kaleyi içinden almak» dışından
zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar
sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek
yerindedir…”


Sonuç:


Son tahlilde; iç cephe önem arz etmektedir.
Fakat iç cephe yanlış siyasa ile zayıflatıldığı ve gün geçtikçe daha da
zayıflatılacağı emareleriyle doludur. Başkanlık Sistemi denerek Meclis
yetkileri azaltılmış kararlar tek adamın dudağı arasına bırakılmıştır. Tek
adamın denetimi sağlanamamaktadır. Tek adam kolaylıkla aldatılabilmekte ve
stratejik öngörüden uzaklaşabilmektedir. Türkiye yönetim sistemi yeni sistemin
noksanlık ve aksaklıklarına kurban edilmektedir. Türk Ekonomisi ABD’li kovboyun
iki dudağı arasındadır. Dolar ve avro bir sözle yükselmekte bir sözle düşmektedir.
Millet ve Meclis yeterince bilgilendirilmemekte günlük kısır tartışmaların
gölgesinde oyalanmaktadır. Son tekrar edilen seçim ve yaşanan kısır tartışmalar
milletin vaktinden galebe çalmaktan başka bir şey değildir.


Oysa çözüm tehlikeleri ve milli menfaatleri
hedefe koyarak öncelikle iç kaleyi sağlamlaştırmak Milleti doğru bilgilendirmek
milli öncelikleri belirlemek dolayısıyla siyasanın kalbi Meclisi ve Türk
birliğinin Türk kudret ve yeteneğinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir
ifadesi olan TSK’yi güçlendirmek ve sağlam tutmaktır.


Başarı sivil ve askerin milli menfaatler
kapsamında ortak davranması ve Milletin aynı hedefe kilitlenmesinden geçer. Bu
kapsamda devletin TSK’nin her kurumu her tesisi her bireyi ile
kuvvetlendirilmeli sistemi sağlam kurulmalıdır.


Haysiyet ve bağımsızlığın temel alındığı dış
siyasa iç cepheyi desteklemelidir. Haysiyetli ve bağımsız dış siyasa diyoruz
çünkü G-20 zirvesinde ABD Başkanı Trump’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da olduğu
Türk Heyetini “Hollywood Kahramanlarına” benzetmesine heyetimizin
tepki vermek yerine gülücüklerle karşılaması Türk ulusunun beklediği haysiyetli
karşılık değildir.


Öncelik İç Cephede olmalıdır. Bunun en önemli
bileşeni milleti ve siyasi iradeyi tam olarak arkasına almış güçlü ordudan geçer.
Bunu ordunuzu terhis ederek terörist başından medet umarak yapamazsınız. Yeni
çözüm süreçleri bu ülkeye daha da kaybettirir. Geçmişten ders çıkarmak gerekir.
Ne yazık ki çıkarılmadığı görülmektedir. “Subayınızı öldürmeyiniz
teröristi yüceltmeyiniz…” Yoksa ülkenin vay haline.




LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/v-murat-tulga-yeni-cozum-sureci-mi-geliyor-240242h.htm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet