Uygur Türk’ü Bir Patrik


Katoliklik ve Ortodoksluk bilinen Hıristiyan
mezhepleridir. Sonradan bir de Protestanlık eklenmiştir. Bu söylem, vasat bilgi
sahibi herkes tarafından tekrarlanan şeylerdir. Oysa Hıristiyanlığın İstanbul
ve Roma arasında ikiye bölündüğü sonra Almanya çıkışlı bir 3. mezhep olan
Protestanlık doğduğu gerçeğine başka gerçekler de eklemelisiniz. Evanjelizm
gibi, Kalvenizm gibi, Nasturîlik gibi!..


Nasturi Kilisesi (mağusa)

Biz Türkleri en çok ilgilendiren Hıristiyanlık akımlarından biri Nasturîliktir
dersek ne anlam ifade eder? Nasturîlikle ilintili olan Asurîlik, Süryanilik,
Suriye gibi adlandırmalar da hakeza. Öyle ya, kimileriniz bu adlandırmaları, kavramları
belki de ömründe hiç duymamıştır bile. Bulgarların, Çuvaşların, Gökoğuzların
Ortodoks olduğu, Macarların zaten Hıristiyan olduğu, Karayların Musevî olduğu,
Türkistan’daki kimi Türk topluluklarının Kök Tengri’ye (Gök Tanrı) inandığı,
kimi Salgur (Salur) ve Moğol oymaklarının Budizmi benimsediği az çok bilinse de
Nasturîlik hakkında pek fazla bir şey bilinmez. Oysaki bir zamanlar Ön Asya’dan
ve/veya Ortadoğu’dan çıkarak Türkistan’a, Çin’e kadar ulaşmış bir mezheptir
Nasturîlik. Ve hatta bir Uygur Türk’ü uzun yıllar Nasturî patriği olarak görev
yapmıştır.


Dönem, İlhanlıların Ortadoğu’da hâkim olduğu
yıllardır. Müslüman olmayan Türkleri kastederek “katli vaciptir” diye fetva
veren son Abbasî halifesi Mustasım Billah’ın, kendisini görünce fetvasını inkâr
etmesi üzerine “bir din adamı sözünden döner mi” diye sinirlenen ve halifeye
dansöz giysisi giydirip, Bağdat sokaklarında dolaştırdıktan sonra atlara
çiğnetip öldürten ve böylelikle Abbasî Devletine son veren Hülagü Han’ın hüküm
sürdüğü yıllar.. Babaannesi, annesi ve hanımı Türk olan, Türk kültürü
içerisinde yetişen Hülagü Han’ın, cenazesi Tengri inancına göre kaldırılan
(defnedilen) son Türk hükümdarı olduğu da söylenir. Emevîlerin, Batı
Türkistan’da Türklere yönelik soykırımı aratmayan toplukıyımları (katl-i âm),
tecavüzleri, yağmaları yüzünden Araplara karşı soğuk davrandığı bilinen Hülagü
Han İslâm dinine karşı ise hoşgörülü olmuştur. Zaten o yıllarda Akdeniz’den,
Macar ovalarından başlayıp Sakha’ya (Saka/Saha), Kore’ye kadar olan her yerde
Türklerin adaletinin ve dinî hoşgörüsünün hükmü söz konusudur. Bu hoşgörü
ortamından Nasturî misyonerler de yararlanmış ve Nasturî Hıristiyanlık büyük
kitleler halinde olmasa da bölgesel (local) veya küçük kümeler (group) halinde
Türk taraftarlar da edinebilmiştir. Bu taraftarlar içinde Hülagü Han’ın
-Kerayitlerden olan- eşi Dokuz Hatun (khatun/katun) bile vardır.


Tarihteki bütün Türk devletleri dinî özgürlüklere
saygılıdır. Cengiz Han’ın ve Selçukluların mirası üzerinde yükselen İlhanlılar
da bu geleneği sürdürmüştür. Bu dönemde resmî din sayılmasa da Nasturîliğe
hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Haliyle bu durum, hanedan üyesi kimi kadınların da
bu inancı benimsemelerine yol açmıştır. Misal kendisi Tengri inancından olan
Hülagü Han’ın -Kerayitlerden olan- Nasturî eşi Dokuz Hatun’un yeğeni ve
-kendisi Müslüman olan- Olcayto Han’ın annesi Uruk Hatun’un da Nasturîliği
benimsediği bilinmektedir. Buradan hareketle Kerayitlerin misyonerlik
eylemlerinden etkilenip Nasturî Hıristiyanlığı benimsemeleri yahut Hz.
Meryem’in hayat hikâyesi ve oluşturduğu mistik algının kadınları etkilemesi de
söz konusu olabilir. Meselenin asıl dikkat çekici yanı ise eşlerden birinin
Tengri yahut İslâm diğerinin Nasturî inancından olması ve bu durumun aile
içinde bir sorun olarak görülmemesidir. Bu durum Türk kültüründeki engin
hoşgörünün, düşünce ve inanç özgürlüğünün bir yansımasıdır.


Türkler arasında Nasturîliğe geçenler arasında
Hanbalık (Pekin) ve Horasan’dan Rabban Sauma ile Marcus adlı iki Uygur Türk’ü
de vardır. Bugün için bu Türklerin gerçek adlarını ne yazık ki bilemiyoruz. Her
ikisi de vaftiz edilirken aldıkları Hıristiyan adları ile kayıtlara geçmiştir.
Bu iki Türk, Kudüs’e gitmek için yurtlarından ayrılırlar. Erbil, Sinjar, Cizre
ve Mardin’de bir süre dolaştıktan sonra Musul’da iki yıl Hıristiyanlık eğitimi
alırlar. Nedendir bilinmez Kudüs’e de gidemezler. Marcus, 1280 yılında “Mar
Yahballaha” unvanı da verilerek bugün Çin’in kuzeyinde yer alan Kathay ve Wang
bölgelerine metropolit olarak atanır. İki arkadaş -Markus (yeni adıyla Mar
Yahballaha) ve Rabban Sauma- gerisin geriye Türkistan’a doğru yola çıktıktan
kısa bir süre sonra görevdeki Nasturî patriği ölür. Bunun üzerine geri dönen
iki arkadaş Bağdat civarında yeni patriği seçmek için toplanan kilise kuruluna
(konsey) katılır ve burada kurul üyeleri (konsil) tarafından Marcus yani Mar
Yahballaha patrik seçilir. Dicle kenarındaki -adını Makedonya Kralı İskender’in
komutanlarının birinden alan- Seleucia antik kentinde bulunan Mar Koka
Katedralinde 1281 yılında düzenlenen ve Kudüs, Semerkant, Tangut (Çin) Nasturî
metropolitlerinin de katıldığı bir törenle görevine başlayan Marcus yani Mar
Yahballaha 1317’de ölünceye kadar otuz altı yıl boyunca Nasturî patriği olarak
görev yapar. Marcus’un patrik seçilmesinde, kendisi Tengri inancından olan Abaka
Han’ın dolayısıyla İlhanlı Devletinin bir etkisi (dahli) var mıdır yok mudur
orasını bilmiyoruz.


Hanbalık demişken… Batı
dillerine police (polis) vb. olarak geçmiş olan Türkçedeki “balık”
sözcüğü kent/şehir demektir. Başlangıçta küçük bir sazlık iken günümüzde dev
kentlerden (metropol) biri haline gelen Pekin’in önceki adı olan Hanbalık da
“han kenti/şehri” anlamına gelir. Bu bölge Hunlar, Kıtaylar, Moğollar
gibi Turanî boyların yaşadığı bir yer olmuştur. Hatta Cengiz Han’ın -Türk
devlet geleneğinin bir gereği olarak- ülkesini oğulları arasında üleştirmesi
üzerine baba ocağında kalan Kubilay Han’dan itibaren bir süre başkentlik de
yapmıştır. Bugün bu bölge İç Moğolistan olarak anılmaktadır. Bölgede yaşayan
Moğollar, Mançular, vd. Turanî topluluklar erime (asimilasyon) sürecine girmiş
bulunmaktadır. Ne yazık ki şimdilerde her türlü baskı ve işkenceyle Uygur
Türklerini eritmeye çalışan “Han Çinlileri” de aslında Çu (Chou),
Vey, Tang, Tabgaç gibi hanedanlıklar döneminde Çinlileşmiş olan Turanî toplulukların
devamından başka bir şey değildir.


Abakay Han’ın ölümünün ardından başa geçen Teküder
Han’ın Müslümanlığı benimsemesi ve Ahmet adını alması, Teküder’in Memlüklerle
ittifak yapmak istemesi, Horasan Valisi Argun’un ayaklanması, Budist ve
Nasturîlerin Argun’a destek vermeleri, Patrik Mar Yahballaha’nın bu süreçte
kısa süreliğine hapse atılması, Kutuy Hatun’un devreye girip Mar Yahballaha’yı
hapisten kurtarması, Teküder Han’ın bir suikast sonucu öldürülmesi, Argun’un
han olması, Argun’un Vatikan’la müttefik olmaya çalışması, Argun’un ölmesi,
yerine Gazan Han’ın geçmesi, Gazan Han’ın Müslümanlığı benimsemesi, devletin
resmi dininin İslâm olması… diye giden Türk-Moğol Devletindeki iç
karışıklıklara Budist ve Nasturî din adamlarının da karışması ya da öyle bir
algı oluşması sonucunda Budizm ile birlikte Nasturîlik de gözden düşmeye ve
gerilemeye başlamıştır. Budizmin ve Nasturî Hıristiyanlığın gerilemesinde, bir
dönem Musevîliği resmî din kabul eden Hazar Devletine bağlı olan ve sonrasında
Selçuklu ailesinin öncülüğünde Ortadoğu’ya inerek devletler, beylikler kuran
Oğuzların (Ogur/Gur/Guz/Uz) bir diğer tanımlamayla Türkmenlerin Müslümanlığı
tercih etmeleri, devamında gelen Cengiz Hanedanlığının ikinci kuşakla İslâm’a
ısınıp, üçüncü kuşakla birlikte Müslüman olmaları yani Doğu Türkistan ve Çin’de
kalan Kubilay Han’ın, Çağatay Han’ın, Altınordu Hanlarının ve Teküder ile Gazan
Han’la başlayan süreçte İlhanlıların Müslümanlığı tercih etmeleri kadar Yavuz
Sultan Selim’le birlikte İslâm halifeliği görevini de üstlenen Osmanlılar,
Timurlular, Akkoyunlular, Atabeyler (devamında Eyyubîler, Memlûklar),
Babürlüler gibi adlarla anılan ve üç kıtayı neredeyse avuçlarının içine alan
diğer Müslüman Türk devletleri de etkili olmuştur kuşkusuz.


Dünya tarihinden Türkleri çıkarırsanız geriye sadece
magazin haberleri kalır. Yine Türkler olmasaydı, İslamiyet bugün belki de
sadece Arap Yarımadası ile hatta ve hatta sadece Hicaz’la sınırlı da
kalabilirdi. Hele de İmam-ı Âzam Ebu Hanife, İmam Muhammed Maturidî , Hoca
Ahmet Yesevî gibi şahsiyetler olmasaydı günümüz Müslümanları ne halde olurdu
kim bilir? İslâm uygarlığının temellerini atan Birunî, Farabî, İbn-i Sina,
Cezerî gibi Türk bilginler; Alparslan, Kılıçaslan, Nureddin Zengi, Selahaddin,
Babür, Baybars, Sultan II. Mehmet gibi fatihler; hat, mimarî, müzik, tehzip
alanındaki sanatkârlar olmasaydı?!.. Misal neredeyse tamamı Türkler tarafından
yaptırılan üç kıtadaki tarihî camiler, o camilerin içini dolduran geometrik
süslemeler, hatlar; bir Edirne Selimiye Camisi, bir Divriği Ulu Cami, bir Isfahan
Ulu Camisi, bir Delhi Tac Mahal olmasaydı?!. Dünyanın en ünlü bestesi olan,
neredeyse bütün Müslümanların ezbere bildiği Tekbir’i besteleyen Itrî olmasaydı
mesela… Aslına bakarsanız (hadd-i zatında) -sözde İslâmcı geçinen- dinci
çevrelerin de artık bu gerçeği görmeleri ve Türk diline, kültürüne, tarihine
karşı takındıkları ilgisiz, mesafeli, soğuk ve hatta düşmanca tavrı gözden
geçirmeleri gerekiyor. Etnik özür ve/veya kıskançlık vicdanları bu kadar da kör
etmemeli sonuçta!..


Türkistan’dan yola çıkıp, Ortadoğu’ya gelen neredeyse
hayatlarının sonuna kadar birlikte hareket eden iki Türk’ten Rabban Sauma,
Argun’un hanlığı sırasında İlhanlı Devleti adına Vatikan’a, Papa 4. Honorious’a
elçi olarak gitmiştir. Bir ölüm olayı da burada yaşanmış ve Rabban Sauma yoldayken
papanın ölmesi üzerine Nasturî Türk elçi İtalya’ya vardığında karşısında kimi
yas tutan kimi papalık hesapları yapan kardinalleri bulmuştur. Rabban Sauma’ya
sonraları ne olduğunu bilmiyoruz. İki arkadaştan, dosttan, yoldaştan Marcus
yani Mar Yahballaha ise 13 Kasım 1317 tarihinde Nasturîliğin o dönemdeki önemli
merkezlerinden -hatta en önemli merkezi- olan Erbil taraflarında ölmüştür. İki
kavim kardeşimizin, deyim yerindeyse iki kafadarın toprağı bol olsun.


Aziz Dolu Atabey


azizdolu.wordpress.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet