TARİH : OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922)


<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/SAVAŞ.jpg>
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) *Bölüm I
CEPHE SAVAŞLARINDAN PSİKOLOJİK DEZENFORMASYON SAVAŞLARINA
_____
Dezenformasyon, yanlış veya doğruluğu bulunmayan ve kasıtlı olarak yayılan bilgidir. Hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan Karşı propaganda ile benzerlik taşır. Sahte belge, el yazısı, fotomontaj ve montaj filmler ile fabrikasyon istihbarat ve dedikoduların duyurulması gibi yöntemleri bulunur. Sosyal alanda bireyleri ve toplumları yönlendirmek amacıyla, yanlış bilgi ve haber vermek için kullanılan en önemli araçlardan biridir.
Espiyonaj veya askeri istihbarat alanında dezenformasyon, düşman kuvvetleri yanlış kararlar aldırmaya yönelik olarak çıkartılır. Hasım tarafta psikolojik çöküntü oluşturulması ve motivasyonun kırılması için de kullanılır. Yanlış bilgi üretme ve yayma yoluyla yapılabileceği gibi mevcut bir bilgiyi kötü maksatla kullanma ve çarpıtarak verme yöntemi de uygulanabilir.
Geleneksel propaganda veya Büyük Yalan teknikleri toplumsal seviyede hissiyatı motive veya demotive etme amacı taşırken dezenformasyon, makul seviyede kitleleri kuşkuda bırakan çarpıtma bilgiler veya bu bilgilerin yanlış kasıtlı sonuçlara bağlanması yoluyla manipüle etme amacına hizmet eder.
Eğer hedef kitle bu tip kontrolden etkilenebilecekse uygulanan diğer bir teknik, gerçeklerin gizlenmesi veya sansürlemedir. Eğer bilgi alma kanaları tamamen kapatılmadan bırakılabilirse, bu kısıtlı bilgilerin dezenformasyon ile doldurulabilmesi ve hasmın kolayca ispatlanamaz birçok iddialar ile birlikte kuşkulu bir halde bırakılabilmesi mümkündür.
Bazı gerçek bilgileri ve gözlemleri bazı yanlış yorumlar ve yalanlarla karıştırmak veya bazı gerçek bilginin sadece bir kısmını vererek yanlış yorumlarla bilgiyi dağıtmak yaygın dezenformasyon taktiklerdendir. [1]
_____
Psikolojik savaş, açıklanan bir olağanüstü durum veya savaşta, iletişim araçları ve diğer psikolojik vasıtaların düşman üzerinde psikolojik baskı yaratmak ve düşman kontrolü altındaki bölgelerdeki düşman gruplarının ve diğer hedef alınan toplulukların tutum ve davranışlarını olumlu yönde etkilemek amacıyla kullanılması tekniğidir. Bunun temel işlevi, düşmanın savaş veya çatışmaya devam isteğini zayıflatmak ve savaşı sürdürmekteki kapasitesini azaltmak amacı güden bütün çabaları desteklemektir. [2]
_____
19. Asrın başlarında savaşlar silahların ve orduların güçleri üzerine kuruluyordu. Sanayileşme sürecine girmiş olan ülkelerin ürettikleri silahlar da çok güçlü ve savaşın sonucunu belirleyecek, üstünlük sağlayacak kadar etkiliydi. Ve bu ülkeler ekonomik olarak da güçlü olduklarından daha çağdaş ve savaş kabiliyeti üstün olan ordular yaratarak ve lojistik olarak da destekleyerek açtıkları cephelerde zafer kazanıyorlardı. İngiltere, Fransa ve İtalya bu sınıftaki ülkeler olup, ekonomik ve savaş güçlerini Osmanlı’ya karşı birleştirerek, Osmanlı İmparatorluğunun sonunu getirmek üzere anlaştılar. Yanlarına Yunanistan da eklemlendi. Osmanlı ise emperyal deyişle; “Ölüm yatağında” idi.
Gelelim 20 yüzyılın başlarına, günümüze; Zaman içinde değişen savaş konseptinde silahların öldürücü güçlerinin yanına daha modern ve öldürmeden, sinsice, örtülü işgal yoluyla, borçlandırarak, ülkelerin ekonomik varlıklarını ele geçirerek, demokrasi söylemleriyle yeni bir psikolojik savaş yöntemi uygulayarak, toplumda yalan haberlerle dezenformasyon yaparak, anayasayı değiştirerek, toplumu etnisite ve inanç ile bölerek, terör yaratarak, eğitimi ve hukuku iğfal ederek, Ulus Devleti parçalayarak, Parlamentoyu işlevsiz kılarak, yaratılan işsizlik ve yüksek enflasyonla toplumu yoksullaştırarak, enerjisini çalarak ülkeleri cephede savaşmadan ele geçirme yöntemi kullanılıyor.
Ve tüm bunları yapabilmek için küresel baronların itaatkâr bir vekil bulmaları ve O’nu da işgal edilecek ülkenin başına getirmeleri gerekiyordu. Ne yazık ki Türkiye 2002 yılında bu yana bu karanlık sürecin içinde sürekli olarak yalpalıyor. Atanmış bir BOP eşbaşkanı ve yanında ona hizmet eden kurmaylarıyla birlikte küresel baronların verdikleri görevleri yapıyorlar. Türkiye uçurumun kenarındadır. İşgal orduları Lozan’da Atatürk ve İsmet İnönü’ye karşı kaybettiklerini BOP eşbaşkanı eliyle geri alıyor.
Putin’in danışmanı Alexandr Dugin şöyle diyordu; “Büyük devletler Türkiye’yi paylaşma planları yapıyorlar. Doğal olarak Rusya da bundan payını alacaktır”
Ve yine bu arada Türkiye çevresindeki ülkelerin yaptıkları tüm işbirliği ve siyasi toplantılardan dışlanıyor ve toplantılara davet edilmiyordu!!!
“Ortadoğuda uluslararası bir toplantıda şayet bir yemek daveti almadıysanız, biliniz ki menüdesinizdir”
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum.
Naci Kaptan / 06.Mart.2021
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/İŞGAL-ASKERLERİ-İSTANBULDA-1918.jpg>
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) BÖLÜM II
<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/ATATÜRK-SÖZLERİ-1.jpg>
BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I nacikaptan.com/?p=87261 BÖLÜM II nacikaptan.com/?p=87371 BÖLÜM III nacikaptan.com/?p=87397 BÖLÜM IV nacikaptan.com/?p=87573 BÖLÜM V nacikaptan.com/?p=87731 BÖLÜM VI nacikaptan.com/?p=87830
_____
Değerli okur,
Gündem çok dolu, Laik Cumhuriyet ağır tehdit altında. Türkiye üzerinde küresel ölçekte büyük oyunlar kurgulanıyor ve oynanıyor. Kendisinin BOP Eşbaşkanı olduğunu söyleyen Erdoğan bu kurguların eş başkanı olarak kendisine verilmiş olan görevlerini yerine getiriyor. Ekonominin çöküşü, Milli varlıkların uluslararası firmalara devredilmesi, akıl almaz boyuttaki dış borçlanma, planlı çökertilen tarım ve hayvancılık, aydınlanma devrimlerinin, parlamento ile birlikte işlevsiz kılınması, erkler ayrılığının yok edilmesi, Yargı siyasallaştırıldı ve Ordu politize edildi ve hiyerarşik düzeni bozuldu. Ege Denizinde 20 adamız Yunanistan tarafından işgal edildi. Toplum planlı olarak bölünüyor ve kavgalaşmaya itiliyor. Meclis işlevsiz, ülke yasalarla değil, tek adamın sözleriyle ve kararnamelerle yönetiliyor. Liyakat ise askıda. İnanıyorum ki bir işgal ordusu bile devlet düzenini böylesine bozamaz ve ekonomiyi bu büyüklükte tahrip edemezdi.
Ve bunlarla birlikte Türkiye Cumhuriyetini zamanın en güçlü devletlerini ve ordularını hem cephede hem de masada mağlup ederek kuran muzaffer komutan ve büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’e saldırılar artmıştır. Karanlık inlerinden çıkan yobazlar BOP eş başkanından güç alarak Hem Atatürk’e hem de aydınlanma devrimlerine saldırıyor.
Putin’in danışmanı Alexandr Dugin şöyle diyor; “Büyük devletler Türkiye’yi paylaşma planları yapıyorlar. Doğal olarak Rusya da bundan payını alacaktır”
Ve yine bu arada Türkiye çevresindeki ülkelerin yaptıkları tüm işbirliği ve siyasi toplantılardan dışlanıyor ve toplantılara davet edilmiyor!!! “Ortadoğuda uluslararası bir toplantıda şayet bir yemek daveti almadıysanız, biliniz ki menüdesinizdir”
Türkiye’yi kuran, kurtaran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi paşa’ya, Mavi gözlü sarı kurt’a, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarım.
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum. Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecindeki günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.
Naci Kaptan / 10.03.2021
_____
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) BÖLÜM II
Aktaran Naci Kaptan / 10.03.2021
_____
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/İŞGAL-ASKERLERİ-İSTANBULDA-1918.jpg>
İtilaf kuvvetleri İstanbul’a çıktıktan sonra şehirde asayiş bozulmuş, Türk polisinin ve jandarmasının sözü ve hükmü azalmıştı. Şüpheli görülen evlere izinsiz giriliyor, ittihatçı olduklarından şüphelenilen subaylar sokak ortasında tutuklanarak gözlem altına alınıyor, Osmanlı subaylarının İtilaf subaylarını rütbe farkına bakılmadan selamlaması isteniyor, İtilaf askerleri trenlerde ve vapurlarda birinci mevkide oturuyor, haberleşme kontrol ediliyor, basına sansür uygulanıyordu.
Ocak 1919’dan itibaren İstanbul’da asayiş ve inzibat işleri İtilaf inzibat kuvvetlerinin kontrolü altında yeniden düzenlendi. Buna göre; Beyoğlu ve Boğazın Rumeli yakası iki bölgeye ayrıldı ve her birine, İngiliz, Fransız ve İtalyan polislerinden onar polisle, İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarından oluşan bir heyet konuldu. Bu iki bölgenin başına da bir İngiliz Yüzbaşı getirildi. İstanbul yakası da iki bölgeye ayrıldı ve idaresi bir Fransız Yüzbaşısına verildi. Üsküdar, Kadıköy ve Boğaz’ın Anadolu yakasının inzibat işleri ise İtalyanlara bağlandı.
İstanbul halkı ise işgalden sonra ne yapılması gerektiği hususunda üç gruba ayrılmıştı. Bir grup savaşa karşı çıkıyor ve Anadolu’da başlamakta olan Milli Mücadelenin durdurulmasını istiyor, diğer bir grup, durumu olduğu gibi kabul edip, aceleye gerek görmeden kurtuluşu zamana bırakmayı savunuyor, üçüncü grup ise Anadolu’da başlamak üzere olan savaşın desteklenmesini istiyordu. İşgalin boyutları belli oldukça üçüncü grubun taraftarları artacak ve İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve asker kaçırma işlerini, organize şekilde yapacak çeşitli teşkilatlar kurulacaktı.
13 Kasım 1918’de İtilaf filosunun İstanbul’a gelmesi, askerlerin karaya çıkması, istihkâmların işgal edilmesi ile başlayan İstanbul’un fiili işgal dönemi, 16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf devletleri tarafından resmen işgali ile resmi işgale dönüşecekti. (sayfa XI)
_____
MÜTTEFİK KUVVETLERİN İSTANBUL’U RESMEN İŞGALİ –16 MART 1920 1.1. İSTANBUL’UN MÜTTEFİK KUVVETLER TARAFINDAN RESMEN İŞGALİNİ HAZIRLAYAN GELİŞMELER
_____
1.1.1. İstanbul’un Önemi ve Londra Konferansı 13 Kasım 1918’den beri İtilaf kuvvetleri tarafından fiilen işgal altında bulunan İstanbul’da, sonraki günlerde nasıl bir strateji izleneceği İtilaf devletlerini, özellikle İngilizleri oldukça meşgul eden bir konuydu. 22 Aralık 1918 tarihli “İngiliz İmparatorluğu İçin İstanbul’un Stratejik Önemi” başlıklı rapor İngiltere’nin İstanbul ile ilgili hedeflerini göstermesi bakımından önemlidir. Bu raporda;
“- Boğazları da kapsayan niteliği İstanbul’a hem kara köprüsü hem de su geçitlerinden kaynaklanan ikili bir stratejik önem kazandırmaktadır. Bu yapı geçmişte Avrupa ile Asya arasındaki istila dalgalarının yolu olarak her zaman önemli idi ve bu gerçek sürekli olarak geçerli olmuştur. Sahip olduğu bu nitelik onları Rusya’nın ana kapısı olması yanı sıra Hint yolları için de bir geçit durumuna sokmuştur.
-Bu önem tarihsel gerçeklerle de değerlendirilebilir. Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü beraberinde getirecek Türk istila dalgaları İstanbul’dan geçerek Viyana kapılarına ve Güney Rusya’ya ulaşmıştır. Aynı şekilde Türk İmparatorluğu’nun Ortadoğu ve Balkanlarda çöküşü Rusya ve Almanya gibi iki büyük gücün rekabetini bu bölgeye davet etmiştir.
– Bu rekabetin baskısı altında ülkelerin bloklaşması büyük savaşın hazırlayıcısı olmuştur.
– Bu tarihsel görünüm bile İstanbul’un Avrupa ile Asya arasında bir kara bağlantısı olarak önemini göstermeye yeterlidir. Türklerin Boğazlara egemen olduktan sonra Karadeniz’i geçerek Güney Rusya’ya ulaşmaları ve Rusya’nın Çar Petro zamanında burada bir deniz gücü oluşturmaları, İstanbul’un önemini daha da artırmıştır” denilerek İngilizler için İstanbul’un önemini belirtiyordu. Nitekim 4 Ocak 1920’de İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon “her ne pahasına olursa olsun Türklerin Avrupa’dan ve İstanbul’dan atılmalarının şart olduğunu” öne süren muhtırayı İngiliz kabinesine sundu.
Muhtırada Türklerin İstanbul’dan atılmaları ya da orada bırakılmaları konusunun Fransızlarla tartışıldığı, İngiliz delegelerin Türkleri İstanbul’dan atmayı, Fransızların ise İstanbul’u Türklerde bırakmayı savundukları belirtiliyordu. İstanbul’un Türklerden alınmasının yüzyıllardır süregelen Türk topraklarının paylaşılması sürecinin bir devamı olacağı savunuluyor, Türkiye’de bulunmuş ve Türkiye’yi incelemiş uzmanlardan Amiral Calthorpe ve Amiral Robeck’in de Türklerin İstanbul’dan atılmaları fikrinde oldukları ve Türk’ün İstanbul’da bulunmasının Doğu Avrupa’nın havasını zehirlediği belirtiliyordu21. İngiliz Başbakanı Lloyd George tarafından da desteklenen bu fikir Hindistan İşleri Bakanı Montagu’nun etkisiyle mecliste kabul edilmedi.
Bu defa, Lord Curzon İstanbul’un uluslararası statüye kavuşturulması planını öne sürdü ve padişahın İstanbul’dan uzaklaştırılması konusunda yine ısrarlıydı. Fakat Fransızlar buna karşı çıktı ve Montagu’yu destekleyerek Fas, Cezayir ve Suriye’deki Müslümanların gücendirileceğini öne sürdüler. Curzon bu kez padişahın zaman zaman İstanbul’da oturmasına izin veren “Vatikan önerisi” ile geldi fakat yine Fransızlardan bu konuda da destek bulamadı.
Bu arada İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşmasının şartlarını konuşmak üzere 12 Şubat 1920’de başlayıp 10 Nisan 1920’ye kadar aralıklarla devam eden Londra Konferansı’nda bir araya geldiler. Bu konferans Paris Barış Konferansı’nın bir uzantısı mahiyetindeydi ve barışla ilgili bütün sorunları, bu arada yoğun olarak da Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşmasını ele alacaktı.
Konferanstaki en önemli konu İstanbul’un durumu ve Boğazlar idi. Fransa Başbakanı Millerand toplantıda, İstanbul’un Türklerde kalmasını ve Türkleri İstanbul dışına atmanın maliyetini Fransa’nın kaldıramayacağını savundu. İtalya Başbakanı Nitti ise İtalyan siyasetinin esasını şu şekilde açıkladı: “ Türkiye’nin bütünlüğünün korunması, Padişahın İstanbul’da kalması ve Boğazların uluslararası bir idare tarafından yönetilmesi”. İtalya, Halifenin İstanbul dışına çıkarılmasını güvenlik ve uluslararası denge bakımından kabul etmiyordu.
Neticede 14 Şubat tarihli toplantıda “İstanbul’un Türklere bırakılması” kararı çıktı. 17 Şubat tarihli İstanbul gazetelerinde yer alan Londra çıkışlı bir telgraf haberi, büyük başlıklarla verildi ve bu karar İstanbul’da coşkuyla karşılandı. Haberde Londra görüşmelerinde İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasının bütün İslam dünyasında meydana getireceği olumsuz etkilerin ciddi olarak göz önünde tutulduğu, İtalya ve Japonya’nın Fransız görüşüne katıldıkları ve bu durumda İngiltere’nin de aynı görüşü benimsemek zorunda kaldığı belirtilmekteydi.
Oysa İngiliz Observer Gazetesi Boğazların ve İstanbul’un Türklerde bırakılmasına büyük tepki gösterdi. 22 Şubat 1920 tarihli sayısında, “Genç Türkleri Geri Getirme Boğazlar ve Tam Güvenlik” başlıklı yazıda, Sultan Halifenin İstanbul’da kalmasının, Ermeni katliamının kan lekelerini üzerinde taşıyan, Türkleri savaşa sokan, zorba, şövenist İttihatçılara yarayacağı ve milliyetçilik adı altında yönetimi tekrar ele geçirecekleri ileri sürülmekteydi. Konferansın ilerleyen günlerinde İngilizlerin görüşü ağır basmaya başladı.
_____
FATMA AFYONCU / www.tesis.org.tr/assets/view/userfile/249525.pdf / Sayfa XI – 1-2
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm III
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/İŞGAL-ORDUSU-İSTANBUL-İSTİKLAL-CADDESİNDE-1918.jpg>
BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I nacikaptan.com/?p=87261 BÖLÜM II nacikaptan.com/?p=87371 BÖLÜM III nacikaptan.com/?p=87397 BÖLÜM IV nacikaptan.com/?p=87573 BÖLÜM V nacikaptan.com/?p=87731 BÖLÜM VI nacikaptan.com/?p=87830
_____
Türkiye’yi kuran, kurtaran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi Paşa’yı, Mavi gözlü sarı Kurt’u, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarak;
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum. Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecinde günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.
_____
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922)
Aktaran Naci Kaptan / 11.03.2021
_____
BÖLÜM III
1.1.2. Müttefik Kuvvetlerin İstanbul’u Resmen İşgalini Hazırlayan Sebepler
İtilaf Devletleri zaten Ekim 1919’da kurulan Ali Rıza Paşa kabinesinden memnun değillerdi. Üstelik İstanbul’da 12 Ocak 1920’de açılan mecliste milliyetçi bir hava esmiş ve bu meclis 28 Ocak 1920’de Türk tarafının kabul edebileceği barış şartlarını belirleyen Misak-ı Milli’yi kabul etmişti.
İtilaf Devletleri, yeni meclisin Paris Konferansı’nda verilen kararları kabul etmelerini beklerken, işgal altında bulunan İstanbul’da meclis, Anadolu’daki milli mücadeleyi destekler yönde çalışmalar yapıp Misak-ı Milli’yi kabul etmişti. Bu gelişmeler üzerine İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robeck’in, Lord Curzon’a gönderdiği yazıda, İstanbul’da meclisin açılmasının ve bazı milliyetçi ileri gelenlerin İstanbul’a gelmesinin buradaki durumu müttefikler aleyhine etkilediğini bildirmekte, İstanbul ve Boğazlar bölgesini güçlendirmeleri gerektiğini tavsiye etmekteydi. General Milne ise İstanbul’daki İngiliz askeri durumunu artırmak gerektiğini belirtmekte, hatta Batum’daki İngiliz askerlerinin Boğazlara yerleştirilmesini önermekteydi.
Ayrıca İtilaf Devletleri, milliyetçi olduklarını bildikleri Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Erkan-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa’dan dolayı rahatsızdılar. İngiliz Yüksek Komiseri Robeck bu iki Osmanlı paşasının hemen görevden uzaklaştırılması gerektiğini düşünüyordu, çünkü barış konferansını yıldırma ve şiddetli barış şartlarına karşı direniş hazırlama amaçlarına yönelik olan bütün milli hareketin Harbiye Nezareti’nden yönlendirildiğine inanıyordu.
Bu konuda General Milne ile iletişime geçen Robeck, onun da kendisi ile aynı fikirde olduğunu anlamıştı. Fakat Cemal ve Cevat Paşaların tutuklanma işi Türk yetkililer eliyle yapılmalıydı. 20 Ocak 1920’de paşaların görevden alınması ile ilgili nota Osmanlı Hükümeti’ne verildi.
İngilizler bu konu ile ilgili planlar yaparken 21 Ocak 1920’de Hariciye Nezareti’nden Yüksek komiserlere Harbiye Nazırı ve Erkan-ı Harbiye Reisi’nin istifa ettiklerine dair yazılar geldi.
Bu sırada Fransızların Maraş’ta uğradıkları yenilgi ve Kilikya’da Ermeni katliamı iddiası, İngiltere’nin Fransa’yı kendi yanına çekmek için kullandığı bir provokasyon aracı oldu. Kuva-yı Milliye ile Fransızlar arasında Maraş’ta 1 Ocak’tan itibaren şiddetli mücadeleler başlamış ve bu mücadeleler 11 Şubat’ta Fransızların şehri boşaltmalarına kadar sürmüştü.
Kuva-yı Milliye’nin başarılı mücadelesi İtilaf Devletleri’ni telaşlandırmıştı. Bu olayların sorumlusunun Mustafa Kemal Paşa olduğu, onun da İstanbul Hükümeti ile gizli ilişkiler içinde bulunduğu, bu durumda İstanbul Hükümeti’ne baskı yapılması gerektiği İtilaf Devletleri arasında tartışıldı
Londra gazeteleri, orada Ermenilerin Türkler tarafından öldürüldüğü yolunda hararetli yayınlarda bulunuyorlardı. Meselâ, 14 Şubat tarihli Times Gazetesi’nde, Anadolu’da ajanlık yapan bir İngiliz’in gönderdiği telgraf yayınlandı. Telgrafa göre, Ocak ayı sonunda Maraş yakınında milliyetçi haydutlar 1500 Ermeni’yi katletmiş, 1 Şubat’ta da iki Amerikalı, haydutlar tarafından öldürülmüştü.
İstanbul-Ermeni Delegasyonunun haberine dayanarak verilen bir bilgide ise Antep Maraş arasında 2000 sivil Ermeni’nin öldürüldüğü ileri sürülmekteydi35. Fakat Fransız gazeteleri “Bu katliam, Londra’da kasten uydurulup, yayılıyor; yalandır” diye yazıyorlardı. Hatta bu yalan katliam haberleri ile ilgili Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde çıkan makalenin adı “Uydurma Katliamlar” iken, İngiliz sansürü sonunda “Katliamlar” olarak değişmişti.
İstanbul’daki Yüksek Komiser De Robeck’in Lord Curzon’a gönderdiği gizli yazıda, gizli bir kaynaktan sağlamış olduğu bilgiye dayanarak Maraş bölgesindeki Fransız güçlerine saldıran milliyetçi milis gücüne, silah ve mermileri Harbiye Nezareti ile Osmanlı kolordu ve tümen komutanlarının sağladığını bildirmesi, İngiltere’nin iddialarını kuvvetlendirdi.
Hatta Lloyd George Londra Konferansı’nın 28 Şubat tarihli oturumunda Maraş olaylarının büyük devletlerin prestijine leke sürdüğünü belirtti ve artık Türkiye’ye karşı harekete geçmek gerektiğini söyleyerek, gerekirse sadrazamın ve bazı nazırların tutuklanmasını önerdi.
Aslında Fransız basını ve Fransa kamuoyu Maraş’ta ve Kilikya’da Ermeni katliamı olduğuna dair gelen haberleri şüphe ile karşılıyor, bu haberlerde askeri ve siyasi amaçların varlığını seziyor ve Lloyd George’un bu olayları bahane ederek İstanbul’da girişmeyi tasarladığı hareketi uygun bulmuyordu.
Fakat bu durum, Fransa’nın işgale katılmasına engel olmayacaktı. Müttefikleri sinirlendiren diğer bir gelişme de 26- 27 Ocak 1920’de gerçekleşen Akbaş Cephaneliği baskınıydı. Gelibolu yarımadasının doğusunda bulunan bu cephanelik, Balıkesir cephesindeki silah ve cephane ihtiyacını giderebilirdi, ayrıca içindeki cephanenin Rusya’ya gönderileceği söylentileri dolaşıyordu. Bu durum, 61.Tümen Komutanı Albay Kazım (Özalp) Bey’i harekete geçirmişti. Baskını yapma görevi Köprülü Hamdi Bey ve Dramalı Rıza Bey yönetimindeki elli kişilik Kuva-yı Milliye çetesine verildi.
Çete, cephaneliği basıp, 8.500 tüfek, 30 makineli tüfek ve yarım milyon piyade fişekliği’ni alıp, Bolayır Vapuru ile yanındaki mavna ve kayıklara yükleyerek Umurbey İskelesi’ne hareket etmişti. Üstelik bu olay etraftaki Müttefik gemilerine ve Akbaş yakınlarında bulunan İngiliz kuvvetlerine rağmen gerçekleşmişti.
Akbaş baskını Türkiye’deki İngiliz askeri makamlarını kaygılandırmıştı. İngiliz işgal ordusu başkomutanı General Milne, İngiltere Savaş Bakanlığı’na gönderdiği yazıda, denetiminde çok fazla savaş malzemesi bulunduğunu, bu malzemenin korunmasının ciddi bir askeri sorumluluk oluşturduğunu, üstelik milliyetçilerin bu silahları ele geçirmek için planlar hazırladığını bildiriyor ve Akbaş baskınını örnek vererek denetimindeki tüm silahları denize atmak için yetki istiyordu. Savaş Bakanlığı, buna izin vermemiş fakat silahları düşmanın eline geçirecek ani bir durum meydana gelmesini engellemek için gerekli tedbirleri alma yolunda General Milne’ye yetki vermişti.
İstanbul’un işgaline karar verilmesindeki bir diğer etken ise giderek güçlenen Bolşevik yayılmacılığının İngilizlerin bölgesel çıkarlarını tehdit edici boyuta ulaşması ve İngilizlerin bu olumsuz gelişmeleri ancak İstanbul’un işgali ile kontrol ve denetim altına alabileceklerine inanmalarıydı,
Yine İstanbul’un işgali ile müttefikler, barış şartlarını milliyetçilere dayatabileceklerini ve onları İstanbul Hükümeti’yle işbirliğine zorlayabileceklerini umuyorlardı. İşgal sayesinde bütün istenmeyen kişileri yani şehirdeki Kuva-yı Milliyeci unsurları tutuklayabileceklerini, daha etkin bir mali ve hukuki kontrol getirerek şehrin yönetilmesini kolaylaştıracaklarını düşünüyorlardı.
Aslında İstanbul’un işgali daha çok İngiliz politikasının, İngiliz çıkarlarının ve İngilizlerin İstanbul’u kendi hakimiyetlerine alarak kendi müttefiklerini de bu oyunda kullanmak istemelerinin bir sonucu idi. Nitekim İngilizler, İstanbul’un işgali ile;
Amerikan Mandası fikrinin kökünden yıkılmasını sağlamayı, mandanın Boğazlar ve İstanbul’a sıçramasını önlemeyi, İstanbul’un bir emrivaki ile Yunanlılar tarafından işgaline engel olmayı ve Bolşeviklerin İstanbul ve Boğazlar üzerinde hak iddia etmelerini veya bunu fiili hale getirme teşebbüslerini peşinen yok etmeyi istiyorlardı.
Ayrıca, Ortadoğu’da özellikle Musul bölgesindeki İngiliz çıkarlarını, barış ne zaman ve hangi şartlarda yapılırsa yapılsın elde edebilmek için İstanbul ve Boğazları daimi bir koz olarak kullanmak gibi düşünceleri bu işgalin İngiliz çıkarlarına daha çok hizmet edeceğinin göstergesiydi.
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm IV
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/İŞGAL-ORDUSU-İSTANBUL-İSTİKLAL-CADDESİNDE-1918-1.jpg>
ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm IV
Türkiye’yi kuran, kurtaran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi Paşa’yı, Mavi gözlü sarı Kurt’u, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarak;
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum. Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecinde günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.
Naci Kaptan – 16 Mart 2021
_____
BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I nacikaptan.com/?p=87261 BÖLÜM II nacikaptan.com/?p=87371 BÖLÜM III nacikaptan.com/?p=87397 BÖLÜM IV nacikaptan.com/?p=87573 BÖLÜM V nacikaptan.com/?p=87731 BÖLÜM VI nacikaptan.com/?p=87830
_____
16 Mart 1920 – 16 Mart 2021 – Bugün İstanbul’un işgalinin ve müttefik devletler tarafından yönetime el konulmuş olmasının 101. yıl dönümüdür. İstanbul’un İşgali, Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından gerçekleşmiştir.
_____
16 Mart 2021, İstanbul’un İngiliz emperyalizmi tarafından resmen işgalinin 101. yıldönümü. Hatırlatmaya gerek var mı? İstanbul denen şehir, o dönemde Osmanlı devletinin “payitahtı”, yani başkentiydi. Bir başka deyişle, 16 Mart 1920, padişah Vahdettin’in yönettiği ülkenin devlet mekanizmasının doruğunun bulunduğu şehrin işgal edildiği gündü.
İLK İŞGAL; Osmanlı başkenti İstanbul, önce 13 Kasım 1918,
İKİNCİ İŞGAL; 16 Mart 1920’de olmak üzere ikinci kez işgal edildi.
İlk işgalde, İstanbul’un önemli ve stratejik noktaları kontrol altına alındı. Ancak idareye el konulmadı.
İkinci işgalde daha önce kontrol altına alınmış olan İstanbul’da yönetime el konuldu.
Eylül 1922’ye gelindiğinde, İzmir’in Kurtuluşu’ndan sonra, Mustafa Kemal Paşa İstanbul’u kurtarmak için Türk birliklerine İngiliz ve Fransız işgalindeki Çanakkale’ye hareket etmeleri emrini verdi. Türkler Kurtuluş Savaşı verdiği sırada İrlanda sorunuyla uğraşan Birleşik Krallık, Ankara Hükûmeti ile savaşın eşiğine geldi. Liberal Başbakan David Lloyd George, Mustafa Kemal’in birliklerine karşı taarruza geçilmesini istediyse de müttefiklerinin desteğini alamadı ve ülkesindeki savaş karşıtı muhalefet ile (Newfoundland ve Yeni Zelanda dışında) dominyonların güçlü direnişiyle karşılaştı.
Lloyd George’u gereksiz bir savaş başlatmaya çabalamakla itham eden Muhafazakâr Parti’nin 19 Ekim 1922’de Carlton Club deklarasyonu (Carlton Club meeting) ile koalisyondan ayrılması sonucu Lloyd George hükûmeti düştü. İlerleyen süreçte diplomatik olaylar Türklerin lehine gelişti. İşgal, son İtilaf birliklerinin 4 Ekim 1923’te şehri terk etmesinden sonra, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu birliklerinin 6 Ekim 1923’te tören eşliğinde şehre girmesiyle sona erdi.
_____
Üstelik, başkent işgal edildiğinde, Osmanlı ülkesinin birçok bölgesi zaten işgal altındaydı. İzmir ve Ege bölgesinin bir bölümü 1919 Mayıs’ından itibaren, İngiliz emperyalizminin vekil gücü olarak Yunan ordusunun işgali altına girmişti. Trakya’da yine Yunanistan hâkimdi. Antalya’dan Konya’ya ve Muğla’ya kadar İtalyan işgali vardı. Kilikya (Çukurova, Antep, Urfa, Maraş) Fransız emperyalistlerinin saldırısı altındaydı. Karadeniz’de ise İngiltere Pontus devletini canlandırma politikasıyla Yunan devletinin ağzına bir parmak bal çalıyordu.
Bu genel tablo karşısında ne yapmıştır Vahdettin İstanbul işgal edildiğinde? Tarihe not düşmek için bile olsa parmağını kıpırdatmamıştır. Meclis-i Mebusan adıyla anılan parlamento, başka hiçbir şey yapmamıştır ama hiç olmazsa dünya demokratik kamuoyunun duymasını sağlamak için, yarım yamalak da olsa, son derecede ürkek de olsa parlamentonun özgürlüğünden ve milletvekillerinin dokunulmazlığından söz eden bir bildiriyi oybirliğiyle kabul etmiştir. Padişah ise kendisini ziyaret eden meclis heyetine işgalcilerin kudretini hatırlatarak meclisin dilini tutmasını tavsiye etmiştir!
Bununla da kalmamıştır. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ertesinde Aralık ayında feshettiği meclisin 12 Ocak 1920’de tekrar açılmasına izin verdikten sonra, 16 Mart işgalinin hemen ertesinde, ülkeyi İngilizlerin uşağı olarak yöneten Damat Ferit’i 5 Nisan’da yeniden hükümet kurmakla görevlendirmiştir. Bunun mantıksal uzantısı, içinde Milli Mücadele taraftarları olduğu için İngiliz emperyalizmine Damat Ferit ölçüsünde biat etmeyen meclisi kapatmak olurdu. Nitekim Vahdettin 11 Nisan’da onu da yaptı: Meclisi bir kez daha feshetti.
Onunla da yetinmedi. Tam bu dönemde Anadolu hareketine, Kuva-yı Milliye’ye ve bütün emperyalizm muhaliflerine cepheden taarruz etmeye ve karşı devrimci güçleri örgütlemeye koyuldu. Anzavur ve onun Cemiyet-i Ahmediyesi, Abaza isyanı, Düzce olayları, Konya, Kuva-yı İnzibatiye, Teâlî-i İslam Cemiyeti, Hilafet Ordusu, bütün bunlar tam da bu dönemde örgütlenmiştir, harekete geçirilmiştir.
Bunlar da yetmemiştir. Şeyhülislama Fetva-i Şerife’sini tam da meclisi feshettiği gün (11 Nisan’da) çıkarttırmış, Anadolu hareketine katılanların katlinin vacip olduğunu duyurtmuştur. Tabii Damat Ferit de bunu bir hükümet bildirisi ile yeniden yayma fırsatını kaçırmamıştır.
Böylece, Osmanlı devleti, bir bütün olarak İngiliz emperyalizminin, daha genel olarak İtilaf devletlerinin ve İngiliz muhiplerinin sultasına girmiş oluyordu. Tam bir teslimiyet!
İşte budur zilletin tarihi! Bugün Abdülhamid hayranlarının, yeni Osmanlıcıların, “reklam arası bitti”cilerin yücelttiği Osmanlı devletinin, “Devleti Âliyye”nin bu ülkeyi ve toplumu getirdiği yer budur. Osmanlı’yı savunan, Osmanlı’nın son padişahının bu alçaklığını açıklamak zorundadır!
Bu zilletin derecesini anlamak için bir an bugüne ilişkin bir olasılığı düşünmeniz yeterlidir. İngiltere o dönemin Amerikası’dır. Amerikan emperyalizminin gücü ve kudreti bugün neyse, İngiltere’ninki de o gün oydu. Şimdi kafanızda canlandırın: Diyelim bir gün Amerika Ankara’yı işgal etmiş. Diyelim devleti yöneten güç, hangi partiden olurlarsa olsunlar, ülkenin çıkarlarının ancak işgalcilerle iyi geçinerek korunabileceğini savunuyor. İşgale karşı örgütlenen ve mücadeleye girişenleri ise “terör örgütü” ilan ederek idam cezasıyla cezalandırılacakları tehdidini savuruyor. Yani açık açık emperyalizmin uşaklığını yapıyor. Bu nasıl bir zillet olursa, 100 yıl önce Vahdettin’in ve Damat Ferit’in uyguladığı politika da o kadar zillettir işte.
Aslında İstanbul zaten işgal altındaydı. İtilaf devletleri 13 Kasım 1918’de, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının üzerinden iki hafta bile geçmeden İstanbul’u işgal etmişlerdi. Bunun adı işgal olarak konulmamıştı ama emperyalist devletlerin askerleri sokaklarda cirit atıyor, subayları akşamları Pera (bugünkü Beyoğlu) bölgesinin lüks otel ve restoranlarını dolduruyor, istihbarat servisleri başkente yerleşiyor, Osmanlı devletinin faaliyetleri tamamen işgal güçlerinin iznine tâbi hale geliyordu.
Osmanlı Devleti’yle, yani Batılıların deyimi ile “Türkiye” ile barış konuları, esasında, Paris Konferansı’nın 1919 Ocak ayında açıldığından itibaren gündeme gelmiştir. Çünkü, Yunanistan başta olmak üzere, Araplar, Ermeniler, Kürtler, v.s. , “leş kargaları” örneği, Osmanlı İmparatorluğu topraklarından pay kapmak için Paris’e üşüşmüşlerdir. Her biri, kendi ihtiraslarına ve hayal güçlerine göre Osmanlı topraklarından pay kopartmanın peşindeydi. “Leş Kargaları”nın bu tutumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun “cesedi” üzerin- deki çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen işgalci devletlerin politik amaçları ile ters orantılıydı.
Trakya ve Edirne 25 Temmuz 1920’de Yunan işgaline girmişti. Saltanat Şurası ve Sevr Andlaşmasının imzalanmasından iki gün sonra (12 Ağustos 1920) Edirne Rum Metropolithanesinde bir tören yapıldı.
Törende Yunan kralı ve Başvekil Venizelos için bir şükran ayini yapılacaktı. Kilisede yapılan bu ayine Edirne müftüsü olan Mustafa Hilmi Efendi de maiyetiyle beraber katıldı. Bu ayinden sonra ikinci bir tören de Edirne Müslüman ahalisi adına yapılacaktı. Bu tören için bölgenin Rum valisi general Zimbrakakis, general Leonardopulos, Metropolit Efendi de maiyetleriyle Selimiye camiine geldiler… Müftü Mustafa Hilmi Efendi konuklarını karşıladı. Önce camide Kura’n tilavet edildi. Bunun ardından caminin sebilli iç avlusunda Hilmi Efendi güzel bir dua okudu. Ardından da beliğ bir konuşma yaparak şunları söyledi:
▪︎ “… Venizelos’un sağlığı için duacıyım. Yunanlılar bizim dostumuzdur. Padişahımızın emir ve rızası hilafına onlara silah çekmek küfürdür, isyandır…”
Edirne’de çıkan Te’min gazetesi bu töreni ertesi gün şu manşetle haber yapmıştır: “…. Müftü Hilmi Efendi, Selimiye Camii’nde, hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır…” (13.8.1920)
︎Saltanat dinciliğinin işbirlikçi ruhunu temsil eden müftü Hilmi Efendi bu törende, Yunan Kralı Aleksandros’a sadakatini sunmuş, Başvekil Elifteros Venizelos’u da özgürlük ve adaletin temsilcisi olarak taçlandırmıştır…
_____
İstanbul’un işgali sürecinde yaşananları aktarmaya devam edeceğiz. Fakat bundan önce Batı ülkelerinin Türkiye ve Türk’ler hakkındaki düşüncelerini hatırlamakta yarar vardır;
“-Avrupa Irkları olarak bilinen medeni ırklar; hayat mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çokta uzak olmayan ileri geleceğine baktığımda bu tür aşağılık ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum” DARWİN……
_____
“Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak 25 yıl sonra Ottoman toplumunda, borçlanmaya karşı muhalif unsurlar çıkacaktır. İşte o zaman, gerek alacaklarımız ve gerekse faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle Türkiye Devletinin maliyesi, ekonomisi , hazinesi ve tüm servetleri üzerindeki çıkarlarımızı koruyacak Türk Siyasetcilere ihtiyacımız olacaktır. Ben, bu bizim “Yerli misyonerler” izin davamıza bizlerden ve Türkiye Devleti’ne yapacağımız siyasi baskılardan daha çok bizlere faydalı olacaklardır. Bizim bu” yerli misyonerlerimiz; Türk halkına, kendi dilleriyle yaklaşacaklardır. Bu “yerli misyonerlerimiz “bizim alacaklarımızın, hayati menfaatlerimizin tüm Anadolu ve Ortadoğu topraklarında bir ya da bir kaç yüzyıl bizim teminatımızın en önemli unsurları olacaklardır. [DANİEL DUCASTE]
Kim bu Daniel Ducaste; Fransız Maliye Bakanlığı Müşaviri ve Avrupa Devletlerinin, Türkiye Devleti Başkenti İstanbul’da Duyun-i Umumiye-Dış borçlar hesap komisyonu Başkanı!!
_____
“-Medeni Dünya bilmelidir ki müttefiklerimizin savaş amaçları her şeyden önce ve zorunlu olarak Türk’lerin kanlı yönetimlerine düşmüş halkların kurtarılmasını ve Avrupa Medeniyetine kesinlikle yabancı olan Türklerin Avrupa dışına atılmalıdır”….
Yıl 1917 Amerika Başkanı Woodrow WİLSON
_____
“Hristiyanlığın en büyük düşmanı müslümanlıktır, müslümanların en güçlüsü ise Türklerdir. Vazifeli bulunduğum Türkiye Devleti’ni yıkmak için, özellikle Ermeni ve Helen dostlarımıza sahip çıkmalıyız. Hristiyanlık için çok kan feda ettiler ve Türklere karşı mücadelede öldüler. Unutmayalım ki, bizlerin kutsal vazifesi sona erinceye kadar daha pek çok kanlar akıtılacaktır”
Merzifon Amerikan Koleji Direktörü WHİT…1918 Tarihli Amerika Senatosuna gönderdiği raporundan….
_____
“İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, Avrupalı Türkleri hiç sevmez, sevmesi de asla mümkün değildir. Türk düşmanlığı, Hristiyanların ve Kilise’nin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupalı’lar, Türkleri müslüman olduğu için sevmez ancak laik olmanızı da hiç sevmez. Türkler Hristiyan olsa da Avrupa onlara düşman olarak bakmaya devam ederler. Türkler pek farkında değiller ama Avrupalılar bu gerçeğin farkındadırlar.
“-LOZAN Mukavelesi; Timurlenk kadar hunhar , Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları primite üzerine oturan CENGİZ HAN kadar kepaze bir DİKTATÖR’ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün medeni milletlere onursuzluk dolu bir diplomatik mukaveleyi kabul ettirmiştir ve bu onursuzluğa her yerde Türk Zaferi diyorlar”
Yıl 1927 Senatör UPS HOW Yer Amerika Senatosu…..
_____
“-ATATÜRK’ün bütün Kapitülasyonları kaldırmış olması, Milletlerarası Mukavelelere aykırıdır kabul edilemez çünkü Türkler cahil, fanatik ve nefret dolu bir millettir.
Yıl 1927 Senatör KİNG Amerikan Senatosu…..
_____
“Türklerin, Avrupa ve Medeni Milletler içinde yeri yoktur. Kemalist Rejim mutlaka çökecek ve Milliyetçi TÜRKlerin amaçları kesinlikle gerçekleşmeyecektir.”
Yıl 1927 Harvart Üniversitesi Profesörü Albert B.Hart; Üniversitede topladığı 107 imzalı metni Amerikan Senatosu’na gönderdi.
_____
Aslında geçmişten bugüne Batı ülkesinin Türkiye ve Türk’ler hakkındaki görüş ve düşünceleri temelde pek değişmemiştir. Şayet Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin ve Köy, Enstitüleri ile başlamış olan çağdaşlaşma sürecinin, Laikliğin önü kesilmese idi Türk’ler bilim ve çağdaşlaşmada çok yol alacaklar ve batı dünyasının bilim ve çağdaşlaşmada eşiti olacaklardı. Aydınlanmaya giden yolda ilerleyebilmek için öncelikle tutucu, din içerikli eğitim sisteminin kaldırılarak çağdaş eğitim düzenine geçmek gereği vardır. Unutmayalım ki bilimin, aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın yolu akılcı bilimsel eğitimden geçiyor.
_____
KAYNAKLAR
gercekgazetesi.net/teori-tarih/16-mart-1920-zilletin-tarihi# <gercekgazetesi.net/teori-tarih/16-mart-1920-zilletin-tarihi> www.ttk.gov.tr/belgelerle-tarih/ingiliz-belgelerinde-i-istanbulun-isgali-16-mart-1920/ Osman S.Kocahanoglu – nacikaptan.com/?p=87512 glsev.blogspot.com
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm V
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/İŞGAL-ORDUSU-İSTANBUL-İSTİKLAL-CADDESİNDE-1918-1.jpg>
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm V
_____
Türkiye’yi kuran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi Paşa’yı, Mavi gözlü sarı Kurt’u, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarak;
<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/ATAM3.jpg>
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum. Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecinde günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.
Naci Kaptan – 20 Mart 2021
_____
BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I nacikaptan.com/?p=87261 BÖLÜM II nacikaptan.com/?p=87371 BÖLÜM III nacikaptan.com/?p=87397 BÖLÜM IV nacikaptan.com/?p=87573 BÖLÜM V nacikaptan.com/?p=87731 BÖLÜM VI nacikaptan.com/?p=87830
_____
İşgal Kararının Alınması
İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir John de Robeck, 29 Şubat’ta Lord Curzon’a çok gizli ibaresiyle gönderdiği yazıda “direnişi kırmak için İstanbul Hükümeti nezdinde boş yere teşebbüste bulunmaktansa İstanbul’un fiili olarak işgal edilmesi gerekeceğini” bildirdi.
Fakat İngiltere’nin tüm çabalarına rağmen hala Fransa ve İtalya, İstanbul’un işgali konusunda tatmin olmuş değillerdi ve durumu bir de İstanbul’daki yüksek komiserlere sormayı düşündüler. 3 ve 4 Mart günleri üç Müttefik Yüksek Komiseri toplandılar. Bu toplantıda, özellikle İngiliz ve Fransız yüksek komiserleri sert bir barışa karşı, milliyetçi hareketin bütün kesimlerinden muhalefet ve tepki geleceği görüşünde birleştiler. Milliyetçi hareketin direnmesine karşı askeri durumun kuvvetlendirilmesi gerektiğine, askeri pozisyonlarını kuvvetlendirebilecekleri ve aynı zamanda milliyetçilere baskı yapabilecekleri tek yerin İstanbul olduğuna, en kuvvetli tedbirin de İstanbul’un kesin işgali olduğuna karar verdiler. Fakat İtalyan yüksek komiseri İstanbul’un işgaline kesin karşı çıktı. Ona göre barış şartları hafifletilmeli ve önce Türklere sunulmalıydı.
Sonunda Müttefikler Yüksek Konseyi 5 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgaline karar verdiler ve Lord Curzon tarafından 6 Mart’ta Amiral de Robeck’e Yüksek Konsey’in aldığı şu kararlar gönderildi:
– İstanbul müttefik kuvvetler tarafından derhal işgal edilecektir.
– Türk Hükümeti’nden, son Kilikya olaylarında sorumluluğu şüphe götürmeyen Erzurum Valisi Mustafa Kemal’in derhal azli istenecektir.
-İstanbul’un işgalinin barış şartlarının tamamen kabulü ile uygulanmasına kadar devam edeceği Türk Hükümeti’ne bildirilecektir.
-Eğer bundan sonra da olaylar çıkarılacak olursa barış şartları çok daha ağırlaştırılacak ve verilen tavizler geri alınacaktır.
Ayrıca bu maddelere şehrin işgali ile birlikte özellikle Harbiye Nezaretinin de işgal edileceği ve buradan yayınlanan emir ve talimatların kontrol edilip, bunlara sansür uygulanacağı da eklendi. Bu konuda diğer Yüksek Komiserlerle de görüşülüp Türklere boyun eğdirebilmek için başka tedbir düşünülüyorsa tez elden bildirilmesi istendi.
İstanbul başkomutanlığının paylaşılamamasından doğan İngiliz-Fransız çekişmesi yüzünden işgal kararı altı gün ertelenmiş, hatta Fransızlar 16 Mart operasyonuna işgal tamamlandıktan sonra katılmışlardı.
Yüksek Konsey’in üç Müttefik Yüksek Komiseri, aldıkları talimat üzerine 15 Mart günü son toplantılarını yaparak işgalin 16 Mart sabahı saat 10.00’dan itibaren başlaması konusunda anlaşmaya vardılar. Times Gazetesi’nde 14 Mart’ta Harold Buxton imzası ile çıkan yazıda, 50.000 müttefik askerinin İstanbul’a gönderileceği ilân edildi.
_____
MÜTTEFİK KUVVETLER TARAFINDAN İSTANBUL’UN RESMEN İŞGALİ- 16 MART 1920
15 Mart’ta İngiliz Akdeniz Filosu Genel Komutanı, İngiltere’nin Donanma Bakanlığı’na gönderdiği gizli telgrafta şöyle demişti: “İstanbul yarın yerel saatle sabah saat 11’de askeri işgale tabi tutulacaktır. Genel objektifler, Harbiye ve Bahriye Nezaretleri’ni işgal etmek, komünikasyonları ve Boğazlardaki trafiği denetlemektir.
Sıkıyönetim ilân edilecektir. Üç bin kadar subay ve er gemilerden karaya çıkarılacaktır. Savaş gemileri ve destroyerler Beyoğlu, İstanbul ve Üsküdar’a hakim olarak mevzilendirilecektir. Trabzon, Samsun, İzmit, Mudanya, Bandırma, Gelibolu ve Çanakkale’ye destroyerler yerleştirilecektir. Ceres savaş gemisi Çanakkale’de olacak, Ark Royal gemisinin uçakları da işgale yardımcı olacaktır”.
13 Kasım 1918’den itibaren zaten işgal altında olan İstanbul’daki İtilaf Kuvvetleri mevcudu 19 Şubat 1920 tarihi itibariyle şöyleydi: 30.550 er, 28 batarya ve 160 makineli tüfekten oluşan İngiliz kuvveti, 33.000 er, 55 top, 91 makineli tüfek, 39 tayyare, 25 tank ve 12 zırhlı otomobilde oluşan Fransız kuvveti, 1.150 Yunan askeri ile 4.000 İtalyan askeri.
İtilaf Devletleri Şubat ve Mart ayları boyunca da İstanbul’a asker ve silah sevk etmeye devam ettiler. Batum’daki İngiliz birliklerinin önemli bir bölümü İstanbul’a getirildi, Konya’daki İtalyan, Bulgaristan’daki Fransız birliklerinin büyük bir kısmı İstanbul’da toplandı, Malta’daki İngiliz Amirallik Akdeniz Filosunun da İstanbul önünde demirlemesi kararlaştırıldı.
14 Mart’ta İngilizler telgrafhaneyi kontrol ettiler, 15 Mart’ta sıkıyönetim ilân edip, İstanbul’da 150 aydını tutukladılar. 16 Mart 1920 sabahı İstanbul’un işgali başladı. Sabah saat 6 sularında Şehzadebaşı’ndaki Onuncu Kafkas Fırkası Karargâhına, otomobil ile gelen, başlarında bir subay bulunan elli kadar İngiliz askeri, kapıdaki nöbetçiye hücum edip, nöbetçi onbaşıyı yaraladıktan sonra henüz yatmakta olan askerlere ateş açtılar.
Onuncu Kafkas Fırkası Kumandanı Kemaleddin Sami Bey’in Yirmi Beşinci Kolordu Kumandanlığı’na yazdığı yazıda, bu olayda karargâh askerlerinden iki, mızıka takımından üç asker olmak üzere beş askerin şehit olduğu, on askerin de yaralandığı bildirilmişti.
Ayrıca İngiliz askerlerinin, karargâh komutanını, katibi ve orada mevcut bulunan silahları da alıp Bayezid Camii karşısındaki eski Jandarma Komutanlığı binasına götürdükleri de yazıya eklenmişti65. Fakat bu olayın Bayezid İnzibat Zabiti tarafından tutulan zabtında, olayın sabah 05.45’te gerçekleştiği ve altmış kadar silahlı İngiliz askerinin Şehzadebaşı’ndaki Onuncu Kafkas Fırkası’nın işgali altında bulunan Letafet Apartmanı’nın karşısındaki binayı bastıkları, sebepsiz ve sualsiz, yatağından kalkmakta olan askerlere ateş açtıkları anlatılmış, karargâh askerlerinden iki, mızıka askerlerinden iki olmak üzere, şehit sayısının dört olduğu kaydedilmişti.
Karargâh askerlerinden altı, mızıka askerlerinden dört olmak üzere, yaralı sayısı yine on olarak verilmişti 66. Şehit olan askerler; Fırka karargâhından Onbaşı Velioğlu Mehmed, Fırka karargâhından Çavuş İbişoğlu Abdullah, Mızıka efrâdından Kadiroğlu Ömer Osman, Mızıka efrâdından Ahmedoğlu Nasuh idi.
Türk askerlerinin İngilizler tarafından bu şekilde şehit edilmesi halk arasında tepkilere yol açmış, Darülfünun öğrencileri şehitlerin cenazelerini kaldırmayı düşünürlerken, bu hareketin çıkaracağı karışıklıktan çekinen yetkililer cenazeleri gizlice Eyüp Bahariye’deki İplikhane karşısındaki mevkiye gömdürmüşler ve gömücü görevlilerle birlikte birkaç kişi dışında şehitlerin gömüldüğü yer kimseye söylenmemişti.
Bilge Criss, İngiliz kuvvetlerinin sabahın erken saatlerinde önce burayı basmalarının bir tesadüf olmadığını, tümenin ve komutanı Kemalettin Sami Bey’in Karakol Cemiyeti’ne bağlı olmalarının buna sebep olduğunu belirtir.
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm VI
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/İŞGAL-ASKERLERİ-İSTANBULDA-1918.jpg>
OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm VI
_____
Türkiye’yi kuran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi Paşa’yı, Mavi gözlü sarı Kurt’u, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarak;
<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2021/03/ATAM3.jpg>
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum. Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecinde günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.
Naci Kaptan – 22 Mart 2021
_____
BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I nacikaptan.com/?p=87261 BÖLÜM II nacikaptan.com/?p=87371 BÖLÜM III nacikaptan.com/?p=87397 BÖLÜM IV nacikaptan.com/?p=87573 BÖLÜM V nacikaptan.com/?p=87731 BÖLÜM VI nacikaptan.com/?p=87830
_____
İŞGALCİLERİN YÖNETİME EL KOYMASINDAN 1 HAFTA ÖNCESİ 9 MART 1920
9 Mart’ta İstanbul’daki Yüksek Komiserler toplantısında, Müttefik Baş- komutanı Milne’in İstanbul’un işgali tarihini 13 Mart olarak bildirmesi ve işgalin yaklaşık 6 ay olarak düşünülmesi ve bu husustaki gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesi üzerine, İtalyan Yüksek Komiseri, bu kararları, Hükümetinden talimat almadan imzalayamayacağını bildirmiştir.
İngiltere’nin, İstanbul’u işgal suretiyle Mustafa Kemal’in direnmesini ve Millî Mücadele’yi kırmak çabasında Fransa’nın isteksiz ve İtalya’nın çekimser ve uzak davranması karşısında, Ermeni sorununa yakın ilgisi dolayısıyla, Başkan Wilson’dan destek istemek zorunda kaldığını görüyoruz. Amerika 1919 sonunda Paris Barış Konferansı’ndan çekilmekle beraber, Başkan Wilson, Ermenistan dolayısıyla, Konferans gelişmeleriyle ilgisini kesmemişti. Bundan yararlanan Lord Curzon, İstanbul’un işgalinde Amerika’dan destek sağlamak amacı ile, 12 Mart’ta Londra’daki Amerikan Büyükelçiliği Maslahatgüzarına bir mektup göndermiştir.
Curzon, Adana ve Maraş bölgesindeki olaylarda iki Amerikan vatandaşının da öldürülmesine işaret ederek, bu olaylarda Mustafa Kemal’in yakın bağlantısı olduğunu belirterek, her ne kadar Amerika Barış Konferansı’ndan çekilmiş ise de, Türkiye ile ilgili çıkarlarının devam etmekte olduğunu, dolayısıyla, İstanbul’un işgali ile Mustafa Kemal’in azledileceğini, operasyonun tamamen milletlerarası nitelikte olması sebebiyle İstanbul’un işgalinde Amerika’nın da işbirliğinin memnuniyetle karşılanacağını bildirdi. Curzon, operasyonun “milletlerarası” nitelikte olduğunu söylemek suretiyle, bunun, münhasıran İngiltere’nin bir teşebbüsü olmadığı izlenimini vermek istiyordu. Lâkin Başkan Wilson bu işe bulaşmaya cesaret edemedi.
İngiltere için artık her şey tamamdı. Ankara’daki Mustafa Kemal’i ve Anadolu’daki Millî hareketi İstanbul’dan yıkmak gibi bir hayalin gerçekleşmesi için geriye sayım başlamıştı. Ne var ki, İngiltere Harbiye Bakanlığı’nda hazırlanan 15 Mart 1920 tarihli bir rapor son derece ilginç görünmektedir.
İlk cümlesi “Şimdi siyasal iktidar Milliyetçilere geçmiş bulunmaktadır” diye başlayan bu uzun ve gizli raporda46, Milliyetçilerin Anadolu’daki kuvvetleri ile Müttefik kuvvetlerinin karşılaştırması yapılıyor, bir askerî harekâtta Müttefiklerin avantajları ve dezavantajları inceleniyor, Müttefiklerin hangi bölgelerde, askerî bakımdan neler yapabileceği tahlil ediliyor, karşılaşılabilecek muhtemel güçlükler üzerinde duruluyor ve sonuç kısmında da, askerî bakımdan, barış antlaşmasının, Müttefiklerin kuvvet zoru ile kabul ettirmeye hazır olmadıkları şartları ihtiva etmesinin şayanı arzu olmadığı, barış şartlarının kabul ettirilmesinde askerî seçeneğe başvurulmasının da arzu edilmediği ve mevcut barış şartlarının da barış vaadini ihtiva etmediği vurgulanıyordu.
Görülüyor ki, rapor, İstanbul’un işgalinin geniş çaplı bir savaşa sebep olacağı ihtimal ve hesabına dayanmaktaydı. Fakat artık zarlar atılmıştı. İlginçtir, Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Bristol, Vaşington’a, bütün bu gelişmelerde Venizelos’un parmağı olduğunu bildiriyordu.
_____
İstanbul’un işgali Üç Müttefik Yüksek Komiseri 15 Mart günü son toplantılarını yaparak, İstanbul’un 16 Mart 1920 sabahı saat 10:00 dan itibaren işgaline, Müttefik askerî makamlarının, işgalin gerektirdiği bütün tedbirleri almalarına, Harbiye ve Bahriye Nezaretlerinin işgali ile her türlü iletişimlerinin kontrol altına alınmasına, posta, telgraf ve telefon hizmetlerinin kontrolüne, keza polisin de sıkı kontrol altına alınarak kamu düzeninin gerektirdiği bütün emir ve talimatın askerî makamlardan çıkmasına karar verdiler.
16 Mart sabahı, İngiliz Yüksek Komiserliği’nden Mr. Ryan, saat 9.40’da Sadrazamı ziyaret ederek, üç müttefik adına hazırlanmış olan ve işgalin gerekçesini bildiren notayı Sadrazam’a verdi49. Esasında bu, bir nota değil ültimatomdu. Zira, belgede, Yüksek Komiserler tarafından alınan kararlar ve istekler tebliğ edilmekteydi. Osmanlı Hükümeti” (notada böyle deniyordu), başta Kilikya olmak üzere çeşitli yerlerde meydana gelen olaylardan sorumlu olan “Mustafa Kemal Paşa” ve diğer sözde (“soi-disant”) “milliyetçi” liderlerle ilişkisini derhal kesecekti. Eğer bu çeşit olaylar tekerrür edecek olursa, Türkiye barışında öngörülen şartlar çok daha sertleştirilecek ve şimdiye kadar verilmiş olan tâvizler(!) geri alınacaktır. İstanbul’un işgali, Barış Antlaşması’nın şartları kabul edilip uygulanıncaya kadar devam edecektir.
Bu notanın bir tek anlamı vardı: İşgalci devletler kendi tasarladıkları barış antlaşmasının karşısında en büyük engel olarak Atatürk ve Millî Mücadele’yi görmekteydiler. Ne var ki, bu işgale cevap olarak 23 Nisan 1920’de Ankara’da T.B.M.M.’nin açılması ile Millî Mücadele çok daha güçlenecek ve yeni bir devletin ilk büyük temeli atılacaktır.
İstanbul’un işgalinden doğan ilginç bir olay da, Trakya’daki 1. Kolordu Komutanı Albay Cafer Tayyar (Kankat) Bey’in, 16 Mart günü, General Milne’in Edirne’deki temsilcisine, İstanbul ile her türlü bağlarını kestiğini Mondros Mütarekesi hükümlerinin Edirne Vilâyeti dahilinde bundan böyle geçerli olmadığını, Müttefik kuvvetlerinin vilâyet dahiline girmeye teşebbüs etmeleri halinde buna kuvvet yoluyla karşı konulacağını, keza Edirne Vilâyetinde bağımsız bir hükümet kurulacağını ve Hıristiyanların güvenliklerinin sağlanacağını bildirdi50. Lâkin Cafer Tayyar Bey’in, Ankara’ya danışmadan giriştiği bu, Trakya’yı kurtarma hareketi çok kısa ömürlü oldu ve ancak bir ay kadar devam etti. Havsa civarında atla gezerken düşmana esir düştü ve İstanbul’a döndü.
“Osmanlı Hükümeti“, Müttefik Yüksek Komiserlerinin, İstanbul’un işgali için 16 Mart sabahı verdikleri notaya, 18 Mart sabahı cevap vererek, işgalin gerekçesini kabul etmediği gibi, ortada bir karışıklık veya herhangi bir düzensizlik olmadığı gibi, eğer varsa Müttefiklerin bunları önleme gücüne sahip olduğunu, Anadolu’daki millî hareketin sebebinin ise Yunan işgali ile Yunanlıların yaptıkları mezalimden kaynaklandığını ve ayrıca, büyük bir Ermenistan ile bir Rum Pontus Devleti’nin kurulmasına ait niyetlere karşı bir tepki teşkil ettiğini bildirdi.
Diğer taraftan, Müttefik Yüksek Komiserleri, 16 Mart 1920 sabahı bir bildiri yayınlayarak, işgalin gerekçesini halka açıklamaya çalıştılar, fakat daha ziyade halka bir takım uyarılarda bulundular.
Açıklama kısmında, Türkiye’nin (yani Osmanlı Devleti’nin), İttihad ve Terakki yönetimi ile, Almanya’nın yanında savaşa katılmasının felâketlere sebep olduğu, buna rağmen İtilâf Devletleri’nin Türkiye’ye barış getirmek istedikleri, lâkin, İttihad ve Terakki’nin bazı kaçak liderlerinin (“fugitive leaders“) sözümona milliyetçi bir örgüt kurarak Padişah’a ve Hükümeti’ne karşı geldikleri, Hükümeti de kendi taraflarına çekmeye çalıştıkları, bunun da İtilâf Devletleri’nin barış çabalarını etkilediği, bu durumda İstanbul’un “geçici” olarak işgalinden başka çare kalmadığı belirtilerek şu hususlar vurgulanmaktaydı:
1.İşgal geçicidir.
2.İtilâf Devletleri, Padişahlığı yıkmayı düşünmemektedirler.
3.İtilâf Devletleri, Türklerin elinden İstanbul’u almayı da düşünmemektedirler. Fakat, Allah Korusun (God forbid), geniş çaplı karışıklıklar ve katliâmlar olursa, bu karar muhtemelen değişecektir.
4.Bu kritik zamanda, herkesin normal işine devam etmesi ve kamu düzeninin korunmasına katkıda bulunması bir görevdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde yeni bir Türkiye inşa etme ümidini yıkmaya çalışanlara kimse kanmamalıdır. İstanbul’daki Padişah’ın emirlerine itaat etmek herkesin görevidir.
5.Bu çeşit tahriklerde bulunan bazı kişiler tutuklanmış bulunmaktadır. (Bununla kasdedilen, 16 Mart sabahı tutuklanan ve Malta’ya sürülen milletvekilleriydi)
Lord Curzon, Müttefik Yüksek Komiserlerinin bu ortak bildirisini gördüğünde, itiraz etmiş ve 3. Maddede, İstanbul’un Türklerin elinden alınmayacağının belirtilmesinin Yüksek Komiserlerin yetkisinde olmadığını söylemiştir.
_____
Fahir ARMAOĞLU – www.ttk.gov.tr/belgelerle-tarih/ingiliz-belgelerinde-i-istanbulun-isgali-16-mart-1920/ <www.ttk.gov.tr/belgelerle-tarih/ingiliz-belgelerinde-i-istanbulun-isgali-16-mart-1920/>