Yıldıray Oğur : Mutfakta biri mi var ???


Türkiye’nin dış politikasını,
rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo
teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu
kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.


25.10.2017


E-POSTA : yildirayogur@gmail.com


“Birden
aşağıdaki rıhtıma bir hareketlenme oldu. Stadyum tarafından aşağı inen bir
takım gençlerin, bizim denizcileri Boğaz’ın gri sularına itişini çaresizce
izledik…Bu olay terörizmle uğraşmamın başlangıcı oldu”


18 Temmuz 1968
günü öğle saatlerinde Deniz Gezmiş liderliğindeki solcu öğrenciler, boğaza
demirleyen ABD 6. Filosu’na bağlı Shangri-La uçak gemisinden kıyıya çıkan
Amerikan askerlerini Dolmabahçe’den denize atarken, herhalde Kabataş’taki bir evden
CIA’in İstanbul Büro Şefi’nin onları izlediğini bilmiyorlardı.


Daha bir ay
önce İstanbul’a gelmiş CIA’nin çiçeği burnunda büro şefinin adı Duaene
Clarridge’dı. Dört yıl (1968-1972) görev yapacağı İstanbul’da neler yaptığı
hakkındaysa, 1997’de yayınlanan “Her Devrin Casusu” adlı anılarında yer alan bu
hatırası dışında çok az şey anlattı; İstanbul’daki narkotikçi DEA
çalışanlarının beceriksizlikleri, bir Alman şirketinin temsilcisinin eşi olan
Helga ile yaşadığı aşk, karısından nasıl ayrılıp onla evlendiği ve yeni eşinden
olan oğullarına o yıllarda birlikte çalıştığı MİT’in İstanbul şefi Tarık
Şahingiray’ın adını verdiği…


Murat Yetkin,
yeni çıkan “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda Türkiye’de görev yapmış iki
CIA şefi Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’ın ketum anılarının da aydınlatmadığı
karanlıkta kalmış Türkiye maceralarına yeniden bakıyor.


Kitapta, Duane
Clarridge’in oğluna adını verecek kadar yakın çalıştığı MİT şefiyle dört yıl
boyunca “terörle mücadele” için Türkiye’de neler yapmış olabileceği hakkında
ipuçları bulmak için, adı daha sonra iran-kontra skandalına da karışacak
karanlık CIA ajanının 1960-64 yılları arasında görev yaptığı Hindistan’a
gidiyoruz.


Bağlantısızlar
çizgisindeki Hindistan’ı yöneten Nehru liderliğindeki Kongre Partisi iktidarının
Hindistan Komünist Partisi tarafından sallandığı yıllara. 1956’da Kerale
eyaletinde seçimi kazanan ama iktidar verilmeyen Komünistler, 1962 seçimlerinin
favorisi görünmektedir.


Bunu durdurmak
için Nepal’den Hindistan’a kaydırılan Clarridge’in elinde bir koz vardır.
1953’de Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in başlattığı Stalinsizleştirme
siyasetinden rahatsız olan Mao ile Sovyetler arasında başlayan gerilimin
Hindistan Komünist Partisi içindeki yansımaları.


Özellikle Yeni
Delhi’deki parti merkeziyle yaşadığı soruları Pekin çizgisinde eleştirilerle
dillendiren Madras’taki il örgütüyle temas kurmak için Madras’a gider.


*** 


Orada neler
yaptığını Yetkin’in kitabından okuyalım:


“Daha önce CIA
ajanları tarafından çalınmış, belgelerden üretilmiş güya Çin Komünist Partisi
antetli kağıtlarla, Madras örgütüne sanki Pekin’den gönderilmiş gibi “Doğru
devrimci çizginizi, takdirle izliyoruz” tadında mektuplar, makaleler yollamaya
başladı. Madraslı komünist liderlerle güya Pekin’den, yani Merkez’den gelen bir
Çin görevlisi sahte kimliğindeki CIA ajanıyla gizli buluşmalar dahi ayarladı”


Hatta bu
kadarla da kalmaz, örgütün gazetesinde, Çin Komünist Partisi yayınlarından
devşirdiği cümlelerle yazdığı, sonu Mao’nun “Devrim tarihin lokomotifidir” sözü
ve “Merkez” imzasıyla biten makaleleri de yayınlanmaya başlar. Anılarında
sekreteriyle bu yazıları yazarken ne kadar eğlendiğini anlatıyor Clarridge.


Çin tarafından
muhatap alındıklarını düşünen Madraslı komünistler hızla Sovyet karşıtı,
sekter, Maocu bir çizgiye doğru kayarlar.


Ve ‘false
flag’ operasyonu başarılı olur; Hindistan Komünist Partisi, içerden
parçalanmaya başlayınca arda arda hem 1962 hem de 1966 seçimlerini yeniden
Nehru kazanır.


1967 yılında
Çin dışında ilk Maocu komünist parti de CIA’nin desteğiyle Hindistan’da
kurulmuş olur.


Naksalit denen
gerilla savaşını yöntem olarak benimseyen bu parti o kadar sekterdir ki;
köylerden başlayacak devrimde sadece tarım aletleri kullanılmasını, ağaları köy
meydanında bu aletlerle öldürmeyi savunmaktadır.


Kitaptan
‘CIA’nin Hintli komünistleri bölüp, Moskova’nın etkisinden çıkartmak üzere
Maocu parti kurdurdukları kişinin kim olduğunu da öğreniyoruz; Çaru Mazumdar.


İşte Clarridge
1968 yılında Türkiye’ye böyle bir tecrübeyle gelmişti. Ne tesadüf ki geldiği
Türkiye’de de Hindistan’daki gibi komünist hareketler güçlenmekteydi. Türkiye
İşçi Partisi Meclis’e girmiş, Milli Demokratik Devrim tezi etrafında gençlik
örgütlenmiş, 9 Mart 1971’de darbe yapmaya hazırlanırken ihbarla ortaya
çıkarılacak sivil-asker bir cuntaya dönüşmüştü.


ABD
büyükelçilerinin arabalarının yakıldığı, Amerikan askerlerinin denize döküldüğü
bir Türkiye’ye gelen Clarridge’in görev yaptığı dört yıl içinde neler olduğunu
da yine Yetkin’in kitabından okuyalım: “Kısa süre sonra Maocu hareket
Türkiye’de de ortaya çıkacak, TİP ve DEV-GENÇ bölünecek, kopan her grup geride
kalanları pasifistlikle suçlayıp keskinleşecek, silaha sarılarak bir daha
bölünecek, sol bir daha belini doğrultamayacaktı”


Yetkin
kitabında Türkiye’de 1969’dan itibaren Maocu fraksiyonların ortaya çıkışını ise
şöyle anlatmış:


“Türkiye’de
solun bölünmesi sürecinde, elden ele dolaşan, Doğu Perinçek’in başını çektiği
Aydınlık çevresinde okunmaya başlayan bir siyaset metni vardı. Bu metin
başlangıçta CIA ajanı Clarridge’in yönlendirilmesiyle tohumları atılmış
Türkiyeli devrimcilerin telaffuzuyla Çaru Mazumdar’ın “Sekiz İlke’siydi…
Tıpkı Mazumdar gibi arayış içindeki Türkiyeli devrimciler de stratejik bilek
güreşinin bir parçası olduklarını fark edemeden öldürüldüler.”


Gerçekten de
Clarridge’in İstanbul’da görev yaptığı dört yılın sonunda 1968 yılında
Kabataş’ta Amerikan askerlerini deniz dökerken gördüğü gençlik liderlerinin
çoğu sekter gerillacılık tezleriyle ya çatışmalarda öldürülmüş ya da Deniz
Gezmiş ve arkadaşları gibi idam edilmişlerdi. Bu şiddet sarmalına batan sol da
itibar kaybetmişti.


Yetkin
kitabında bahsetmemiş ama köylerden oraklarla devrim yapmayı savunan Çaru
Mazumdarcı Maoculuğun en popüler olduğu yerlerden biri Amerikan Robert
Koleji’ydi.


Hatta buradaki
varlıklı Mazumdarcı gençler, bir örgüt içi tartışmada arkadaşlarını öldürmüş,
meşhur Sandık Cinayeti denen, Türkiye’nin günlerce konuştuğu olay meydana
gelmişti.


*** 


Yine kitapta
yok ama 1971 darbesinden sonra aranan Perinçek ve arkadaşlarına (Türkiye
İhtilalci İşçi Köylü Partisi) yönelik 16 Mayıs 1972 günkü “Şafak” (dergilerinin
adıydı) baskınlarından birinin yapıldığı yer de Robert Koleji içindeki bir
lojmandı.


1940’dan beri
Robert Koleji’nde hocalık yapan Hillary Sumner-Boyd’un lojmanında bir grup
partili yakalanmıştı. Baskını yapanlardan MİT mensubu Mehmet Eymür’e göre
hakkında hiçbir adli işlem yapılmayan Boyd, “İngiliz istihbaratıyla ilişkili
bir İngiliz Troçkist”ydi. İngiliz istihbaratıyla ilişkisi meçhul ama Charles
Sumner takma adını kullanan Boyd, İngiltere’nin en önde gelen Troçkistlerinden
biriydi. Anne ve babasının da tanıştığı Troçki ile röportajlar yapmış, İngiliz
gazetelerine Troçkist metinleri çevirmiş, onun için kurulan komitenin aktif bir
sözcüsü olarak çalışmıştı. Ama 1940 yılında birden hepsini bırakıp İstanbul’a
Robert Koleji’ne öğretmen olarak gelmişti. Belki de 1940’da Meksika’da
Troçki’nin Stalinist bir İspanyol tarafından öldürülmesinden sonraydı bu.


1972 yılında
yine Robert Koleji hocalarından Amerikalı John Freely ile yazdıkları İstanbul
Rehberi hala aşılmamış bir rehber olmayı sürdürüyor. Burma’da ve Çin’de görev
yapmış eski bir Amerikan deniz komandosu olan, sonra ABD’de fizik okuyup,
Robert Kolej’e fizik öğretmeni olarak gelen John Freely, Çarumdarcı
öğrencilerinin Sandık Cinayeti üzerine daha sonra bir roman da yazdı.
(Aydınlanma)


İkisinin
istihbarat örgütleriyle bir ilişkisi olup olmadığı bilinmiyor ama örneğin
Robert Koleji’nde o yıllarda hocalık yapan ve Doğan Nadi ile evlenen Mary
Elisabeth Ellinghausen, CIA’nin öncüsü O.S.S için çalışmış bir ajandı.


LİNK : https://www.archives.gov/files/iwg/declassified-records/rg-226-oss/personnel-database.pdf.


Son bir not;
Hindistan Komünist Partisi-ML, dünyada istihbarat operasyonuyla kurulan ilk
Maocu parti de değildi. 1969 yılında Hollanda Komünist Partisi’ni bölmek için,
Hollanda gizli BVD, servis ajanı matematik öğretmeni Pieter Boevé’ye Maocu
çizgide Hollanda Markist Leninist Partisi’ni kurdurmuştu. 600 üyeye ulaşan
parti, Çin’den resmi davetler almış, parti lideri ajan öğretmen Mao tarafından
bile ağırlanmıştı. 1989’da kendini fesh parti ile ilgili gerçekler ancak 2004
yılında ortaya çıkmıştı. 


Kitaba
dönmeden önce son bir belgeye de bakalım. 2010 yılında üzerinden gizlilik
kalkan bir İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgesine göre MHP’li bakan Gün Sazak 14
Mart 1980’de İngiliz Büyükelçiliği’ni ziyaret edip Sovyet tehlikesine karşı
İngiltere’nin MHP’yi desteklemesi gerektiğini anlatmıştı. Görüşmeye ilişkin
büyükelçilik raporu şöyle bitiyordu:


“Sonuç olarak
MHP bizden bir tür yardım bekliyor. Çünkü ABD’nin ve özellikle CIA’in
Türkiye’deki solculara destek olduğunu düşünüyorlar. Amerikalıların bilhassa
Aydınlık’ı desteklediğini (finanse ettiğini) iddia etti. Ben duygularının
incindiği izlenimine kapıldım. Çünkü Maocular ondan daha çok kokteyl davetiyesi
almıştı.”


(Gün Sazak,
birkaç ay sonra, sol bir örgütün üstlendiği bir suikastla şehit edildi. Bu
İngiliz belgesini MHP sert biçimde yalanladı.)


Artık, Murat
Yetkin’in kitabındaki ikinci CIA ajanına bakabiliriz. O daha meşhur, anıları
Türkçe’de de yayınlandı; Ruzi Nazar. (CIA’nin Türk Casusu/Enver Altaylı).


*** 


Ekim 1917
devrimi sırasında Sovyetler’de doğan Ruzi Nazar, akrabalarını Stalin’in öldürdüğü
bir Özbek olarak 2. Dünya Savaşı’na Kızıl Ordu subayı olarak giriyor. Savaşı
ise Türkistan Lejyonları içinde Nazi saflarında tamamlıyor. Savaştan hemen
sonra ise CIA’ye katılıp 11 yılı Türkiye’de olmak üzere 45 yılını soğuk savaşın
en büyük istihbarat örgütünde geçirmiş bir isim Nazar.


Clarridge’den
9 yıl önce 1959’da CIA’nin Ankara şefi olmuş, birlikte 3 yıl çalışmışlar ve
1971 muhtırasından sonra da Türkiye’den ayrılmıştı. Anılarından, Nazar’ın bir
sabaha karşı evine sarhoş gelip anti-emperyalist 9 Mart darbesi için destek
isteyen Cemal Madanoğlu’ndan aldığı bilgiyi Amerikalılara ilettiğini
öğrenmiştik. Yetkin’in kitabından darbeden iki gün önce darbenin bilgisini
Clarridge’in Washington’a raporladığını öğreniyoruz.


Kitapta en
dikkat çekici olan bilgilerse Ruzi Nazar’la Alparslan Türkeş arasındaki
ilişkiler. Anılarında Nazar, Türkeş’i ithamlardan korumaya çalışan bir dikkatle
nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. 1955’de Truman Doktrini çerçevesinde gayri
nizami savaş eğitimi almak için, NATO irtibat subayı olarak bulunduğu
Washington’da tanışmışlar, ikisi de Turancı olduğu için çok iyi anlaşmışlar ve
ailece görüşmeye başlamışlardı.


Daha sonra
ilginç bir şekilde 27 Mayıs 1960 darbesinden altı ay önce Ruzi Nazar, Ankara’ya
CIA görevlisi olarak atandı. Resmi görev tanımı; “Sovyetlerle mücadele
konularında Ankara’daki ABD büyükelçiliği ile TUSLOG komutanı arasındaki
irtibat görevlisi”ydi.


Murat
Yetkin’le röportajı sırasında ise esas görev alanının Türkiye değil, CIA’nin
İran ve Orta Asya operasyonları olduğunu söylemiş Nazar.


Ama onun
Türkiye’ye gelmesinden altı ay sonra 27 mayıs darbesi oldu ve darbenin sözcüsü
de arkadaşı Alparslan Türkeş’ti. Ailece görüşmeye devam ettiklerini anlattığı
Türkeş, 13 Kasım 1960’da 14 MBK üyesi ile birlikte Cemal Madanoğlu’nun
girişimiyle tasfiye edilip tutuklandığında Türkeş’in kızları da Ruzi Nazar’ın
evindeydi. Yine anılarında Nazar, bu olay üzerine Türkeş’in öldürülebileceğini
düşünerek ABD’nin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel nezdinde girişimde bulunmasını
sağladığını anlatmıştı.


Gerçekten
Türkeş ve diğer 14’ler, daha sonra Mürted Havaalanı’ndan bindirildikleri
uçaklarla çeşitli başkentlere Büyükelçilik müşaviri olarak gönderilmişlerdi.


Türkeş’in
gönderildiği ve 25 ay kaldığı yer ise bu kitabı okurken ilginç geliyor artık;
Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi. Yetkin’in kitabındaki ilginç iddia şu; Ruzi
Nazar, Yeni Delhi’de Türkeş’i ziyarete gittiğinde, Hindistan’da göreve başlayan
Duane Clarridge’i de yanına alıp, onunla tanıştırmıştı.


Ruzi Nazar’ın
yetiştirdiği, anılarını yazacak kadar yakını olan eski MİT mensubu Enver
Altaylı’nın 1977-1980 arasında MHP’nin gazetesi Hergün’ün başyazarı olduğunu da
ekleyelim.


Daha fazlasını
da kitabı okuyacaklara bırakalım.


*** 


Türkiye’de en
kritik zamanlarda görev yapmış ve anılarını yazmış iki CIA şefinin bilinen
somut ilişkilerinin yolunun bugün herkesi çok kolayca Amerikan ajanlığı,
Kraliçe’nin adamlığı, vatan hainliği, gayri millilikle suçlayan iki harekete
çıkması epey ibretlik olmalı. Hem de bunu ellerinde bu kitaptaki bilgilerin
binde biri kadarı bile yokken yapıyorlar yıllardır.


Tabii bütün bu
ilişkilere bakarak kimse hakkında herhangi bir ithamda bulunulamaz. Bu
ilişkiler, uzun geçmişleri, arka planları olan o siyasi hareketleri hiç bir şey
yapmaya da yetmez.


Ama bugün bir
Cumhurbaşkanı’nın Kraliçe’yle kadeh kaldırdığı bir fotoğraf ya da İngiltere’de
master yapması bile onu Kraliçe’nin adamı yapmaya yetiyor. Bir başbakanın mezun
olduğu lise onu oranın adamı yapıyor. Bir bisküvi reklamından suikast planı
çıkarılıp gece nöbetler tutuluyor, bir futbol takımının gösterisinden gizli
darbe emri bulunup soruşturma talimatı veriliyor.


Bugün ilk kez
mahkeme önüne çıkacak Büyükada’daki seminere katılan sivil toplum aktivistleri
için iddia edilen her şey boş çıksa da hala onlardan ajan diye
bahsedilebiliyor.


Bütün bunlar
darbe gibi ağır bir travma atlatmış bir ülke için belki anlaşılabilir
paranoyalar.


Ama
Türkiye’nin AK Parti iktidarı sayesinde geride bıraktığı, 2000’lerin başındaki
“Musa’nın çocukları” “Sivil Örümceğin Ağında” kafasına geri dönmesini, bütün
sivil toplum örgütlerini, siyasi aktivistleri eğer devletle her konuda hem
fikir değillerse potansiyel dış güçlerin piyonu olarak gören bakışı bu
travmalar da meşrulaştırmaz.


Çünkü bu
paranoyalar yeni travmaları davet ediyor.


O yüzden bu
paranoyaların siyasete, emniyete, adliyeye hakim olmasına izin verilmemeli.
Çünkü bunun sonunda ortaya sadece haksız gözaltılar, toplumsal güvensizlik
çıkmaz.


Bu
paranoyalar, kendi gündemlerini gerçekleştirmek isteyenlere de geniş bir alan
açar ve bu büyük bir güvenlik zaafına döner.


Bu geniş
hareket edilecek, her şeyin gittiği alanı sadece içerideki gruplar da
iktidarlarını büyütmek için kullanmazlar, esas olarak bu belirsizlik hali
Türkiye’nin dış politikasına tesir etmek isteyen dış istihbarat örgütleri için
de velud bir at koşturacak alana dönüşür.


Daha çok yakın
bir zamanda iktidar, medya, entelektüeller, haklı bir askeri vesayetle,
darbecilikle hesaplaşma motivasyonuyla Ergenekon, Balyoz gibi davalara destek
vermiş ama bu aşırı siyasi motivasyon gözleri kör edince bu davalarla FETÖ’nün
kendi yolunu açtığı görülememişti.


*** 


Belki bugün de
darbeyle hesaplaşma ve Batı ile artan tansiyonun heyecanıyla, dış politikayı
zora sokan, Türkiye’nin elini zayıflatan Büyükada ve benzeri soruşturmalarla
aynı şey oluyordur.


ABD
seçimlerine karışan, Avrupa’daki ırkçı partileri fonlayan, Almanya’da bile
medyasıyla operasyonlar yapan kuzey komşumuzun kendi dış politika rotasına
çekmek istediği Türkiye’de hiç bir şey yapmadığı herhalde düşünülmüyordur.


Türkiye’nin
dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar,
soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki
kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.


Yaşanmış
gerçek somut elle tutulur entrikalardan kalın kitaplar yazılan bir ülkede
yaşadığımızı unutmadan…