TANIL BORA : Örtülü Operasyon
Örfü ve Münih – Çatlı’nın “Zeki, Çevik ve Güzel Ahlaklı“ Olanı mı ???


Tanıl Bora | (Sayı : 202 – Şubat
2006)


Türkiye’de son olarak Şemdinli skandalıyla
tekrar gündeme gelen, ayrıca salınıp tekrar derdest edilen Mehmet Ali Ağca
vesilesiyle de hatırlanan… aslına bakarsanız zaten hiç hatırdan çıkmayan
“örtülü operasyonlar” meselesi, yaklaşık bir aydır Almanya’da da tartışma
konusu. İlgiye değer bir tartışma bu.


Hem devletlerin (sadece “bizimki” gibi
devletler değil, bütün
modern devletler) “örtülü operasyon” örfünü tespit etmek bakımından; hem 11
Eylül sonrası gelişen global olağanüstü hal rejiminin bu örfün tatbikat
sahasını nasıl genişlettiğini görmek bakımından; hem de örtülü operasyonları
“demokratik hukuk devleti”nin denetimi altına almaya dönük politik çabaları
izlemek bakımından.


Almanya’daki skandal, Irak’ta faaliyet
gösteren Alman gizli servis [Bundesnachrichtendienst/Federal
İstihbarat Servisi] elemanlarının ABD ve CIA yetkililerine istihbarat
sağladıklarının ortaya çıkmasıyla patladı. ABD’nin Irak’taki “girişimine” resmen
karşı tutum alan Almanya’nın politikasına açıkça aykırı olan bu işbirliği,
hükümetin ve Başbakanın bilgisi dahilinde mi gerçekleşmişti? Ki o zaman
Schröder hükümeti, Alman ve dünya kamuoyunu aldatmış oluyordu. Yoksa gizli
servis, -hükümet ve devletin kimi unsurlarından onay ve destek de alarak-,
hükümetin arkasından iş mi çevirmişti? Ki öyleyse bu, demokratik otoriteye tabi
olmayan birtakım “örtülü operasyon” birimlerinin icraat ve iktidar alanının
varlığına işarettir.


Peşinden, bir skandal daha patlak verdi ve
akçalı işlerinden ötürü kovuşturmaya uğrayan bir gizli servis elemanının
“dökülmesiyle”, iyice de dallanıp budaklandı. Bu sefer mesele, El Kaide’nin
Almanya’daki şebekesine dahil olduğundan kuşkulanılan bir Arap kökenlinin
Beyrut’ta Lübnan gizli servisince gözaltına alınarak, kuvvetle muhtemel işkence
altında sorgulanması; Alman gizli servis ajanlarının da Lübnanlı
meslekdaşlarıyla istişareye girerek (sorular yazarak!) bu sorguya dolaylı
olarak katılmalarıydı. “Dökülen” ajan, neo-liberal iktisadiyatın gözde
kavramıyla tanımlıyor bu operasyonu: Alman Gizli Servisinin fiilen, işkenceli
sorgu işini outsourcing
ettiğini söylüyor – yani “iş”in bir kısmı, işletmenin dışına taşınarak başka
bir firmaya yaptırılmış. Hatırlanacaktır; birkaç ay önce CIA’in buna benzer outsourcing tasarılarından
haberdar olmuştuk. Ayrıca, Alman Gizli Servis görevlilerinin bir yandan “haydut
devlet” Şam’daki, bir yandan ABD’nın hukukun iptal edildiği Guantanamo
üssündeki bazı sorgulara müdahil oldukları da ortaya çıktı. Bu olaylarda da,
hukuk devleti ile örtülü operasyonların ilişkisine dair aynı kaygılar, aynı
sorular sökün etti.


Tartışmanın tarafları ve söyledikleri,
aşağı yukarı kestirilebilir. Muhafazakarlar, onlarla birlikte Sosyal
Demokratların hükümet sorumluluğu taşımış olanları içindeki “şahinler”, bu
operasyonların “rutin işler” sayılması gerektiğini söylüyorlar. Hükümet Irak
savaşını desteklemese bile, NATO üyeliğinden ötürü, yerine getirilmesinden
kaçınılamayacak “rutin işler”… Yeşiller’in eski lideri, SPD-Yeşiller
koalisyonunun Dışişleri Bakanı Fischer, en keskin şahin tavrını alıyor – Gizli
Servis’le ilgili soruşturma komisyonu kurulması önergesine parti grubunda tek
başına red oyu verecek kadar! Görevlilerin “şevkini kırmamak, ellerini
soğutmamak” gerektiği meâlinde konuşanlar da eksik değil, Alman politik
sınıfında. Irak’tan servis edilen istihbaratın “zaten”Amerikan askerî
operasyonlarına acil ve pratik bir katkı sağlamadığına ilişkin veriler de
mazeret olarak ileri sürülmekte. İsmini vermeden Frankfurter Allgemeine gazetesine konuşan bir
Gizli Servis yetkilisi, uluslararası terör tehdidine karşı Almanya’yı korumak
için “Benelüks ülkeleriyle [Belçika-Hollanda-Lüksemburg] değil, elbette ABD’
yle” işbirliği yapacaklarını söylemiş. Böylesi kaygılarla uluslararası işbirliğini
men eden zihniyet hakim olursa, işkenceci oldukları bilinen Ortadoğu
rejimlerinin hiçbiriyle yardımlaşmanın mümkün olamayacağına dikkat çekerken, şu
notu da düşmüş: “Türkiye dahil…”


Sosyal demokratların ve Yeşiller’in son
iktidar deneyimiyle iyice “mayışmamış” solcuları, son seçimde parlamentoya
giren Sol Parti ve liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ise, kararlılıkla, Gizli
Servis’in işlerini sıkı sıkıya denetimden geçirecek özel yetkili bir komisyonun
kurulmasını talep ediyorlar. Hıristiyan Demokratlardan da bu talebi
destekleyenler var – kâh geçmiş Sosyal demokrat-Yeşil iktidar deneyimini
itibarsızlaştırma kaygısıyla, kâh “parlamento üstünlüğü” idealizmiyle…


Bu denetimin kurumsal çerçevesi,
tartışmanın önemli bir parçası. (Batı) Almanya’da 1949’dan beri Gizli Servis’in
parlamento adına denetlenmesine ilişkin bir özel komisyon örfü var. 1978’da ve
1999’da çıkarılan yasalarla, bu komisyonun yetkileri genişletildi. Mevcut
statüde, burada konuşulanları kamuoyuna açıklamayacaklarına yemin eden 9 parlamenter,
üç üst düzey Gizli Servis yetkilisiyle düzenli görüşerek bilgi alıyorlar. Ne
var ki, 1949’dan beri birçok parlamenter, Gizli Servis’in kendilerini
oyaladığını, “gerçek” bilgileri sakladığını söyleyerek isyan -kimi zaman da
istifa- etti. 1990’ların ortasında, Moskova’dan Münih’e 363 gram bomba imaline
müsait plütonyum kaçırılması vakasını soruşturan komisyon istihbaratçılardan
bir türlü güvenilir bilgi “sızdıramamış”; bazı komisyon üyeleri, Gizli
Servis’in Soğuk Savaş sonrası kendine yeni bir manâ ve ehemmiyet temin etmek
için bu plütonyum kaçakçılığı olayını bizzat tezgâhladığına -ya da en azından
etrafına bir esrar perdesi ördüğüne- dair kuşkularını dillendirmişlerdi!


Şimdi yine, bu komisyonun yetersizliğine
dair şikayetler yoğunlaşıyor, gerçekten yetkili ve etkili bir denetim mercii
oluşturulması talep ediliyor. Gizli Servis yetkililerinin eksik bilgi vermekten
ötürü cezaî olarak sorumlu tutulmasını sağlayacak yaptırımlar isteniyor.
Muhafazakarlar, bu radikal talepleri hararetle savunan liberal FDP lideri
Westerwelle’yi, partisinin tarihindeki Scheel, Genscher, Kinkel gibi “devlet
adamı sorumluluğuyla siyaset etmiş” kişiliklerin saygın hatırasına ihanet
etmekle suçluyorlar.


İlk andaki infial, acil ve yoğun bir
şeffaflaşma ve hesap sorma talebini öne çıkarmıştı. Zamanla, bu “devlet
sorumluluğu” -“devlet hikmeti” de diyebilirsiniz!- söylemi rehabilite oldu ve
ilk adımda, yeni bir soruşturma mercii kurulmasına dönük girişimler bir süre
ertelendi.


Yeşil milletvekili Hans-Christian
Ströbele, 1999’da en temizini söylemiş aslında: “Gizli olanın sahiden denetlenmesi mümkün değildir. Bu
nedenle, gizli servisler lağvedilmelidir
!” Eyvallah… Velâkin,
“şımarıklık” etmeyelim; gizli servisler üzerinde parlamenter denetimin
genişletilmesindeki ve ciddileşmesindeki ısrarı kesinlikle küçümsemeyelim.


MÜNİH


“TEMİZ
ÇATLI’LAR” MI


Steven Spielberg’in Aralık’ta ABD’de
vizyona giren, Ocak ayı sonlarında da Avrupa ve Türkiye sinemalarında
gösterilmeye başlayan Münih
filmi de, bu mevzulara kafa yormak için yeni ve popüler bir malzeme getirdi
ortaya. Film, 1972 Olimpiyatlarında -yoldaşlarının serbest bırakılması için
pazarlık etmek üzere rehin aldıkları- 11 İsrailli sporcuyu ve bir Alman
polisini katleden Kara Eylül örgütü mensuplarının veya bu eylemin
gerçekleşmesinde bir biçimde dahli bulunanların, İsrail Gizli Servisi MOSSAD
tarafından “cezalandırılmalarını” konu alıyor.


“Gerçek olaylardan ilham alıyor” hikaye -
aslında, ilham almaktan biraz fazlası. Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir,
1972 Eylül’ü sonunda bu cinayetin hesabının sorulacağını söylemişti. Filistin
kamplarında 200’ü aşkın -çoğu sivil- insanın ölümüyle sonuçlanan misilleme
bombardımanı, hesap sormaktan sayılmadı. İstenen, güçlü bir caydırıcılık ve
açıkçası intikamdı.
Bunun için, doğrudan doğruya Başbakanlık makamının bilgisi ve emri altında bir
özel birim oluşturuldu. MOSSAD Başkanı, Münih katliamından -giderek, benzer
eylemlerden de- sorumlu olduğunu saptadığı kişi/lerle ilgili dosya sunarak
infaz onayı istiyor, Başbakan -bazen kimi kabine üyeleriyle de istişare ederek-
hüküm veriyordu. İnfaz operasyonları, MOSSAD’la ve İsrail Devletiyle hiçbir
resmî bağı olmayan, var-ama-yok bir özel birim tarafından yürütülüyordu.
(Aktarıldığına göre, Münih kurbanlarının ailelerine açılan “anonim” bir
telefon, onlara eşlerinin/çocuklarının katillerinin cezalandırıldığını haber
veriyordu.) Bazı uluslararası medya organlarında “Komite X” diye adlandırılan
bu ‘kozmik gizli’ örtülü operasyonun nasıl yürütüldüğünü, kendisi de eski bir
gizli servis elemanı olan İsrailli yazar Aaron Klein, 2005’in sonlarında çıkan İntikamcılar adlı
kitabında anlattı. Kitapta nakledildiğine bakılırsa, Golda Meir ve özellikle
İzak Rabin mütereddit bir tavır gösterir, ince eleyip sık dokurken, Menahem
Begin ve İzak Şamir infaz emirlerini zorlanmadan, handiyse şevkle verirlermiş.


1972-1992 arasında, “Tanrının Gazabı” kod
adlı bu operasyon çerçevesinde Avrupa ve Ortadoğu’da 8 kişi öldürüldü. Bunlar
arasında, Münih cinayetleriyle ve eylemi gerçekleştiren -Filistin Kurtuluş
Örgütü mücavir alanındaki- “Kara Eylül” örgütüyle bağlantılı bulunanlar olduğu
gibi, alakasız kişiler de vardı (misal, 1973’te İsveç’te öldürülen Faslı
garson). Klein, kitabında, MOSSAD’ın kimileri hakkında “eylemin mimarlarından”,
“lojistik fer’i iştirakçi” gibi muğlak ve keyfîliğe açık ithamlarla da infaz
dosyaları hazırladığını ortaya koyuyor.


Başka yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de,
“devlet ve millet düşmanı”nın sadece takibat altında tutulması, hapsedilmesi
falan değil, tenkil edilmesi gerektiğini savunanların, “önlem” almanın yetmeyeceğini,
“bunların” ibretlik ölümlerle ölmeleri gerektiğini düşünenlerin, MOSSAD’ın bu
intikam operasyonlarını hayranlık ve ürpertili bir kıskançlıkla izlediklerini
biliyoruz. Bunlar,
Susurluk Skandalı sonrasında, Çatlıgillerin 1980’ lerde ASALA’ya karşı yürüttükleri
türden operasyonların isabetinden şüphe etmemiş, devlete sadece örtülü
operasyonun örtüsünün kolayca kaymasına yol açan acemiliğinden ötürü
kızmışlardı. Buna bağlı olarak bir de, bu işlerde Çatlıgiller yerine “temiz”
profesyoneller kullanmadığı için.


İşte, Spielberg’in Münih’i, tam da böyle
“temiz Çatlı’lar”la yürütülen bir örtülü operasyonu anlatıyor. Karanlık
geçmişleri olmayan, -belki biri (Steve) dışında- hepsi kendince sempatik,
“düzgün” vatandaşlardan oluşan bir resmî-illegal birim, haklılığına inandığı
bir intikam planını yürütüyor. “Siviller” arada kaynamasın diye özen
gösteriyorlar, güzelce, sadece intikam listesindekileri öldürüyorlar. Ancak
ekiptekiler, özellikle başlarındaki Avner, yaptıkları işi sorgulamaya başlıyor,
vicdanî hesaplaşmalara, ruhî bunalıma giriyorlar. Suikast öncesinde keşif
yaparken yüz yüze geldikleri hedeflerin “senin benim gibi insan” çehrelerini
görüyorlar, “kötü”leri temizlediklerine dair imanlarına gölge düşüyor.
Üstlerindeki “yetkililerden” sahih delil sorası oluyorlar. Dahası,
“işverenleri” ile onlara istihbarat veya “olanak” sağlayan profesyonel
beynelmilel kriminal şebekeler arasında, hatta bunlarla hedefleri arasında
acaip çapraz ilişkiler olduğunu görüyor, iyice huylanıyorlar. “Doğru bir iş mi
yapıyoruz?” sorusu, hem kişisel anksiyete ve ailesiyle ilgili kaygılar, hem de
“genel ahlak” ve meşruiyetle ilgili tereddütler üzerinden, Avner’in vicdanına
çökeliyor. Neticede, bu nevi örtülü operasyonları, “teröristleri” misliyle
şiddetle ezme stratejisini sorgulayan bir film, Münih.


Spielberg ilk kez bu filmle, “herkesin
sevdiği dâhi çocuk” olmaktan çıktı. ABD’de, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerden
tekdir aldı. İyiyle kötüyü ayırt etmediği, İslami radikalizm kaynaklı terörle
teröre karşı savaşı eşitlediği suçlamasıyla karşılaştı. Filistinli teröristleri
veya terörün akıl hocası fanatikleri insan yüzleriyle ve duygularıyla
gösterdiği, onların saiklerine anlayış göstermeye meylettiği söylendi. New York Times’ta,
“sahiden var olan Kötü’nün varlığını inkâr ettiği” yazıldı. Münih neticede, 11 Eylül
sonrası ABD yönetiminin “teröre karşı savaş” stratejisiyle ilintilendirildi, bu
politikaya bir itiraz olarak izlendi.


Avrupa’daki liberal kamuoyu da, ABD’nin
karşı-terör stratejisine itirazın popüler bir imkanı olarak sarıldı Spielberg’e.
“Demokrasilerin, hukuk devletinin intikam
alması
gibi bir mefhum olabilir mi?” “Demokrasilerin teröre benzer
yollarla karşılık vermesi, onların medenî temelleri ve idealleri için tehdit
oluşturmaz mı?” “Teröre şiddetle mukabele, terör şiddet sarmalını büyütmez mi?”
gibi sorularla…


Steven Spielberg Time’a, “filmin barış için
bir dua olduğunu” söylemiş. Spiegel’le
söyleşisinde, teröristleri “insanlıktan çıkararak mı göstermeliydim?” diyor, bu
şeytanlaştırma politikasına karşı çıkıyor. “Karmaşık sorunlara basit cevaplar
verilemeyeceğini” söylüyor. “İlk gençliğinden beri İsrail’in hararetli bir
savunucusu olduğunu… bir Yahudi olarak, hepimizin bekası için İsrail’in
varlığının öneminin bilincinde olduğunu” söylemekten, hatta “Gerekirse, ABD
için de İsrail için de ölmeye hazırım” demekten de geri kalmadan. “Tanrının
Gazabı” operasyonu için de, “İlke olarak doğru yapıldığını düşünüyorum” diyor.
Münih katliamının yarattığı muazzam ulusal travmayla açıklıyor bu meşruiyeti -
ki onbir sporcu (sivil/masum) Yahudinin özellikle de Almanya’da öldürülmesinin
İsrailliler ve başka yerlerdeki Yahudiler üzerindeki travmatik etkilerine,
başka yazarlarca da dikkat çekilmiştir. Spielberg, “ilke olarak doğru” bulduğu
intikam eyleminin, “caydırma ve terörü önlemeye katkıda bulunsa bile,
istenmeyen yan etkiler yaratabileceğini” söyleyerek devam etmiş: “İnsanları
değiştiriyor, onlara bir yük yüklüyor, onları gaddarlaştırıyor, etik bir çöküşe
sürüklüyor. (…) Şiddet, kural olarak karşı şiddet doğuruyor.”


Filmde de, “kötü” kötü olarak, “iyi” iyi
olarak durduğu yerde duruyor, aslında. Kendi davasını kırık dökük bir
İngilizceyle bir iki dakikalığına anlatma fırsatı bulan kara kuru Filistinli
Ali, karikatür gibi görünüyor. Filistinlilerin yurtsuzluk acısını ondan kısaca
“öğreniyoruz”. Ama sanki sadece kuru bir bilgi olarak öğreniyoruz; tutku ve
hüzünle dolu sözlere, saplantılı-donuk gözler eşlik ediyor. Filistin meselesi
denen ‘olaya’, Filistinlilerin de sivilleri
olduğuna, bu sivillerin kâhir ekseriyetinin Paris’teki FKÖ kordiplomatiğinden
hayli farklı koşullarda yaşadığına dair gerçek bir anlayış edinmek pek mümkün
değil Münih’ten.
Filmin başındaki dokümanter bölümde aktarılan ABD haber bülteninde FKÖ
söylemine şerh düşerek “sözüm
ona
İsrail savaş makinesi” diye anılan İsrail güvenlik
stratejisinin, on binlerce Filistinli sivilin yaşamını çıplak hayat haline
getirdiğine dair bir işaret almak da mümkün değil. Olsa olsa, İsrail’in bekası
uğruna dünyayı yakmaya hazır bir ruh halinin, tehlikeli bir saplantı haline
gelebileceğine dair hafif uyarı sinyalleri alabiliyoruz.


Spielberg, iyinin iyiliğinden, kötünün
kötülüğünden pek şüphe etmiyor da, şiddetin kötüyü daha beter azdıracağını dert
ediyor sanki. Tabii, “kötüyle kötü olmanın”, iyiyi iyi olmaktan çıkartacağına
dair bir sezgisi de var. Yine aynı şey, Almanya’daki gizli servis
tartışmasındaki gibi: İyiyi kötüyü ayırt etmekle ilgili ciddi ayrılıklarımız
olabilir (seks-şiddet, ölüm-doğum ikilik ve döngülerinin estetik temsili
meselesini de paranteze alalım!) lâkin şımarıklık etmeyeceksek, sinik
olmayacaksak, Münih’in
liberal ahlaki sorgulamasının hayra vesile olmasına bakalım.


TANIL
BORA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet