KITALAR & BÖLGELER : BALKANLAR & KAFKASLAR & ORTADOĞU & KÖRFEZ

Yumuşak
güç kavramı tanımlanması, net bir çerçevesinin çizilmesi ve üzerinde analizler
yapılması en zor olan kavramlardandır. Yumuşak güç askeri ve ekonomik alanlar
dışında kalan tüm kültürel, ideolojik, söylemsel vb. alanlarda etkileme
kapasitesine sahip olma anlamında kullanılmaktadır. Ama bazen bunun da ötesine
geçilerek bir ülkenin sahip olduğu askeri ve ekonomik kapasitenin de prestij ya
da yardım yapma kapasitesine temel oluşturarak yumuşak güç unsurları haline
gelebileceği belirtilmiştir. Hatta bazen yumuşak gücün sert gücün nasıl daha
iyi kullanılacağına dair yöntem ve araçlardan ibaret olduğu yönünde argümanlara
da rastlamak mümkündür.


 

Yumuşak güç kavramını hegemonya kavramından bağımsız düşünmek
mümkün değildir. Yumuşak güç kavramı 1960’lı yıllarda J. Nye tarafından
üretilen bir kavramdır. Hegemonya kavramı ise Gramsci’ye kadar uzanmakla
birlikte, uluslararası ilişkiler alanına uyarlanması, küresel ya da bölgesel
hegemonya alanlarından söz edilmesi R. Cox’un çalışmalarından sonradır. Ama
kavramların yeni olması bu kavramlarla ilgili olguların tarihteki izlerini
sürmemize engel değildir.


 

Tıpkı ulus devlet ve birey kavramları gibi, hegemonya kavramı
da modern bir kavramdır. Tarihte hegemonya yerine geleneksel imparatorluk
kavramının kayabiliriz. Çünkü geleneksel imparatorluklar belli bir coğrafyanın
belli ilişki kalıpları altında merkezi otoritenin, örneğin Roma’nın ya da
İstanbul’un hegemonyası altına alınmasından ibarettir. Örneğin Roma
imparatorluğu özellikle ticaret üzerinden oluşturduğu Roma hukuku ile önemli
bir yumuşak güce sahip olmuş ve “Pax Romana” dediğimiz uzun erimli bir istikrar
dönemi oluşturmuş, nihayetinde Hıristiyanlığın sahip olduğu yumuşak güç
karşısında tutunamayarak çökmüş ve dağılmıştır.


 

Büyük İskender’in söylem ve idealleri de yumuşak güç
unsurları içermekteydi ama bu idealler imparatorluk topraklarına katılan yeni
halklar, hatta bizzat İskender’in kendi komutanları nezdinde bir karşılık
bulamadığı için, yani Büyük İskender bu ideallerle ilgili bir söylem alanı
oluşturamadığı için kurumsallaşma gerçekleşememiş, ölümüyle birlikte
imparatorluğu da sona ermiştir. Dolayısıyla gerek yumuşak gücün sahaya
yansıtılması gerekse hegemonya ya da imparatorluk alt yapısı oluşturulabilmesi
için gündem belirleme gücünü elde tutma ve ortak söylem üretme zorunluluğu
açıktır.


 

Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan Moğol imparatorluğu ise
neredeyse tümüyle sert güçten ibaret olduğu ve yumuşak güce sahip olamadığı
için Çin ve İslam gibi medeniyetlerin ürettiği söylem ya da yumuşak güç
karşısında kısa süre içerisinde çözülmüş ve dağılmıştır.


 

Osmanlı devleti de yine hukuk ve istikrar üzerinden İ.
Ortaylı’nın “Pax Ottomana” adını verdiği uzun süreli bir imparatorluk,
günümüzün ifadesi ile bir hegemonya oluşturmayı başarmıştır. Bir zamanlar
Osmanlı’nın sadece 100 nefer ile güvenlik sağladığı bazı bölgelerde bu gün çok
sayıda devletin 100 binlerce asker görevlendirmelerine ve teknoloji kullanmalarına
rağmen güvenlik ve istikrar sağlayamadıkları bilinen bir gerçektir.


 

Sayın Valimiz konuşmasında 730 gibi eski tarihlerde bir
Avrupalı kimliğinin var olduğundan söz etti. Bu kimlik Hıristiyanlık ile
birlikte Avrupalı ülkelerin yumuşak gücünü oluşturmuş, Ortaçağlarda haçlı
ordularının toplanmasını, çağımızda ise Avrupa kimliği sayesinde istikrarlı bir
Avrupa Birliği’nin kurulmasını, öyle ki, küresel hegemon güç ABD nüfuzuna karşı
bir dereceye kadar direnebilen bir bölgesel hegemonya alanı oluşmasını sağlamıştır.
Bu noktada Avrupa Birliği için en önemli zaaf noktalarından biri Avrupalı
kimliğinin ve bunun oluşturduğu yumuşak gücün Almanya gibi tek bir ülkenin
tekelinde kalma riskidir ki, bu durum uzun vadede birliğin dağılması
olasılığını güçlendirmektedir.


 

ORTADOĞU ÜLKELERINDE YUMUŞAK GÜÇ KULLANIMI ILE
ILGILI RISKLER




Ortadoğu ülkelerine gelince, hegemonya ve yumuşak güç
kavramlarının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini bir kez daha hatırlatmalıyız.
Yani küreselya da bölgesel düzeyde bir hegemonya  alanı belirlenemiyorsa,
yumuşak güç kullanımından da söz edilemez. Sert güç ile anlamlı bir sentez
oluşturulmadıkça yumuşak gücün hiçbir etki doğurmayacağını ve kalıcı
olamayacağını bizzat kavramın üreticisi J. Nye belirtmektedir. Ama bundan da
önemlisi yumuşak gücü kullananlar ve buna muhatap olanlar nezdinde çıkarlara,
politikalara, umutlara ve gelecek planlamalarına dair ortak bir dil, yani bir
hegemonya alanı oluşturulamamış ise yumuşak gücün etkin ve kalıcı bir biçimde
kullanılmasından


söz edilemez.

 

Yumuşak güç unsurlarının, özellikle de düşünsel, ideolojik
unsurların tek ülkenin tekeline alınmaya çalışılması bölge içi bölünmelere
zemin hazırlamaktadır. Yani güçsüz olduğunuz durumlarda dış güçler gelip sizin
bölgenizi kendi çıkarları istikametinde bölerlerken, güçlü olduğunuzda bölge
yumuşak gücün yersiz ve yanlış kullanımından dolayı içerden bölünme riski ile
karşı karşıya kalmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği Arap milliyetçiliğinin
sembolik sermayesinin Cemal Abdünnasır tarafından diğer devletler ve rejimler
aleyhine kullanılmaya kalkışılmasıdır ki, bu durum o dönemde Arap dünyası
içinde ve İran ve Türkiye gibi ülkelere karşı Ortadoğu bölgesinin derinlemesine
bölünmesine neden olmuştur. Bu noktada ulus devletin de uluslararası alanda
yumuşak güç oluşmasını sağlayan bir norm olduğunu belirtmemiz gerekir. Yani
Arap milliyetçiliğinin sağladığı yumuşak güç diğer Arap devletlerinin dayandığı
ulus devlet normu karşısında etkisiz kalmıştır.


 

Yumuşak güç kullanımı ile ilgili bir diğer sakınca ise bu
kavramla ilgili içeriğin çok geniş kapsamlı ve güçlü olduğu durumlarda bu gücün
etkisinde kalması muhtemel tüm bölgesel ve küresel güçlerin karşıt hamleler
geliştirmesine neden olması, yani yumuşak gücün ters tepmesidir. Örneğin
Türkiye yumuşak güç inşası amacıyla İslam dünyası, Türk dünyası ya da Osmanlı
bakiyesi coğrafyalarla ilgili olarak bir söylem geliştirmeye çalıştığında hem
bu bölgelerdeki ülke elitlerinin hem de bu bölgelerde çıkarları olan küresel ve
bölgesel güçlerin karşıt hamleler geliştirmesine ve bu ülkelerle ilişkilerin
gereksiz yere bozulmasına neden olmaktadır. Örneğin İslam dünyasına verilen bir
mesaj dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip olan Hindistan’ı,
Kafkaslardaki jeopolitik sorunları nedeniyle Rusya’yı, Doğu Türkistan sorunu
nedeniyle Çin’i, önemli miktarda Müslüman nüfus barındıran ve bunların toplumsal
entegrasyonu ile ilgili ciddi problemler yaşayan Avrupa ülkelerini aynı anda
karşı safta harekete geçmeye sevk edebilir.


 

Ortadoğu ülkelerinde ideoloji temelli yumuşak güç
kullanımıyla ilgili bir diğer sakınca ise tarihsel süreçteki gelişmeler
nedeniyle yumuşak güce zemin teşkil eden düşünsel kalıpların bu güce sahip olan
ülkeleri uluslararası alanda zor duruma düşürecek şekilde içerik
değiştirmesidir. Bunun en çarpıcı örneği ise Selefilik/Vahhabilik ile El Kaide
ya da DAEŞ gibi terör örgütleri arasında var olduğu ileri sürülen bağlantılar
nedeniyle Suudi Arabistan’ın uluslararası alanda bazı güçlükler yaşamaya
başlamasıdır. Soğuk Savaş sırasında küresel düzeyde komünizmle mücadele, İslam
dünyası düzeyinde ise kutsal mekanlara hizmet etmenin getirdiği prestijin
ötesine geçme ve petrol gelirlerinin sağladığı imkanları kullanarak İslam
dünyasında lider ülke olma amacı ile Selefi/Vahhabi ideolojiyi bir yumuşak güç
unsuru olarak kullanan Suudi Arabistan için bu güç günümüzde önemli bir zaaf
unsuruna dönüşmüş durumdadır.


 

Bir diğer sakınca ise yumuşak güç söylemi ile uygulama
arasında süreç içerisinde ortaya çıkan uyumsuzluklardan dolayı yumuşak gücün
etkisiz hale gelmesi ve bazen de ters tepmesidir ki, bunun çarpıcı örneği İslam
Devrimi sonrası İran’dır. 2000’li yıllara kadar İran, İslam dünyasında küresel
hegemonyaya başkaldırı cesareti gösteren ve İslam dünyasındaki ezilenlerin
haklarını savunan bir ülke görünümüyle tüm İslam ülkeleri üzerinde hatırı
sayılır bir yumuşak güce sahip olmuştur. Ne var ki, Irak, Suriye, Lübnan ve
Yemen gibi ülkelerdeki uygulamaları nedeniyle tüm İslam dünyasının hamisi İran
imajı Şii destekçisi İran imajı ile yer değiştirmiş ve İran’ın yumuşak gücü
telafisi zor bir darbe almıştır.


 

Bu noktada bölgede uygulanan yumuşak güç stratejilerinin
Türkiye’nin İslami siyasete yönelmesinde büyük bir etkiye sahip olduğunu ileri
sürebiliriz. Johnson mektubu nedeniyle UA alanda yalnızlaşan Türkiye,
Ortadoğu’ya açılarak bu yalnızlıktan kurtulmayı amaçlamış ve ilk hamlelerinde
Arap milliyetçiliği ve Selefi/Vahhabi duvarlarla karşılaşmıştır. İzleyen
dönemde İran’ın da İslam Devrimi nedeniyle bölgede hatırı sayılır bir yumuşak
güce sahip olduğunu görmüş ve 1980’li yıllardan itibaren iç ve dış siyasetinde
İslami siyaset söylemine daha fazla ağırlık vermiştir. Soğuk Savaş’ın ardından
AB tarafından dışlanmanın doğurduğu hayal kırıklığının da etkisiyle kendini bir
kez daha stratejik boşluk içerisinde hisseden Türkiye’de Osmanlı’nın son
dönemlerinde görülen düşünce akımları yeniden canlanmış, İslami siyaset anlamında
Refah Partisi ile yaşanan med cezirin ardından Ak Parti’de karar kılınmıştır.
Sonuç olarak, bölge ülkelerinin yumuşak güç kullanma noktasında son derece
dikkatli olmaları gerekmektedir. Sert güç ile yumuşak gücün anlamlı bir şekilde
sentezlenmediği, ya da yumuşak gücün muhatabı olan iç ve dış kesimler nezdinde
söylem birliği oluşturulmadığı durumlarda bu yöndeki çabalar etkisiz
kalmaktadır. Yumuşak gücü teşkil eden unsurların ve söylemin tek ülkenin
tekelinde kalması ise bölge içi bölünmüşlüğü derinleştirmektedir.




Yumuşak güç envanterinin çok güçlü olduğu durumlarda bölgesel
ve küresel aktörlerin orantısız tepki vermelerine neden olmaktadır. Daha kötüsü
ise ideolojik yumuşak güç unsurlarının orta ve uzun vadedeki gelişmeler
nedeniyle birer zaaf unsuruna dönüşmesidir. Mısır için Arap milliyetçiliği,
Suudi Arabistan için Selefilik, İran için Şiilik, Türkiye için demokrasi ve
insan hakları savunuculuğu, ya da İslam dünyası liderliği söylemi bu tür
sakıncalar doğurmuştur ya da doğurabilir. Yumuşak gücün etkili olabilmesi için
bölgesel ve küresel düzeyde evrensel, eşitlikçi ama aynı zamanda diplomatik bir
dil geliştirilmesi zorunludur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir