KITALAR & BÖLGELER : BALKANLAR & KAFKASLAR & ORTADOĞU & KÖRFEZ

Dr. Jubin M. Goodarzi

Cenevre Webster Universitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü 

“İran, Suriye,
Hizbullah, yeni Irak hükümeti ve Hamas’ın İsrail’e karşı uyguladığı direniş
zinciri Suriye’den geçiyor… Suriye, İsrail’e karşı direniş zincirinin altın
halkası.”

İran Dini Lideri’nin Dış İlişkilerden Sorumlu
Başdanışmanı  Ali Ekber Velayeti, 6 Ocak 2012    


 

“Suriye’de
yaşananlar bir iç mesele değil, bölgedeki ve dünyadaki direniş ekseni ile
düşmanları arasındaki bir çatışmadır. İran, Suriye’nin temel parçası olduğu
direniş ekseninin kırılmasına hiçbir şekilde müsamaha göstermeyecektir.”

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi
Başkanı Said Calili, 6 Eylül 2012     


 

Özet

 

Suriye ve İran arasındaki işbirliği 30 yıldan
fazla bir süredir Ortadoğu’daki siyasi durumda sürekli olarak gözlenen bir
unsurdur. Dahası, söz konusu ittifak başlangıcından bu yana bölgedeki
gelişmeler üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bunlar arasında son yıllarda
meydana gelen; 2003 Irak savaşı, 2006 Lübnan çatışması ve İran’ın Suriye iç
savaşında oynadığı rol örnek verilebilir. Bu çalışma, Suriye-İran ittifakının
evrimini şekillendiren ve etkileyen güçleri anlamada analitik bir çerçeve
sunmaktadır. Ayrıca eksen, başlıca mitler ve buna ilişkin kavram hatalarının
öneminin altını çizmektedir. Aynı zamanda söz konusu ilişkilerin gelişiminde
yer alan çeşitli evrelere ve geleceğe ilişkin genel bir bakış
sunmaktadır.          


 

Giriş

 

Şüphesiz, modern Ortadoğu siyasetinin en
etkileyici gelişmelerinden biri 1979’da kurulan Suriye-İran ittifakının ortaya
çıkışı ve sürekliliğidir. Yaklaşık otuz yıldan bu yana, Tahran-Şam ekseni
birçok gözlemciyi şaşırtmaya devam etmektedir. Siyasi temelleri ve yapıları
olduğu kadar kendilerine özgü ideolojilerindeki farklara da dikkat çeken birçok
analist, İran gibi devrimci ve pan-İslamcı bir teokrasinin Suriye gibi laik,
pan-Arap ve sosyalist bir cumhuriyet ile ittifak kurabilmesi karşısında
şaşkınlığı sürmektedir.(1) Ayrıca Baasçı Suriye pan-Arap davasının güçlü bir
taraftarı ve gerçek bir lideri olduğunu iddia ederken, İran ise İslami
evrenselliği savunmakta ve laikliği reddetmektedir.(2)


                                                                             

Suriye-İran ekseni, karşılaştığı onca zorluğa
ve ilişkilerindeki dönemsel gerginliklere rağmen otuz yılı aşkın bir süredir
varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Genel olarak özellikle Mart 2011’den
beri süregelen Suriye Ayaklanması ve İran’ın Esad rejimine desteği; İsrail’i
Suriye ve İran destekli Lübnan Hizbullah hareketiyle karşı karşıya getiren 2006
Lübnan Savaşı; ve 2003 Irak Savaşı’ndan beri Tahran ve Şam arasında artan genel
bir işbirliği gibi son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan büyük gelişmeler göz önünde
tutulursa, yirmi birinci yüzyılın başlarında bu iki devlet arasındaki eskiye
dayanan bağlar çıkarlara hizmet etmeye devam
etmektedir.    


 

Bu makale, Suriye-İran ittifakının gelişimini
şekillendiren ve etkileyen güçleri anlayabilmek adına analitik bir çerçeve
sunmayı amaçlamaktadır. Ayrıca eksenin önemi ile buna ilişkin önemli mit ve
yanlış anlamaların da altını çizecektir. Bu çalışma aynı zamanda söz konusu
ilişkinin gelişiminde yer alan çeşitli evrelere ve geleceğe yönelik de genel
bir bakış sunmaktadır.     


 

Suriye-İran İttifakı’nın
Önemi


 

Genel anlamda Tahran-Şam eksenini inceleyip
anlamak için üç önemli sebep vardır. İlk olarak, ABD’nin 2003 yılındaki Irak
işgalinden itibaren geçtiğimiz birkaç yıldır yeniden gördüğümüz gibi söz konusu
ittifak son otuz yılı aşkın bir süredir Ortadoğu siyaseti üzerinde önemli bir
etkiye sahiptir. İkinci olarak, ittifak otuz yıldan fazla bir süredir devam
eden güçlü bir ilişkileri olduğunu kanıtlamıştır ki Ortadoğu’daki istikrarsız
ve değişken siyasi ortamı göz önünde bulunduracak olursak bu oldukça olağandışı
bir durumdur. Üçüncü olarak, birçok bölgesel ve siyasi gözlemci söz konusu
ittifakı bazı yönlerden hâlâ yanlış anlamaktadır. Dolayısıyla bu da iki ortağın
hedef ve tutumlarıyla ilgili birçok yanlış değerlendirmeye ve ittifak ve
bölgesel siyasete ilişkin karmaşık durumun aşırı basitleştirilmesine yol
açmıştır.         


 

Otuz yıldan fazla bir süredir, iki ortak Irak,
İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik hedef ve politikalarına ket vurma
konusunda bazı önemli başarılara imza atmıştır. Aralarındaki sürekli işbirliği
sayesinde Eylül 1980 tarihinde Irak’ın İran işgalini durdurma, ve Saddam
Hüseyin yönetimindeki Irak’ın Ortadoğu’da egemen güç hâline gelmesinin önüne
geçme konusunda çok önemli bir rol oynamışlardır. Ayrıca Haziran 1982 tarihli
İsral’in Lübnan işgali ve ülkenin neredeyse yarısının ele geçirilmesini takiben
Tel Aviv’in Lübnan’ı kendi yörüngesine çekme stratejisine de engel olmuşlardı.
Başta Hizbullah olmak üzere Lübnanlı temsilcileri vasıtasıyla Suriye ve İran,
İsrail askeri gücünün sınırlarını ortaya koymuş ve Tel Aviv’i 1984 ile 2000
yılları arasında işgal ettiği topraklardan geri çekilmeye mecbur bırakmıştır.

 

Aynı dönemde ve yine aynı bölgede,
1980’lerde ABD Başkanı olarak görev yaptığı iki dönem boyunca Ronal Regan’ın
muzdarip olduğu nadir dış politika başarısızlıklarından birine yol açmayı
başarmışlardır. Bölgede ve dünya sahnesinde ABD üstünlüğünün söz konusu olduğu
Soğuk Savaş sonrası dönemde bile, her iki ülkeye de ekonomik yaptırımların
uygulanmasına ve 2003 yılında ABD’nin Irak işgaline rağmen, Suriye ve İran, son
yıllarda da görüldüğü gibi başta Irak ve Lübnan’da olmak üzere doğrudan veya
dolaylı olarak dünya petrol piyasalarına büyük ölçüde hâkim olmuşlardır.


 

Suriye-İran İttifakını
Anlamak Adına Kavramsal bir Çerçeve


 

Yaygın görüşün aksine (büyük ölçüde Suriye ve
İran rejimlerinin otoriter yapısı, ve birçok çevrede beğenilmemelerinden
dolayı), söz konusu ittifak başta savunmacı bir yapıya sahipti, ve bölgede Irak
ve İsrail’in saldırgan gücünü etkisiz hâle getirmeyi ve ABD’nin Ortadoğu’ya el
uzatmasını engellemeyi amaç edinmişti. İttifakın kurulmasına zemin hazırlayan
ilk itici güç Şubat 1979 tarihinde İran’ın muhafazakâr ve Batı yanlısı
monarşisinin yıkılması olurken; Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgali ise Suriye
ve İran arasındaki yakınlaşmayı daha da hızlandırmış, bu süreçte Suriye İran’ın
uğradığı yenilgiyi atlatması için çok önemli bir diplomatik ve askeri yardımda
bulunmuş ve Mayıs 1982’ye kadar Irak güçlerini topraklarından çıkarmıştır. Buna
karşılık İsrail ikinci Lübnan işgalini başlatarak bir ay sonra, Haziran
1982’de, hemen yakındaki Suriye’ye meydan okuduğunda ise İran Suriye’ye destek
sağlamış ve 1983-1985 yıllarında Lübnan’daki Şii nüfusunu İsrail ve Batılı
güçleri topraklarından çıkarması için seferber etmiştir.

 

1988 ve 1989 yılları arasında, Kuveyt çatışmasından
önce,  ilginç bir şeklde Irak, İsrail ve diğer ülkeler tarafından
desteklenen Mişel Aun’un Suriye karşıtı isyanını bastırmak üzere her iki
müttefik de Lübnan’da işbirliği yapmıştır. 11 Eylül saldırısının ardından son
dönemde Bush yönetiminin “terörizmle mücadelesi” ve özellikle de ABD’nin 2003
Irak işgali Şam ve Tahran’daki endişeleri daha da arttırmış ve iki müttefik
arasında artan işbirliği ve sıkça gerçekleştirilen görüşmelerin yaşandığı yeni
bir dönemin habercisi olmuştur. Ayrıca iki ortak, son yıllarda bir dizi savunma
anlaşması da imzalamıştır. 


 

Genel olarak, hedefleri belirleyen ve
kısıtlayan savunma ittifakları hem daha istikrarlı hem de daha uzun ömürlüdür.(3)
Uzun soluklu 33 yıllık ortaklık kısmen bununla da açıklanabilir. Savunma amaçlı
ortaklıkların hassasiyeti taarruz amaçlı ortaklıklara kıyasla daha azdır.
Taarruz amaçlı ortaklıklar genellikle muhalif taraf saldırıya uğrayıp mağlup
edilince dağılır. Sonunda ittifakı sürdürmenin temelinde yatan sebep üyeler
için varlığını yitirdiğinde genellikle elde edilen zaferin getirileri üzerine
bir tartışma yaşanmakta ve tarafların arası açılmaktadır.(4)


 

Ayrıca şunun da altını çizmek gerekir ki; bu
ittifakın istikrarlı ve uzun soluklu olmasına katkıda bulunan bir başka sebep,
işbirliği yaptıkları iki alanda söz konusu iki ortağın önceliklerinin farklı
olmasıdır. İran için temel iştigal konusu Basra Körfezi bölgesi iken, Suriye
için ise Doğu Akdeniz bölgesidir. Zaman içinde birbirlerine sürekli danışarak
ve hedefleri konusunda değişikliklerde bulunarak her iki ortak da bu gerçeğin
farkına varmışlardır. Sonuç itibariyle, politikalarını uyumlaştırmaya ve
birbirlerininkiyle uzlaştırmaya çalışırken, aynı zamanda kendi çıkarlarını da
korumaya ve iyileştirmeye de çaba göstermişlerdir.(5) Somut bir örnek vermek
gerekirse; özellikle İran Suriye’nin arzusu dışında Lübnan’da birtakım
politikalar izleyince 1985 ve 1988 yılları arasında ilişkilerde patlak veren
birtakım krizlerin ardından sürekli görüşmeler sonucunda taraflar temel
meseleler konusunda bir mutabakata varmışlar; buna göre Arap-İsrail bölgesinde
Suriye’nin çıkarları üstün gelirken, Körfez bölgesinde ise Şam Tahran’ın
isteklerini kabul etmiştir. Dolayısıyla, bir ittifaktaki tarafların çıkarları
ne kadar çok birbirini tamamlarsa, müttefikler arası uzlaşma ve mutabakatlara
da o kadar kolay varılabilir.(6) Her ne kadar çıkarlar ve politikalar daima bir
noktada buluşmasa da, düzenli görüşmeler sayesinde her iki müttefik de
aralarındaki farklılıkları azar azar gidermeye, konumlarını uyumlaştırmaya ve
hareketlerini koordine etmeye çalışmışlardır. 


 

Suriye-İran ortaklığının yapısı ve uzun
ömürlülüğüne ışık tutmaya yardımcı olan bir başka önemli etken ise ideolojinin
oynadığı roldür. Ne gariptir ki, ittifakın göreceli başarısı ve sağlam
olmasındaki başlıca unsur, bu iki otoriter rejimin siyasi elit kesiminin farklı
ideolojileri benimsiyor olmalarıdır; ve çelişki de burada yatmaktadır. Aynı
uluslararası ideolojileri benimseyen devletler arasında kurulan ittifakların,
genellikle ideolojinin ikincil sırada rol aldığı ittifaklardan daha kısa ömürlü
olma ihtimali daha yüksektir. Bu özellikle de otoriter rejimlerin hakim olduğu,
ve genellikle ülke içinde ve komşu ülkelerde siyasi meşruiyetlerini ve seçmen
gruplarını arttırmak için ideolojiyi araç olarak kullandıkları Ortadoğu’da
geçerli bir durumdur. Pan-Arapçılık ve pan-Islamcılık gibi revizyonist
ideolojiler sıklıkla parçalanmalara yol açmaktadırlar, zira güç ve etki kurmaya
ve düşman devletlerin istikrarını bozmayı
hedeflerler.     


 

Ortadoğu’da geçmişte yaşananların da
gösterdiği gibi, ortak ideolojilere sahip devletler uzun soluklu ittifaklar
kurmaktan ziyade liderliği elde etmek için yarışmaktadırlar. Her devlet meşru
lider olduğunu iddia edebilir, ve hatta tek bir siyasi oluşum kurmak adına
diğerlerine haklarından ve egemenliklerinden feragat etmelerini bile talep
edebilir. Bu durum Suriye ve Irak’taki Baas Partisi’nin rakip kanatları
arasındaki rekabetin de içinde bulunduğu, 1950’li ve 1990’lı yıllarda Mısır,
Suriye ve Irak’taki pan-Arap rejimler arasındaki muhalefet örneklerinde açıkça
gözlenmiştir. Benzer ideolojilere sahip ülkeler arasındaki rekabete
verilebilecek bir başka çarpıcı örnek ise; 2001 yılına kadar devam eden, İran
İslam Cumhuriyeti ve Taliban yönetimindeki Afganistan İslam Emirliği arasındaki
husumettir. Ayrıca, 11 Eylül saldırılarında hayatını kaybeden insan sayısından
daha fazla kayıp verilen Mezar-ı Şerif şehrindeki birçok İranlı konsolosluk
görevlisinin ve binlerce Afgan sivil vatandaşın katledilişinin ardından Ağustos
1998’de Tahran’ın Taliban’la savaşmanın eşiğine geldiği de unutulmamalıdır.
İran 100.000’den fazla askeri birliği Afganistan-İran sınırına toplamış, kara
ve hava manevraları gerçekleştirmiştir. Genel olarak 1945 sonrası dönemde
yaşananlar, tek ve merkezi bir hareket kurma arayışında lan Arap devletleri ve
komünist ülkeler arasındaki ittifakların istikrarsız ve kısa ömürlü olduğu
göstermektedir. Son tahlilde, ortak ideolojiler genellikle birliğin önünde
engel teşkil etmiş ve devletleri uzun süreli ittifaklar kurmak yerine
birbirleriyle muhalefet etmeye sevk etmiştir.(7)


 

İran ve Suriye’ye baktığımızda, kendisini
“Arapçılığın atan kalbi” olarak gören Suriye’nin aksine İran’ın (Arap olmayan
bir ülke) Arap milliyetçiliğinin lideri olmaya çalışmadığı açık bir şekilde
görülmektedir. Suriye Ortadoğu’da İslami uyanış hareketinin liderliği için
rekabet etmemektedir. Tamamen farklı ideolojilerden dolayı ne ideolojik düzeyde
göze çarpan bir rekabet (1985 ile 1988 arasında Lübnan’daki örnek dışında), ne
de ortaklardan birinin diğerini hiçe sayma korkusu söz
konusudur.       


 

Aynı zamanda, hem Baasçı Suriye hem de İslamcı
İran’ın, siyasi elit kesimlerinin birtakım ortak algı ve dünya görüşlerine
sahip oldukları tamamen bağımsız devletler olduklarını ve hatta seküler ve
aşırı İslamcı ideolojilerinin bazı yönlerden örtüştüğünü de belirtmek gerek.
İran ulusalcılığın ötesine geçmek, Arap-İran siyasi ayrılıklarını ve Şii-Sünni
dini farklılıklarını aşarak bölgede Müslüman birliği kurmak, Arap-İsrail
mücadelesinde aktif bir şekilde yer alarak dayanışmasını göstermek için
devrimci İslam yüzünü kullanmaya çalışırken; kendini Arapçılığın anavatanı ve
kalbinin attığı yer olarak ilan eden Suriye ise Arap birliğini sağlayan bir
araç olarak hareket ederek Arap dünyasının siyasi parçalanmasının üstesinden
gelmeye gayret etmektedir. Hafız Esad, Ruhullah Humeyni ve halefleri
Ortadoğu’yu stratejik bir bütün olarak görmekte; ve otoritelerini kabul
ettirmek, Arap ve İslami çıkarlarını desteklemek, ve bölgede başta ABD olmak
üzere dış etkileri azaltarak hareket alanlarını arttırmak adına ittifaklarına
çok büyük önem vermektedirler. Sonuç olarak, ortak gündemlerini uzun yıllar
boyunca ileri taşımak için her iki rejim de uzun vadeli çıkarlarını kısa vadeli
kazanımların önünde tutmaktadır. Bu durum, 1985-1988 yılları arasında ittifakı
sonlandırmak özellikle Suriye’nin işine gelecekken uzun vadeli çıkarlar ve
stratejik kaygılardan dolayı ittifakın daha da güçlendirilmesi örneğiyle de net
bir biçimde ortaya
konmuştur.           


 

Birbirlerine sadık bağımsız devletler olarak,
Şam ve Tahran’daki yönetici elitlerin temel dış politika öncelikleri ve başlıca
hedeflerini anlamak oldukça önemlidir. Elbette otoriter yapıları bakımından hem
İran’ın İslamcı ve Suriye’nin de Baas hükümetlerinin esas önceliği rejimin
bekasıdır. İkinci öncelik ise, genel anlamda ilgili ülkelerin bağımsızlığı ve
toprak bütünlüğünün sürdürülmesi anlamına gelen ulusal güvenlik konusudur.
İran’ın ulusal güvenlik konusunda başlıca iki politika hedefi vardır. Bunlar:
1) Basra Körfezi ilişkilerinde bölgedeki başlıca aktör olmak 2) Bağdat’ta
Tahran’a düşman bir hükümetin ortaya çıkmamasını sağlamaktır. Suriye açısından
iki temel politika hedefi ise: 1) 1967’den beri İsrail’in işgali altında olan
Golan Tepeleri’ni geri almak 2) Beyrut’taki hükümetin Şam’a zararı dokunacak
politikalar izlememesi için Lübnan ilişkilerinde veto yetkisine  (en
azından) sahip olmak. Son olarak, üçüncü öncelik ise Tahran için bölgedeki
İslami çıkarları; Şam için ise Arap çıkarlarını korumak ve desteklemeyi
amaçlamaktır. Öncekine göre bu öncelik, diğerleri arasında Lübnanlı Şii
Hizbullah ve Filistinli Sunni Hamas’ı desteklemeyi
gerektirmektedir.           
  


 

Suriye-İran İttifakına
İlişkin Yanlış Anlamalar ve Mitler


 

Daha önce de belirtildiği gibi, Suriye-İran
ilişkisi yıllardır birçok açıdan sürekli yanlış anlaşılmıştır. Bu gerçeği
gözler önüne sermek için birkaç örnek vermek gerekirse: Öncelikle ittifakın
kuruluşundan bu yana birçok araştırmacı ve gözlemci Tahran-Şam ortaklığının
kısa süreli başarısız bir ittifak ve Irak’taki diktatör rejimi yıkılır yıkılmaz
dağılacağı düşünülen Saddam yönetimindeki Irak’a karşı kurulmuş fırsatçı ve
anlaşmalı bir ortaklık olduğuna ilişkin birçok yorumda bulunmuşlardır. Ne var
ki Saddam Hüseyin 2003 yılında yönetimden indirilmesine rağmen ittifak bugün
hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bunun çok basite indirgenmiş bir düşünce tarzı
olduğu, ve bu durumun genel ilişkiye yönelik daha incelikli ve sofistike bir
anlayış ve yaklaşım gerektirdiği apaçık ortadadır. Söz konusu eksenin varlığı
ve uzun soluklu oluşuna katkıda bulunan bir dizi etken mevcuttur. Irak büyük
bir öneme sahip olsa da genel denklemde sadece tek bir
unsurdur.   


 

İkinci bir yanlış anlama veya mit ise, iki
rejim arasındaki işbirliğinin, Suriye yönetimin Alevi (Şii İslam’ın bir kolu)
olması ve İran’ın dini rejiminin Şii olmasına bağlanmasıdır. Bu sav da dikkatli
bir inceleme karşısında varlık göstermemektedir. Suriye rejimi laik olmasının
yanı sıra, Tahran ile ilişkileri de ortak siyasi ve stratejik meselelere
dayanmaktadır. Ayrıca, nasıl ki birçok ortodoks Sünni Müslüman Şiileri gerçek
Müslüman olarak görmeyebiliyorsa, Şii İslam inancında da Alevileri gerçek
Müslüman olarak görmeyenler mevcuttur.(8) Çeşitli iddialar da ortaya
atılmıştır. Bunlardan biri de; Ayetullah Humeyni Suriye liderini gerçek bir
Müslüman olarak görmediği için Ayetullah Humeyni hayattayken Hafız Esad’ın
İran’ı ziyaret etmemiş olduğu iddiasıdır. Genel anlamda dini unsur belirleyici
bir etken olmamış, yok denecek kadar az etkisi olmuştur.    


 

Üçüncü yanlış anlama veya mit ise; başta 1985
ve 1988 yılları arası kritik dönemde olmak üzere, 1980’li yıllarda Suriye’ye
bedava petrol sevkiyatları ile Suriye’nin sadakatini kazanmış olduğu inancıdır.
Ancak dikkatli bir inceleme sonunda bu iddianın gerçek olmadığı sonucuna net
bir şekilde varılabilir. İran söz konusu petrol sevkiyatlarını yapmadan önce
1986 ve 1987 yılları arası dönemde, Suriye milyarlarca dolarlık mali
enjeksiyonlar ve petrol sevkiyatları karşılığında İran ile olan ittifakını
bozması için Sovyetler Birliği, Suudi Arabistan, Ürdün ve başka devletler
tarafından yoğun baskıya maruz kalmıştır. Aynı zamanda, Suriye’deki ekonomik
durum ve ülkenin döviz rezervleri de sadece birkaç haftalık ithalatı
karşılayacak kadar çok düşük seviyelere inmişti. Buna ek olarak, İsrail’in
savaş tehdidi ve uluslararası yaptırım endişesiyle Hindavi davasının ardından
yalnızlaştırma ve savaş beklentisi olmuştur. Ekonomik ve mali zorunluluklar
Suriye dış politikası oluşumunda temel belirleyici olsaydı, ortaklık
bozulacaktı, ama öyle
olmadı.                     


 

Suriye-İran İttifakının
Gelişimindeki Aşamalar 


 

Söz konusu ittifak 1979 sonrası dönemde
Ortadoğu’nun siyasi durumunda uzun soluklu bir rolü olduğu için gelişim
sürecinde birçok aşamadan geçmiş ve bölgesel ve uluslararası olaylardan dolayı
güç yapısında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. İttifakın gelişiminde yer
alan farklı aşamalar bakımından en az yedi belirgin dönem sıralanabilir.
Bunlar:    


 

1) 1979-82 yıllarında
İran-Suriye İttifakının Ortaya Çıkışı;


2) 1982-85 yıllarında İran-Suriye Gücünün
Zirvesi ve Sınırları;


3) 1985-88 yıllarında İttifak İçindeki
Gerilimler ve İran-Suriye Ekseninin Güçlenmesi;


4) 1988-91 yıllarında Doğu Akdeniz ve Körfez
Bölgesinde Saddam Yönetimindeki Irak’ın Çevrelenmesi;


5) 1991-2003 Soğuk Savaş Sonrası Dönemde
İttifak İşbirliği;


6) 2003-2011 Irak Savaşı Sonrasında İttifakın
Yeniden Dirilişi; ve


7) 2011-Günümüz, Suriye Ayaklanması ve İran’ın
Sürece Katılımı
 

 

Genel anlamda ilk üç aşama büyük bir öneme
sahip olmakla birlikte ileriki yıllarda ilişkilerin güçlenmesine yol açacak
ittifakın oluşum yıllarını teşkil etmekteydi. Başta 1985 ve 1988 yıllarını
kapsayan evre olmak üzere 1979 ve 1988 yılları arası dönem iyi kavranırsa,
bölgesel ve uluslararası düzeyde gerçekleşen radikal değişim ve dönüşümlere
rağmen ortaklığın bugüne dek nasıl geliştiği kolaylıkla anlaşılabilir.


 

Birinci
Aşama – İran-Suriye İttifakının Ortaya Çıkışı (1979-1982)

Şubat 1979’da Batı yanlısı, muhafazakar
İran Şahı devrildiğinde, Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad Tahran’da hükümet
değişikliği yapılmasını olumlu bir gelişme olarak kabul etmiş ve Arap davasına
ve Filistinlilerin içinde bulundukları kötü duruma destek olmak isteyen yeni
devrimci rejim ile yakın ilişkiler kurmayı gerekli görmüştür. Hatta Suriye,
Başbakan Mehdi Bazargan geçici hükümetini tanıyan ilk Arap ülkesi ve dünyada
ise Sovyetler Birliği ve Pakistan’dan sonra tanıyan üçüncü ülke olmuştur.  
 


 

1979-1980 yıllarında Suriye-İran
ilişkilerindeki yakınlaşma Suriye-Irak ve İran-Irak ilişkilerinin bozulduğu
döneme denk gelmiştir. 1979 baharında Mısır İsrail ile Camp David Antlşaması’nı
imzaladıktan sonra Suriye ve Irak da iki devlet arasında siyasi birlik kurma
amaçlı görüşmelerde bulundular. Ne var ki, iki taraf arasındaki farklılıklar
yüzünden boşa çıkan çabalar nihayetinde karşılıklı atışmalara yol açmıştır.
Aynı zamanda Bağdat ve Tahran arasındaki ilişkiler de ciddi boyutlarda zarar
görmüştür. Bir taraftan Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin İran’ın devrimci
İslam tarzının kendi rejimini istikrarsızlaştıracağından korkarken, öte yandan
İran’daki iç çalkantıyı komşusunun zayıflık belirtisi olarak yorumlamıştır. Söz
konusu durumun; toprakları ele geçirmek adına kısa süreli bir savaş açmak,
İslamcı rejimi devirmek ve büyük bir bölgesel güç hâline gelmek için kendisine
bulunmaz bir fırsat sunduğuna
inanmıştır.                


 

1980 yılının Eylül ayında Irak’ın İran’ı
işgali, Suriye-İran yakınlaşmasının resmi bir ittifaka dönüşme sürecine hız
kazandırmıştır. Çatışmayı başlattığı için Şam Bağdat’ı kınamış ve buna ilişkin
olarak, “yanlış zamanda yanlış düşmana karşı açılan yanlış savaş” açıklamasında
bulunmuştur.(9) Saddam Hüseyin’in söz konusu husumeti sonlandırmayacağı
anlaşılınca, Şam Tahran’ın işgalden kurtulması için çok önemli bir diplomatik
ve askeri destekte bulunmuş ve savaşın akış yönünü değiştirmiştir. Diplomatik
cephede ise, Saddam Hüseyin’in sadık müttefiki Ürdün Kralı Hüseyin tarafından
Kasım 1980’de düzenlenen Amman Zirvesi’nde İran’a karşı birleşik Arap cephesi
kurulmasına karşı çıkmıştır. Suriye, Ürdün sınırında 30,000 askeri birliği
toplamış ve toplantıyı boykot etmeleri için yarım düzine Arap Birliği üyesini
ikna etmiştir. Askeri açıdan ise İran’a silah sevkiyatı için önemli bir kanal
görevi görmüş ve çeşitli askeri yardımlarda bulunmuştur. Bunlar arasında
Irak’ın hava kuvvetlerinin %15-20’sinin yok olmasıyla sonuçlanan Nisan 1981’de
H-3 (Ürdün-Irak sınırının 50 mil doğusundaki El-Velid)’deki Irak askeri hava
sahalarına karşı gerçekleştirilen İran hava saldırısına destek olması da
gösterilebilir.

 

Mart 1982’de zamanın Dışişleri Bakanı Abd al-Halim
Khaddam’ın başkanlığında üst düzey bir Suriye heyeti petrol, ticaret ve askeri
alanda gizli bir anlaşma olmak üzere İran ile bir dizi ikili antlaşma
imzaladıklarında söz konusu ittifak sonunda bir resmiyete kavuşmuş oldu.
Akabinde Suriye Irak petrolünün IPC (Suriye sınırları ötesine uzanan)
vasıtasıyla Akdeniz’e erişimini kesmiş, böylelikle Irak petrolünde günde yarım
milyon varilden fazla bir düşüş yaşanmıştır; bu ise günde 17 milyon dolarlık
(veya yılda 6 milyar dolar) bir kayba tekabül etmektedir.(10)


 

Kaddam’ın ziyaretinin ardından Tahran 1982
Mart ve Mayıs ayları arasında bir dizi saldırı düzenlemiş, bu durum da Irak
ordusunun İran’da işgal ettiği toprakların büyük bir kısmından çıkarılmasıyla
sonuçlanmıştır. Bu dönemde Suriye savaş uçakları belli aralıklarla Irak hava
sahasını ihlâl ederken, Suriye Irak’la arasındaki sınır hattı boyunca askeri
birliklerini konuşlandırmıştır. Söz konusu hareketler, iki cepheli savaş
ihtimalini düşünmek zorunda olan, ve İran’ın saldırılarına karşı direnmek için
askeri birimlerini savaş alanından uzağa, doğu bölgesine konuşlandırmak zorunda
kalan Iraklıların güvenini kırmıştır.(11)


 

İkinci
Aşama – İran-Suriye Gücünün Zirvesi ve Sınırları (1982-1985)

İttifakın gelişim sürecindeki ikinci
aşama ise, başta Doğu Akdeniz olmak üzere Körfez bölgesinde ortaya çıkan yeni
zorlukların üstesinden gelmek için kurulan yakın işbirliği ve yoğun çabalarla
öne çıkmaktadır. Bu dönem, bölgedeki Suriye-İran gücünün boyutuyla olduğu
kadar, çelişkili bir biçimde, Ortadoğu’daki güçlerin yapılanmasındaki büyük
değişimler yüzünden Suriye-İran ekseninde düşüş tohumlarını ekmiş kaçan
fırsatlardan biri olarak da nitelendirilebilir. İki müttefik, Irak ordusunun
İran topraklarından çıkarılmasının ardından Saddam Hüseyin’e karşı yürüttükleri
işbirliğini sürdürmüştür. Bu anlamda, Irak’taki Baas rejimini devirmek
girişimiyle İran’ın Temmuz 1982’de Irak’ı işgal ederek Körfez savaşına devam
etme kararı bir dönüm noktası olmuştur. Sonraki yıllarda da bu çabalarını
sürdürmüş, ancak önemli bir atılımda bulunmamıştır. Dolayısıyla çatışma bir tür
yıpratma harbine dönüşmüş ve iş iyice çıkmaza
girmiştir.         


 

Fakat bu dönemde Suriye ve İran’ın başlıca
işbirliği alanı ve başarısı, Arap-İsrail cephesinde ortaya çıkan yeni
sorunlardan dolayı Doğu Akdeniz (Levant) olmuştur. 1982’nin yaz aylarında
Lübnan topraklarının İsrail tarafından işgal edilmesini takiben, Tahran bu
alanda Arap müttefikine yardım etme konusunda istekli olduğunu belli etmişti.
Suriye güçlerinin ani bozgunu ardından akıllı bir strateji uzmanı olan Hafız
Esad hem İsrail’in savunmasını zayıflatmak, hem de İsrail ile doğrudan bir
askeri çatışma ve gerginliğin artma riskini en aza indirmek için çift taraflı
bir yaklaşım planlamıştır. Bu aynı zamanda “kılıç-kalkan” stratejisi olarak da
tanımlanabilir. Stratejisinin siyasi temel taşı ise; Suriye’nin uluslararası
düzeyde Sovyetler Birliği ile bölgesel düzeyde İran ile yerel düzeyde ise
Lübnanlı müttefikleriyle kurduğu özel ilişkilere dayanmaktaydı. Saldırı unsuru
olan “kılıç”la, ortak muhalifleri olan Gemayel hükümetine, İsrail’e ve
Lübnan’da Çokuluslu Güç’teki ABD’li ve Fransız gruplara karşı terör ve gerilla
savaşı ile devirme kampanyası başlatmaları için Lübnanlı Şiiler arasında
İran’ın yardımı ve etkisini kullanmak amaçlanıyordu.

 

Öte yandan savunma unsuru olan “kalkan” ise; İsrail
tarafından gelecek ilk darbeyi püskürtmek ve İsrail ile stratejik bir denklik
sağlayabilmek için Sovyet yardımıyla Suriye’nin konvansiyonel kuvvetlerini
yeniden düzenlemek ve genişletmek amacını gütmekteydi. Sonuç itibariyle,
1984-85 yıllarına kadar İsrail’in ve ABD ile Fransız kuvvetlerinin geri
çekilmesine yol açan bir dizi yıkıcı saldırı sonucu söz konusu strateji işe
yaramış oldu. Bunlar arasında en çok dikkat çekenler şu şekilde sıralanabilir:
Eylül 1982’de gerçekleştirilen Lübnan Cumhurbaşkanı Beşir Gemayel suikastı;
Kasım 1982’de Tire’deki karargâhlarında İsrail Savunma Gücü’nün (IDF) tahrip
edilmesi; Nisan 1983’te ABD Beyrut büyükelçiliğine yönelik saldırı; Ekim 1983’te
Çokuluslu Güç’teki ABD Deniz Kuvvetleri ve Fransız Paraşütçü birliklerin
kışlalarının bombalanması; Kasım 1983’te Tire’deki IDF karargahlarının devamlı
tahrip edilmesi ve Eylül 1984’te ABD büyükelçiliğinin Doğu Beyrut’taki binasına
yapılan bombalı saldırı. Bu saldırılar Şubat 1984’te ABD birliklerinin geri
çekilmesine, Mart 1984’te İsrail-Lübnan barış anlaşmasının sona ermesine ve
İsrailli birliklerin ele geçirdikleri toprakların büyük bir bölümünden Ocak
1985 ile Haziran 1985 tarihleri arasında yavaş yavaş geri çekilmesine yol
açmıştır.                            


 

Ama aynı zamanda İran’ın Irak’la olan
husumetini sonlandırma konusundaki itirazı ve Körfez çatışmasının devam etmesi
Washington ve Riyad tarafından desteklenen Irak-Ürdün-Mısır ekseninin yavaş
yavaş ortaya çıkmasıyla sonuçlanan karşı harekatlara ve bölgedeki Suriye-İran
gücünün göreli olarak azalmasına yol açmıştır. Saddam Hüseyin’in bozguna
uğratılabileceği yönündeki kaygı da ABD ve Irak arasında uzlaşmaya, Reagan
yönetiminin Irak’a istihbarat ve askeri olmayan teçhizat tedarik etmesine, ve
son olarak Kasım 1984’te Washington ve Bağdat arasında diplomatik ilişkilerin
iyileşmesine yol açmıştır. Beraberinde Moskova ve Paris de İran’ın zaferinin
önüne geçmek adına Irak’a sağladıkları askeri yardımı arttırmışlardır.
Dolayısıyla 1985 yılının bahar aylarına gelindiğinde Suriye-İran gücünün sınır
noktasına ulaştığı ve bölgesel ve bölge dışından aktörlerin oluşturduğu güçlü
bir koalisyon tarafından frenlendikleri açık ve net bir biçimde ortadaydı.              


 

Üçüncü
Aşama – İttifak İçindeki Gerilimler ve İran-Suriye Ekseninin Güçlenmesi
(1985-1988)

İttifakın gelişim sürecindeki üçüncü aşama ise ikili
ilişkilerdeki en sorunlu dönemi temsil etmektedir ve bu aşama aynı zamanda
sağlam bir ortaklığın, bir başka deyişle eksenin uzun vadede
kurumsallaşmasının, temellerinin atılmasında oldukça kritik bir öneme sahiptir.
İki müttefikin daha önceden işbirliği yaptıkları Levant (Doğru Akdeniz) ve
Basra Körfezi konusunda bu dönemde birbirleriyle çatışan gündemler
oluşturmuşlardır. Suriye’nin Lübnan iç savaşını (Batılı ve israilli güçlerin
geri çekilmelerinin ardından) sonlandırma konusundaki başarısızlığı ve İran’ın
Körfez savaşını sürdürmesi Tahran-Şam arasındaki bağlara zarar vermiştir. Buna
ek olarak, İsrail tehdidi azalınca iki müttefik Lübnan’da farklı tutumlar
benimsemişlerdir. Lübnan’daki hemen hemen her konuda iki müttefik birbirine zıt
görüşleri savunmuşlardır. Her iki müttefik de Lübnan’ın siyasi geleceğine
ilişkin farklı vizyonlara sahiplerdi. Suriye siyasi düzende reform yaparak
kendi etki alanı dahilinde istikrarlı ve laik bir devlet kurmak isterken, İran
ise kendi modeline ayna tutan teokratik bir sistem kurma arayışındaydı. Suriye
taraftarı laik Emel milis güçlerine zarar veren köktenci İran yanlısı Hizbullah
hareketinin aniden yükselişe geçmesi iki grup arasında gerilime ve yinelenen
çatışmalara yola açmıştır. Ayrıca Filistin mülteci kamplarının Emel milisleri
tarafından kuşatma altında tutulduğu 1985-1987 yılları boyunca Suriye
arabuluculuk yapmaya ve barışçıl bir şekilde anlaşmazlığın üstesinden gelmeye
çalışan İran’ın korktuğu gibi kararlılıkla vekilini
desteklemiştir.                           


 

Aynı zamanda, Körfez’de, İran’ın Irak’a karşı
savaşı devam ettirme konusundaki kararlılığı büyük bir kaygı uyandırmış ve bu
durum da giderek daha fazla devletin olanca güçleriyle Bağdat’ı desteklemesine
yol açmıştır. Tahran giderek yalnızlaştırılınca ve İran’ın zafer beklentileri
yok olunca, Esad da çatışmanın devamına ilişkin çelişkili hislere kapılıp müzakere
yoluyla uzlaşmaya varmaya yönelmiştir. Bunun dışında Suriye-Ürdün uzlaşması,
aralıklarla devam eden Suriye-Irak müzakereleri ve Lübnan’ın kuzeyindeki
Trablus şehrinde Suriye ile Şeyh Said Şaban’ın Sunni İslami Birlik Hareketi’nin
karşı karşıya gelmesi gibi başka anlaşmazlık alanları da söz konusuydu. Fakat
1985 ve 1988 yılları arasında sürekli görüşmeler yoluyla her iki müttefik de
çıkarlarını ön planda tutmayı, farklılıkları ortadan kaldırmayı ve işbirliği
parametrelerini yeniden tanımlamayı başararak ittifakın olgunlaşmasını ve
güçlenmesini sağlamışlardır. Körfez savaşında durum İran’ın aleyhine gelişince
1980’li yılların sonunda Irak’ın yeniden güçlenmesi, Gorbaçev yıllarında
Sovyetlerin Suriye’ye yönelik desteğinin giderek geri çekilmesi, Ortadoğu’daki
ABD etkisinin eş zamanlı olarak artması ve iki müttefikin Lübnan’daki durumu
istikrara kavuşturmak için işbirliği yapma gerekliliği olarak sayılabilecek tüm
bu etkenler iki müttefik arasındaki ilişkinin güçlenmesine yardımcı olmuştur.


 

Dördüncü
Aşama – Doğu Akdeniz ve Körfez Bölgesinde Saddam Yönetimindeki Irak’ın
Çevrelenmesi (1988-1991)

Dördüncü aşamada, yani Ağustos 1988’deki İran-Irak
düşmanlığının sona ermesi ile tam olarak iki yıl sonra Irak’ın Kuveyt’i işgali
(Ağustos 1990) arasındaki savaş arası dönemde,  Irak’ın tüm bölgede artan
gücü ve kararlılığı sebebiyle Suriye ve İran aralarındaki işbirliğini
sürdürmüşlerdir. Saddam Hüseyin dünyada bugüne kadarki en büyük beş ordu
teşkilatından birine sahipti, ve tartışmasız Körfez bölgesindeki başat güçtü.
Şubat 1989’da Irak, Ürdün, Mısır ve Kuzey Yemen’den oluşan ve kısa sürede
parçalanan Arap İşbirliği Konseyi (ACC)’nin kuruluşuyla birlikte 1980’lerde
ortaya çıkan karşı eksenin oluşumu sonucunda da ikili işbirliği zorunlu bir hâl
almıştır.(12) Asıl sıkıntı ise; Lübnan ordu komutanı General Mişel Aun
önderliğindeki Suriye karşıtı isyanın Saddam Hüseyin’e karşı konulmaz bir
fırsat sunarak Aun’un güçlerine silah temin edip Suriyeli rakibinin sırtından
vurma şansı verdiği Lübnan konusunda yaşanmıştır. Körfez bölgesinde Irak’a
karşı meydan okuyacak gücünün olmamasına ek olarak zayıf ve yalnızlaştırılmış
olmasına rağmen İran, 1989’da Suriyeliler ve müttefikleri tarafından bozguna
uğratılan Aun’a karşı çatışmada Hizbullah ve diğer Lübnanlı grupları seferber ederek
Suriye’ye yardım etmiştir. Irak Lübnan’la olan ilişkisinin yanı sıra; Senegal
ile çatışma hâlindeki Moritanya’ya yardım ederek, güney Sudan’daki isyanı
bastırma çabalarında Hartum hükümetine yardımcı olarak, Kuzey ve Güney Yemen’in
bir araya gelmesini teşvik ederek, İran’la barış müzakerelerinde esnek olmayan
bir tutum sergileyerek, Ürdün ile ortak askeri tatbikatlar düzenleyerek ve
İsrail’i tehdit eden kışkırtıcı açıklamalarda bulunarak aktivist bir politika
izlemiştir.(13)


 

1990-1991 Kuveyt krizi sırasında Irak’la 8
yıllık savaştan sonra bitkin düşen İran mücadelenin dışında kalarak tarafsız
olmayı seçerken; Suriye ise Saddam Hüseyin’i devirmek, kazananlar tarafında
olmanın sunduğu avantajlardan faydalanmak için ve George H. W. Bush’un
Arap-İsrail çatışmasını çözeceğine dair verdiği söz sebebiyle ABD’nin başı
çektiği koalisyona katılmıştır. İran-Irak arasındaki buzların çözülmesi
sebebiyle Tahran ve Şam arasındaki bağın kopmaya başladığı yönünde bazı
spekülasyonlar olmasına rağmen bu söylenenler gerçeği yansıtmamıştır. Hatta
kriz sırasında Hafız Esad Tahran’a ziyarette bulunmuş ve dini liderden İran’ın
tarafsızlığını koruyacağı ve BM’nin Irak’a uyguladığı yaptırımlara sadık
kalacağına dair söz almıştır. Her iki taraf da, kendi cumhurbaşkanları ve dışişleri
bakanları tarafından yönetilecek Üst Düzey Suriye-İran İşbirliği Komitesi’ni
kurarak ittifaklarını pekiştirmek ve kurumsallaştırmak adına bir adım
atmışlardır. Bu birimin kuruluş amacı ise; düzenli görüşmeler yoluyla iki taraf
arasında daha yakın siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler
kurmaktı.              


 

Beşinci
Aşama – Soğuk Savaş Sonrası Dönemde İttifak İşbirliği (1991-2003)

Irak’ın 1991 Körfez çatışmasında
uğradığı yenilginin ve yine aynı yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından
Suriye ve İran, başlıca dört sebepten ötürü aralarındaki bağları
koparmamışlardır. İlk olarak; Sovyetler Birliği’nin yavaş yavaş geri çekilip
sonunda dağılmasıyla birlikte ABD’nin bölgede ve dünyanın genelindeki hakim
konumunu, ve Ortadoğu’da hızla değişen siyasi durum ile beraberinde getirdiği
belirsizlikleri de göz önünde bulundurarak aralarındaki siyasi, askeri ve
ekonomik ilişkileri geliştirerek sürdürmeye devam etmişlerdir. İkinci olarak,
Şam, Tahran ile aralarındaki bağı Arap-İsrail çatışması ve barış görüşmelerine
ilişkin çıkarlarını arttırmak için çok önemli bir araç olarak görmüştür. 1991
ve 2000 yılları arasında Hizbullah’ı etkisi ve kontrolü altına alarak ve
güvenlik bölgesi ilan ettikleri güney Lübnan’daki İsrail kuvvetlerine
saldırmaları için mücahitleri teşvik ederek Lübnan’daki hedeflerini korumak
adına Suriye’nin İran’a ihtiyacı vardı.

 

Ayrıca Golan Tepeleri’ni geri alabilmek
için İsrail ve ABD ile barış görüşmelerinde “İran kartını” oynamayı
hedefliyordu. Şam Arap-İsrail çatışması ve barış görüşmelerindeki çıkarlarını
koruma konusunda Tahran ile aralarındaki bağın son derece önemli bir yeri
olduğunu düşünüyordu. Üçüncü olarak; Saddam Hüseyin yönetimde kaldığı sürece,
başta İran olmak üzere her iki müttefik de, Irak’ı kontrol altına tutmak adına
bu ittifakın sürdürülmesinin şart olduğuna inanıyorlardı. Ve dördüncü olarak
ise; 1991’den itibaren her iki müttefik de ülkelerinde balistik füze imalatı
yapabilmek için ortak bir program başlatmışlardır. Bu amaç doğrultusunda Rusya,
Çin ve Kuzey Kore’den teknoloji transferleri ve yardım sağlama arayışına
girmişlerdir. Bu durum büyük oranda, ilk Körfez Savaşı sırasında İran’a karşı,
Kuveyt çatışması sırasında da İsrail’e karşı Irak’ın karadan karaya füze
kullanarak başarı elde etmesine bağlanabilir. Suriye ise İsrail’in
konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan silahlar konusundaki ezici üstünlüğünü
görünce harekete geçmiştir. Tahran ve Pyongyang Suriye’de, örneğin Hama ve
Halep’te, füze üretim tesisleri kurulmasına yardımcı olmuşlardır.(14)


 

Sonunda İsrail’in sürekli olarak güvenlik
bölgesini ve Golan Tepeleri’ni işgal etmesinin bedelini ödetmek için
Hizbullah’a verilen destek karşılığını çok iyi vermiştir. 1990’lar boyunca
Lübnan hareketi tarafından başlatılan ve etkisi giderek artan gerilla kampanyası
Mayıs 2000’de İsrail’in Lübnan topraklarından geri çekilmesiyle sonuçlanmıştır.
Bu şekilde İsrail, işgal ettiği topraklardan ilk kez herhangi bir antlaşma
imzalamadan geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bununla beraber 1991 ve 2000
yılları arasında Şam, İsrail’in tanıması ve barış karşılığında Golan
Tepeleri’ni geri alma teklifiyle ABD’nin arabuluculuk yaptığı barış
müzakerelerinde Tel Aviv ile görüşmelerde bulunmuştur. Ne var ki bu süreç bir
sonuç vermemiştir. 1990’ların büyük bir bölümünde Washington ikili bariyer
politikası izleyerek İran’ı köşeye sıkıştırmaya ve yalnızlaştırmaya
çalışmıştır. Muhammed Khatami’nin yönetime geldiği ilk yıllarda ABD-İran
ilişkilerindeki buzların erimesi yönünde beklentiler oluşmasına rağmen,
reformcu cumhurbaşkanı yönetimde daha uzlaşmaz unsurları beninseyerek ABD ile
herhangi bir uzlaşma şansını yitirince bu beklenti hayal kırıklığıyla
sonuçlanmıştır.

 

Belki de 1990’lı yıllarda Suriye-İran politikasının en
çok zarara yola açan yanı, her iki devletin de farklı derecelerde Hamas ve
İslami Cihad gibi İslamcı hareketlere destek sağlamış olmasıdır. Her ne kadar
başlarda Oslo sürecinin olumlu bir sonuç verip vermeyeceği yönünde şüpheler
olduysa da, başta İsrailli sivilleri hedef alan saldırılar olmak üzere radikal
grupların gerçekleştirdikleri intihar saldırıları, güvenin kırılmasında ve
barış görüşmelerinin başarıyla sonuçlanma ihtimalinin yok olmasında büyük bir
etken
olmuştur.               
         


 

Altıncı
Aşama –  2003 Irak Savaşı Sonrasında İttifakın Yeniden Dirilişi

Altıncı aşamada, yani ABD’nin Irak’ı ele geçirip işgal
etmesinin ardından, iki müttefik arasındaki işbirliği önemli ölçüde artmıştır.
Suriye ve İran, Nisan 2003’te Saddam Hüseyin’in ABD güçleri tarafından
devrilmesi sonucunda ikilem içinde kalmışlardır. Bir yandan her iki müttefik de
uzun süreli düşmanlarının devrilmesinden memnun olmuşlar. Öte yandan ise,
askeri zaferin bu denli hızlı bir şekilde elde edilmesi başlarda Bush
yönetiminin “terörle mücadele” kapsamında kendilerinin bir sonraki hedef olabilekleri
yönünde endişeye yol açmıştır. Ancak Washington’ın ciddi zorluklarla karşı
karşıya olduğu ve Irak’ta çıkmaza sürüklendiği anlaşılınca, Tahran ve Şam rahat
bir nefes almışlardır. Her iki müttefik de ABD’nin Irak’ta yer edinip burayı
İran ve Suriye’ye saldırmak için sıçrama tahtası olarak kullanmasına engel
olmak adına birkaç yıl boyunca Irak’taki direnişi desteklemiştir. Tahran,
Bağdat’taki yeni hükümetin kendisine düşmanca bir tavır almaması için özellikle
Şiiler milisler olmak üzere Irak’taki başlıca siyasi parti ve milis güçleri ile
yakın ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Şam ise başlarda El Kaide de dahil olmak
üzere Arap ve Sünni Müslüman savaşçıların Suriye’den Irak topraklarına
geçmelerine yardım etmiştir. Ne Şam ne de Tahran Irak’ın kargaşa veya iç savaşa
sürüklenmesini istiyordu, ama 2011’de birliklerini geri çekene kadar Washington
bu topraklar üzerindeki askeri varlığını sürdürmeye devam ettiği sürece, iki
müttefik ABD güçlerini hareketsiz bırakmak ve üzerlerindeki dikkati başka yöne
çevirmek için Irak’taki istikrarsızlık ve belirsizliği belli bir raddede devam
ettirmeyi tercih etmişlerdir.


 

Taraflardan biri veya her ikisi tarafından
planlanıp planlanmadığına bakmaksızın, 2006’daki Lübnan savaşı konusunda kesin
olan bir şey varsa o da şudur: Savaş başlayınca ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde
bir aydan fazladır süren anlaşmazlığın hızlı bir şekilde sonlandırılmasına
engel olmayı uygun bulmuş, bu kararında da İsrail’in Lübnan’a yönelik haftalar
süren kara, deniz ve hava saldırılarının Hizbullah’ı güçsüzleştirerek yok
parçalamasını ümit ederek hesaplarını ona göre yapmış, ve dolayısıyla da
Washington ve Tel Aviv’e karşı bölgesel güç mücadelesinde en önemli kozlarından
biri olan Suriye-İran ittifakını çökertmeyi amaçlamıştır. ABD açısından
bakıldığında, Tahran’ın nükleer programı konusundaki anlaşmazlık siyasi açıdan
Washington’ın lehine olacak şekilde çözüme kavuşturulmasaydı Hizbullah’ın
parçalanması İran’a karşı olası bir askeri harekata da zemin hazırlamış
olacaktı. Zira İsrail’e karşı olası bir Hizbullah misillemesi, ABD’nin İran ve
Suriye’ye karşı askeri harekatı için bir tuzak teli işlevi görmektedir. Çatışma
sırasında vakitsiz, fakat çarpıcı bir açıklamayla dönemin ABD Dışişleri Bakanı
Condoleezza Rice’ın, “Yeni Ortadoğu’nun doğum sancılarına tanıklık ediyoruz,”
ifadesi de kayda değer bir önem taşımaktadır.(15)


 

2006 savaşında kimin zafer elde ettiğine
bakılacak olursa, her ne kadar Hizbullah lideri Hasan Nasrallah zaferin
kendilerinde olduğunu iddia etse daha genel anlamda bakacak olursak Hizbullah’ın
pek de kazanan taraf olmadığını, ama İsrail’in kaybeden taraf olduğunu görmek
mümkün. Tel Aviv, çatışmanın başında ele geçirilen iki İsrail askerinin özgür
bırakılması ve Hizbullah’ın ortadan kaldırılması da dahil olmak üzere zafer
ölçütlerini yüksekte tutmuştur. Ancak bu belirttiği hedeflerden beklenen sonuç
elde edilememiştir. Hizbullah güçsüz bırakılmış olsa da başta elektronik savaş
(ES) alanında olmak üzere mücadele sırasında ve çatışmanın hemen ardından ise
toparlanma, güçlenme ve yeniden yapılanma çabalarıyla müthiş bir beceri ve
direnç göstermişlerdir. Şunun da altını çizmek gerekir ki, bir ay süren savaş
sonrasında Hizbullah Arap-Müslüman dünyasındaki kitleler arasında büyük bir ün
ve destek kazanmışlardır. Bunun ardından Temmuz 2008’de, beş Lübnanlı tutsak
(en çok öne çıkan Semir Kantar) ve 199 Lübanlı militanın cesetleri karşılığında
iki İsrailli askerin cesetlerini takas ettiğinde de Hizbullah önemli bir
sembolik zafer elde
etmiştir.               


 

Başbakan Saad Hariri, 2005 yılında gerçekleştirilen
Refik Hariri suikasti davasına bakan Birleşmiş Milletler (BM) Lübnan Özel
Mahkemesi ile işbirliğini sona erdirmeyi reddedince, Ocak 2011’de Hizbullah
Hariri hükümetini devirmek için plan yapmıştır. Bunun akabinde Ağustos 2011’de,
BM mahkemesinin Lübnan eski başbakanı cinayetinde grubun dört üyesini de suçlu
bulması ve haklarında tutuklama kararı çıkarmasını da kınamıştır. Suriye’deki
ayaklanma başladığından beri Hizbullah’ın Esad rejimine verdiği destekle
birlikte bu olaylar Lübnan’daki durumda kutuplaşmaya yol açmıştır. Hizbullah
kendini Lübnan’da ve ülke dışında giderek savunmaya çekilmiş ve izole edilmiş
hâlde bulsa da, hâlâ Suriye ve İran’ın desteğini almakta ve ülke içinde de
hafife alınmaması gereken bir güç olmayı sürdürmektedir. Artan gerginliklerin
ve Suriye krizinin Lübnan’a taşmasının doğrudan bir çatışmaya yol açacağı ve
ülkeyi yeni bir iç savaşa sürükleyeceği konusunda da endişeler söz
konusudur.                 


 

Yedinci
Aşama –  Suriye Ayaklanması ve İran’ın Sürece Katılımı  (2011-Günümüz)


















































İsyan dalgası ilk olarak Tunus’ta
2010-2011 kış aylarında ortaya çıktığında ve komşu Arap ülkelerine yayılmaya
başladığında Tahran gösterileri desteklediğini açıklamış, bu durum da büyük
oranda muhafazakâr Batı yanlısı rejimlerin otoritelerine tehdit oluşturmuştur.
Muhalefet hareketlerini İslamcı olarak resmeden İran yönetimi büyük bir güvenle
Arap Baharı’nın, İslamcı hükümetlerin otoriter rejimlerin yerine geçeceği
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni bir pan-İslamcı çağın habercisi olduğunu
açıklamıştır. Tahran’a göre nihayet olayların akışı Batı ve bölgedeki
müttefikleri aleyhine yön değiştirmişti. Tarih İran ve destekçilerinin yüzüne
gülüyordu.            


 

Ne var ki her şey Suriye’de protesto
gösterilerinin baş göstermesiyle birlikte değişti ve gelişmeler İran’ı
hazırlıksız yakalayıp son derece zor bir duruma soktu. Tahran’ın seçme şansı
yoktu, birbirinden beter iki seçenekle karşı karşıyaydı: En değerli ve uzun
süreli Arap müttefikini destekleyecek olsa Arap-Müslüman dünyasındaki kitleler
tarafından ikiyüzlü ve fırsatçı olarak görülecekti. Öte yandan hiçbir şey
yapmayıp Esad rejimini desteklemeyecek olsa bu sefer de Şam’da yeni bir hükümet
iktidara gelirse Tahran’la yakın ilişkiler kuracağına dair bir garanti yoktu.
Şartları hesaba kattığında, İran Suriye rejimini var gücüyle desteklemeyi
seçmiştir. Bu karar Ortadoğu’daki imajını zedelemekle kalmamış, aynı zamanda
Suriye hükümetini destekleyen Lübnanlı müttefiki Hizbullah’ın imajını da
sarsmıştır. Tahran ve Filistin İslamcı Hareketi Hamas arasındaki ilişkiler
Hamas’ın Suriye ayaklanmalarına desteğini açıkladığından beri
gerilmiştir.                


 

Başlangıçta Tahran Baasçı rejime yardım ederek
Şam’ın kısa sürede krizden çıkmasını ummuştur. Dolayısıyla İran, muhalefeti
etkisiz hâle getirmesi için teknik destek ve eğitim sunarak Esad’ın muhalefeti
bastırma çabalarına destek olmuştur. İranlılar, Suriyeli güvenlik güçlerine,
ayaklanmaları kontrol altına almaları ve püskürtmeleri için tavsiyelerde
bulunup teçhizat sağlamışlardır. Buna ek olarak muhalefetin internet ve cep
telefonu şebekelerini nasıl kontrol altına alacağını ve engelleyeceğini
göstererek yardımda bulunmuştur. Haziran 2009’da düzenlenen tartışmalı İran
cumhurbaşkanlığı seçimlerini takiben Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın
muhaliflerine karşı gerçekleştirilen şiddetli baskıdan beri İran’ın güvenlik
güçleri bu bakımdan birçok deneyim ve bilgi edinmişlerdir. İran’ın özel ve elit
askeri birliği olan İslam Devrimi Muhafızları Kudüs Gücü birliğinin de içinde
bulunduğu İran güvenlik yapısındaki uzman personel ve birimler ile birlikte
polis ve istihbarat da, Özgür Suriye Ordusu ve dışardan gelen Sunni İslamcı
gruplardaki silahlı muhalefet birliklerini bozguna uğratmalarına yardım
etmeleri için Suriye’ye gönderilmiş ve buraya konuşlandırılmışlardır.(16) Ne
var ki, muhalefet kaynaklarının iddia ettiğiklerinin aksine sayıları binlerce
değil, kısıtlıydı.


 

2011 yılının yaz aylarına gelindiğinde
Suriye’deki çatışma sonu görülmeyen sürüncemeli bir boyuta ulaşınca, İran
yönetimi, yanlış tarafta olabileceğine dair şüphe duymaya başlamış ve izlediği
politikanın doğruluğu konusunda kuşkuları artmıştır. Tahran başarısızlık
ihtimalini en aza indirgemek adına İran, İsrail, Lübnan ve ABD’ye ilişkin
çeşitli meselelerdeki tutumlarını değerlendirmek için bazı Suriyeli muhalif
gruplarla görüşmelerde bulunmuştur. Fakat görünüşe bakılırsa bu ve
beraberindeki girişimlerden kayda değer bir sonuç
çıkmamıştır.           


 

Suriye krizi 2011 yılının sonbahar ve kış
aylarında da son bulmayınca, giderek hem bölgesel hem de uluslararası bir boyut
kazanmaya başladı. Gerek bölgesel gerek uluslararası aktörlerin de dahil olduğu
bir dolaylı savaş ortaya çıkmaya başladı. Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer
Körfez Arap ülkeleri Suriye muhalefetine malzeme yardımı ve mali destek sağlamaya
başladılar. Sonuç olarak İran, Hizbullah ve bir ölçüde Irak da Esad rejimine
tam destek sağlamak zorunda hissettiler. Uluslararası düzeyde ise ABD ile
Avrupa Birliği Şam’a baskı uygulamak ve yalnızlaştırmak için güçlerini
birleştirmişlerdir. BM Güvenlik Konseyi’nde de Rusya ve Çin Batı’nın Suriye’yi
cezalandırma çabalarına sürekli karşı çıkmışlar ve Suriye muhalefetinin
desteğiyle askeri bir dış müdahaleye zemin hazırlayabilecek her türlü adımı
engellemişlerdir.             


 

İran ve müttefikleri Suriye’deki durumu
gitgide birinin kazanıp ötekinin kaybettiği bir durum olarak görmeye başlamış
ve buradan hareketle Suriye’deki Baas rejiminin ekarte edilmesi sonucunda
gelecek yeni rejimin Tahran’a karşı bir tutum benimseyebileceği endişesine
kapılmıştır. Nihayetinde İran yönetimi silah, petrol ve mali yardımlarda
bulunarak Esad’a tam destek sağlama konusunda stratejik bir karar almıştı.(17)


 

Yakın zaman önce 2012’de Birleşmiş Milletler
ve Arap Birliği, arabuluculuk yapmaları ve Suriye çatışmasını çözüme kavuşturmaları
için Kofi Annan ve daha sonra Lakhdar Brahimi’yi Suriye özel temsilcisi olarak
atadıklarında, İran bu adımları olumlu karşılamıştır. Tahran, mevcut krizin
sona erdirilmesini amaçlayan çok taraflı girişimlerin bir parçası olmak ve
Suriye’deki siyasi duruma ilişkin belirleyici bir rol üstlenmek istemektedir.
Eylül 2012’de Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan ile dörtlü görüşmelerde
bulunmasına rağmen, ABD ve müttefikleri İran’ı anlaşma yoluyla feshin dışında
tutmaya kararlı gibi görünmektedirler.           


 

Sonuç

 

Görünen o ki, söz konusu kriz otuz üç yıllık
Suriye-İran ittifakının karşı karşıya geldiği en büyük tehdittir. Esad hükümeti
devrilecek olursa, bu durum İran için büyük bir başarısızlığı temsil edecektir.
Hatta bu durum, dini rejimin Irak’la savaşa son vermek ve barış istemek zorunda
kaldığı 1988 yılından beri yaşadığı en önemli kayıp olacaktır. Genel anlamda,
böyle bir şey yaşanacak olursa 1979 yılında kuruluşundan beri İslam
Cumhuriyeti’nin bölgesel düzeyde yaşadığı en büyük kayıp olacağı da öne
sürülebilir. Bu durum aynı zamanda özellikle İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik ve
dış politika hedefleri için de büyük bir darbe olacaktır. Suriye İran’ın tek
güvenilir Arap destekçisi olmuştur. Ayrıca İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’a
silah sevkiyatları ve malzeme desteğinin gönderildiği başlıca kanal görevi
üstlenmeye de devam etmektedir. 2006 Lübnan çatışması sona erdiğinden beri, Şam
ve Tahran yaklaşık 40,000 roket ve füze tedarik ederek Hizbullah’ı muazzam bir
cephanelik hâline getirmişlerdir.(18) Esad rejiminin devrilmesi bölgesel durumu
bir gecede değiştirebilir. Bu durumda İran sadece en önemli Arap müttefikini
kaybetmiş olmayacak, aynı zamanda Hizbullah’a destek sağlama, Lübnan’daki ve
Arap-İsrail bölgesindeki duruma etki etme gücü de ciddi biçimde
kısıtlanacaktır. İran için en kötü senaryo ise, Suriye’deki Baas rejiminin
devrilip yerine tamamen İran karşıtı ve Şii karşıtı olan ve Tahran’ın bölgesel
rakibi Suudi Arabistan ile yakın ittifak kuracak köktenci bir Sünni rejimin
gelmesi olacaktır.         


 

Sonuç olarak, Tahran, Beşar Esad’ın
devrilmemesini mümkün kılmak için elinden ne geliyorsa yapacaktır. Suriye-İran
ittifakının kritik bir dönemeçte olduğu tartışmasız bir gerçek. Yine de şunun
altını çizmek gerekir ki; Tahran-Şam arasındaki bağ daha ne kadar uzun sürecek
olursa olsun, söz konusu ittifakın Ortadoğu siyaseti üzerindeki son otuz yıllık
etkisi kaydadeğer bir önem taşımaktadır. Hiç kuşkusuz bu ittifak modern
Ortadoğu’nun siyasi durumuna damgasını vurmuştur. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir