Bu Çalışma Samet Irmalı[1]
Ve Gülçin Sağır[2] Tarafından Kaleme Alınmıştır
.


Makaleye Dair…


Gilles Deleuze ve Félix Guattari “İnsanlar neden kölelikleri için
sanki kurtuluşlarıymış gibi canla başla savaşıyor?”
diyerek
yaşamının paradigmalarından yalnızca birisini sorgulamaktadırlar. Uluslararası
ilişkiler disiplini ise bu paradigmaya eklentilenen başka paradigmalarının son
kertelerinden birisini oluşturmaktadır. İnsanlar, savaşlar, barışlar… Bunlara
cevaben verilebilecek yüce! İdeolojik nesneler… Her birinin ayrı ayrı anlamı ve
hikâyesi mevcuttur. Uluslararası ilişkiler disiplini içinde bizlerde bu
çalışmada nükleer silahların meydan okuma alanını sorgulamaktayız. Bu meydan
okuma artık sınırları aşmıştır. Aynı Michael Hardt ve Antonio Negri ‘nin de
belirttiği gibi çağdaş küresel düzlem artık ideolojilerin ve çözüm önerilerinin
de anlamını değiştirmiştir. Bu değişmeye ‘’nükleeri olanlar ve diğerleri de ‘’
katılmıştır. Nükleer silahlar bu küresel düzlemin içerisinde İmparator! Olma
yoluna aday olmuştur.


Bizlerin deyimi ile ise  ‘’Nükleer silahlar, birer insanlık!
Belasıdır.’’


Samet Irmalı- Gülçin Sağır


Giriş


Savaş meydanlarında ateşli silahlar rol almaya başlayana dek insan
ve hayvan gücüne dayanan mücadeleler, 14.yy sonrasında topların gelişimi ve
konvansiyonel silahların etkileriyle birlikte hem araçsal nitelikte hem de
tahrip yönü ile değişime uğramışlardır. Artık savaş sadece insanlara değil,
şehirlere, yollara, ikmal bölgeleri ve depolara da zarar verecek etkiyi
kazanmıştır. İnsan doğasının rekabetçi yönü ve uluslararası sistemin anarşist[3]
yapısının da buna bir ön koşul hazırlıyor olması ile birlikte teknolojik
gelişmeler 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki de insanlığı, dünyayı yok
edebilecek bir güçle tanıştırmıştır.[4]


Nükleer silahlar, ağır tahrip gücü ve bunun neticesinde oluşan
etkileri ile insan ve çevre üzerinde yıllarca sürecek olan bıraktığı hasar
sebebiyle hem konvansiyonel silahlardan hem de kimyasal ve biyolojik
silahlardan ayrılmaktadır. Nükleer silahların uluslararası politikada etkin
olmasındaki sebep de bu tahrip gücünün yarattığı “caydırıcılık” unsurudur.
Nitekim silahsızlanma alanında yapılan antlaşmalar denilince genellikle bu
silahlar kastedilmektedir.


Kimyasal ve biyolojik silahlar daha kolay elde edilebilen,
maliyeti düşük silahlardır. Hatta biyolojik silahlar için “Fakir ülkelerin
Kitle İmha Silahı” yorumu da yapılmıştır.[5] Barışçıl amaçlara yönelik çalışma
sahaları da bulunduğundan denetimi ve yasaklanmasının önünde engeller
bulunmaktadır. Öyle ki eğer arzu ederse ecza sektörüne sahip her ülke biyolojik
silah üretebilir.[6] Kimyasal silahlar da nükleer silahlardan
farklı olarak başka bilimsel çalışmalar yapılıyormuş gibi gösterilerek gizlice
üretilebilmektedirler.[7] Nükleer silahlar ise bu silahlara nazaran
bir hayli maliyet, çaba ve teknoloji gerektirmektedir.[8]


SSCB’nin dağılmasının ardından bölgede oluşan güç boşluğu
sebebiyle terörist grupların bu silahların hammaddelerine ulaşmış olma ihtimali
düşünülmektedir. Bu gibi olayları engellemek maksadıyla ABD 10 milyar dolardan
fazla bir bütçe ayırarak Kitle İmha Silahı kaçakçılığını engellemek istemiş,
Rus bilim adamlarının,  dağılmanın yarattığı ekonomik şartlardan
etkilenerek başka ülkelere gitmelerini engellemek amacıyla bu bilim adamlarına
yüksek maaşlar ödenmiştir.[9] Nükleer güce sahip olmayan ülkelere
gerçekleşen beyin göçünün ekonomik olanaklarla ilişkili olduğu düşünülmektedir.[10]
Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi bu endişe neticesinde 2004 yılında alınan
1540 sayılı karar ile “devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik
silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma,
geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların
çıkartılması”  ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması
kararını almıştır.[11]


Devletlerin nükleer güce sahip olmasının engellemesi ve
silahsızlandırma çalışmaları ise geçerlilikleri tartışmaya müsait olmakla
birlikte antlaşmalar yolu ile sağlanmaktadır. Ancak bu antlaşmalara öncülük
eden devletlerin nükleer silahsızlanma çağrısı yapmalarına rağmen nükleer güce
sahip devletler olmaları ve bu güçlerini muhafaza etmeleri silahsızlanmanın
önündeki engellerden önemli bir tanesidir. Bu durum devletlerin güvenlikleriyle
ilgili bir tehdit algıladıklarında nükleer gücü kullanabilecekleri ihtimalini
1945’den beri kullanılmamakla birlikte akıllara getirmektedir. Nükleer güce
sahip devletler bu güçten askeri alanda yararlanmaktan çok, gücün getirmiş
olduğu avantajlarla çatışmacı stratejilerin bir unsuru olabilecek silahı,
barışçıl stratejiler alanına dâhil etmekte, diplomatik yöntemlerin bir
malzemesi haline getirmektedirler.


– Manevi Olmayan Teknoloji:
Nükleer


Teknolojinin gelişmesiyle birlikte devletlerin tehdit algıları ve
güvenlik politikaları da değişime uğramaktadır. Savaşın yıkıcılığının ve
tehditlerin etkisinin artması devletleri yeni stratejiler geliştirmeye yöneltmiştir.
Nükleer silahların varlığı devletler için bir tehdit olmasa dahi tehlike
oluşturabilecek bir durumdur. Bu durum devletleri en iyi ihtimalle sübjektif
güvenlik algısına ve buna yönelik önlemlere yönlendirmektedir.[12]
Devletin karşısına alacağı diğer devletin nükleer gücünün bulunuyor olması
gerçek bir tehdide dönüşmesi kolay gerçekleşebilecek bir durum yaratmaktadır.
Bu durum da tehdit algıları yakın devletleri ya iş birliğine ya da muktedir en
güçlü aktörün çatısı altında bir araya gelmeye yönlendirmektedir.[13]


İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemdeki “güç
dengesi” politikası bu durumla izah edilebilir. Nükleer güce sahip iki süper
güç ve bu gücü elinde barındırmayıp ittifak sistemi ile güvenliğini sağlayan
devletler. Winston Churchill bu silahların tahrip gücünün insanlığı yok
edebileceğinden hareketle “güç dengesi” yerine “ dehşet dengesi” (balance of
terror) tabirini kullanmıştır.[14] Bazı yazarlar ise aslında nükleer güç
bulundurmanın buna sahip olan devleti bir hedef durumuna getirerek güvenliğini
tehlikeye düşürdüğünü düşünmektedirler. Buna göre nükleer güç ikinci vuruş
kabiliyetine sahip olunmadığında komşular ile ilişkilerde istikrarsızlığa neden
olmaktadır.[15] Bu durum devletlerin nükleer çalışmalara
yönelmesini engellemektedir.


Nükleer gücün insanlığın sonunu getirebilecek boyutta olması ise
devletleri “caydırıcılık” adına bu güce sahip olmaya iterken bir taraftan da
kullanılmasının önünde etik bir engel oluşturmaktadır. Bu durum da
konvansiyonel silahlara yapılan yatırımın artarak devam etmesine yol
açmaktadır. Dünyada en fazla savunma harcaması yapan beş ülkenin BM Güvenlik
Konseyi’nin veto hakkına sahip beş üyesi olduğu, nükleer güce de sahip
oldukları göz önünde bulundurularak [16] hala konvansiyonel silah yatırımlarının
olması, nükleer savaş riskinin düşük bir ihtimal olduğunu düşündürtmektedir. Ayrıca
bu güce sahip ülkeler nükleer silahsızlanma konusunda gösterdikleri hassasiyeti
konvansiyonel silahlarda göstermemektedirler. Bunun başlıca sebebi, daima
hareketli olan silah piyasasının getirisinin iş finanse ediyor olmasıdır. Dört
ve ya beş milyar dolarlık bir silah satışı 100-150 bin kişiye iş imkânı
sunmaktadır.[17] Silah satışının yapıldığı bölgeler
çoğunlukla ülkelerin “açılım alanlarına’’ tekabül etmektedir. Ortadoğu’nun en
büyük silah tedarikçisi 1992-1995 de %52, 1996-1999’da %49 2000-2003 yılları
arasında %73.6 ve 2004-2007 de %32.80 payları ile ABD’dir.[18]


– İmporatoriçe: Nükleerciler


Bir taraftan konvansiyonel yatırımlar yapan devletler bir taraftan
71 senedir kullanılmayan bu güce neden sahip olmak istemektedirler?
Uluslararası sistemde devletler kendilerine tam olarak güvende
hissetmemektedirler. Devletlerin stratejileri birbirinden farklılık
göstermektedir. Nükleer güce sahip olma arzuları da bununla birlikte değişebilmektedir.
ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki nükleer yarış sistemde başat güç olma
iddiaları ve Soğuk Savaş dönemi boyunca ideolojilerini yayma istekleri olarak
düşünülebilirken, İsrail’in arzusunu, bulunduğu coğrafyada kuşatılmışlık olgusu
ile paralel izah etmek mümkündür. Gurionizmin temel ilkesinin kendilerine
yapılacak bir saldırıya orantılı olmayan daha büyük bir güçle karşılık
verileceği olması İsrail’in nükleer güce de sahip olmasıyla caydırıcılığını
arttırdığı söylenebilir.[19] Realizmin temsilcilerinden Kissinger’a
göre bu güce sahip olmaktaki bir diğer sebep de bölgesel güç dengesini bozmak
ve gözdağı vererek ülkeye dışarıdan müdahale yolunu kapatmaktır. Kuzey Kore ve
her ne kadar 2003 müdahalesi sonucu nükleer silah bulunamamış olsa da Irak gibi
devletler buna örnek verilebilir.[20]


Irak müdahalesi, kitle imha silahlarının uluslararası sistemdeki
bir başka rolünü de göstermektedir. Savaşı engelleyen bu güç gerektiğinde bir
savaş bahanesi de olabilmektedir. Nitekim savaş öncesi ABD ve Britanya
hükümetleri nükleer silahsızlanmanın en önemli adımı olan 1968’de imzaya açılan
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasını(NPT) gerekçe
göstermişlerdir. Antlaşma devletleri nükleer silaha sahip olanlar ve olmayanlar
olarak tanımlamış(Nükleerciler
ve onların diğerleri)
1967 yılından önce bu gücü elinde
bulunduranları nükleer kulüp üyesi (ABD, SSCB, İngiltere, Fransa, Çin)
göstererek bu kulübün devlet sayısını dondurmuştur. Antlaşmanın yükümlülüğüne
giren diğer devletlere barışçıl amaçlarda kullanmak koşuluyla nükleer enerjiyi
kullanma izni verilmiştir.[21] Bu yönüyle antlaşmanın rakip nükleer
güçlerin çıkmasını engelleme amacı taşıdığı düşünülebilir. NPT’nin yalnızca
antlaşmaya taraf olan devletlere hukuksal düzenlemeler ve uluslararası
kuruluşlar yoluyla yaptırım yetkisi bulunmaktadır. Bu durum Hindistan,
Pakistan, İsrail ve 2002 ‘de antlaşmadan çekilen Kuzey Kore’nin silahlanmasına
yol açmıştır.[22] NPT’nin zayıflığının bu olduğunu
söylemek yerinde olacaktır. Ancak antlaşma kuralları ihlal ettiği düşünülen
Saddam Hüseyin rejimine müdahale etmeye bir ön koşul hazırlamıştır.


Nükleer silahların diplomasi de baskı ve yaptırım gücünün olduğu
da görülmektedir. 2004 yılında Libya lideri Kaddafi’nin silah programlarını
itiraf etmesinin ardından elde edilen bilgiler Pakistan’ın Libya, İran ve K.
Kore’ye nükleer silah geliştirmeleri için destek sağladığını ortaya
çıkarmıştır. Bu gelişmeler sonucunda bu ülkelere siyasi baskı artmış, İran
INF’in Ek Protokolünü imzalamayı ve onaylamayı kabul etmiştir.[23]
Bu durumun bir başka sonucu da ABD‘nin “Şer Odağı” olarak nitelendirdiği Irak,
İran, Suriye gibi ülkelerin tehdit algılarının yoğunlaşarak güvenliklerini
artırma çalışmalarına gitmeleri olmuştur. Bu da bölgedeki diğer ülkeleri
güvenlik önlemlerini arttırmalarını sağlayarak domino etkisi yaratmıştır. Yani BMGK’nın
beş daimi üyesi hem siyasi yaptırımlar yoluyla hem de bu ülkelerle aynı
coğrafyayı paylaşan ülkelere yapılan konvansiyonel silah satışıyla ekonomik
gelir elde ederek çifte kazanç sağlamaktadır.


Ülkeleri denetleme konusunda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının
( IAEA) zaaflarının olduğu söylenebilir. Antlaşma gereği Ajans yalnızca taraf
ülkelerin belirttiği yerleri denetlemekle ve rapor tutmakla görevlidir. Bu
zafiyet Irak’ın Kuveyt işgali sonrasında yaptığı nükleer çalışmaları
saklayabilmesine yol açmıştır.[24]


Soğuk Savaş döneminde nükleer gücün barışı sağladığı inancı her
hangi bir bilimsel veri olmamakla birlikte doğru kabul edilebilir. Küba Füze
Krizinin dünyayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiş olması, çatışmacı
bir ortamdan ziyade ABD ve SSCB arasında diyalogların arttığı bir “yumuşama”
döneminin başlangıcı olmuştur.


– Doğrudan Haberleşme Hattı
Kurulmasına İlişkin Antlaşma (1963-Cenevre)[25]


– Nükleer Denemeleri Yasaklama
Antlaşması (1963- Moskova)


– Nükleer Silahların Yayılmasının
Önlenmesi Antlaşması (1968’de Washington,


– Moskova ve Londra’da imzaya
açılmıştır.), Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması (SALT-1) (1972-
Moskova)


– SALT-2 ( 1979- Viyana) ve Kısa
ve Orta Menzilli Füzeler Antlaşması (INF) (1987) detant döneminin sağlamış
olduğu diyaloglar neticesinde imza edilmişlerdir.


Mearshimer, Avrupa’da yaşanan barış ortamını çift kutuplu
dönemdeki askeri güçler arası denge ve iki süper gücün de nükleer silahlar
barındırmasına bağlamaktadır.[26] Ancak bu silahlarla ilgili dehşet
dengesinin yanı sıra kullanma niyetinin olup olmadığı da göz önünde
tutulmalıdır. Kore Savaşı’nda ABD ordusunun yenilginin eşiğine gelmesine rağmen
bu silahları kullanmak yerine Türk birliklerinin yardımıyla bu durumu önlemiş
olması[27]
bu durumu izah etmektedir. Nükleer gücün kullanımının “Karşılıklı Kesin İmha ”
(Mutually Assured Destruction) konseptinin yanı sıra ikinci vuruş
kabiliyetlerinin yeterliliğindeki eksiklikler, üçüncü devletlerin bu silahları
kullanabilme ihtimali ve etik olarak alınacak tepkilerin sonuçlarının
kestirilememesi gibi unsurlar da engellemektedir. Bu durum nükleer güce kimin
sahip olduğunun da ne derece önemli olduğunu ve bu güce sahip devletlerin neden
başka devletlerin bu güce sahip olmasını engellemeye çalıştıklarını da ortaya
koymaktadır.


Avrupa’da yaşanan barış ortamını AKÇT’den Avrupa Topluluğu’na,
Maastricht Antlaşması ile bugünkü Avrupa Birliği adını alan “barış projesi” nde
aramak da doğru olacaktır. Topluluğun kuruluşundaki “Amerikan harcı” olan
Marshall Planı, 1947 yılında henüz Sovyetler nükleer güce sahip olmadan
önerilmiştir. Marshall Planı’nın siyasi etkileri olmakla birlikte, asıl hedef
ekonomiktir. Marshall’ın sözleriyle “ Marshall Planı herhangi bir ülkeye ya da
doktrine karşı değildir. Açlığa, fakirliğe, umutsuzluğa ve kaosa karşıdır.”[28]
P. Güney planın Avrupa solunu hedeflediği argümanını eleştirir, ona göre Sovyet
politikasının tutuculuğu sonucu Avrupa solu zaten o tarihte yenilmiştir.[29]
Ancak AKÇT’nin kıtada yaratmış olduğu ekonomik refahın devletlerin Sovyet
rejimini desteklemesine engel teşkil ettiği de yadsınamaz. Avrupa’da oluşacak
olan yeni bir kaos ortamının güç dengesini bozacağı ve nükleer silahların
kullanımının ortaya çıkabileceği ihtimali de bulunabilirdi.


Dedeoğlu savaşın nedenlerini kişi, devlet ve uluslararası sistem
olmak üzere üç düzeyde ele alır ve kişi düzeyinde karar alıcının (liderin)
psikolojik durumunun önemini hatırlatır.[30]
Ayrıca ülkenin rejimi de devlet düzeyinde yapılan incelemelerde önemli bir rol
oynamaktadır. Günümüzde demokratik devletlerin birbirlerine karşı sıcak bir
savaş içinde bulunmadıkları bilinmektedir.[31]
Ancak üzerinden bir asrın dahi geçmediği Holokost ve Katyn katliamları sadece
Avrupa’nın tanıklık ettiği katliamların bir kısmıdır. Siyaset sahnesine yeni
bir Hitler ya da Stalin’in çıkmayacağının garantisinin olmaması nükleer
silahlanmanın engellenmesinin haklılığını göstermektedir.


Nükleer Silahlar Soğuk Savaş döneminde yalnızca ABD ve SSCB
stratejilerine yön vermekle kalmamış, aynı zamanda NATO gibi Uluslararası
kuruluşların stratejilerini belirlemekte de rol oynamışlardır. NATO’nun ilk
resmi askeri stratejisi olan “NSC-68” raporu  ABD ‘nin o tarihte (1952)
tek nükleer güç olması dolayısıyla olası bir Sovyet saldırısını konvansiyonel
silahlarla engellemeyi şayet başarılı olunamazsa sınırlı ölçüde nükleer güç
kullanılacağını belirten “Sınırlı Savaş” stratejisini belirlemiştir. NATO 1954
tarihinde ise “NSC-162” raporu ile “Kitlesel Mukabele” stratejisini
kabullenmiştir. Buna göre saldırı türüne bakılmaksızın karşılık nükleer
silahlarla verilecektir. Ancak bu strateji iki süper gücün de ikinci vuruş
kabiliyetlerini geliştirmeleri ile uygulanamamış ve yerini konvansiyonel
silahların öneminin arttığı “Esnek Karşılık” stratejisine bırakmıştır. Bu
anlayış nükleer gücün çok önemli durumlarda kullanılmasını öngörmektedir.[32]


Silahlanma devletler için bir caydırıcılık sağlaması yolu
uluslararası sistemde devletlerin baskıcı bir aygıtı olarak kullanılabilirken,
Soğuk Savaş döneminde bu durum silahsızlanma fikri ile bir politika aracı
olarak kullanılmıştır. 1987 yılında Reagan ve Gorbaçov tarafından imzalanan,
Soğuk Savaş döneminin bitiminin habercisi olduğu düşünülen INF antlaşması
silahsızlanma antlaşması görüntüsünün arkasında, SSCB’nin ABD’den daha fazla
silah imha etmesi yönüyle ABD ‘nin dış politika da bir zaferi olarak
değerlendirilebilir.[33]


Nükleer silahsızlanmanın ilk adımı olan Antarktika Antlaşması’ndan
(1959), içinde bulunduğumuz günlerde Washington’da yapılmış olan Nükleer
Güvenlik Zirvesi’ne kadar olan süreçte nükleer denemelerin nerelerde test
edilebileceği, nükleer malzemelerin fiziksel korunması ve nükleer silahlardan
arındırılması gereken bölgelerle ilgili önemli gelişmeler yaşanmış olmakla
birlikte tam anlamıyla bir silahsızlanma fikrinin olmadığı görülmektedir.
Putin’in katılmadığı zirvede ABD başkanı B. Obama konuşmasında IŞİD’in nükleer
silah elde etmesi endişesinin küresel güvenliğe oluşturacağı tehditten ve nükleer
terörizmi önlemek adına önlemler alındığından bahsetmiştir.[34]


Yukarıda nükleer gücün uluslararası sistemdeki örnekleriyle
caydırıcılık, diplomatik yaptırım, devletleri konvansiyonel silahlarla
güçlenmeye yönlendirerek silah satışı sağlaması yönüyle ekonomik, antlaşmalar
referans gösterilerek ülkelere müdahale yetkisi ile çatışma zeminine meşruluk
kazandırmak gibi, güvenlik ve stratejiye nasıl kaynaklık edebildiği göstermeye
çalışılmıştır. Devletlerin nükleer gücü tam olarak terk etmiyor olmalarının bu
avantajların yanı sıra güvenliğin çift taraflı bir olgu olmasından dolayı diğer
devletlere olan güvensizlikten kaynaklanan bir güvenlik paradoksu durumundan
kaynaklandığı ve egemenlik kavramı ile ilgili bir sorunsal olduğu iddia
edilebilir. Bu durum niyet eksikliği olarak tanımlanabilir.


Son Olarak Toplumsal Bir Kanser:
Nükleer


M. Hardt ve A. Negri, Westphalia sonrası dönemde savaşın
ulus-devletler arasında yaşanan silahlı çatışmalar olarak anlaşıldığını, ancak
ulus-devletlerin egemenliğinin yerini finans imparatorluğuna ve supranasyonel
yapılara bıraktığından bahsetmektedirler.[35]
Uluslararası sistemde Hükümet Dışı Örgütlerin, Çokuluslu Şirketlerin ve Avrupa
Birliği gibi varlığını ekonomik temellere dayandıran supranasyonel kurumların
etkinliğinin artması devletlerin azalan prestijlerini bu silahlar vasıtasıyla
korumaya yöneltmiştir. Ulus-devlet yapısının neo-liberal rasyonalite ile
birlikte aşındığını düşünen Brown bunun devletlerin teolojik boyutlarını öne
çıkarttığını belirterek G. W. Bush ‘un emparyal faaliyetlerini Tanrı’nın
“ihsanı olan özgürlüğün” sağlanacağı teminatıyla ve İran Cumhurbaşkanı
Ahmedinejad’ın nükleer silah çalışmalarını Allaha hizmetle ilişkilendirmesi ile
örneklendirir.[36] Schmitt ise hukuktaki olağanüstü hali
teolojideki mucizeye benzetmektedir.[37]


Bu yaklaşımlardan hareketle sermayenin salınımı ile sınırların öneminin
azaldığı, dolayısıyla devletlerin egemenlik problemi yaşadığı bir dönemde
teolojik boyutunu öne çıkaran ulus-devletlerin mucizesini nükleer silahlar yolu
ile sağladığı söylenilebilir. Nükleer silahlar bir taraftan tıpkı Tanrı gibi
korku ve saygı uyandırıp güçlü devlet ile güçsüzün arasında bir duvar işlevi
görerek egemenlere saygınlık kazandırmakta, ancak bir başka açıdan bakıldığında
da egemenlerin diğerlerine karşı olan güvenlik kaygısını yansıtmaktadır.
Uluslararası sistemin işleyişinde bir değişim gerçekleşmedikçe devletler bu
gücü kendi rızaları ile terk edecek gibi görünmemektedir.


Önce Bir Dikili Agacı Olmalı
Herkesin, Yaşamak Ve Yaşatmak İçin…


Samet Irmalı-Gülçin Sağır


[1] Samet Irmalı, Çankaya
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı.


[2] Gülçin Sağır, Hacettepe
Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Çankaya Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı.


[3] Realist yaklaşımı benimseyenler
Uluslararası İlişkilerin temel aktörü olarak devleti ele alırlar. Uluslararası
politikayı devletler arasındaki mücadele süreci olarak görmektedirler. Bu alanı
insan doğası ile açıklayan Realistlere göre insan;  doğası gereği kötü,
günahkâr, saldırgan, çıkarcı bir yapıya sahiptir. Ayrıca realistlere göre
uluslararası yapı bir üst otoritenin olmaması sebebiyle anarşisttir ve her
devlet kendi güvenliğini sağlamak durumundadır. Bkz. Tayyar Arı, Uluslararası
İlişkilere Giriş,
s.24-26.


[4] Otto Hahn’ın uramyum atomunu
nötronlarla parçalamayı başarması ve bunun silah olarak kullanılabileceği
endişesinden dolayı gizli tutmaya çalışmasının ancak bu sırrın saklanamaması
neticesinde A. Einstein’ın bu bilgiyi ABD başkanı Roosevelt’e bu silaha
Almanlardan önce Amerikalıların sahip olması gerektiğini belirtmesi ile “Manhattan
Projesi” olarak bilinen nükleer enerjiyi bulma sürecini başlatmıştır. Bu proje
kapsamında üretilen “Fat Man ve Little Boy” isimli ilk silahlar ABD Başkanı
Truman’ın onayı ile 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmıştır. 1949
yılında ise Rusya bu güce sahip olan ikinci devlet olmuştur. Bkz. Valentina
Reshetnikova, 1960’lardan
Bu Yana Nükleer Silahsızlanma Alanında Yaşanan Gelişmeler,
s.9-11.


[5] İlker kiremitçi (aktaran), “
Küresel Boyutta Biyolojik Terör Tehdidi”,


 Savunma Bilimleri Dergisi The Journal of Defense Sciences Kasım/November
2014, Cilt/Volume 13, Sayı/Issue 2, s.34.


[6] Salih Özgür, Soğuk Savaş
Ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları Ve Silahsızlanma Çabaları,

s.34.


[7] İbid., s.25.


[8] Nükleer silahlar yalnızca patlama
etkisi yaratmazlar. Isı, radyasyon ve basınç gibi etkileri de olan bu silahlar
atom bombası, hidrojen bombası ve nötron bombası olarak sınıflandırılmaktadır.
Atom bombası, uranyumun zenginleştirilmesi ile ya da doğada bulunmayan
laboratuvar ortamında elde edilebilen plütonyumun silah yapımına yetecek
değerlerde zenginleştirilmesi ile elde edilirler. Hidrojen bombası ise iki
hidrojen izotopunun atom çekirdeklerinin kaynaşması ile oluşturulur. Nötron
bombasındaki laboratuvar işlemi ise patlama sonucu oluşan basıncın azaltılarak,
radyasyon şiddetinin artırılması çalışmasıdır. Bombayı oluştaracak füzyon
malzemesinin elde edilmesinin yanı sıra bunu saniyeden çok kısa bir zamanda
patlatacak bir mekanizmaya ve füze, savaş uçağı gibi bir ulaştırıcıya
gereksinim vardır. Ayrıca bu silahların deneneceği ortam ve muhafaza edilmesi
de büyük bir mali külfet getirmektedir.


[9] Mustafa Kibaroğlu, Yeniden
Yapılanan Orta Doğu Ve Kitle İmha Silahları, Avrasya Dosyası/ Orta Doğu Özel Sayısı, s.15.


[10] Salih Durmuş, Nükleer
Silahların Uluslararası İlişkilerdeki Rolü, s.171.


[11] Bkz. “United Nations Security
Council Resolution 1540 (2004”),  http://www.un.org/en/sc/1540/
, (erişim tarihi 02.04.2016).


[12] Sübjektif güvenlik,
şüphelenilecek bir tehlikenin olmadığına inanma


Durumu; Objektif güvenlik, bir tehlikenin var olmaması durumu
olarak ifade edilebilir. Bkz. Mesut Şöhret, ”BM Güvenlik Konseyinin
Uluslararası Güvenlik Sorunlarının Çözümünde Rolü Ve BM Teşkilatının Geleceği”, http://www.ktu.edu.tr/dosyalar/sbedergisi_69519.pdf,
s.124. (erişim tarihi 04.04.2016)


[13] Beril Dedeoğlu, Uluslararası
Güvenlik Ve Strateji,
s.29.


[14] Salih Özgür, Soğuk Savaş
Ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları Ve Silahsızlanma Çabaları,

s.40


[15] Şafak Oğuz, Soğuk Savaş
Sonrası Dönemde NATO’nun Nükleer Silah Politikasının Uluslararası Güvenliğe
Etkileri Ve Türkiye,
s.17.


[16] Serdar Erdurmaz, Soğuk Savaş
Sonrası Silahlanma,
s.3.


[17] İbid., s.10.


[18] İbid., s.37,s.94.


[19] W. L. Clevend, Modern
Ortadoğu Tarihi,
s.392.


[20] Şafak Oğuz, Soğuk Savaş
Sonrası Dönemde NATO’nun Nükleer Silah Politikasının Uluslararası Güvenliğe
Etkileri Ve Türkiye,
s.13.


[21] Valentina Reshetnikova, 1960’lardan
Bu Yana Nükleer Silahsızlanma Alanında Yaşanan Gelişmeler,
s.69.


[22] Erdem Denk, Bir Kitle İmha Silahı
Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına Yönelik Çabalar, Ankara
Üniversitesi SBF Dergisi,
cilt 66, no.3, s.111.


[23] Mustafa Kibaroğlu, Yeniden
Yapılanan Orta Doğu Ve Kitle İmha Silahları, Avrasya Dosyası/ Orta Doğu Özel Sayısı, s.11.


[24]İbid.,
s.12.


[25] Bu antlaşma neticesinde Kırmızı
Hat olarak da bilinen haberleşme ağı Beyaz Saray ile Kremlin Sarayı arasında
nükleer çalışmalar esnasında yanlış anlaşılmaları ve olası bir krizi engellemek
maksadıyla kurulmuştur.


[26] Şafak Oğuz, Soğuk Savaş
Sonrası Dönemde NATO’nun Nükleer Silah Politikasının Uluslararası Güvenliğe
Etkileri Ve Türkiye,
s.32


[27] Salih Özgür, Soğuk Savaş
Ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları Ve Silahsızlanma Çabaları
,
s.106


[28] (Aktaran: Pelin Güney), “Marshall
Planı: Avrupa Birliği’nin İnşasında Amerikan Harcı”, Ankara Avrupa
Çalışmaları Dergisi,
s.111


[29] İbid., s.111


[30] Beril Dedeoğlu, Uluslararası
Güvenlik Ve Strateji,
s.205.


[31] Kullanılan şiddet türüne göre
savaşlar sıcak savaş ve soğuk savaş olarak tasnif edilmektedir. Sıcak savaş
şiddetin doğrudan kullanıldığı ya da dolaylı olarak (abluka, askeri
kuşatma…)kullanıldığı savaş türüdür. İbid., s.209.


[32] Valentina Reshetnikova, 1960’lardan
Bu Yana Nükleer Silahsızlanma Alanında Yaşanan Gelişmeler,
31-34.


[33] İbid., s.36


[34] Bkz., http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160331_obama_nukleer,
(erişim tarihi 04.04.2016)


[35] M. Hardt- A. Negri, Çokluk, s.19


[36] Wendy Brown, Yükselen Duvarlar
Zayıflayan Egemenlik, çev. E. Ayhan, Metis Yayınları, İstanbul, 2011,
 s.77.



[37] İbid.,
s.87

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet