TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & NOSTALJİ


Rahmetli Üstün Akmen  satırlarıyla eski Beyoğlu

Eski Beyoğlunu özleyip, burunlarının direği sızlayanların
okumalarını tavsiye ederim…

• 1960’lı yıllarda, “İstanbullu Bey’lerimin Güzel
Oğulları” dolanırdı İstanbul’un Beyoğlu’sunda. Yeni Melek Sineması, balkon ve
koltuk bölümüyle saygın bir seyirci kitlesine seslenir, iyi filmler izlenirdi.
“Alaska-Frigo buz” diye çığıran satıcılar, antrakta tahta tepsiler içinde
gezdirdikleri buzlu dondurmaları satardı. “Alaska-Frigo buz” diye
çığırmadıklarında, madeni bozuk parayla tepsi altını tıklatırlardı. Sinemanın
sokağındaki bir büfe, bir de mağaza vardı. Büfenin adı “Pasifik Büfe”ydi ve
İstanbullular “Yengen” ile ilk kez burada tanıştı. Aynı sokakta bir de “Beatles
Pantolon” mağazası bulunmaktaydı. Sadece pantolon satan bu mağazanın vitrini, yukarıdan
aşağı doğru dizilmiş dört Beatles üyesi Paul Mc Cartney, John Lennon, Ringo
Starr ve George Harrison’un portreleriyle süslenmişti.

PASİFİK

“Pam Pam Büfe”nin ve Anabala Pasajı girişindeki “Şey
Büfe”nin de kendine özgü müşterileri bulunurdu, ama “Pasifik” farklıydı.
Pasifik’in sahibi, Türk uyruklu bir Rum olan Todori Mandopulos’du. Ben işini bu
denli sevmeyi, yaptığı işten böylesine keyif alabilmeyi ilk kez onda
görmüşümdür. Dükkânın yoğun olmadığı akşamüstü saatlerinde “Pasifik”e
gittiğimde, Todori Baba domatesleri dilimler, salatalık turşusunu ince ince
keserken durmaksızın anlatırdı. Ne anlatırdı? Ne bileyim, içinde kimi saklı
öğütler de olan değişik değişik anılar anlatırdı. Ama bir anı, sürekli
yinelenirdi. (Sevgileri, sevdaları ilden ile, gönülden gönüle taşırdı
kartlarımız, mektuplarımız… Ezanı kötü sesli müezzinden ve de hoparlörden
dinlemez, dokuz kez düşünmeden laf etmezdik.) İŞTE O ANI Todori Mandopulos, on
altı yaşındaymış, Tokatlıyan Oteli’nde berber çıraklığı yapmaktaymış. Bir gece
Atatürk çıkagelip otelde kalmış.. Sabahleyin sakal tıraşı için berber
istediğinde, ondan başka kimse olmadığından, almışlar Todori’yi Atatürk’ün
yanına götürmüşler. Heyecandan tir tir titreyerek huzura girdiğinde, Todori’nin
telaşlı halini fark eden Atatürk, onu yatıştırmak için konuşmaya başlamış.
Adını sorduğunda: “Todori Paşam” demiş. Bunun üzerine, Mustafa Kemal, Todori
ile Rumca konuşmaya başlamış. Bu hal Todori’yi çok ferahlatmış. Yaşını,
tahsilini, ailesini, askerlik yapıp yapmadığını falan sormuş. Todori, büyük bir
rahatlıkla sakal tıraşını bitirmiş. Tıraş bitince, odada hazır ol durumunda
bekleyen yaverine emir vermiş Atatürk: “Bu çocuğa 500 lira verin,” demiş. O
tarihte Tokatlıyan’da sakal tıraşı 2.5 liraya yapılmakta, 500 lira adeta bir
servet. Atatürk: “Bunu sana evlenme parası olarak veriyorum,” diye eklemiş.
Todori, aynı şekilde, 1942 yılında bu kez devrin Cumhurbaşkanı İnönü’yü de
tıraş etmiş. İnönü sadece 5 lira vermiş.

İNÖNÜ DÜŞMANLIĞI

O günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin militanıyım ben.
Todori ise, Cumhuriyet Halk Partisi düşmanı, Demokrat Parti yandaşı. Kim bilir
kaç kez dinlediğim bu öyküden sonra, mutlaka sorardım: “Yahu, Todori Baba,
neden sevmiyorsun bizim partiyi?” “Yok be çocuğum,” derdi, “cimridir bu senin
Milli Şef dediğin. Hem de, 1942 yılında çıkarttığı Varlık Vergisi Kanununu
azınlıklara nasıl acımasız uyguladığını bilemezsin ki sen.” Beyoğlu’na her
çıktığımda Todori Baba’yı yâd etmeden duramamamın nedeninin bu anı olduğuna
kendimi ah bir inandırabilsem! (Çocuklar oyun bile oynar; toprağı saksıda
değil, arsada ve bahçede tanırlardı. Çevre örgütleri o zamanlar boy
göstermemişti, çünkü çevre vardı.)

“HAVAİ LOSTRA SALONU”

Ağa Camii tarafında, yılların ayakkabı boyacısı “Havai
Lostra Salonu” da unutulmayanlarımdandır. Burada yüksek topuklu, fermuarlı ya
da mes gibi yandan lastikli yarım bot “Beatles” özentisi çizmeler, “Lord
Modeli” olarak tanımlanan bağlı ayakkabılar boyatılırdı. Boya, üstüne bir de
cila çektiler mi ayakkabılar rugan gibi olurdu.. Duvardaki el yapımı reklam
panosunu da asla unutamam: “Ooo ayakkabılarını yeni mi aldın?”/ “Hayır. ‘Havai
Lostra Salonu’nda boyattım.”

‘TİLT’ SALONLARI

Düşündüm de, bir de “Tilt” salonlarını unutamamışım.
“Tilt” salonlarının en ünlülerinden biri “Topal Saim”in olanı, diğeri ise
“Tivoli” idi. Salonlara on sekiz yaşından küçükler giremez, salonun duvarlara
yakın yerlerinde tilt makineleri, orta bölümlerdeyse langırt masaları yer
alırdı. Köşede küçük bir masada oturan görevli para bozar, jeton satardı.
Langırt masalarının her iki yanındaki kollar sürekli çevrilir, kaleye goller
girer, goller kaçırılırdı. Ustalıkla ayarlanmış “Tilt” makinelerinin
“flipper”larıysa en ufak sallamada geçen toplara müdahale yapamaz hale gelir,
kısa devre olup, ışıkları sönerdi. Bu, oyunun bitmesi ve makinenin yeni jetonlar
yutması demekti. Oyunlar gürültü patırtı arasında oynanırken, köşede duran
müzik dolabına da para atılır, otomatik kalkan maşalı tutma kolu, 45’lik bir
plağı dönen tambur üzerinden alır, diske bırakır ve plak döner, ses çıkarır,
çalardı. (O zamanlar Türkü, Kürdü, Ermeni’si, Rum’u, Yahudi’si bir arada barış
içinde yaşardı.) Bir başkaydı o zamanlar Beyoğlu! Diyeceğim o ki, daha insanın
yüreğini kemirmeye başlamamıştı

Hacı Bekir’in önünde

Satıcının koluna asıp gezdirdiği çift kapaklı tahta kutular
içinde, örtülere sarılmış olarak satılan incecik lahmacunlar, ilk kez 1960’lı
yılların başında İstanbulluyla tanıştı. Satıcı, lahmacunun içine doğranmış
soğan, küçük parmak büyüklüğünde kesilmiş iki parça bayır turpu koyar,
üstlerine maydanoz serpiştirdikten sonra limon sıkardı. Gezici lahmacuncular
1960’ın ilk yıllarında Beyoğlu’nda pek bulunmadılar, ama Dolmabahçe’deki
Mithatpaşa Stadyumu çevresinde, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinde sıkça
rastlanıldılar. Bir de, sandviç ekmeğini yarım kesip, bu derin olmayan kesim
içine üstün yetenekleri ile jilet inceliğinde dilimledikleri kaşar peynirini
döşeyip, sokak aralarında satanlar vardı. Kimi büfelerde, günün her saatinde
haşlanmış yumurtalı sandviç ve gün boyu kaynayan salçalı sos içinde sosis
bulmak da mümkündü.. Sandviç ekmeği arasına bir kaşık bu sostan gezdirilir,
sonra da sosis maşa ile tutulup sandviç ekmeğinin arasına yerleştirilirdi.

DÖNERLİ SANDVİÇ

Dönerli sandviç de yeniydi o yıllarda. Fitaş sinemasının
bir köşesi ayakkabıcı “Şeref”, diğer köşesi ise “Burç Kafeterya” idi. Burç
Kafeterya’nın kapıya yakın olup, yoldan görünen yerinde döner kesilir, cımbız
gibi bir maşanın ucuyla tutulan küçük döner yaprakları sandviç ekmeği arasına
ustaca yerleştirildikten sonra, iki ince dilim salatalık turşusu ve domates ile
süslenirdi. (Aylık bütçeler, genellikle “Yenice” ya da “Gelincik” sigara
paketlerinin arka kapağına yapılırdı. Kimliğini bir türlü aklımda canlandıramadığım
Orhan Boran’ın “Yuki”si ile şenlenirdi evlerimiz.)

KURUYEMİŞÇİNİN PAPAĞANI

“Papağan Pasajı” yeni açılmıştı ve köşesinde (cadde
üstünde) bir kuruyemiş dükkânı vardı. Kapısında “T” harfi biçimindeki tünek
üzerinde kuyruğu yarım metreden uzun, rengârenk bir papağan bulunurdu..
Papağanıyla ilgi çekip satış yapan bu dükkânın önünde her daim meraklılar
toplanır, papağanı konuşturmak için türlü şaklabanlıklar yaparlardı.

Ben, o papağanın konuştuğuna hiç tanık olmadım, ama gene
de hayvancağızın çıkardığı sesleri sözcüklere benzeten kimi şavalakların: “Aaa,
bak konuştu, bak konuştu,” diye birbirlerini dürtüp, kendilerince eğlenmelerine
tanıklık yaptım. Kimilerinin dükkânın sahibine ya da çalışanlarına çaktırmadan
papağanın yüzüne tükürdüklerini de görmüşümdür. (Her dem tazesi bulunsun diye,
kahve yüzer gram alınırdı. İskele meydanlarında ıstakoz sepeti ve çirozlar
asılı durur; kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Bir
“Job”la beş tıraş olurdu, “Nacet” kullanmayanlarımız.. Siyah okul önlükleri ve
beyaz yakalar geceden ütülenirdi.)

MUHALLEBİCİ

Atatürk Erkek Lisesi’nin sokağında havagazı ocağı
satıcıları, Junkers marka şofben tamircileri bulunurdu. Sokağın diğer
köşesindeki iki katlı muhallebicinin keşkül, tavukgöğsü ve muhallebisi pek
meşhurdu ve ikinci kat genellikle okulu kıran öğrenciler ve sevgilileriyle
buluşmuş genç âşıklarla dolardı. Benim İstanbul’umun Beyoğlu’sunda
muhallebiciye gitmek gelenek halini almıştı ve bu gelenek Beyoğlu’na çıkanların
günlük programlarının vazgeçilemez bir parçasıydı. Sinema-tiyatro öncesi ya da
sinema-tiyatro çıkışlarında muhallebiciye mutlaka uğranır, eşlere-sevgililere
randevular muhallebicide verilirdi.

ALİ MUHİTTİN HACI BEKİR

Yeni Melek Sineması’nın sokağının başında bulunan Şekerci
“Ali Muhittin Hacı Bekir” 1777 yılında kurulmuş, ülkenin en eski özel
kuruluşuydu ve şekercilik ekolü sembolüydü. Türkiye’de 16. yüzyılda başlayan
şekerleme üretiminde tatlandırıcı olarak bal, pekmez ve su; bağlayıcı, doku
yapıcı olarak da un kullanılırken, 18.. yüzyıl sonlarında Avrupa’da kurulan
rafinerilerde üretilen şekerin (o günlerin ismiyle ‘’Kelle Şekeri”) Türkiye’ye
gelmesiyle, Hacı Bekir bu şekeri havanlarda dövüp eritmiş; gül, tarçın gibi
doğal aroma ve boyalarla pişirip akide şekeri üretimini geliştirmişti. Ayrıca
1811’de bir Alman bilgini tarafından bulunan nişastayı un yerine kullanarak,
şeker ve nişasta “terkibi” ile bugünkü nefasetteki lokum üretimini
gerçekleştirmişti.

LOKUMLAR

Bundan başka sallama kazanlarda yapılan badem şekeri,
haşlanmış bademlerin soyulup havanlarda dövülerek şeker ve şeker şerbeti ile
yoğrulup biçim verilen çeşitli badem ezmeleri Hacı Bekir’e haklı ilgi ve
şöhreti kazandırmıştı. Hacı Bekir’in, yoldan biraz yüksek vitrininde Antep
fıstıklı, sade, kakaolu tahin helvaları sıra sıra durur; Hindistan cevizli,
fındıklı, güllü, lokumlar çekmeceden çıkartılıp karton kutulara dizim dizim
dizilirdi. Paketi kâğıda itinayla sarıp, süslü püslü iple bağlarlardı. Paket
ağırca olursa, kolay taşınması için bir de tutacak takılır, bağ yerine amblemlerinin
bulunduğu yapışkanlı marka yapıştırılırdı.Tarçınlı, susamlı, limonlu, güllü ya
da peynir şekerli renk renk akidelerden almadan geçmek bir “nefis
mücadelesiydi”. Dükkânın, sinemaya giden yan sokağına bakan vitrininde ise,
renkli yaldız kâğıdına sarılı çikolatalar tepsilere dizili biçimde sergilenir,
bu çikolatalar “misafir çikolatası” olarak da anılırdı. Diyeceğim o ki, Beyoğlu
o döneminde başkaydı. Daha sokak kadını olmamıştı, kimseye bulaşmazdı. Ve de o
günlerinde, kimseyi kimseye bulaştırmadı.

Galatasaray yolunda…

• 1960’lı yıllarda, Taksim’de yolun Gümüşsuyu’na doğru
dönen kısmında “Mas Otobüsler” şirketinin terminali bulunur ve terminalin
“Yolculara Mahsus Café”si pek meşhurdur.

Mas Otobüsleri, Ankara-İstanbul arasında çalışır ve
radyoda on dakikalık reklam kuşağı bulunan, kuşağının sinyal müziği The Shadows
grubunun “Quarter masters stores”ı olan bir markadır. Yeri hâlâ aklımdadır.

(“Bak Bak” mağazası Yüksekkaldırım’daydı, bilirdim. O
günlerde, ‘Hayat Mecmuası’nda Hikmet Feridun Es’le birlikte dünyayı gezerdim,
hem de pasaportsuz, vizesiz. Türkiye’de 67 il vardı.. Zonguldak en sonuncusu…
İş Bankası, Emniyet Sandığı kumbaraları ilk tasarruftu, belki de ilk mülkiyet.
Konkensiz, altın günsüz kadın günleri yaşanır; el işleri yapılır, dantelâlar
örülürdü. Çaylar ince belli bardaklarda içilir; sohbetler önce yakın
çevrelerden başlar, ülke sorunlarına gelinirdi. Yemek, beyaz masa örtülerinin
üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi.)

İLK TELEVİZYON

Sonra, parmakla sayılabilecek evlerde kurulu televizyon
ekranlarına İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof.. Dr. Adnan Ataman
yönetiminde salı günleri saat 18.30-20.30 arası yapılan canlı yayın.

O canlı yayını, vitrinlerinin en önüne koydukları
ekranlardan yoldan geçenlere aktaran Odeon mağazası…

Vitrinin önüne (yayının sesini duymasalar bile) yığılan
insanlar…

Yayın öncesi bir vantilatör yardımıyla dalgalandırılan
bir İ.T.Ü. bayrakçığı…

Yayınlarda arz-ı endam eden Fecri Ebcioğlu, Orhan Boran,
Halit Kıvanç gibi ünlüler ve de Atilla Berkan Orkestrası’nın solisti olarak bir
de bendeniz.

Mağazanın önü aşırı kalabalıklaşınca televizyonu kapatıp
kalabalığın dağılmasını sağlayan, sonra yeniden açıp yeni kalabalıklar
toplayan, mağazanın efelenerek yürüyen yetkisiz yetkilileri.

FİTAŞ’TAKİ KONSERLER

O dönemde Fitaş ve Dünya sinemaları yeni açılmıştır.

Fitaş ve Dünya, aynı binada üst üste iki sinemadır.

Dünya Sineması’nın “yeraltında yedi bin fersah” dipte
olduğu dilden dile dolaşır.

Fitaş Sineması’nda, hafta sonları konserlere de yer
vardır.

Vazgeçilmez konserleri Erkin Koray ve ön grubu Bunalımlar
yapar.

“Underground” yepyeni bir akımdır.

Bu tür, 1962 de parlayan The Beatles grubu müziğine göre
çok daha kabadır ve Underground isyankâr asi gençlerin müziği olarak
parlamıştır.

Underground’cuların görünüşleri de aykırıdır.

Örneğin topuklu çizmeler, vücudu saran deri pantolonlar,
ceket yerine montgomeriler, kalın geniş kemerler, uzun saçlar, baygın bakışlar…

Gipson marka elektrogitarlı Erkin Koray, upuzun saçları
ile gençleri hop oturtur, hop kaldırır; Korkut Koray’ın bateri, Alman basçı
Bernhard Weber’in basgitar soloları gençleri coşturur, onlara canhıraş
çığlıklar attırır.

Diğer taraftan, Fitaş’ta yerli sanatçıların konserleri
kadar yabancı sanatçıların konserleri de olmaktadır.

Organizatörlerin düzenlemeleri ile “A place where no one
goes” ile tanınan The Four Pennis ve “Black is black” ile ünlenen Los Bravos
grupları; Adamo, Dalida, Mark Aryan, Patricia Carli, Ann Mary David gibi
şarkıcılar da, biletleri sonuna kadar sattırır.

(Komşu “mevhum” değildi ve de sadece dilde değil, gönülde
de vardı. “Talimat” üzerine komşuya gider: “Bir maniniz yoksa annemler size
gelecek,” derdik. Lacivert yaz akşamlarında yazlık sinemalara “maaile”
gidilirdi. İnsanlar daha mı az yorgundu ne, otobüslerde büyüklere yer
verilirdi. Tekel birası ve Bafra sigarası delikanlılığa ilk adımdı.)

BİR RİTÜEL

Fitaş ile Dünya sinemalarının bulunduğu pasaj, yabancı
menşeli malların satıldığı butiklerle dikkat toplamaktadır.

Pasaj girişinde ayakkabıcı “Sabo”, altları yüksek
modelleri ile vitrinine baktırır.

Aynı sırada, dipte Mustafa Taviloğlu’nun “Mudo”su vardır
ve Mudo’da parfüm, “after shave”, gömlek, kravat, saat, saat kayışı, kol
düğmesi, pantolon, plak satılır.

O yılların en gözde kokuları arasında beyaz bir şişe
içinde üzerinde yelkenli resmi bulunan okyanus kokulu “Old Spice”; koyu yeşil
yassı şişeli olup, çam kokulu “Aqua di Selva”; tahta kapaklı dört köşe şişeli
“English Leather”; bir de “Aramis” Beyoğlu’nda sadece Mudo’da bulunmaktadır.

Yurt dışından kaçak getirilen Long Play’leri Fitaş-Dünya
sinemalarının bulunduğu pasajda bulmak olanağı her daim vardır. (Anımsayamıyorum,
likör müydü ikram edilen zarif kristal kadehlerde?)

ATLAS SİNEMASI

1932’de geçirdiği onarımın ardından eğlence ve sanat merkezi
haline gelmiş olan Atlas Pasajı’nda bulunan, 1.860 kişilik kapasite ve 35
localı Beyoğlu’nun en büyük sineması Atlas Sineması’dır.

Bugün, önünden her geçişimde bana Dave Brucbeck’i
dinlediğim/izlediğim o günü anımsatır.

Paul Desmond, Joe Morello, Eugene Wright…

“Take Five’’… “Blue Rondo a la Turk”…

Ve sonra bir oktavı tek eliyle çalabilecek kadar kocaman
olan ellerini gözümüm önünden hâlâ çekmeyen piyano virtüözü Sviatoslav Richter.

O gün, Atlas Sineması’nda ne çaldıysa bestecisini
diriltmiş olan, bana iki saat boyunca o bestecinin dünyasını solutan Richter.

Ve yanı başımda beni: “Kulağını aç, iyi dinle” diye
dürten, benden on dört yaş büyüğüm, önderim Önder.

Konser sonrasında İnci Pastanesi’nde yenilen
profiteroller.

Dahası, Çiçek Pasajı’nda rastlanılan daha kimler de
kimler…

“Çok uzakta” oldukları söyleniyor. Şimdi neredeler?




































































































































































































































Acaba, Beyoğlu’nun bu halini görmemek için mi bu kadar
çabuk çekip gittiler? “

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir