Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


TÜRKİYE’DE YÜKSELEN NATO KARŞITLIĞI VE TÜRKİYE NATO
İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ
 

Soğuk
Savaş’ın başlamasıyla Sovyetler Birliği yayılmacılığına karşı kurulduğu
düşünülen fakat bu birliğin dağılmasından sonra Nato’nun genişleyerek etki
havzasını arttırma gayreti içinde olduğunu görenler Nato’nun varlık sebebini
yeniden sorgulama gayreti içerisine girdiler.




Nato’ya
karşı olanların ürettikleri yeni dönem teoriler Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen
Nato’nun varlığını devam ettirmesiydi. 
Bu durumda Nato’nun Sovyetler Birliği’ni çevreleme ya da dengeleme
misyonunun çok ötesinde bir takım görevleri üstlendiği açıklamaktadır. Nato
1991 Roma zirvesiyle güvenliğe çok yönlü bir bakış açısı getirmiş ve
eşitsizlik, terör gibi kavramların sınırlara konvansiyonel saldılardan bile
tehlikeli olabileceği argümanını işlemiştir. O halde Nato sıradan tek yönlü bir
askeri pakt olmanın ötesinde aynı tarihten beslenen ve çok yönlü güvenlik
mekanziması tanımlayan ve tavsiye eden askeri misyonunun yanında siyasi,
ekonomik ve kültürel yönleride olan bir birlik haline gelecekti. Daha sonraki
yıllarda, enerji güvenliği, kadın ve çocuk hakları gibi kavramlara sonuç
bildirisinde yer vermeside bu durumun aleni ispatıdır.




Yalnız
burada Nato karşıtlarının savundukları Nato’nun dönüşümü ve yerinde tehdit
algılamasından ziyade yeni dönemde yani tek kutuplu dünyada Abd egemenliği ve
hegemonyasınının tesis edilmesinde ana sorumluluğu üstlenecek Uluslar arası bir
polis gücünün temellendiği ve Türkiye’nin artık hiçbir şekilde bu birlikte yer
almaması gerektiği yönünde olmuştur. Nato’nun 1990’lı yılların başından
itibaren düzenlediği zirveler ve alınan kararlar incelendiğinde resmi üyesi
olmayan ülkelerle de yakın ilişkiler geliştirdiği Rusya’nın hinterlandında
hatta Ortadoğu’da bu işbirliklerini tesis ettiği sonucuna ulaşılmaktadır.




1994
Brüksel zirvesiyle Barış İçin Ortaklık projesini geliştiren Nato’nun BİO
projesinin 8. maddesine göre BİO kapsamındaki üyelerin güvenliklerine yönelik
tehditler halinde Nato’ya danışabilecekleri (Bağbaşlıoğlu, 2011) yönünde
ifadeye yer vermesi uluslar arası güvenlik belirleyiciliğini Abd’nin
üstleneceğini açık etmiştir. BİO kapsamında Azerbaycan, Beyaz Rusya, Bosna
Hersek, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Gürcistan, Finlandiya, İrlanda,
İsveç, İsviçre, Karadağ, Makedonya, Malta, Moldova, Sırbistan, Tacikistan,
Türkmenistan, Ukrayna, Özbekistan hatta Rusya bulunduğuna göre Abd’nin
Sovyetler Birliği mirasını yürütmek isteyecek bir Rusya’ya ya da panslavist Neo
Çarlığa Müsaade etmeyeceği veya bu durumu tehdit olarak nitelendirebileceği
analiz edilebilmektedir. Ancak bu vizyon yalnızca Rusya karşıtlığından ibaret
değerlendirilemez, bahsedildiği gibi yeni güvenlik yapılanmasını elinde
bulundurmak isteyen Abd’nin bu yöndeki çabasıdır. Abd’nin 1996 ve 1998 Milli
Güvenlik Stratejisiyle ise ayrıca uyumludur. Çünkü bu stratejilerinde Abd
egemen güç olma isteğini açıklamış ve tek taraflı güç kullanma ilkesini
benimsemişti. Tek taraflı güç kullanma isteği 
ise Neo Con lobinin ”Demokratik Barış Tezi” kavramıyla uyumlu Irak
işgali ve Ortadoğu operasyonlarına ön koşul olabilecek bir kavram olarak
belirmektedir.




Nato’nun
Ortadoğu’ya yönelik geliştirdiği iki proje ise Akdeniz Diyaloğu ve İstanbul
İşbirliği Girişimi olmuştur. 1995’de açıklanan Akdeniz Diyaloğu, Fas,
Moritanya, Tunus, Mısır, İsrail, Ürdün, Cezayir’i kapsamaktadır. Ayrıca
1997’den itibaren bu ülkelerde irtibat ofisleri açılmıştır. 2004 yılında
düzenlenen Nato İstanbul zirvesinde ise İstanbul İşbirliği Girişimi açıklanmış
ve bu kapsamda Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt yer almıştır.
Akdeniz Diyaloğu ile İstanbul İşbirliği Girişimi’nin Büyük Ortadoğu Projesi
kapsamındaki ülkeleri Nato ile entegre stratejisinin parçalarıdır. Henüz bu
ülkeler Nato’ya resmi üye olmamakla birlikte barış gücü ve Nato ile ortak
tatbikat gibi unsurlara değinilmesi Nato’nun Rusya yayılmacılığı ile sınırlı
bir konsept belirlemediğinin Afrika kıtasında bile faaliyet göstermesi,
herhangi bir coğrafik dilimde güç boşluğunun başka ülkeler tarafından
değerlendirilmek istenebileceği girişimine karşı aynı zamanda önleyici tedbiri
içermektedir.




Türkiye’nin Yeni
Arayışları




Rusya’nın St. Petersburg şehrinde 2013 yılında düzenlenen Üst Düzey
İşbirliği Konseyi (ÜDİK) toplantısı sonrası
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, açıklamada bulunmuşlar Erdoğan
”Şanghay Beşlisine alın Ab’yi unutalım” diyerek rota değişikliği imasında
bulunmuştu.




Erdoğan, Avrasya ülkeleri ile serbest
ticaret anlaşması yapmaya da hazır olduklarını kaydederek, “ŞİÖ’ye üyelik
talebimizi daha önce de sayın Putin’e ifade etmiştim. Bunu önemsiyoruz…”
dedi.  Bu diyalogdan kısa süre önce ise Türkiye,
Şanghay’ın gözlemci üyesi olmuştu.




Şanghay, istikbal vaad eden
ülkelerin oluşturduğu genç bir birliktir. 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan,
Kırgızistan, Tacikistan tarafından komşu devletler arasında ortaya çıkması
muhtemel sınır sorunlarını ve daha ziyade içeriye dönük güvenlik kaygılarını
asgari düzeye indirgeyebilmek için hayata geçirilmiştir. Kısa sürede üye sayısı
ve faaliyetlerini arttırmış; Özbekistan’ın üyeliği akabinde Pakistan,
Hindistan, Moğolistan, İran ve Afganistan gözlemci statüsü ile birlikte yer
almıştır. Singapur ve Beyaz Rusya’nın da örgütün ilk dialog ortakları olarak
kabul edilmelerinden sonra 2001’den itibaren Dışişleri, Savunma, Ulaştırma
Bakanlıkları arasında düzenli toplantı mekanizmalarının kurulduğu bir yapı
haline gelerek verimliliğini arttırmıştır. Ağırlıklı olarak bölgesel iç
güvenlik kaygıları neticesinde hayata geçen birliğin seyri uluslararası alanda
yükselen etkinliği ile çok boyutlu minvale evrilmiştir. Birleşmiş Milletler’de
2004 yılında gözlemci statüsü elde edilmiş, 2010 yılında BM işbirliği
antlaşması imzalanmış; ASEAN ve Kollektif Güvenlik Anlaşması örgütü ile
karşılıklı mutabakat anlaşmaları imzalanmıştır. Öte yandan diplomasi, ekonomi
ve kültür alanında işbirliğinide hedefleyen Şanghay’ın bu misyonu Abd’nin Asya
ve Uzak Doğu çıkarlarını sınırlamaya başlamış ve Yeni Bir Varşova Paktı doğdu
teorileri oluşturulmuştur. Bu teori tartışıladursun 2005 zirvesiyle Abd’nin
Orta Asya’dan çekilme talebinin gündeme getirilmesi, 2007 Bişkek zirvesiyle tek
kutuplu dünyanın kabul edilemeyeceğinin ilan edilmesi bu yapının gerçektende
gittikçe Anti Abd, Anti Nato mizacına büründüğünüde göstermektedir.




Burada ek bir bilgi vermek yerinde
olacaktır. 2002 yılında bölge üyelerinden Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan,
Rusya, Belarus ve Ermenistan’ın oluşturduğu Kollketif Güvenlik Örgütü’nden
bahsetmemiz gerekiyor. KGÖ’nün Şanghay ile oluşturduğu karşılıklı etkileşim
dikkat çekicidir. KGÖ ayrıca Nato benzeri bir Acil Müdahale Gücünü oluşturarak
Orta Asya’nın asli Nato’su hüviyetine belkide Şanghay’dan daha yakındır. Çünkü
KGÖ daha ziyade çok yönlü güvenlik örgütüne doğru gelişim göstermiştir. Şanghay
güvenlik gerekçeleriyle hayatada geçirilse hiçbir belgesinde askeri bir yapı
olarak tanımlanmaz. KGÖ’ye üye ülkeler Rus silahlarını iç pazar fiyatından
satın alabilmekte fakat başka ülkelere ihraç edememektedirler. Bu durum örneğin
geçmiş yıllarda Türkiye’ye verilen Nato silahlarının Nato onayı olmadan
herhangi bir tasavvurda bulunamaması durumuna çok benzemektedir. Bu gerekçeyle
Türkiye silah sanayi bir anlamda nasıl Nato’ya entegre olduysa, KGÖ’nün bu
sistemide üye devletlerin silahlı kuvvetleri üzerinde Rus Genelkurmayı’nın
denetimini doğurmaktadır. Ezcümle gelişen KGÖ ve Şanghay bazı hususlarda ortak
güvenlik kaygıları taşıyan eşgüdüm içerisinde çalışan yapılardır. Her ne kadar
Şanghay’ın gerçekleştirdiği 10.000 askerlik tatbikatların varlığı gerçekte olsa
bunlar ağırlıklı olarak anti terör operasyonları olarak izah edilmekte ve KGÖ,
Nato’ya daha benzer olarak tanımlanmaktadır.




Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması 24 Kasım
2015 yılında bir Rus uçağının düşürülmesiyle durmuş Türkiye politik manevra
sahasını oldukça daraltmıştır. Fakat daha sonra ikili ilişkiler yeniden
başlayacaktır. Türkiye nezdinde Abd müttefikliğinin ve Nato’nun sorgulanmasının
en somut iki gerekçesi mevcuttur bunlardan birincisi 15 Temmuz 2016 askeri
kalkışmasının Abd ve Nato tarafından desteklendiği inancı ikincisi ise
Türkiye’nin Milli Güvenlik Kurulu nezdince terör örgütü kabul ettiği Suriye
Pyd’sinin Amerika tarafından silahlandırılma adımlarıdır.




15 Temmuz 2016




ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM)
Komutanı General Joseph Votel 15 Temmuz’daki darbe girişiminin başarısız
olmasının ardından ikili ilişkiler adına ‘endişeli’ olduklarını belirterek,
ABD’nin bölgedeki operasyonlarının zayıflayacağını söyledi.

Colorado eyaletinde gerçekleşen bir programda konuşan Votel, darbe girişimi
sonrası tutuklanan cuntacıların, “ABD ordusunun yakın müttefikleri”
olduğunu ifade etmişti. Abd ordu yapılanması içerisinde Merkez Komutanlığı
Ortadoğu operasyonlarının yürütüldüğü birimdir ve Nato ile yakın ilişkilidir.
Bu sebeple Abd’li General’in açıklaması Nato ile paralel görülmüştür. Ayrıca
çağırıldığı halde Türkiye’ye dönmeyen ve bulundukları ülkelerden iltica talep
eden Nato’da görevli Türk subayların olduğuda açıktı.  Anayasal Düzene Karşı Suçları Soruşturma
Bürosu Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen koordinesinde Savcı Mustafa Gökçe’nin
NATO’cu subaylara ilişkin yürüttüğü soruşturmada önemli detaylara ulaşılmıştı.
Birçok ülkede faaliyet yürüten NATO karargahlarında 462 Türk subayın görev
yaptığı, bunlardan aralarında generallerin de bulunduğu 237’si hakkında
FETÖ’den adli ve idari işlem yapıldığı medyada yer buldu. Bu orana göre Nato’da
görevli Türk subaylarından yarısı iltica talebinde bulunmuş yani kalkışmaya
destek vermişti. İncirlik üs komutanı Tuğgeneral Bekir Ercan Van’ın ise yine
Nato’ya sığınmak istemesi tepkileri Nato’ya yöneltmişti.
Washington Post gazetesi ise, dönemin  Abd Dışişleri Bakanı Kerryfnin, gTürkiyefnin
NATO
üyeliği tehlikeye girebilirh dediğini
yazm
ıştı.
Financial Times gazetesinin haberinde ABD ve Avrupa Birli
ğifnin,
T
ürkiyefde toplu tasfiyelerin yaşanmasından
endi
şe duyduğu ve Ankarafyı uyardıkları aktarıldı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg,
darbe girişimiyle ilgili olarak, Türkiye hükümetine demokratik değerlere bağlı
kalması konusunda uyarıda bulunduğu gündeme gelmişti.




Türk siyasi tarihinde ilk kez
Abd karşıtlığı Nato karşıtlığı ile doğru orantılı bir seyir izleme rotasına
girmişti. Irak’ın Abd tarafından işgali, 4 Temmuz 2003 Türk askerinin başına
Abd askerlerince çuval geçirme hadisesinin yaşandığı dönemde bile Türkiye’de
yükselen Abd karşıtlığına rağmen Nato üyeliği geniç çapta ve yüksek perdeden
sorgulanma gereği duyulmamıştı.




15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin
Nato üyeliğinin sorgulanması resmi raporlarada yansımıştır. Türk Ordusu
Fetö/Paralel Devlet Yapılanması ile ilgili hazırladığı resmi raporda ilk kez
Abd ve Nato’yu hedef gösterdi:




”Pkk’nın liderinin yakalanarak ülkemize getirilişi ile
Fethullah Gülen’in Abd’ye gidiş tarihleri arasında çok kısa bir zaman dilimi
vardır. Fetö/Pdy’nin lideri yıllardan beri Abd’de yaşamaktadır. Son 15 yılda
Abd’ye yüksek lisans ve doktora maksatlı eğitime veya bu ülkedeki milli veya
Nato daimi görevlerine gönderilenlerin sayısı sürekli artmıştır. Bu personelden
darbe girişimine fiilen iştirak eden Feö/Pdy ile iltisaklı olduğu tespit
edilenlerin oranı dikkat çekecek boyutta yüksektir.”




Nato karşıtlığı ya da temkinli bakışı ile
alakalı bir diğer gelişmede 3. Kolordu Komutanı Korgeneral Erdal Öztürk’ün
tutuklanması olmuştur. Nato konsepti meydana gelebilecek ani terör olaylarıyla
ilgili 48 saat içerisinde müdahale stratejisini belirlemiş ve bunu Almanya,
Fransa, İtalya ile Türkiye’nin aralarında bulunduğu altı adet kolordu
komutanlığı üstlenmişti.


Bu görevi ifa edecek Türkiye
kuvveti ise 3.Kolordu Komutanlığı olduğundan bu komutanlık halk nezdinde Nato
komutanlığı olarak anılmıştır. 3.Kolordu Komutanı’nın tutuklanması devletin
Nato veya Nato ile ilişkili bir kuvvete müsamaha göstermeyeceği anlaışını ifade
etmiştir.




Pyd’nin Abd Tarafından Silahlandırılması




Abd Ortadoğu stratejisinin
önemli bir ayağını Suriye ile alakalı uygulamaya koymak istediği planlar
oluşturmaktadır. Suriye ve Lübnan’ın tasfiyeleri, Ortadoğu’da yeni bir iç savaş
düzenini başlatmakla kalmayacak jeopolitik etki alanını kaybetmeye yüz tutacak
İran’ın farklı arayışlara girmesiyle Türkiye ve İran’ı karşı karşıya
getirebilecek programa zemin hazırlayacaktır. Lübnan Başbakaını Saad
Hariri’nin, Riyad’a gerçerek Lübnan Hizbullah’ını hedef göstermesi, İran’ın
Rakka tahliyesine müdahil olma beyanından sonra Devrim Muhafızlarına saldırı
düzenlenmesi Suriye’de Pyd’nin ordulaştırılma çalışmalarına ağırlık verilmesini
hızlandırıcı bir sürece işaret etmektedir. Türkiye Milli Güvenlik Kurulu
nezdinde Pyd’yi terör örgütü sınıflandırmasına almış, Abd’nin bu yapıyı
silahlandırmasını resmi makamlarca eleştirdiği gibi Mgk toplantılarıylada
dikkat çekmiştir. Mgk toplantılarında Pyd ile Nato’nun direkt ilişkisi üzerinde
durulmamasına rağmen özellikle 15 Temmuz sürecinden sonra Abd Nato ile denk bir
tanımlamaya tabi tutulduğu için Mgk açıklamaları aynı zamanda Nato eleştirisi
olarak okunabilir. Kasım 2016 tarihli toplantıda şu ifadelere yer verilmiştir:




”BAZI ÜLKELERİN, PKK/PYD-YPG VE FETÖ/PDY LEHİNE ÇİFTE
STANDART UYGULADIKLARI, MENSUP VE DESTEKÇİLERİNE KOL KANAT GERDİKLERİ, BUNLARI
MAKSATLI OLARAK FARKLI ŞEKİLDE TANIMLADIKLARI VURGULANARAK, BU ÜLKELER
TUTUMLARINI DEĞİŞTİRMEYE DAVET EDİLMİŞTİR. ”
 

Abd adı açıkça telaffuz edilmemekle birlikte bu ülkenin
kastedildiği açıklamadan oldukça net anlaşılmaktadır.




Mayıs 2017 Mgk toplantısında ise: 

“Türkiye’nin beklentisi gözardı edilerek Suriye
Demokratik Güçleri kisvesi altında faaliyet gösteren PKK/PYD-YPG terör örgütüne
uygulanan destek politikasının dostluk ve müttefiklikle bağdaşmayacağı
vurgulanmıştır”
açıklamasına yer verilerek yine Abd işaret edilmiştir.
Hulasa, artık Abd’yi Nato ile aynı kabul eden bu sistemin ise Türkiye’ye
yönelik yıkıcı ve zedeleyici faaliyetleri koordine eden bir yapı olduğu resmi
kurum ve belgelerce ifade edilmekteydi.




Norveç Nato Tatbikatında Skandal




Norveç’te 8-17 Kasım tarihleri
arasında düzenlenen ‘Trident Javelin’ adlı dijital NATO tatbikatı sırasında,
bir teknisyen Atatürk büstünü ‘Düşman Liderler Biyografisi’ne ekledi. Türkiye
asıllı Norveçli bir ordu çalışanı da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan adına açılan
bir hesaptan “Büyük mutlulukla duyurmak isterim ki SAA 20 NG füzelerinin
teslimi konusunda Türkiye Cumhuriyeti ile FOS (tatbikatta varsayılan düşman ülke)
arasında anlaşmaya varıldı. Teşekkürler başkan Blixen (düşman ülke lideri,
Putin olarak yorumlanıyor)” mesajını attı. Bu olayın TSK mensubu bir binbaşı
tarafından fark edilmesi sonrası Türkiye askerlerini tatbikattan çekti.




Cumhurbaşkanı bu olayı şu keilde izah
ediyordu:




“Bu tabloda Atatürk’ün resmi ve bir tarafta da şahsımın ismi var.
Hedefte bunlar. Bu haber gelince Genelkurmay Başkanımız ve AB’den sorumlu
Bakanımız, onlar da Kanada yolundaydı, bizi aradılar. ‘Böyle böyle bir durum
var. Bu tatbikat da Nato tatbikatı. 40 tane askerimiz var, biz şimdi bu
askerimizi çekme kararı verdik, çekiyoruz.’ dediler. Dedik ki ‘Tabii, hiç
durmayın hemen. Velev ki o hedefler kaldırılsa dahi 40 askerimizi süratle
oradan çekin.’ Böyle bir ittifak, böyle bir müttefiklik olamaz.”




Nato tatbikatında yaşanan bu skandal ile
ilgili en sert tepki Vatan Partisi’nden gelmiş ve Nato’ya Hayır haftası
başlattıklarını duyurmuşlardı.
 

Adalet ve Kalkınma Partisi’ni pek çok konuda
eleştiren Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:




‘Biz güçlü,
itibarı olan bir devletiz. Biz, demokrasiyi, insan haklarını savunan bir
devletiz. Türkiye’ye yönelik eleştiriler olabilir, buna itirazımız yok ama hiç
kimse Türkiye’nin yöneticilerine ve tarihine hakaret edemez. Bunu şiddetle
kınıyoruz”
  sözleriyle olayın devlet meselesi durumunda
bulunduğunu ve kabul edilemeyeceğini belirtmişti.




Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı
Devlet Bahçeli ise Twitter adresinden yaptığı açıklamada :
 

“NATO’nun, maksatlı ve marazi çürümüşlerin
eylemlerini pardonla örtemeyeceği bellidir, yanlış anladınız, sorumluları işten
attık ucuz yaklaşımlarıyla dibe oturmuş art niyetliliğini tedavi ve telafi
edemeyeceği nettir… Yarım asrı geçen süreden beri ayağımıza dolaşan,
faydasından çok zararını çektiğimiz askeri veya sivil küresel organizasyonların
milli gerçeklere uygun, milletimizin beklentilerine müzahir şekilde tekrar
yorumlanması kaçınılmazdır.




NATO yokken biz vardık, şayet ve gerekirse
biz bu yapının içinde olmazsak da dünyanın sonu değildir.”


ifadeleriyle
Ak Parti ve Chp’den daha radikal bir öneri getiriyor ve Türkiye’nin Nato’dan
ayrılma ihtimaline karşı olmadıklarını belirtiyordu. Aslında bu durum Türk
siyasi tarihindeki dengelerin ne derece değiştiriğinin göstergesidir. Yıllar
boyunca Mhp, Türkiye’de ki sol çevrelerce Nato Milliyetçiliği yapmakla itham
edilmiş, 27 Mayıs 1960 askeri girişiminin popüler aktörlerinden ve ihtilâl
bildirisini radyodan okuyarak ”Nato’ya Bağlıyız” ifadesini duyuran Alparslan
Türkeş’in Nato çizgisinin takipçisi olduğu yönünde teorilere yer vermiştir.
Özellikle Aydınlık grubunun ”Kontrgerilla” kitap serileri Mhp’yi Nato’nun
Türk siyasi sitemindeki aparatı olarak yorumlayan tazleri içermekteydi. Oysa
gelinen noktada Türk Güvenlik Sistemiyle ilgili bir durumda Mhp, Vatan Partisi,
Ak Parti ve Chp en azından açıklamalarıyla aynı eksende bulunabileceklerini
göstermişlerdir. Bu fikir ve beyan birlikteliği yakın dönem Türk siyasi
tarihinde 15 Temmuz 2016 kalkışmasından sonra ve Eylül ayında Türk askerine
sınır ötesi operasyon tezkeresi oylamasında görülmüştür.


Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu:


”Bütün darbelerin ve savunma sanayinde
bağımlılığın arkasında NATO vardır. NATO üyeliğimizi gözden geçirmemizin zamanı
gelmiştir. Üyesine her türlü düşmanca tavır içinde olan bu kurum bizim için
olmazsa olmaz değildir”


diyerek
yıllardır tartışılan Nato- Askeri Darbeler ilişkisini yeniden gündeme
taşımıştı. Esasen Nato karargahında planlanan bir Türk askeri darbesi
bulunmamakla birlikte her darbenin Abd nezdinde tanındığı bir gerçekti. Bunun
temel sebebi, askeri yönetimlerin Uluslararası alanda meşruiyet kazanmak
istemesi sebebiyle Abd ve Nato ile yakın ilişkilere yakınlaşması, Abd’nin ise
yeni yönetimden yeni tavizler sağlayabilme gayesi bulunmaktadır. Yani
indirgemeci olarak Türk darbelerini yalnızca dış odaklı bir güce bağlamak ya da
tamamiyle içsel potansiyelden kaynaklı bir girişimin neticesi olarak
nitelendirmek gerçekçi değildir. Darbelerin yüzlerce faktörü bulunmakla
birlikte bir sonuç olduğu unutulmamalıdır.


Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın
Türkiye Nato’dan ayrılmayı düşünmüyor beyanı ve gerçekleştirilen Bakanlar
Kurulu toplantısından sonra Bekir Bozdağ’ın ”Türkiye Nato’ya katkı yapmayı
sürdürecek” ifadeleri Türkiye’nin kısa vadede Nato’dan ayrılma stratejisinin
olmadığını göstermekteydi.


Türkiye Nato İlişkilerinin Geleceği


Nato
karşıtlığının ilk kez bu denli yüksek olduğu Türkiye’de Nato eleştirilmesine,
hedef gösterilmesine, karşıt kampanyalara mağruz kalmasına rağmen Türk güvenlik
sisteminde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Türkiye’nin Nato’dan ayrılma
stratejilerini inceleyen emekli Binbaşı Erol Bilbilik iki model üzerinde
durmaktadır:


Fransa Modeli Nato’dan Çekilme:General De
Gaulle, Fransa’yı Nato’nun askeri kanadından çıkararak Nato’dan çekilmeyi
gerçekleştirmiştir. Nato’nun diğer organlarında faaliyete devam etmiştir.


İsveç Modeli Nato’dan Çekilme: İsveç
Başbakanı Göran Persson, İsveç’i geleneksel tarafsızlıktan, ttifaksızlığa
geçirerek Nato’ya girişini önlemiştir. Buna karşın İsveç Silahlı Kuvvetleri’nin
Nato güçleri ile ortak tatbikatlara ve BM Başkanlığında oluşturulacak Barış
Gücü Kuvvetleri’ne katılmalarına olanak tanımıştır.(Bilbilik, 2008:152)


Bilbilik’in önerdiği modeller incelenmeye
değerdir fakat Uluslar arası güvenlik konseptinin güncelliğine uygun değildir.
Öncelikle Nato’nun askeri kanadından çekilen Fransa 2009 yılında yeniden
Nato’nun askeri kanadına dönmüştür. Bir diğer husus ise İskandinav ülkesi
olması sebebiyle neredeyse ordusu bile bulunmayan İsveç örneğinin Türkiye
jeopolitik gerçekliğiyle uyumlu olmadığıdır.


Son dönemde artan Nato karşıtlığını belirli
gruplar altında tasnif etmek mümkündür:


a)Aydınlıkçıların başını çektiği Nato ile ortak tatbikatlar dahil olmak
üzere bütün ilişkilerin kesilmesi bölge ülkeleriyle ve sonrasında Rusya ile
eşgüdümlü bir güvenlik yapılanmasının takibi


b)Bilbilik modelini paylaşan ulusalcıların görüşlerine göre Nato’dan
çıkılması fakat gerekirse ortak çaba ve çalışmalarda bulunulması


c)İktidar partisini destekleyen muhafazakârların tezlerine göre Nato’dan
çıkılması ve bunun yerine bölge ülkeleriyle ya da İslam ülkeleriyle yeni  bir ittifak modelinin hayata geçirilmesi


d)Siyasi milliyetçiler ve Türkçüklere göre Nato’dan çıkılması ve
Türkiye’nin Asya merkezli politik bir perspektif oluşturması


e)Nato’nun hataları olduğunun kabul edilmesiyle birlikte şu anda Nato’dan
ayrılmanın pratik bir fayda sağlamayacağı Türkiye’nin Nato üyesi olarak fakat
dengeli bir dış politika dahilinde stratejiler belirlemesi görüşünü paylaşanlar


f)Nato’dan çıkılması bunun yerine Türkiye’nin hiçbir yere bağlı kalmadan
kendi güvenlik pakt mekanizmasını uygulamaya koymasını savunanlar


g)Nato’dan çıkılması ve aktif tarafsızlık ilkesi gereği hiçbir pakta
dahil olunmaması gerektiğini savunanlar


h)Nato ve Abd ile ilişkilerin eskisi gibi aynı şekilde devam
ettirilmesinde ittifak edenler


Nato hususunda kamuoyu parçalı bir model
sergilemekle beraber Türkiye Nato birlikteliğini sorgulayıcı bir kapsamda
değerlendirme skalasına sahip olmuştur.




Bize göre ise Nato karşıtlığı ve Türkiye
Nato ilişkilerini sonlandırmanın meclisteki hiçbir parti programında yer
almaması Nato’ya karşı sahip olunan tepkisel davranışların, siyasi ve pratik
uygulamalarının bulunmadığını göstermektedir.


Türkiye Nato ayrılığı Türk askeri sisteminin
talimnamelerinden, ordu yapılanmasına, tekonolojisinden, teçhizat sistemine
kadar 10 yıl ve ötesini kapsayan bir değişimi kapsayacağı unutulmamalıdır. Bu
durum ise neredeyse yeni bir ordu kurmakla eşdeğerdir ve Türkiye şu anda bu
girişimin altından kalkabilecek mahiyette değildir.
 

1826’da yeni bir ordu kuran Türk Devleti,
1827’de donanmasının yakılmasını izlemiş, 1830 yılında ise Yunanistan’ın
bağımsızlığını askeri açıdan hiçbir şekilde önleyememişti.

Paktlar üzerinde yükselen bir dünya
sisteminde Türkiye’ye Kuzey Kore şablonu modelleri sunmak asla
gerçekleşemeyecek bir durum olduğu gibi Türk Rus ya da Türk Avrasya
yakınlaşmasının Rusya tarafından ne şekilde okunduğuda izaha muhtaç bir
analizdir. Buna göre Rusya’nın Abd stratejisinden oldukça ayrı kaldığı
düşünülemez zira Suudi Arabistan tasfiyelerinden zonra Brent Petrolünün varil
fiyatının 65 dolara yükseltilmesi, ihracatının üçte ikisi enerji kaynakları
tarafından karşılanan Rusya’ya yapılmış jestten başka bir şey değildi.




Kurduğu Savunma Üniversitesi’nin
enstitülerini bile faaliyete geçirememiş, Harp Akademisi-Savunma Üniversitesi
dönüşümünü tabela değişimi ve garnizondaki ‘Kravatlı’ sayısının
arttırılmasından ibaret yorumlamış Türkiye’nin hiçbir Uluslar arası savunma
stratejisinin bulunmayışı, Türkiye’nin Nato üyeliğinden çok daha vahim bir
tabloyu ortaya koymaktadır.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış