Cahit Armağan DİLEK :
Doğu Akdeniz, Libya, Suriye, Fransa ve NATO


Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan iken, 28 Şubat 2011’de ”NATO
Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne
işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale
yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya
nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle
bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez”
 demişti.


Ama BM’nin 17 Mart 2011’de aldığı uçuşa yasak saha ve
müdahale kararının hemen arkasından Fransa ön alıp Türkiye’yi dışarda tutup
oluşturduğu koalisyonla NATO’yu beklemeden Kaddafi’yi düşürmek üzere Libya’yı
vurmaya başladı. Fransa müdahalenin kendi liderliğinde olmasını ama NATO’nun
destek vermesini istemişti. Fakat Türkiye’nin de çıkışlarıyla Fransa’nın öne
çıkmaya yönelik isteği olmadı ve Türkiye müdahalenin komuta kontrolünün NATO’ya
devrini savundu.


26 Mart’tan itibaren de komuta kontrol NATO’ya geçti.
Bununla birlikte NATO komutasındaki çok uluslu gücün Arap ülkelerini de
kapsayacak şekilde genişletilmesi de sağlandı.


Libya’ya NATO müdahalesi sürecinde karşı karşıya
gelen Türkiye ile Fransa, şimdi Suriye kuzeyindeki güvenli bölge ve PKK/YPG’ye
karşı operasyon bağlamında karşı karşıya geldi. Buna önceki gün imzalanan
Libya-Türkiye deniz yan hududu sınırlama mutabakatı da eklendi.







Macron’un bu kızgınlığı, Türkiye-Libya mutabakatıyla Doğu Akdeniz’de Kıbrıs
merkezli olarak soyunduğu Yunan-Rum hamiliğinin riske girmesindendi. 2011’de
paldır küldür hesapsız Fransız müdahalesiyle başlayan süreç sonunda bugün Libya
üçe bölünmüş bir görüntüde.


Türkiye-Fransa karşıtlığı Libya’da halen devam
ediyor. Türkiye, BM nezdinde tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile
işbirliği yaparken Fransa askeri ve diplomatik olarak Hafter güçlerini
destekliyor.


Erdoğan, NATO’nun Türkiye’yi Suriye kuzeyindeki
PKK/YPG saldırıları bağlamında yalnız bıraktığını desteklemediğini söyledi.
Macron ise Türkiye’nin Barış Pınarı harekatına karşı çıkarak “Suriye
operasyonunu oldu-bittiye getiren Türkiye, NATO’dan dayanışma bekleyemez”
dedi.


Macron, adeta Türkiye’nin tehdit algılamalarının
NATO’nunkilerle uyuşmadığını söylüyor ve Türkiye’nin Rusya ile de işbirliği
yaparak NATO’yu zorda bıraktığını, karar alma mekanizmasını çökerttiğini ima
ederek NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti diyordu.


Macron’un bu çıkışına Erdoğan sert karşılık verdi.
Benzer bir sertlikteki cevap dün Trump’dan geldi.


Fransa’nın Suriye’de PKK/YPG işgalindeki bölgedeki
askeri ve siyasi varlığıyla terör örgütünün yanında bulunuyor. YPG’yi terör
örgütü olarak görmediği içindir ki Türkiye’nin operasyonuna karşı çıkıyor.







Türkiye de buna karşı NATO’nun Baltık ülkeleri savunma planına onay vermeme
hamlesi yaptı. Bu durumun NATO içinde Türkiye’yi biraz daha yalnızlaştırdığını
görüyoruz.


ABD savunma bakanı da “Herkes Türkiye’nin gündemine göre
hareket etme konusunda istekli değil. Herkes tehditleri Türkiye’nin gördüğü
şekilde görmüyor” diyerek Fransa
ile aynı görüşte
 olduğunu söyledi.


NATO genel sekreteri “Polonya ve Baltık
ülkelerindeki NATO kuvvetlerinin varlığı sayesinde Rusya’ya çok güçlü bir
sinyal gönderiyoruz. Polonya ya da Baltık ülkelerine bir saldırı olursa, tüm
ittifak karşılık verecek” diyerek aslında Türkiye
onay vermese de NATO’nun planladığı şekilde hareket edeceği 
mesajı
verdi.


Bu açıklama, Türkiye’nin bloke etme tutumundan
vazgeçeceğine işaret ediyor. Çünkü Türkiye, bu tutumunu sürdürmesi halinde
diğer tüm üyelerce Rusya tarafında yer almakla suçlanabilecektir.


Yine NATO genel sekreterinin açıklamasından YPG’nin
terör örgütü olarak kabul edilmesi sorununun bu zirvede çözülmeyeceği
anlaşılıyor. Aslında dünkü yazımızda da ifade ettiğimiz gibi NATO’nun bu yönde
bir karar alması mümkün olmayacak.


NATO’nun YPG’yi anmadan Suriye kuzeyinde Türkiye’nin
taleplerini karşılayacak bir öneriyle krizi geçiştirmesi beklenmeli. Bu da
Suriye kuzeyine NATO istikrar gücünün (Arap ülkeleriyle desteklenmiş)
konuşlandırılması olabilir. Aynen 2011’de Libya’da olduğu gibi.


O zaman Erdoğan, NATO’nun Libya’da ne işi var demiş,
Sarkozy NATO destekli müdahaleyi desteklemişti. Şimdi Suriye bağlamında tersi
bir durum söz konusu. Ama bu karşıtlık NATO’nun Suriye’ye girmesinin önünü
kapatmıyor.


Diğer taraftan NATO’daki
farklı tehdit algılamalarının yarattığı anlaşmazlıklar ve NATO’nun artan üye
sayısı NATO’daki kararlar alımında oybirliği ve veto hakkını sorgulanır hale
getirdi.


Erdoğan’ın NATO kendi güncellemeli söyleminden kastı
tehdit algılamasıyla ilgili olabilir. Ama Türkiye’nin Rusya ile işbirliğinden
ve PKK/YPG’yi öne çıkarmasından rahatsız olan diğer üyelerin bastırmasıyla NATO karar alma mekanizmasında veto hakkını
kısıtlayacak dönüşüme gitmesi halinde Türkiye’nin NATO üyeliğinin değeri de,
etkisi de düşecektir.
 Popülist çıkışların iyi hesaplanması gerekiyor.


Bugünkü zirveden sonra açıklanacak kararların satır
aralarını çok iyi okumak gerekecek.