TAHA KILINÇ : Kötülüğün sıradanlığı



Burada
Mercedes-Benz’in fabrikasında tekniker olarak çalışmaya başlayan Klement için,
hayat artık oldukça sıradandı. İşe gidip geldiği saatler hiç değişmiyor,
ailesiyle her hafta yaptığı şeyler bile belli bir rutini takip ediyordu. Dışarıdan
bakıldığında kimseyle temas etmedikleri görülen Klement’ler, kasabanın adeta
unutulmuş bir köşesinde sessizce yaşamlarını sürdürüyordu.

1957’nin sonbaharında, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda
diplomat olarak çalışan Walter Eytan, Almanya’nın Hessen eyaletinde görevli
Savcı Fritz Bauer’den bir telefon aldı. Nazi Almanyası döneminde üst düzey
görevlerde bulunan isimler üzerinde çalışan ve hayatta olanları takip eden
Bauer, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin imha edilmesi projesinden
-“Nihai Çözüm”- sorumlu Nazi subayı Adolf Eichmann’ın izini bulduklarını
söylüyordu. Bauer’in verdiği bilgiye göre, Eichmann 1950’de Uluslararası
Kızılhaç Komitesi’nin kendisine sağladığı sahte bir pasaportla Arjantin’e
geçmiş, ardından ailesini de aynı şekilde yanına almıştı.


Walter Eytan, aldığı haberi hemen dönemin Mossad şefi
Isser Harel’e iletti. Önce, hakkında fazla bilgi sahibi olmadığı Adolf
Eichmann’ın dosyasını ayrıntılı biçimde okuyan ve beyninden vurulmuşa dönen
Harel, ardından Başbakan David Ben Gurion’a başvurarak, Eichmann’ı sağ olarak
Arjantin’den İsrail’e getirme konusunda müsaade istedi. Ben Gurion, gerekli
izni hızlıca verdi.


O dönemde çok sayıda Nazi kaçağına ev sahipliği yapan
ve Yahudilere karşı mesafeli bir siyaset izleyen Arjantin’de, kimlik değiştirdiği
kesin olan Adolf Eichmann’ın izini bulmak kolay değildi. Somut sonuç getirmeyen
birkaç aylık araştırmadan sonra, beklenmedik bir sürpriz, Mossad ajanlarına
gerekli ipucunu sağladı: Eichmann’ın oğullarından Nicholas, Yahudi olduğunu
bilmeden, Arjantinli bir kızla arkadaşlık etmeye başlamıştı. Laf arasında
babasının gerçek adının Ricardo Klement değil Adolf Eichmann olduğunu söyleyen
Nicholas, “Almanya’da iş bitirilebilseydi, Avrupa açısından çok daha iyi
olacaktı” bile demişti. Bu bilginin Mossad’ın kulağına gitmesi, elbette çok
fazla sürmeyecekti. Nicolas Eichmann’ı takip eden ajanlar, ailenin yaşadığı evi
de kısa zaman içinde keşfetti.


Aylar süren ince hesaplar, ayrıntılı planlar ve
sayısız tatbikattan sonra, 11 Mayıs 1960 günü, Adolf Eichmann’ın her akşam
otobüsten indiği durak yakınlarında konuşlanan Mossad ajanları, hedeflerine
ulaşmak için nihayet harekete geçti. Akşam 20.05’te otobüsten inerek evine
doğru yürümeye başlayan eski Nazi subayı, ajanlar tarafından, kaldırımın
kenarına park etmiş bir otomobile zorla bindirildi. Gözleri ve elleri
bağlandıktan sonra, Buenos Aires’in dışındaki bir daireye götürülerek dokuz gün
boyunca saklandı. Dünya kamuoyu, birkaç hafta sonra, Adolf Eichmann’ın
Arjantin’den İsrail’e kaçırıldığını ve Kudüs’te mahkemeye çıkarılacağını
öğrenecekti.


Sekiz ay boyunca yargılanan ve ölüm cezasına
çarptırılan Adolf Eichmann, 1 Haziran 1962 günü idam edildi, cesedi yakıldı,
külleri de Akdeniz’de İsrail karasularının dışında denize döküldü.


Duruşmaları izleyen Almanya doğumlu ABD’li Yahudi
gazeteci Hannah Arendt, Eichmann’ın “Ben kötü bir şey yapmadım. Sadece verilen
emirleri uyguladım. Ben, sistemin sıradan bir dişlisiyim. Katliamı engelleme
konusunda elimden gelen bir şey yoktu” sözlerinden hareketle, “Kötülüğün
Sıradanlığı” isimli kült kitabını kaleme aldı. Kitapta, Avrupa’daki zengin ve
nüfuzlu Yahudilerin, kendilerini kurtarmak için, düşük sınıfa mensup ve
sahipsiz dindaşlarını Nazilerin kucağına ittiğini de yazan Arendt, bu
yorumlarından dolayı İsrail’de büyük tepki gördü. Ne var ki, söylediği şey,
gerçeğin apaçık ve sıradan bir ifadesiydi.


Geçtiğimiz 24 Mart günü, Adolf Eichmann’ı Arjantin’de
yakalayarak İsrail’e getiren Mossad timinin başkanı Rafi Eitan, 92 yaşında
öldü. Arkasından yazılanlara bakılırsa, Eitan’ın başrol oynadığı ve şu anda
gizli tutulan böyle yüzlerce operasyon vardı. Bunlardan bazıları da İslâm
ülkelerinin sınırları dâhilinde gerçekleştirilmişti üstelik.


İlginç bir tevafuk olarak, Rafi Eitan’ın ölüm
haberinin ajanslara düştüğü ve Eichmann operasyonunun da bu vesileyle yeniden
hatırlandığı anlarda, bir başka haber daha geldi ekranlara: 2 Ekim 2018’de
Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki başkonsolosluk binasında Suudi gazeteci Cemal
Kaşıkçı’yı öldüren suikast timinin bazı üyeleri, ABD’de özel eğitim almıştı.
Parçalar kendiliğinden birleşince, şu soruyu sormamak imkânsız: Acaba, Arap ve
İslâm dünyasında hangi ülkeler Mossad’dan “tecrübe ve taktik eğitimi”
alıyordur?


“Kötülüğün Sıradanlığı” kitabının yeni bir
versiyonunu, artık Arap ve İslâm dünyası için de yazmak gerekiyor belki.