TELEGRAM

BU YAZI NİÇİN?

 

Okuduğunuz çalışma, -Batıda- hakkında belli bir şuur ve tepki
oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda, -kendi çapında- okuyucusunu kaba
hatlarıyla da olsa bilgilendirmek için hazırlanmıştır. Amacımız, insanlığı
tehdid eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim
işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da”
ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir.
Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların
uydurmaları veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret
olmadığını göstermektir. Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda
yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve
kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme
alınmıştır.

 

“TELEGRAM, askerî bir silahtır” dedik. Fakat bu silah türü,
“konvansiyonel” dediğimiz, kabul edilmiş, genel mânâda bilinen silahlardan kimi
farklılıklar arzeder:

 

Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir
ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi” dışında bir üçüncü kişi, bu silahın
etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor. Sadece “hedef kişi”nin tepkileri
müşâhede edilebiliyor.


Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine
has özelliklerinden dolayı, ortada fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın
kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından sorumlu
askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya
dışında, hem siyasî ve ideolojik olarak kendilerine “yakın” sayılabilecek
insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik görüşlerine “aykırı” görülen
şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş ayırımı
yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef”
addedilerek uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği”
buna imkan sağlıyor.


“Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak
 “nezih ve temiz bir iş”(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına
tamamen ters nitelikte olan bu silahın en önemli hedeflerinden biri de,
“kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre yerleştiği
şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü.

 

Bugün dünyanın birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var.
Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında yayınlanan birçok ciddi kitab,
dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma ve
döküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli
olarak seminer ve konferanslar tertib ettiklerini de biliyoruz; insanları
şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor.

 

Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar
arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma süreci yaşanırken; üstelik ABD
ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri bile yapılırken;
TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice
Organizasyonu başkanı Cheryl Welsh‘in
ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu
silaha karşı maalesef ülkemizde çok büyük bir bilgi eksikliği, kirliliği ve
umursamazlık yaşanıyor.

 

Bu sonuca etki eden faktörler, ülkemizde bu mesele ile alâkalı
başvuru kaynağının yok denecek kadar az olması; konuyla ilgili akademik
araştırmaların yahud TELEGRAM mağdurlarının kaleme aldığı eserlerin, aynı
şekilde binlerce askerî ve istihbarî belgenin çoğunlukla İNGİLİZCE olması;
ülkemizde bu konuda yayınlanan çok az sayıdaki kitabın da bir kısmının “gerilim
romanı” tarzında verilmesi; belki en mühimi, ülke insanını uyarmak gibi bir
vazifeye mecbur entellektüeller, gazeteciler ve bilim adamlarının, meseleye
ciddi bir bakış ve tepki sun(a)mamaları olarak sıralanabilir.

 

Fakat herşeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu‘nun yaşadıklarından
ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz: BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN
UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ
MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR.

 

Diyoruz, fakat siyasî iktidar mevkiinde olmakla o iktidara mâlik
olmanın farklı şeyler olduğunun ve bu çerçevede yaşanan siyasî acziyetin
farkında olarak, şunu da ilave etme lüzumu hissediyoruz: Askerî terminoloji
içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” kategorisinde yapılan bu
çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün
“kısmî bilgisi” dahilinde yapılıyor. Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin
patentini ellerinde bulunduran bellibaşlı ülkeler, hem de Türkiye gibi bu
silahların sadece “uygulama alanı” (DELTA) olan ülkeler için geçerli. Böylesi
anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin
önünde ve bilgisi dahilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları”
kriterlerini ihlal etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil.

 

“TELEGRAM Çalışmaları”nın içinde bulunan bazı bilim adamları yahud
uygulayıcıların yanısıra, dünyada bu meseleyi kurcalayan kimi
araştırmacı-yazarların şübhe uyandıran ölümleri de bir başka muamma. Ölümü en
fazla spekülasyon konusu olmuş isimlerin başında, 1999’da genç denecek yaşta
hayatını kaybeden ve Mind Control –
World Control
Black Helicopters
over America
The Octopus: Secret
Government and the Death of Danny Casolaro
 (Kenn Thomas‘la birlikte yazdı), Türkçeye de Nokta Yayınevi
tarafından çevrilen Amerikan Derin
Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları
, CIA’den
Medyaya Kitlelerin Kontrolü
 gibi kitabların yazarı Jim Keithgeliyor.

 

Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah sözkonusu iken;
dünyada “elektromanyetik silah” yarışı tüm hızıyla devam ederken; Türkiye,
Pakistan, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler
bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hattâ Bhutan
gibi ismi bile pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı
bulabilmişken; Türkiye’deki bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın
kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan bu gidişata
işaret etme kaygısını da taşıyor.

 

Bazı bilim adamlarının “nadir” çıkışlarını övgüye değer bulsak da,
maalesef yetmiyor. Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı
şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri paylaşımını ve bu gaye
çerçevesindeki her çeşit müsbet faaliyeti yahud böylesi faaliyetleri
tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyoruz.

 

Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyoruz.

 

TELEGRAM VE ETKİLERİ

 

Meşhur fizik profesörü Michio Kaku, CNN’deki mülâkatında en son teknoloji ürünü Toyota
patentli tekerlekli sandalyeyi tanıtırken, ekrana gelen bu yeni icadın -sadece
düşünce ile hareket ettirilen tekerlekli sandalye!- şaşırtıcı görüntüleri
eşliğinde şunları söylüyor:

 

– «Elini-ayağını kullanamayan kişiler icin büyük kolaylık
getiriyor. Kullanıcılar, artık beyin gücüyle, düşünceleriyle tekerlekli
sandalyeyi idare edebilecekler.»

 

Spikerin “bilgisayarın
insan beynini okuyabildiğini söylemek kolay ve basit mi?”
 sorusu
üzerine cevabı:

 

– «Beyin, elektrik ve manyetik alanlar dahilinde faaliyetini
sürdürürken, elektrotlar tarafından kolaylıkla alınabilen radyo dalgaları
yayar. Bu, yüz yıla yakın bir süredir biliniyor. Yeni olan, şimdi bir bakıma,
NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ BİLEN, ANALİZ EDEBİLEN BİLGİSAYARLARA SAHİB OLMAMIZ. Bu henüz
başlangıç. Saniyenin onda biri kadar bir sürede beyin ve bilgisayar ilişkisi ve
istenen hareket yaşanıyor. Bu çok hızlı, şimdiye kadar alınamayan bir netice
idi. Bu, çok büyük bir başarı. Böylece insanlar, gelecekte herşeyiyle telepatik
olan eve sahib olacaklar.»

 

“Zihin Kontrolü”nün tezahür alanı elbette ki sadece silah sektörü
değil. Reklam, propaganda, hatta eğitim sahaları da “bir nevî” zihin kontrolü
çerçevesi içinde mütalaa edilebilir. Yukarıdaki, tekerlekli sandalyenin sadece düşüncelerle
idare edilmesi misâlinde olduğu gibi, tıb alanında da karşımıza çıkabilir.
Bizim TELEGRAM olarak adlandırdığımız “Zihin Kontrolü” ise çok başka. HER YÖNE
ÇEKİLEBİLİR bir kavram olarak “Zihin Kontrolü” ile askerî silah sektörünün
alâkasını ve “her yöne çekilebilir” olmayan farkını kabaca şöyle formüle
edebiliriz:

 

Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN”
(Non-lethal) kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic
Weapons) arasında çok özel bir yeri olan “ZİHİN KONTROLÜ” (Mind Control) yâni
TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın etki alanını ifade eder. TELEGRAM,
herşeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır. Mesele, “şunu
şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir
burada.

 

TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular
“by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYNE normal yahud anormal görüntü ve sesler
nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme gibi metodlarla da
desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına
alınmaya çalışılır. Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları
çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

 

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen
etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak
mümkündür:

 

1. Bir sebebi
olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.

2. Fizikî ve ruhî
bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan
uyanma.

3. Uyarıcı bir madde
kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.

4. Vücutta,
özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.

5. Vücutta,
özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık kas atmasına benzer
titremelerin olması.

6. Vücutta,
özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

7. Dinlenme hâlinde
olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu.

8. Bilinir bir sebeb
yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli.

9. Yorgun olunmadığı
hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.

10. Baş ve vücudun
çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar.

11. Kafada tansiyon
yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.

12. Aşırı
unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin
aktığı hissi.

13. Cinsî organda
titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm.

14. Sebebsiz olarak,
aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan
olaylara aşırı tepkiler verme.

15. Gözler kapatıldığında,
hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.

16. Şuursuz olarak
sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama.

17. Kafa içinde
nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.

18. Görülen ve
duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu
duygusuna kapılma.

19. Bulunulan
herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere
benzeyen çıtlama sesleri duyma.

20. Kol saati ve
benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir
sürede bitmesi.

21. Hafıza kaybı ve
davranış bozuklukları.

22. Duyulan sesin
yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi.

23. Göz kapaklarının
denetlenerek, konuşmanın bozulması.

24. Zahmetli işler
sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma. Bir şey yaparken
dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz
hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.

25. Ayağın zor ulaşılan
yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.

26. Sırttaki büyük
kaslarda kasılmalar.

27. El
hareketlerinin kontrol edilmesi.

28. Düşüncelerin
okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi.

29. Rüyaların
kontrol ve manipüle edilmesi.

30. Hareket eden
hayalî görüntüler görülmesi.

31. Göz kapaklarının
sürekli açık tutturulması.

32. Sürekli kulak
çınlaması.

33. Çene ve dişlerin
sebeb yokken titremesi.

34. Sindirim sistemi
ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.

 

Bu silahı diğer
konvansiyonel silahlardan ayıran, -yukarıda saydığımız özelliklerinin dışındaki
bir diğer- hususiyeti de; “KİŞİYE ÖZEL” ve “AYARLANABİLİR” olması, yâni hedef
kişinin fizik, ruh ve beyin yapısına göre saldırı imkanı sağlaması. Şöyle
ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle beraber kimsenin
göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin sözkonusu olduğu ve bunun da “mevcut
sahne”de görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda
yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin her yönden kuşatılmaya çalışıldığı,
tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır. Hâdisenin sadece
ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik
silahla MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dahil edildiği
gözönüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır.

 

Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay”
olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla
hapishânedeki mahkumlar, hastahânedeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız
yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği
gibi, bu uygulamanın kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği
düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır.
Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dahi, şimdiki tatbikat,
“seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır. Bu noktanın şu yüzden altını çizmek
istedik ki, yaygın bir bilgi kirliliği yaşanmakta ve bu insanlık suçu eylem
“esrarengiz roman” havasına sokularak ucuzlaştırılmakta, realitenin dışına
itilerek toplumların bu meseledeki uyanışları sürekli ertelenmektedir.

 

Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu
söylemek icab ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık alanda olup olmaması,
hattâ normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile
onun TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil.
Buna rağmen, hedef kişinin mekanı daraltıldığı nisbette silahın tatbik gücü ve
etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını
söyleyebiliriz.

 

TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve
düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir.

 

Merkezi Teksas’da bulunan Bioelectromagnetics Special Interest
Group of American MENSA Ltd’in yayın organı Resonance‘ın
Nisan 1998’de yayınlanan 33. sayısında editör Judy Wall,“Military Use of Mind
Control Weapons” 
(Zihin Kontrol

Silahlarının Askerî
Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

 

 – «”Zihin-Değiştirme” sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı
teknolojisine dayanmaktadır. “SSSS” – SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak
bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından
geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5,159,703 Patent numaralı,
“SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM”dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ). Patent
açıklaması da şöyle:

 

Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik
ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki işitilir olmayan taşıyıcılar
yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin
içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak
verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir»

 

Sözkonusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN
KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor:

 

– «Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak,
beynin düşük genlikteki (low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ’ni belirleyip
tecrid edebiliyor, bunları bilâhare sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak
depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir insanın belli bir duyguyu
yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde
çalışarak, bu yolla kişiye âit duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o
ândan itibaren onu çoğaltmayı başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti
olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR’a yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir
diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.»
[1]

 

Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup
bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan damlayanlardan ibaret
kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleyedursunlar
yahud dünyadan ne kadar habersiz olduklarını gururla ilân ededursunlar, adamlar
apaçık “patent”ini bile almış!..

 

TÜRKİYE’DE TELEGRAM

 

“Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM
saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii olan yahud siyasî – ideolojik
bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer
husus. Misâl olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan’lı insan hakları savunucusu Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı
Amerikalı yazarKai Bashir ilk
akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler etkisindeki Macaristan’dan
meşhur satranç ustası Paul C.
Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi olan şahsiyetler
de var. O da Rizal gibi
yurdundan uzakta yaşıyor. 1958’de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün
Avustralya’da hayatını sürdürüyor.

 

Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının
hedefleri de olsalar, Salih
Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu
teslim etmek durumundayız.

 

Bilvesile, saydığımız isimlerden Tek Nath Rizal ve Kai Bashir’in yazdığı ve başlarına gelenleri çarpıcı bir dille
hikâye ettikleri eserler, Tahkim Yayınevi tarafından Türkçeye çevrilip baskıya
hazırlanıyor. ABD ve dünyadaki TELEGRAM tatbikatı hakkında belgelere dayanan
bir araştırma da, CIA Belgeleriyle Zihin
Kontrol Operasyonları
 adıyla Ömer Özkaya tarafından kaleme alınmış ve Pegasus Yayınları
arasından çıkmış.

 

Araştırmacı Ömer
Özkaya’nın “sembol bir şahıs
olduğu için hedef seçildi”
 dediği Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı
eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde
tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi – adlı
eseriyse, bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme
alınmış ve bu bahiste meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki-
biricik kaynaklar kıymetinde.

 

Bilvesile, İngilizce bilenlerin topluma nisbetinin sayıca az
olduğunu düşünsek, Türkçe eserlerin de yine sayıca az ve herkesçe bilinmiyor
olduğunu farzetsek bile, bu bakımdan hiç de mazur olmayan etkili-yetkili ve
güya bilgili kesimlerin aldırmazlığını cidden ürkütücü buluyoruz.

 

TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de
gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek siyaset, gerek akademi,
gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır.

 

Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse
bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları ve onların
örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan –
olması icab eden basınsa, bu konuda tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır.
Güya entellektüel ve bağımsız(!) bilim adamlarının insanı hayrete düşürücü
cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası.

 

Bildiklerini söyleyebilen
çok az sayıda bilim adamından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz.
Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan  Boğaziçi
Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği
 Bölümü
öğretim üyesi Prof. Dr. Selim
Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş.

 

Prof. Dr. Selim Şeker,
kendisine sorulan “elektromanyetik dalga
ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?”
 sorusuna şöyle cevab
veriyor:

 

– «Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler,
insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar.
Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu
tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım.
Arzu edenler kitabta ayrıntılı bilgileri bulabilirler.

 

ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin
başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu
tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol
altına almak. BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!»

 

Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını
zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın
haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

 

– «İnönü Üniversitesi’nde
elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların
insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi.

 

 Hoca Ahmet Yesevi
Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları, öğretim
üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik
Silahlar” başlıklı konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu.

 

Aynı zamanda Malatyalı olan Dr. Cahit Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri
ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerini izah etti.

 

Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını,
nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl kullanılabileceği ile ilgili bilgiler
veren Dr. Karakuş, aynı
zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve nerelerde kullanıldığı
ile ilgili detaylar üzerinde durdu.

 

Dr. Cahit Karakuş,
konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA DÜNYANIN
GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma
ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur.
Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir. En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı
Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize önemli
görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine
önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.” dedi. 
[2]

 

Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları
hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan göze sokucu kalabalıktan ayrılan
böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın.

 

DÜNYADA TELEGRAM

 

Muhtelif metod ve
amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski.
 Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde
elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan
çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor.
 NikolaTesla‘nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensibleri
istikametinde yapılan çalışmalar; Hitler Almanyası’nda
yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması;
Almanya’dan ABD’ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado‘nun 60’larda zihin
kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler…

 

Prof. Dr. Jose
Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor.
Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi’nin sembol şahsiyetlerinden olan bu sinirbilimci,
1960’larda birçok hayvan, hattâ psikolojik problemleri olan hastalar üzerindeki
deneyleri sebebiyle çokça tenkid edildi. O dönem Pentagon’un da kısmen
desteğini almıştı.

 

Delgado’nun 1969’da
yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü –
Psikomedenî Bir Topluma Doğru
(Physical Control of the Mind – Toward a
Psychocivilized Society) kitabının takdiminde; Rockefeller Üniversitesi,
Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler Hava
Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına
katkılarından dolayı Delgadotarafından
“şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı
hayvanların durumu için, “âdeta
elektronik oyuncak gibi oldular” 
diyerek memnuniyetini ifade
edecektir.  

 

Delgado’nun yaptığı en meşhur
deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması.
Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan,
bizzat şahid olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor:

 

– «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan
etkileme” deneyine şahid olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dört
nala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına benzer bir araçla,
kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın
boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgadobir başka düğmeye basınca
hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla
tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu
farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen çipler
sâyesinde, beyninin öfke ve huzur
 bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.» [3]

1975 yılında
yayınlanan 
“Two-Way
Transdermal Communication with the Brain”
 (Beyinle
Cilt İçinden İki Yollu İrtibat) başlıklı bir yazıda ise, Delgado‘nun beyin araştırmalarını
bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal
–cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının eşzamanlı kayıd
altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı
bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“
 denmekte idi.

 

1974 yılında Dr. Joseph
C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk
defa olarak insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı
kaydedildi. Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de
hedefine ulaştı. Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne
nakledilmesi deneyleriydi yapılan. Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı
koyamıyor, savunmasız kalıyordu. Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!-
bilgisayardan geliyordu.

 

Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya
başlanmıştır. Buna en bâriz misâl, NASA’nın astronotlarla “seslendirilen
kelimeler” olmaksızın konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92
nisbetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir.

 

ABD veya CIA’nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş
tarihi olarak 1941 verilir. O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü
olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim adamlarını kontrolü altına almaya
çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. “Büyük ölçüde” diyoruz,
çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci ve
psikanalist Dr. John C. Lilly,
insanlar üzerindeki deneyleri ahlakî bulmayarak bu birlikteliğe kısa bir süre
sonra son vermesiyle de meşhurdur.

 

ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten
bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan
bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır.

 

ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış
olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır. Olan bitenden
habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanısıra, akıl
hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumların, hattâ ordudaki askerlerin
bu deneylerde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler
sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar yaşayanlar
yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının
intihara kalkıştığı bugün artık kesin olarak biliniyor.

 

ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi,
Sovyetler’in casus veya esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların
“başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları
sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine
odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı.

 

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek
isteyen CIA, teşkilatın başı Allen
Dulles‘in onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi’ne başladı.
Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

 

1. Personelden
izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metod geliştirmek.

2. Özel sorgulama
teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının
araştırılması.

3. Hafıza geliştirme
usullerinin araştırılması.

4. CIA personelinin
düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

 

BLUEBIRD Projesi’nin
kod adı, 1951 Ağustos’unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu
projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla
sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956’da noktalandı.

 

Ancak, ARTICHOKE Projesi’nin durdurulmasından üç yıl kadar önce,
yâni 13 Nisan 1953’te, o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms‘in teklifleri
doğrultusunda, MKULTRA Projesi başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle”
(Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı)
kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor.

 

MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek
amacıyla başvurulan araç, metod ve ilmî disiplinler arasında radyasyon,
elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler, askerî araç
gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji
gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA’nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna
da MKDELTA adı verilmişti.

 

1970’lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve
Devlet Hastahânesi’nde yaşanan elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü
vak’aları mahkemelere taşınmışsa da, -tahmin edileceği üzere- bir netice
alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa!

 

Zihin Kontrolü yahud TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD’de
yapılan çalışmalarla sınırlı değil. Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem
kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan Doğu Avrupa ülkelerinde,
bu istikametteki

çalışmalarına azamî
bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu.

 

Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi,
kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ varlığını hissettiriyor olması,
işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın yukarıda
adlarını saydığımız bu nevî projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de
uzandığı söylenebilir. Yeni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi,
siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini
gösteriyor.

 

Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda
Rusya, bunlara mukabil Çin önemli. İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı
Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde
araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili
kaynaklarda göze çarpıyor. 

 

Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu
ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK
DÜŞMAN” tabirini kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle, ABD’deki
“Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile
izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatiyle, ülke ülke zihin
kontrolü konusunu kurcalarken, en çok malzeme bulma şansımız olan ülke, ABD.
Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dökümana
ulaşsak da, bunları ABD’nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının
geliştirilmesi konusunda duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya
gayriresmî yayınlardan süzme şansı doğuyor.

“Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki
ülkelerarası silahlanma yarışını ve “ideolojik çatışma” vurgusunu
delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihinde Washington
Times
‘da çıkan Kelly Hearn imzalı
bir makaleyi örnek gösterebiliriz.

 

Pentagon’un kaygıları olarak: Çin ve İran’ın nörolojik (beyin ve
sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında işbirliği ve yardımlaşma hâlinde
oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların
üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri
üzerinde etkili böylesi silahların geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman
ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu ve önlem
alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı.

 

Sözkonusu makalede, yetkililerin “Yabancı Teknolojik Sürprizler”
ismi altında gizli bir panel düzenlediği, konunun uzmanı 16 bilim adamının
iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği
ve yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim
adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında belki en dikkat çekici olanıysa,
16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher
C. Green. Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor;
bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor. Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili
olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında ismi geçen,
1969’da CIA’nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim. [4]

 

Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi
ülkesini değil, neredeyse tüm dünyayı “laboratuvar”a çevirme gayretindeki
ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten makale ve raporlar ardarda
yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misâl olarak, Sonoma State
Üniversitesi’nin desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan
ve “ABD’de Elektromanyetik Silah
Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri Tarihi Üzerine”
 (A Study of
the History of US Intelligence Community Human Rights Violations &
Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla Peter Phillips, Lew Brown ve Bridget Thorntontarafından kaleme
alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz. [5]

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta
Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- 
adıyla yayınlanan Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi,
ABD ve Avrupa ülkelerinde zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya
koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır. Tesbit,
bugün de aynen geçerlidir. Fakat, artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor.
Buna misâl bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA’ya (National
Security Agency – Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı
ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtivâ etmesi bakımından önemlidir:

 

– «MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI
KULLANMASI: Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral
(Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektromanyetik Beyin
Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu
üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtivâ
eden 1950’li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme
hâlindedir.

 

Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde,
“radyoaktifliği ve nükleer patlamaları ihtivâ etmeyen ve çevrede bulunan bir
kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik
dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak
sınıflandırılır. Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları
gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli olarak yürütülmekte ve
muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut
bilgileri denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir. Aynı
zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da
vardır.

 

NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden
hususî elektronik teçhizata sahibtir.

 

NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî
faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Millî güvenlik gayesiyle NSA,
binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir.
Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak
için, meselâ, askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır.

 

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik
faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim
(Remote Neural Monitoring – RNM), kulağı devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin
doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri beynin işitme
korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği
olan işitilir halüsinasyonları taklid ederek, kurbanların takatini gizli
biçimde kesmek için kullanabilirler.

 

Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir
kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik faaliyetlerini plânlayabilir ve
kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe
gösterebilir. NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler.
Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik
sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine görüntü
gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki
kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu
kullanabilirler.

 

UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ:
Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır.
NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde, kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki
işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için
kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin
tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır. Uzaktan Nöral Denetim metodu,
gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç buudlu ses ve
şuuraltı ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek)
gönderilebilir ve görüntüler de görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan
Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü
değiştirebilir.

 

Konuşma korteksi – işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu
için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme
merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya
izin verir.

İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin
bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir. Bu frekans,
beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir. Değişik
beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevab verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz
arasında değişmektedir. Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında
değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir
seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir. Her insan tek
bioelektirik rezonans – entrainment frekansları kümesine sahibtir. Bir insanın
beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler
gönderme, bu işitilir bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir.

 

Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort
Meade’deki Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak
haberdar oldu.

 

Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek
için üç buudlu Uzaktan Nöral Denetim sesini doğrudan doğruya beyinde
kullandılar.

 

Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim
haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek ve kendisine karşı
son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere
başvurmasını önlemek için Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome
grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır.
Davacıyı tecrid etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice
dinlenen kişilere de sahibtiler. Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral
Denetim ile taciz edilmesine ve bu istihbarat operasyonları metodunu kötüye
kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.» 
[6]

 

16 Temmuz 1977 tarihli New
York Times
 gazetesindeki bir haber-makalede, “ABD,
insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor”
 (U.S.
Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu. Bu haberden sadece
bir yıl sonra yayınlanan Walter
Bowart imzalı Beyin Kontrol
Harekâtı
 kitabı ise, gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu.
Aynen şunları yazıyordu Bowart:

 

– «Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik
olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla
davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA,
psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi
başararak artırmıştır. ŞİMDİ BU KABİLİYETLERİYLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİŞMESİ
MÜMKÜNDÜR. Bu harb görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.»
 [7]

 

İrlandalı George
Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak
üzere birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini
söyler ve Hürriyet Projesi(Project
Freedom) adlı internet sitesinde şunları dile getirir:

 

– «İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de
itibarını yok etmek için çaba sarfetmektedirler.

 

Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü”
silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi. ABD Ordusu’nun
“Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan
Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı kullandığı, medya (Discovery Kanalı)
tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde Channel 4 televizyonunda
yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere
istihbarat ajanlarının toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği
gösterildi.

 

İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını
artık inkâr edememelerine rağmen, bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan
Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde sürekli olarak ve artarak “davranış
manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir.

 

Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman,
bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin otoriteci ve vahşi zihniyetinin
gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?).
“Uzaktan Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa
çıktığı zaman, bunların bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını
ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesidir. Schopenhauer şöyle der:

 

“Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir.
Sonra, ona karşı şiddetle direnilir. Sonunda, o kendisini âşikar olarak belli
eder.”  
[8]

 

İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI

 

ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil.
Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.

 

Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya’da Alman Gizli Servisi BND’nin
(Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla zihnî ve fizikî tacizi altında
olduğunu söyleyen; 2003’ten intihar ettiği 11 Eylül 2007’ye kadar (48
yaşındaydı) medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan;
ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu
günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri, ne hayatının son
devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık
protesto faaliyetleri, evet maalesef hiçbiri işe yaramadı.

 

Helwig’in trajedisini,
onunla ilgili olarak yayınlanan İngilizce bir yazıyı haftalık Baran dergisi için Türkçeye çeviren Akademya yazarı Oğuz Yıldırım’ın tercümesinden takib
edelim:

 

– «TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı
ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine misâl olması bakımından çarpıcı
bulduğumuz hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz. Metnin İngilizcesine: httpuser.chol.comsmartybbsdownload.phpid=antidew&db=pds01&uid=12&fn=2
adresinden ulaşabilirsiniz.

 

“(…) Takib edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında farkettimse
de, pek fazla önemsemedim. İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına
çalışmak üzere, “BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin”
adresine yönlendirildim. Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli
insanlar tarafından takib edildiğimi farkettim. (…) İşyerinde aksilikler olmaya
başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi
bozmaya çalışıyordu. Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel”
(Alm. Bir çeşit pasta) ikramını kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve
eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahid olmuştum. Bir başka sefer,
termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla
birlikte tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış
olabileceğinden şübhelendim.

 

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek; F.U. R
Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde
çalışmaya başladım. 2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC
ustası olarak çalışmaktaydım) farkettiğim bir şey oldu; tüm vücudum bir ateş
içindeymişçesine yanıyordu. Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki
araçlarda iken de duyuyordum. Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak
göğsüme kadar yayılıyordu. Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla
ışınlar gönderdiğinden şübheleniyordum. Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları
vücudumun her yanında hissediyordum. Mezkûr şikayetlerle bir doktora müracaat
ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı. Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku
aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı. Komşularımdan şübhelenerek
polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi.

 

Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve
kesintisiz süren ağrılarımın asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te
bir psikiyatriste göndermişlerdi. Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678
Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra” hastahânesinde
22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastahâne ilgililerine maruz kaldığım
ışınlardan bahsettim ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim
için buradan ayrıldım. Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam
etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebeb oldu. Göğsümde,
kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli
sıcaklık dolayısıyla geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım,
vücudumun ışına tabî tutulan bölgesine dokunduklarında radyasyonun sebeb olduğu
sıcaklığı hissedebiliyorlardı.

 

O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten herşeyi yazmaya
başlamıştım. Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon
hissediyor ve artık devam edemiyordum. Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri,
şiddetli ışına maruz kalıyordu. Tekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi
çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı.

 

27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis
“yardımı” ile “Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde
bulunan “Joseph-Krankenhaus” hastahânesine götürüldüm. 4 Ocak 2005 tarihine
kadar burada tutuldum. Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime
gelen komşularımın benim belirttiğim şikayetlerin aynısından müştekî
olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim.

 

24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee,
13189 Berlin adresinde bulunan Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu
kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile tarafıma vasî tayin edildi. 25
Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti.

 

2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha
ziyade kulaklarımda duymaya başladığım ağrılarla birlikte radyasyona maruz
kalma hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği
şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında
ziyaret etmekte olduğunu müşâhede ettim.

 

Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza
almaksızın masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?”
diye soruyordum. Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevab bulamadım.

 

Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik
deneylerin kurbanı olduğumu alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin
şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime bu durumla başa
çıkabileceğimden şübhe duyar hâle geldim.

 

O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske
içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu. Kısmî amnezi, hafıza kayıpları
oluşuyordu. Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı
sesler duyuyordum. Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler
sarfediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum. Bu durum, özellikle
caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı. Meselâ, gelmekte olan arabanın
altına kendimi atmam gerektiğine dair şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve
âdeta uçurumun kenarından dönüyordum. Birileri hafızamı kasden bazen siliyor
bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda kısmî hafıza
kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle
geliyordum.

 

2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikayet dilekçesi
yazarak CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim.
Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle
şiddetli başağrıları oluyordu ki, ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı
dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket
ettiremiyor ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici
iğneler yaptı. Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör
tesbit edildi. Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu. Bunun
üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede
çıkmış, ancak eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti.

 

Boğazımdaki ağrı yemek yememe manî oluyordu. Göz kapaklarımda ve
kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu. Yüzümde ve
vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler
oluşmuştu. Vücud ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri
geçiriyordum.

 

30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri
tesbit etmişti. Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebeb
olduğunu söylediğimde, muhtelif sebebler ileri sürmüş ve artık tedavimle
ilgilenmemişti. Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da aynı
ıztırablardan müştekî olarak, sözkonusu gizli servisin elinde “kobay” olma
kaderini paylaşıyordu. Bu insanlar, adaleti korumakla mükellef olan parlamento
ve hükümet yetkililerine müracaat edip herhangi bir netice elde edemediler. (…)

 

Almanya (Grundgesetz) Anayasası’na göre, (II Bölüm, Madde 20,
Paragraf 4) “Her Almanya vatandaşı, mecbur kaldığında, insan hakları ihlâline
karşı koyma hakkına sahibtir.” Bu kanun maddesine göre benim protesto etme
hakkım sözkonusudur. BND’nin elektromanyetik dalgalar yoluyla beni radyasyona
tâbi tuttuğuna dair küçük bir posteri göğsümde taşımaya başlamam bu sebebleydi.
(…)

 

4 Eylül 2007 tarihinde şikayetimi bütün gazete editörlerine
gönderip bir internet sitesine de ekleyince gizli servisin psikolojik baskısı
hayli artmıştı.

 

Radyasyona maruz bırakılmam yanında, bu sefer, kafamın içinde beni
tehdid eden sesler duyuyordum:

 

“Seni öldüreceğiz, sen artık bir zombisin! Senin hafızanı
sileceğiz, yakınlarını öldüreceğiz! 22 Eylül’de protesto gösterisine
gidemeyeceksin! Yakınlarını düşün! Ellerini, ayaklarını ve vücudunun diğer
organlarını mahvedeceğiz! Seni bir zombiye çevireceğiz!”

 

Bu seslerle geceleri taciz edilerek uyumama mâni olundu. Bana
cevablamamı istedikleri birtakım sorular sordular. İrademi kuşatıp beni kontrol
ettiler.

 

Şübhesiz, insanlık haysiyetim taciz edilmiş; böylece, Almanya
Anayasası ile de garanti altına alınan insan haklarım, millî ve uluslararası
hukuk anlamında da çiğnenmiştir.”

 

Peter Helwig’in 10 Eylül 2007’de yâni ölümünden bir gün önce yazdığı mektub:

 

“(…) Beni iki gecedir uyutmadılar. Bugün bana iki çıkar yol
gösterdiler, bana işkence yapabilecek güce sahibler. Uzun zamandır, beni
öldürmelerine müsaade etmekten başka çıkar yol olmadığını düşünüyorum. Kaderime
razıyım, beni öldürmek istiyorlarsa öldürsünler.

 

Bugün bir süre uzandıktan sonra beni yine tehdid edip, “kalbini
söküp canını alacağız! Hafızanı sileceğiz! Sol kolunu ve bacağını koparacağız!
(…)” dediler. Beni depresif bir hâle soktular. “Seni bir zombi hâline
getireceğiz! Neden yatıyorsun, niçin konuşmuyorsun?” diye sordular. Çok yorgun
olduğumu, bu hâldeyken konuşamayacağımı söylediysem de, istemeden ve otomatik
olarak cevab vermemi sağladılar, beni kontrol edebiliyorlar.

 

 

Bir not eklemek istiyorum: Beni kontrol ediyorlar ve şöyle tehdid
ediyorlar:

 

“Karar ver, seni mi, yakınlarını mı öldürelim!”

 

Ruhum tamamen paramparça oldu ve uykusuzum. Sürekli tehdidvarî
kelimelerle baskı yapıyorlar.”

 

“DimitriSchunin@gmx.de” mail adresinden gelen bir mesajda,
“intihara kışkırtma”nın aslında Ceza Kanunu’na göre “cinayet” demek olduğu notu
da eklenerek; Peter Helwig’in
11 Eylül 2007’de 48 yaşında iken öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü, komşularının
ve polisin konu hakkında sessizliklerini koruduğu bildiriliyordu.»
 [9]

 

Peter Helwig ve benzeri
yüzlerce TELEGRAM mağdurunun trajedisi, internet kaynaklarından çok daha geniş
olarak araştırılabilir. Bizzat mağdurların kaleme aldığı eserler de, İngilizce
bilenler tarafından temin edilebilir. Bunlardan bellibaşlı birkaçı, daha önce
ifade ettiğimiz gibi, önümüzdeki aylarda Tahkim Yayınevi tarafından Türkçe
olarak da yayınlanacak.

 

NE YAPMALI?

 

TELEGRAM yahud herkesçe bilinen adıyla Zihin Kontrolü, diğer tüm
ruhî, psikolojik, parapsikolojik, nörolojik, fizyolojik, teknolojik,
sosyolojik, fizikî, kimyevî, felsefî, metafizik vs. yönleriyle beraber, aynı
zamanda ASKERÎ bir silahtır ve, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde
açıktır ki, hedef kim olursa olsun, kullanımı insan haklarının ihlalidir.

 

“Yapılması gereken ne?” sorusuyla birlikte, “kimler öncelikle ve
âcilen harekete geçmeli?” sorusu daha bir elzem görünüyor:

 

İlk olarak, başka herkesten önce bulunduğu cemiyete karşı
sorumluluğu olan entellektüeller bu mesele üzerinde yoğunlaşmalı, şuurlanmakla
kalmayıp diğerlerini de şuurlandırmalı, dikkat çekme ve çareler sunma
noktasında omuzlarındaki yükün ağırlığının idrakiyle hareket etmelidirler.

 

İkinci olarak, ister iktidarda, isterse muhalefette olsunlar; yâni
hem idareci mevkiindeki, hem de o kademedekileri takib, ikaz ve yönlendirme
borcunda olan muhalefetteki tüm siyasîler, bu mesele üzerinde kendilerine düşen
mesuliyeti üstlenmeli ve gerekeni yapmalıdırlar. Yoksa mevcudiyetleri,
mevkîleriyle bağdaşmayan, ülkenin siyasî ve askerî meselelerinden bîhaber, alay
konusu bir hâl arzetmeye devam edecektir. Sözkonusu “silah” bu ülkenin malı olmamasına
karşılık, uygulama sahası bu ülke ve bu ülkenin insanıdır; işlenen suçun
“yerli” failleri de yine bu ülkede ve ortalıkta dolaşmaktadır. O hâlde bu
ülkeyi yönetenler yahud yönetmeye talib olanlar, iddialarının gereğini yapmak
zorundadır.

Üçüncü olarak, TELEGRAM’ın teknoloji ve tesir alanına giren
bahisleri araştırmakla mükellef olan ilgili sahalardaki bilim adamları,
sorumluluklarının gereğini yapmalıdır. “Devede kulak” tabir edilebilecek sayıda
birkaç kişi dışında haysiyetli duruş gösterebilen ilim ve bilim adamının
nâmevcut oluşu, izahı kabil olmayan bir durumdur.

 

Dördüncü olarak, basın için de bu mesele, üstü örtülen gerçeklerin
ortaya çıkartılması ve halkın haber alma hakkının sağlanması bakımından,
basının kendini isbat etmesi kıymetini haiz bir imtihandır. Gazeteciler,
dünyayı günden güne sinsice kuşatan ve “atom
bombasından bile daha tehlikeli askerî bir silah” 
olan TELEGRAM
bahsinde, üzerlerindeki ölü toprağını silkelemek mecburiyetinde olduklarının
farkına varmalıdır.

 

Beşinci olarak, milliyetçi, solcu, devrimci, İslâmcı, ateist yâni
kim ve neci olursa olsun herkes; her türlü dar ve siyasî hesablardan arınmış
olarak, Mirzabeyoğlu başta
olmak üzere bu silahın mağdurlarına yapılanların, şimdiye kadar tarihe geçmiş
her tür işkence metoduyla kıyas bile kabul etmez barbarlıkta bir uygulama ve
yeni keşfedilmiş askerî bir silah saldırısı olduğunun şuurunda olmalı,
Türkiye’nin bu silahın kullanım alanı olmasının vehametini kavramalı, bir gün
kendilerine ve sevdiklerine de yönelebilecek bu tehdidi bertaraf etmek için
etki-yetki sahibi kişi ve müesseselere gereken eleştiri ve tazyiki yapmalıdır.

 

Altıncı olarak, sadece bu mesele üzerinde yoğunlaşacak, yukarıda
işaret ettiğimiz meslek grublarındaki kişilerden müteşekkil örgütler kurulmalı
ve Batıda bu gaye için hareket eden diğer kuruluşlarla da yakın ilişki içinde
faaliyette bulunulmalıdır.

 

Yedinci olarak, öncelikle Mirzabeyoğlu’nu üç metrekare içine hapsedip bu silahın hedefi
yapanlar tesbit edilmeli,  kaldığı yer âcilen incelenmeli ve bu işkencenin
sona erdirilmesi için yapılması gerekenler bizzat işkencenin hedefi olan fikir
adamıyla istişare içinde kararlaştırılmalıdır.

 

NETİCE

 

TELEGRAM, sıradan bir işkence metodu değil, dünya kamuoyundan
gizlenen askerî bir silahtır. Çok değişik tarzları olan, hedef kişiyi toplumdan
ve değerlerinden tecrid edip faillerin siyasî-ideolojik yapısına uygun hâle
getirmeyi veya kendileri için zararsız hâle getirmeyi hedefleyen bir işkencedir.

 

Bu silaha sahib olan ülke sayısı az, tatbik sahası olan ülke
sayısı ise çoktur. Silahı ellerinde bulunduran ülkeler, gerek gördüklerinde,
sadece dışarıda değil, kendi ülkeleri içinde ve kendi insanına karşı da bunu
kullanmaktadır.

 

“Sembol şahıs” oldukları için hedeflenen göz önündeki kişiler
dışında, “kobay” olarak hastahânede hastalar, ordudaki erler, hapishânede
tutuklu ve mahkumlar ile yalnız yaşayan şahıslar, öncelikli hedeftir. Bunlar
içinde “sıradan insanlar” deney ve proje geliştirme amacının kurbanı olurken,
asıl hedef, failler nazarında “ideolojik düşman” olarak tanımlanan şahıslardır.
Kaldı ki “ideolojik düşman” addedilen bu kişiler, aynı zamanda, daha üst
seviyede geliştirilmekte olan projelerin kobayları da olabilmektedir.

 

İnsanların göz göre göre açlıktan öldüğü, kaba işkencenin bile
birçok ülkede hâlâ devam ettiği bir dünyada, bu zor ve karmaşık, aynı zamanda
gizlice yapılan çalışmaların durdurulabilmesi, herşeyden önce mesele hakkında
genel bir şuurlanmadan geçmektedir.

 

Silahın “patent”ine sahib ülkeler, teknoloji olarak en gelişmiş,
Birleşmiş Milletler’de en çok sözü geçen ve birkaçı dışında bizde BATI olarak
ifadesini bulan, insan hakları konusunda da mangalda kül bırakmayan ülkelerdir.
İşte bu ülkelerden birbirine siyasî-ideolojik bakımdan yakın olan ve bu yüzden
her türlü işbirliği içinde bulunanların askerî istihbaratları arasındaki gizli
protokoller, bu suçu işleyenler için “güvence” anlamını taşıyor. Birbirlerine siyasî-ideolojik
bakımdan nisbeten uzak ama TELEGRAM teknolojisine sahib olanların durumu ise,
“tencere dibin kara” tesbitini andırıyor. Kendi açıklarının fâş olma kaygısı
yüzünden, kimse kimseye “bu bahiste” sataşamıyor. Buysa, bir bakıma, farklı
siyasî ve ideolojik yapıdaki ülkeler arasında “gayriresmî-gizli” bir anlaşma
hüviyetine bürünmüş görünüyor.

 

Dünyadaki tatbikata baktığımızda, TELEGRAM çerçevesindeki
projelere katkısı olan –sanayiden, üniversiteden, basından, siyasetten, inşaat
sektöründen vs- her sahadaki kişilerin maddî olarak “örtülü ödenek”ten
desteklendiğini; hedef kişilere silahı uygulayıcı pozisyonundaki faillerin de
genel olarak asker, polis veya istihbaratçı “emir kulları” veya uygulamanın
ancak bir yerine kadar mevzuun farkında muhtelif mesleklerden “gönüllü
piyonlar” olduğunu görüyoruz. Garibtir ki, “maddî destek görenler” veya “emir
kulları” diye işaretlediklerimiz arasında -belki de silahın insanlık dışı vasfı
sebebiyle- bir zaman sonra artık gönülsüz olanlar, aynı şekilde meseleyi kurcalamaya
kalkışan başka bazılarının hayatı, şübheli ölümlerle son bulmuştur. Daha da
garibi, direkt hedefe yakın kimi uygulayıcıların sonu da öyle. Bunların içinde
“intihar edenler” ayrı.

 

Genelde “öldürücü olmayan elektromanyetik silahlar”,
özelde TELEGRAM askerî silahı hakkındaki şuurlanma ve şuurlandırma çabalarının
önü, silahın aslî sahibi yahud –Türkiye gibi- tatbikçisi ülkelerin bellibaşlı
kurumları eliyle, hattâ çoğu zaman kanun marifetiyle kesilmektedir. Bunun
aşılabilmesi için, birçok Batı ülkesinde hayranlık uyandırıcı mücadeleler
veriliyor. Zor da olsa, Türkiye’de de bunu başarabilecek kişi ve örgütlere
ihtiyaç var.

Bu meselenin ülkemiz açısından hallinin, Mirzabeyoğlu’nun durumuna eğilmekten
geçtiğini görmek mecburiyetindeyiz. Bu, Mirzabeyoğlu’nun şahsî meselesi değil, temelde insanlığın
meselesidir ve gelecekte hâlâ “insan” kalabilmek için hayatî önemdedir.

 

15 Şubat 2011, Japonya

 

1  CLONING THE EMOTIONS

By using these computer-enhanced EEGs, scientists can identify and
isolate the brain’s low-amplitude “emotion signature clusters”, synthesise them
and store them on another computer. In other words, by studying the subtle
characteristic brainwave patterns that occur when a subject experiences a
particular emotion, scientists have been able to identify the concomitant
brainwave pattern and can now duplicate it. “These clusters are then placed on
the Silent Sound® carrier frequencies and will silently trigger the occurrence
of the same basic emotion in another human being!”

 

http://uspolitics.tribe.net/thread/79710a72-4e6b-4bb5-8137-efe8351a7aad
(25 Kasım 2010).

http://zihinkontrol.blogcu.com/beyni-kontrol-eden-vicdana-hukmeder-mi/7399563
(15 Kasım 2010).

http://basin.inonu.edu.tr/haber.php?id=240
(15 Kasım 2010).

3  Eğitim Bilim
Dergisi, Mayıs 2002.

http://www.washingtontimes.com/news/2008/oct/2/neuroscience-wake-up-call/
(15 Kasım 2010).

http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=9524
(15 Kasım 2010).

Bu araştırmanın İngilizceden Türkçeye tercümesine Akademya yazarı Ahmed Eymen tarafından
başlanmış olup, Akademya’nın
II. Dönem, 3. sayısında tam metin olarak yayınlanacaktır.

6  http://emhdf.com/akwei.html (16 Kasim 2010).

http://zihinkontrol.blogcu.com/elektro-manyetik-takip-beyin-kontrolu/883030
(1 Şubat 2011).

http://www.ozgurlukprojesi.0catch.com/ct_uk.html
(1 Şubat 2011).

9  Oğuz Yıldırım, “Katledilen Bir Zihin Kontrolü Mağduru:
Peter Helwig”, Haftalık Barandergisinden
naklen:

Link : http://zihinkontrol.blogcu.com/katletilen-bir-zihin-kontrol-magduru/7801758
(1 Şubat 2011).










































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































KAYNAK : http://akademyadergisi.com/askeri-bir-silah-olarak-telegram-zihin-kontrolu/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir