Mehmet Eymür, MİT’e yönelik yargı kararlarının
perde arkasını ilginç bir makaleyle analiz etti. 

Mehmet Eymür, MİT’i yıpratan ifade
krizinde, MİT’in 2007 yılından sonra Jandarma ve Polis ile birlikte istihbarat
havuzu oluşturması ve bu havuzdan elde edilen bilgilerle terör örgütü PKK ve
sivil uzantısı KCK’ya yönelik etkili operasyonlar düzenlemesinin büyük etkisi
bulunduğun yazdı  ve bir de tespitte bulundu:

“Bu havuz öyle işler yapmaya başladı ki, istihbarat
bilgileri hemen değerlendirmeye alınarak özellikle kırsalda birçok PKK mağarası
tespit edildi, birçok terörist yakalandı veya teslim olmaya zorlandı.
Uyuşturucu ve fuhuştan gelen finans kaynaklarının önüne geçilerek, kış
şartlarında kuluçkaya yatmaya çalışan örgütün adeta beli kırıldı. KCK
operasyonlarının temelinde de bu istihbarat paylaşımı mevcuttur. Dolayısıyla
kim nerede ne haltlar çeviriyorsa, elleriyle koymuşlar gibi enselenmeye
başlandı.”

İşte EYMÜR’ün MİT yöneticilerinin hedef alınmasının perde arkasını
açıklayan o yazısı…

MİT NEREYE KOŞUYOR?

Öyle durumlar vardır ki, sıradan insanlar için basit gibi görünen şeyler
bir istihbaratçı için kullanılabilir bilgi seviyesindedir. O yüzden
istihbaratçılar her yere kulak kesilirler.

Defalarca söylediğimiz gibi bir ülkenin başında terör belası varsa,
mücadele; sadece bir birime bırakılacak bir şey değildir ve topyekûn yapılmak
zorundadır.

“İstihbarata Karşı Koyma
Yöntemleri”
de statik bir olgu değildir.
Yeni konjonktürler yeni istihbarat yöntemleri ve yapılanmalarını zaruri kılar.
Bu güne kadar strateji ve güvenlik kurumlarına bilgi taşımaktan daha öte bir
görevi olmadığını sandığımız MİT de kuruluşunun 89’uncu yıldönümünde görev
tanımını yenilemişe benziyor. Bu da bizi sevindiriyor.

Stratejik ve operasyonel olarak bugüne kadar bilginin kullanım alanını daha
çok iç güvenliğe yönelik kullanan MİT, ki bunun ana sebebi askeri vesayettir…
Türkiye’nin jeo-stratejik, coğrafik ve politik durumunun artık “savunma değil, dünyaya etki edebilecek
aktiflik kazanması gerektiğini” açıkladı. Bunu da tüm dünyaya ilan
etti.

Bana göre bu iddia daha çok CİA ve MOSSAD’a yöneliktir ve çok geniş
anlamlar içermektedir. Çünkü bu bölgede at oynatmaya muktedir olabilecek
özellikte bu teşkilatların olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Zaten İsrail
de, Hakan Fidan MİT Müsteşarı olduğundan beri rahatsızlığını açıkça dile
getirmektedir. Hatta bir ara Hakan Fidan’ın İsrail ile ilgili bilgileri İran’a
verme ihtimalinden bahsetmekten çekinmeyerek; böylece hem MİT içindeki
yapılanmasını harekete geçirmeye, hem de bunu Türkiye’nin “eksen kaymasına” dayanak
yapmaya çalışmışlardı. Görüldüğü gibi istihbaratta soğuk savaş ve psikolojik
harbin her türlü yöntemi kullanılmaktadır.

Biz elbette şunu biliyoruz, İsrail’i rahatsız eden her durum bizim doğru
yolda olduğumuzu göstermekte.

Bu ataklar aslında Hakan Fidan’la değil, ilk olarak bazılarının Kürtçülükle
itham ederek yıpratmaya çalıştığı bundan önceki MİT Müsteşarı Emre Taner’le başladı.
Yardımcısı Hakan Fidan da bayrağı ondan devraldı. Emre Taner giderayak “Vizyon konusunda ülkenin artık ulus
devletten eski misyonuna geri dönmesi gerektiğini, yoksa üçüncü sınıf devlet
kategorisine ineceği” uyarısını yaparak gitti.

Böylece de ulus devlet tanımının artık ideolojik bir kavram olmaktan öte
bir manası olmadığı ilk kez resmi ağızlardan itiraf edilerek, yeni yapılanmanın
ilk işaretleri veriliyordu. Tabi ki bu deklarasyonun bazı kesimleri rahatsız
etmesi ve hedefe MİT’in konması normaldi. En küçük fırsatta bile MİT’i
yıpratmanın yolları aranıyordu.

Zaman kazanma adına Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış bir ülkenin açıklamak
zorunda kaldığı “Yurtta sulh
cihanda sulh” ilkesi de böylece çöpe atılıyordu.

MİT NEDEN VİZYON DEĞİŞTİRDİ?

Çünkü biz ne kadar barış ve dostluktan dem vursak da, özellikle Ortadoğu
kan gölüne çevrilmekteydi. Dolayısıyla bu sözün içine saklanan ulus devlet
tanımı, aslında bir nevi açılım ve saldırı konseptinden uzaklaşarak idealsiz
kalmak demekti. Bahse konu olan imparatorluk tecrübesi yaşamış Türkiye gibi bir
ülke ise, tarihin sizi tekrar misyonunuza mecbur kılması kaçınılmazdı.

KAÇAMADIK DA!

Buna bağlı olarak da MİT, bir nevi devletine ideal gösterirken aynı zamanda
tecrübe ve bilgi birikimini stratejiye yönlendirmenin zamanının geldiğini
açıklıyordu. Personel ağırlığının sivillere doğru kaymasından birilerinin
rahatsız olmasını bir yana koyarsak, ilk defa ilanla personel alımından tutun,
basın ve halkla ilişkiler alanında olsun; özellikle iç temizlikten sonraki
yapılanmasıyla MİT, bu haliyle yeni dönemde gerçekten tam bir aktör olacağa
benziyor.

Geçmişteki komitacılık ve üzerlerine atılı provakasyonları geçip şöyle
1900’lara doğru gidersek görülecektir ki, Teşkilat-ı Mahsusa’nın operasyonel
alanını genişleterek işgal ve kaos sıkıntısı yaşayan Balkanlar, Kafkaslar…
Özellikle İran, Irak ve Libya’da ne tür örgütlenmeler geliştirdikleri daha dün
gibidir. Bu demektir ki, Teşkilat-ı Mahsusa gerektiğinde milli çıkarlar için
başka bir devletin kurtuluşuna bile etki edebilecek yetenekte olmak zorundadır.

MİT ARTIK SADECE İSTİHBARAT
DEĞİL İDEALLER PEŞİNDE

Bu ideallerin ilk adımları da 6 Ocak 2007 tarihinde ilan edildi. “Bulunduğumuz dönem gelecekte birçok
ulus devletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci
anlatacaktır” diyen Emre Taner; MİT’in “Bekle gör ve ona göre şekil al!” oportünizminden daha
ziyade, “değiştirici ve
belirleyici olması gerektiğini” göstermekle, aslında ülkenin “strateji eksikliğini” yüzümüze
çarpıyordu…

İşte o günden bugüne çok şey değişti. Öncelikle kurum, Jandarma İstihbarat
Teşkilatı ve Polis İstihbarat Dairesi’yle birlikte bir istihbarat havuzu
oluşturarak parçalanmış istihbaratı tek merkezde topladı. Ardından, vesayet
rejiminin artığı olan Genelkurmay Elektronik Haberleşme(GES)’i bünyesine aldı
ve bunun sivilleşmesi gerekliliği üzerine çalışmalara başladı. Bu arada yargı
da, vesayetin artıklarını temizlemekle meşguldü.

Bu havuz öyle işler yapmaya başladı ki, istihbarat bilgileri hemen
değerlendirmeye alınarak özellikle kırsalda birçok PKK mağarası tespit edildi,
birçok terörist yakalandı veya teslim olmaya zorlandı. Uyuşturucu ve fuhuştan
gelen finans kaynaklarının önüne geçilerek, kış şartlarında kuluçkaya yatmaya
çalışan örgütün adeta beli kırıldı. KCK operasyonlarının temelinde de bu
istihbarat paylaşımı mevcuttur. Dolayısıyla kim nerede ne haltlar çeviriyorsa,
elleriyle koymuşlar gibi enselenmeye başlandı.

İnternet üzerinden istihbarat yapılmaya başlaması ve halktan da bilgi
akışının hızlanmasıyla örgüt adeta nefes alamaz pozisyona getirildi. Buna ancak
meclisteki uzantılarıyla mukabele etmeleri dışında bir aktivasyon
sergilenemedi.

İşte bu dönemde muhalif basın, Başbakan’ın basın mensuplarını toplayıp
terörle mücadele ile ilgili olarak bazı taleplerde bulunmasını, basının
susturulması olarak değerlendirdi. Halbuki birçok basın mensubu terörle ilgili
yapılan her haberde, az çok mutlaka istihbarat bilgisinin olduğunu bilir. Ama
haber atlatmak adına güvenlik zafiyeti yaratmaktan da açıkçası kaçınan olmadı.

TERÖRLE İLGİLİ HER HABERDE BİR
İSTİHBARAT BİLGİSİ VARDIR

Bakın bunu Düşük Yoğunluklu Çatışma hakkında bilgisi olmayanlar göz ardı
edebilir. Ama bizler bunu biliyorsak bu sorumluluğa haiz olduğumuzu bilmemiz
gerekir. Mesela verilen şehitler, düşen bir helikopter veya basılan bir karakol
ile ilgili yapılan her haber içinde mutlaka bir istihbarat bilgisi mevcuttur.

Uludere Faciası’nda kullanılan bombanın nevînde de bu vardır, karakollarda
kullanılan topun marka moduna kadar deşifre edilmesinde de. Ki, bu hata hep
yapılmıştır. Askerin hangi toplanma mevkilerinde ne kadar beklediğinden
tutunuz, nerden ne şekilde intikal ettirildiğine; operasyona çıkan askerlerin
miktarlarına kadar haber yapılması maalesef gazetecilik sanılmıştır.

Bu toplanan bilgiler sadece Kandil’de de değerlendirmeye tabi tutulmaz.
Bugünün dostunun yarının düşmanı olması muhtemel ülkelerde bile bu bilgiler
tasnif edilmekte; buna dayalı olarak da milletimizin tüm imkan ve kabiliyetleri
değerlendirilerek buna göre saldırı/savunma konseptleri hazırlanmaktadır.

Diğer yandan deşifre edilen her türlü zayiat, örgüte moral ve propaganda
malzemesi olarak geri dönmektedir. Milletimize de bu olumsuz bir yansıma
yapmakta ve mücadelenin en önemli ayaklarından biri olan “psikolojik üstünlük” karşı tarafa transfer olmaktadır.

Şehit cenazelerinden televizyonlarda ve boyalı basında boy boy fotoğraflar
ve canlı görüntüler verilerek hem halkın morali bozulmakta, hem de her iki
toplum arasındaki makas açılmaktadır. Ayrıca karşımızda şaka falan değil,
oldukça sistemli ve organize bir örgütle; bu örgütün medya ayağı mevcuttur. Bu
yapılanmanın nasıl manipülasyonlar yaptığı da basının tecrübeli erbabı
tarafından bilinmektedir. Uludere Faciası’ndan bir hafta kadar önce örgütün ROJ
TV için Uludere esnafından zorla toplamaya çalıştığı 1500 TL’nin sanırım ne
anlama geldiği şimdi daha iyi anlaşılabilir.

Velhasıl; devletin yeni yapılanma sırasında bazı siyasetçi
akademisyenlerin(!) GES’in MİT’e bağlanmasına dair “Genelkurmay’ın istihbarat kabiliyeti yok edildi” iddiası
ise külliyen iftiradır.

Düşük Yoğunluklu Savaş’ta güçlü, organize ve tek elde toplanıp oradan
strateji üretmeyen hiçbir devletin başarılı olamadığını bilen bilir. Hiçbir
istihbarat biriminin lağvedilmediği bu dönemde, istihbaratı sadece askerler mi
bilir sanılıyor hala? Komutanlarımıza saygımız baki ancak istihbarat
öğrenilebilir bir disiplindir ve yeteneği olan, strateji ve çözüm geliştirebilme
zekası olan herkes başarılı olabilir.

Saygılarımla,

YARARLANILAN KAYNAK : TAKVİM GAZETESİ