MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ
DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???


YAZAN ve
DERLEYEN: Mehmet Asal Mayıs 2020    


Bazı Kısımları
Mahfi Eğilmez’in Kitabından aynen alınmıştır.


(Değişim
sürecinde Türkiye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sosyo-ekonomik bir değerlendirme)


Avrupa,
imparatorlukların dağılmasıyla ulus devletlere dönüşüp aydınlanmanın ardından
sanayi kapitalizmine geçerken, Osmanlı İmparatorluğu hep bir ümmet devleti
olarak kalmıştır.


Osmanlı; ne
tam olarak aydınlanmaya girebilmiş ne de sanayi kapitalizminin getirdiği
rüzgârı yakalayabilmiştir. 


Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla aydınlanma ve sanayileşme atılımı gibi kazanımlar
ortaya çıkmıştır. Ne var ki bunlar, toplumca bir çaba karşılığı elde edilmiş
kazanımlardan çok, ilerici bir kadronun getirdiği düzenlemelerdi.


O nedenle de
toplum tarafından tam olarak sahiplenilmediler. Son yüz yılda ülkemizde
yaşanan sosyo-ekonomik evrim, başlangıçta ileriye doğru olsa da sonradan çok
daha karışık bir görünüm içine girdi.


Bizde hiçbir
zaman geniş bir sanayi burjuvazisi oluşamadı. Daha çok bir esnaf burjuvazisi
oluştu.


Hiçbir zaman
kapitalizm, ahbap-çavuş kapitalizmini aşamadı. Türkiye bazen Batı’ya bazen
Doğu’ya, bazen ileriye bazen geriye doğru kararsız bir denge içinde savrulup
durdu. 


Osmanlı’nın
başından beri yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.


Din; giderek
genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin
yerine belirleyici olmuşlardır.


Tasavvufi
tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi
üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı
ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha öne çıkmıştır.


Devlet-siyaset
adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi
tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide
bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.


Mevlevilerle
Bektaşiler arasında öteden beri gelen bir devlet içinde egemenlik kurma,
yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır
.


Bu durum, her
iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için
örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla
devleti yürütmede söz sahibi olduklarını ve söz sahibi olmak için
çabaladıklarını gösterir. Bunun en yakın örneklerini de Türkiye 2002-2016
yılları arasında yaşamıştır.


Osmanlı’ya
baktığımızda; Padişah I.İbrahim döneminden (1640- 1648) beri sarayda Mevleviler
egemendirler
.


3. Ahmed,
1703’de bir Yeniçeri ayaklanması sonucu yönetime getirildi. Padişahın Kılıç
Kuşanma Töreni’nde Silahtar Ağa ile Nakibüleşraf bulunmasına karşın, asıl rolü
Yeniçeri Ağası oynadı.


Bu tarih ve
olay siyasal bakımdan Yeniçerilerin resmen Bektaşilerle birleştiği ve
kendilerini “Bektaşi köçekleri” olarak niteledikleri tarihe rastlar.


Bektaşilerin,
Mevlevilerin elindeki ayrıcalık ve yetkileri ele geçirdikleri biçiminde ilk
görünüş Hasluck’a göre bu olaydır. Padişaha yasallık sağlayan güç böylece
Yeniçeri-Bektaşi bütünlüğüyle simgeleşmiş olur. Böyle olmasına karşın
sadrazamlık, şeyhülislamlık gibi en üst görevler hala Mevlevilerin elindedir.



18. yüzyılda siyasal alanda Bektaşilerle Aleviler arsında bir uzlaşma, bir
alan ve görev paylaşımı, bir dengelenme kurulur
. Böyle olmasına karşın,
yine de bu yüzyıl boyunca padişahlık makamının yasallaştırması
(meşrulaştırması) konusunda Alevi-Bektaşi yarışı sürer.


2. Mahmud
Bektaşilere, tarihleri boyu en büyük darbeyi vurmuştur. Onun Yeniçeri ve Bektaşilere
uyguladığı 1826 kırımı ve yasaklaması üzerine geri kalan Bektaşi ve Yeniçeriler
özellikle Balkanlardaki Dere beylerle birleşerek son savaşlarını verirler.
Yeniçeriler küçük esnaf ve halk kesiminin bir bölümünde Bektaşilik güçlenmesine
karşın, 2. Mahmud ulemayı ve öteki Sünni tarikatları yanına alabilmiştir. Öyle
ki, ulema arasında da Mevlevilik tutulmaktadır.


Yeniçerilik-Bektaşiliğin
kaldırılışında da tüm Sünni tarikat şeyhleriyle, asker-sivil Sünni bürokrasi ve
Sünni ulema padişahın destekçisi olmuş, Bektaşiliğin gücünü kırmada, dahası
ortadan kaldırmada ortak hareket etmişlerdir.



Bektaşiler, yedikleri darbe sonucu Tanzimat dönemine kadar bellerini
doğrultamamışlardır. Fakat ondan sonra Bektaşilik-Masonluk-Jön Türklük
bağlantısı biçiminde yeniden gücünü toparlamış ve yönetime yön verme savaşımına
başlamıştır.


Bektaşilik,
Alevilik zemininde bir tarikat olmasına karşın, Mevlevilerin ancak bir bölümü
Alevi eğilimlidir.


Bunlar zaten
Sünni Mevlevilik içerisinde Alevi bir inanç çizgisi izlemişlerdir.


Mevleviler
Sünni ve Ortodoks yanları nedeniyle zaman zaman yönetimlere ortak edilmişlerse
de, Alevi ve Bektaşilere hiçbir zaman bu olanak tanınmamıştır.



Bektaşilerin asıl kaynağı Balkanlardaki ve Anadolu’daki köylülerdir. Eski
Türklük özünü bağrında taşıyıp getirmiştir. Mevleviler ise, özellikle Anadolu
kentlerinde etkin olmuş, kentli bir tarikattır.


Tarikatlarda,
2. Meşrutiyet’in ilanından sonra ayrışma olur. Sünni tarikatlar padişah ve
halife yanlılıklarını açıkça ortaya koyarlar. Bektaşilerle Mevleviler padişah-halife
karşıtı bir siyaset izlerler. İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetimi
yıllarında toplumda yapılan her ileri reformu desteklerler.


Sünni
tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini
dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin
doğrudan içinde yer alır, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in
önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı hareket olarak savaşım yürütürler.


Mustafa Kemal,
Alevi-Bektaşilerle “ittifak” kurar. Emperyalizmin ve ülkede
gericiliğin temsilcisi padişah-halifeliğin gücü bu ulusçu, bağımsızlıkçı ve
yurtsever bağlaşıklıkla kırılır.


İslam’daki
tarikatların çoğu Anadolu’da kitle bulabilmiş, 11. yüzyıldan itibaren Türk
toplumunun yerleştiği bu bölgede yayılabilmiş ve yandaş bulabilmişlerdir.
Osmanlı’nın Yakınçağında özellikle askeri kesimler arasında Bektaşilik; yüksek
yönetici kesimde Mevlevilik; ulema arasında Nakşibendilik; halk arasındaysa
Kadirilikle Halvetilik daha çok tutunabilmiştir.

Bektaşiliğin liberal, laik, demokratik, ulusal bağımsızlıkçı niteliği
bağımsızlık hareketinde bizzat yer alan kadrolarla harekete katılmıştır.
Atatürk de bu inançtan olanlardan biridir.

2. Mahmud’un Bektaşi ve Yeniçeri yasağı, Bektaşi yazınının yeraltına
çekilmesine neden olmuştu. Fakat 1869’dan itibaren yeniden basımlar
başlamıştır.


Abdülhamid’in
1908’de Jön / Genç Türklerce devrilmesiyle Bektaşiliğin “küçük
Rönesans’ı” başlar.


 Son iki
yüz yılda birçok paradigma değişimi yaşandı. Bunlar arasında her türlü sistemin
değişmesine yol açan iki tanesi çok önemli:


Sanayi devrimi
ve küreselleşme.


Batı
dünyasında sanayi devriminin yarattığı paradigma değişimi, esnaf sınıfının bir
bölümünün, birikimini ve kredi sistemini kullanarak sanayici veya tüccar
konumuna geçmesini sağladı. Böyle bir birikimi olmayan ve kredi de kullanamayan
esnaf da ücret karşılığı çalışan emekçi sınıfına geçti.


Sanayi
devriminden önce de zengin çiftçilerin, tüccarların ve büyük esnafın
oluşturduğu bir burjuva sınıfı vardı. Sanayi devriminden sonra sanayici olan
esnafın da katılımıyla bu sınıfı oluşturanların hem sayısı hem de zenginliği
arttı. Ve ilk kez sanayi ve ticaret burjuvazisi, aristokrasi ve emekçi
sınıfının karşısında yeni bir sınıf olarak yer aldı.


Bu yeni
burjuva sınıfı, bir yandan edindikleri eğitim ve kültür düzeyiyle aristokrasiye
yakın bir yer edinirken bir yandan da esnafın çalışkanlığına yakın bir çalışma
disiplininin içinde oldu.


Osmanlı
İmparatorluğu, aydınlanmaya geçemediği, oradan da sanayi devrimine giremediği,
dolayısıyla ekonomik yapıda bir paradigma değişimi yaşamadığı için Osmanlı
esnafı böyle bir dönüşümden geçmedi ve esnaf olarak kalmaya devam etti.


Sanayi
devrimine geçiş kısmen Cumhuriyetle birlikte başladı ve halen devam ediyor. Bu
gecikmiş sanayi devrimine giriş, esnafın sanayi burjuvasına dönüşümünü henüz
sağlayamadı. Aradan geçen 100 yılda gelinen noktada esnafın az sayıda bir
bölümü sanayi burjuvası olurken daha çoğu ya esnaf burjuvası oldu ya da esnaf
olarak kaldı.


Esnaflıktan
sanayi burjuvalığı na değil de esnaf burjuvası konumuna geçen kuşakların kafası
karışıktır. Bir yandan daha üst değerleri benimser görünse de bir yandan aklı
hep daha alt değerler de takılı kalır. 


Bunu, çocuğuna
klasik piyano veya bale dersleri aldıran ama yalnız başına kaldığında arabesk
müzik dinleyen ailelerin durumuna benzetebiliriz. Aradan 3-4 kuşak geçmeden bu
kafa karışıklığı kaybolmaz. 


Küreselleşme,
paradigma değişimlerinin sonuncusu olmayacaktır. Küreselleşme ile birlikte
soğuk savaş sona erdi, küresel sistemde Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya
ya da kapitalizm ile sosyalizm arasında bölünmüş, iki kutuplu olmuş dünya tek
kutuplu hale geldi.


Soğuk savaş
döneminde var olan dengelerin yok olmasıyla Amerika Birleşik Devletleri tek
başına sistemin lideri konumuna geldi. Küresel sistemin Amerika Birleşik
Devletleri’nin liderliği altında toplanması pek çok kişi tarafından coşkuyla
destekten ve beklenen bir gelişmeydi. Kötülüğün lideri olarak görülen Sovyetler
birliği dağılmıştı.


Beklentilere
bakılırsa barış gelecek çekişmeler bitecek dünyanın geliri dünyanın ortak
refahı için harcanacaktı. Ne var ki gelişmeler beklentilerle aynı yönde olmadı.


Amerika
Birleşik Devletleri bu dönemde dünyaya liderlik edebilecek bir olgunluk içine
girip barışa önderlik edemedi, hatta tam tersine birçok bölgesel savaşın ya
düzenleyicisi ya da yönlendiricisi konumunda oldu.


Karşısında onu
dengeleyecek bir gücün olmaması Amerika Birleşik Devletleri’ne küstahça hareket
edebilme olanağı verdi ve Amerika Birleşik Devletleri bunu aşacak bir olgunluğa
erişmediğini her fırsatta ortaya koydu.


Bugün
geldiğimiz aşama soğuk savaşın sağladığı güç dengesinin, bugünkü dengesiz güç
durumundan daha iyi bir durum olduğunu gösteriyor. Bütün bunlar bize gelecekte
küreselleşmenin bir başka paradigma değişimi ile sona erebileceğini gösteriyor.


Türkiye
Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana sosyal ekonomik ve kültürel bir değişim
yaşıyor. Bu değişimin ekonomi açısından birçok dönüm noktası var. Değişimin
giderek hızlandığı ve farklılaştığı son 35 yılda yaşamış dört dönüm noktası
önemli.


Birinci dönüm
noktası
1980’lerde başlayan ekonomik sistem değişikliğidir
Türkiye 1980 lere kadar arada bir değişim denemesi geçirmiş olsa da kamu kesimi
ağırlıklı karma ekonomik yapıyı 1980’lerden başlayarak özel kesim ağırlıklı
hale getirmeye yöneldi ve bu alanda epeyce yol aldı.


İkinci dönüm
noktası
2001 ekonomik krizidir. Bu kriz eski yapıyı, eski
düşünceleri ve dayanaklarını büyük ölçüde tasfiye ederek paranın en kutsal
değer hale gelmesine yol açtı. AKP’nin iktidara gelişinde 2001 ekonomik krizi
son derece ağırlıklı bir rol oynadı.Birinci ve ikinci dönüm noktalarının
geçilmesi sonuçta bir esnaf iktidarına zemin hazırladı.


Üçüncü dönüm
noktası
, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin
güdümünde ki büyük Orta Doğu Projesi’nde rol almasıdır. Bu Türkiye’yi Orta
Doğu’dan uzak durmayı Öngören altın kuraldan uzaklaştıran tarihi bir karardır.


Dördüncü dönüm
noktası
çok uzun bir süreden beri Avrupalı olmayı hedeflemiş
ve bu yolda Avrupa birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlamış olan ülkenin
küresel kriz sonrasında değişen eğilimleri sonucunda Avrupa’dan giderek
uzaklaşmaya başlamasıdır.


Türkiye’de
geçmişte sanayici büyük çiftçi tüccar asker ve bürokrat tek başına ya da
birlikte temsil edilebilecek şekilde iktidar olmuştu. 1960’larda işçiler
iktidar olacakmış gibi görünüyordu ama olmadı. Esnaf ise ilk kez 2002 sonunda
iktidar oldu.


Özal iktidarı
sırasında da iktidarda küçük bir payı olmuştu ama ilk kez tek başına iktidara
gelmesi 2002 seçimiyle oldu.


Esnaf
dediğimizde mutlaka iktidar sahiplerinin esnaf olması gerektiği
anlaşılmamalıdır. Esnaflık tıpkı bürokratlık gibi biraz da zihniyet
meselesidir. Esnaf hem emeği hem de sermayeyi temsil eder. Halkın içinde olduğu
için dertlerini ve basit sorunlarını en iyi bilen kesimdir. Esnaf iktidarında;
çözümler, destekler ve ilgi göçle gelip te bir türlü kentli olamamış olan,
geleceği sıkıntılı algılayan insanlara yöneldi ve büyük oy desteği sağladı.


Türkiye’nin
değişimi açısından hedef olarak aralarına girmeye çalıştığı Avrupalı
devletlerden en büyük farkı, esnafın iktidar olması meselesidir.


Bu farklılığın
temel nedenlerinden birisi Avrupa’da esnafın sayıca ve güç olarak çok geriye
düşmüş olmasına karşılık Türkiye’de tam tersine sayıca artmış ve güçlenmiş
olmasıdır.


Türkiye’nin içine
girmeye çalıştığı Avrupa ailesinde hiçbir ülkede esnaf iktidarı söz konusu
değildir. Ya sermayenin tarafındaki muhafazakârlar ya da emeğin tarafındaki sol
partiler, ya da her iki kesimin oluşturduğu koalisyonlar siyaset dümenindedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik sosyal ve kültürel değişimi aralarına
katılmaya çalıştığı gruptan farklı bir yöne doğru hareketlenmiş bulunuyor.


Türkiye bu
dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümü ile Orta Doğu’nun liderine
soyundu. Ne var ki bu liderliği yürütemedi. Başlangıçta Avrupa ailesine
katılmayı hedeflemiş görünüyordu. Son dönemlerde tersi söylemler gündeme
gelmeye başladı. Bir süre sonra çok daha net bir yön düzeltmesi olması
kaçınılmaz görünüyor.


Yani Türkiye
ya Avrupa’dan başka bir yöne doğru gidecek ya da Türkiye’yi yeniden Avrupa’ya
yönlendirecek bir iktidar değişimi olacaktır.


AKP, iktidara
ekonomik kriz sonucunda geldi. Ekonomi AKP’nin iktidara geldiği ortamdan daha
kötüye gitmedikçe, insanlar o referans tarihindeki durumdan daha kötü duruma
düştüklerini görmedikçe, AKP’nin ekonomi kökenli bir gelişmeyle iktidarı
kaybetmesi pek olası görünmüyor.


Ekonomik
krizlerde ilk ve en büyük darbeyi esnaf alır. Satışları düşer para kazanamaz
hale gelir, hatta bir bölümü işini tasfiye eder. Esnaf ancak o zaman Siyasal
iktidardan desteğini çeker. İlginç bir biçimde bugün esnaf, kendi iktidarına
son verebilecek en önemli güç gibi duruyor.