MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// Yusuf Karataş : Yeni rejimin ‘fetih’ projesi: Kanal İstanbul


Yusuf Karataş
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şubat ayında yapılan AKP İstanbul İl Kongresinde “Kanal İstanbul’u inadına yapacağız” demişti <www.evrensel.net/haber/426715/cumhurbaskani-erdogan-insan-haklari-e ylem-planimizi-sali-gunu-aciklayacagiz-dedi> . Ancak önceki gün Millet Kütüphanesi’nde gençlerle yaptığı etkinlikte söyledikleri, bu projenin Erdoğan için inattan çok bir hayat-memat meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Gençlerin Kanal İstanbul ile ilgili sorularına yanıt veren Erdoğan, “Montrö Sözleşmesi ile uzaktan yakından alakası yok. Burada kendi bağımsızlığımızı, kendi egemenliğimizi tamamen tesis ettiğimiz bir eser kazandırıyoruz” diyor.
Montrö Sözleşmesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının denetimi ile ticari ve askeri gemilerin geçişini düzenlemesi bakımından Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler için hem ekonomik ve hem de askeri-güvenlik bakımından büyük önem taşıyor. Bu sözleşmenin en önemli maddelerinden biri de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin girişini ve kalış sürelerini (21 gün) kısıtlaması ve bu gemilerin tonajını (küçük savaş gemileri) sınırlandırmasıdır.
Bilindiği gibi ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistler ve onların askeri gücü NATO, Rusya’yı “yakın tehdit” ve Çin’i de “yükselen tehdit” olarak tanımlıyor. Bu tehdit tanımlamasına bağlı olarak Karadeniz, batılı emperyalistlerin Rusya’yı kuşatma/sınırlama stratejileri bakımından en kritik halkalardan birini oluşturuyor. Son günlerde NATO destekli Ukrayna ile Rusya arasındaki gerilimin tırmanmasında Karadeniz’deki egemenlik mücadelesi öncelikli bir yer tutuyor. Rusya, Ukrayna ile yaşadığı gerilime bağlı olarak 2014’te Karadeniz’deki egemenlik mücadelesi için stratejik bir önem taşıyan Kırım’ı ilhak etmişti. Şimdi NATO destekli Ukrayna Kırım’ı geri almak istiyor -ki, Kırım Tatarlarının “hamiliği” rolü üzerinden Erdoğan iktidarı da Ukrayna’yı destekliyor.
Bu tabloya bakınca Kanal İstanbul Projesi ve bu projenin Montrö Sözleşmesi’nin dışında bırakılması tartışmalarının neden önem taşıdığı ortaya çıkıyor. Erdoğan, Kanal İstanbul için “Egemenliğimizi tamamen tesis edecek bir proje” derken aslında bu proje ile Türkiye’nin bölgedeki egemenlik/paylaşım mücadelesine bağlı olarak yeni bir pozisyon almasından söz ediyor.
Erdoğan’ın şubat 2011’de “NATO’nun Libya’da ne işi var?” demesinden bir hafta sonra Türkiye’nin bu müdahaleye ortak olmasından ve ardından da Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunmasından bu yana Erdoğan iktidarı, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve şimdi de Karadeniz’de ortaya çıkan her gerilim-çatışmaya taraf olmakta, yayılmacı emellerle bu alanlarda pozisyon tutmaya çalışmaktadır. İktidar ve medyadaki sözcüleri bu yayılmacı ve savaş kışkırtıcısı politikayı, “Büyük güç olmak” ve “İmparatorluğun mirasına sahip çıkmak”la açıklıyorlar.
Karadeniz emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinin yeni merkezlerinden biri haline gelirken “Büyük güç olma” iddiasındaki Erdoğan iktidarı, bu sürece seyirci kalmak istemiyor. Bu yüzden dün “Birileri zafer diye yutturmaya çalıştı” dediği Lozan’ı ayak bağı olarak görürken bugün de Montrö’den kurtulmak istiyor.
Ancak Lozan, Montrö gibi cumhuriyet rejiminin kendi egemenliğini tesis etmesinin temelini oluşturan anlaşma/sözleşmelerle hesaplaşma, sadece yayılmacı emellerle açıklanamaz. Çünkü Erdoğan iktidarı ve kader birliği yaptığı tekelci burjuva çevreler bu hesaplaşmayı aynı zamanda içeride faşist bir rejim inşasının dayanağı olarak da kullanmaya çalışıyorlar.
Öyleyse her fırsatta İstanbul’un fethinin Osmanlı’yı dünya tarihinin en önemli devletlerinden biri olarak tescillediğinden söz eden Erdoğan için Kanal İstanbul’un hem yayılmacı emellere bağlı olarak yeni bir pozisyon alma ve hem de içerideki rejim inşası bakımından bir ‘fetih’ projesi olarak anlam kazandığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de Erdoğan’ın 2023 manifestosunu açıklarken Kanal İstanbul’u 1071 Malazgirt zaferi, 1453 İstanbul’un fethi gibi Türk tarihinin önemli dönüm noktalarının bir devamı, Türkiye’nin bölge ve dünyadaki pozisyonunu değiştirecek büyük bir proje olarak sunması sebepsiz değildir. Çünkü şanlı geçmiş zincirinin bir halkası olarak sunulan bu proje, “güçlü devlet, büyük millet” söylemi eşliğinde faşist inşanın harcına dönüştürülmek isteniyor.
Sonuç olarak Kanal İstanbul, yeni anayasa, “Topluma zorla giydirilen bir deli gömleği” denilerek Anayasa’dan bile kaldırılmak istenen laiklik, Osmanlı’nın mirasçısı olma iddiasıyla sürdürülen yayılmacı politika, Kürt sorununun dışarıdaki savaş ve içerideki baskı politikalarının dayanağı olarak kullanılması, kadın-erkek eşitliğinin fıtrata aykırı bulunup İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması gibi aslında birbirinden ayrı görünen politikalar bir ve aynı zincirin halkaları olarak anlam kazanıyor. Bu zincir, tekelci burjuva gericiliğin çıkarları için işçi sınıfı ve halkları bağlayacak bir baskı rejimini inşa etmek için kullanılmak isteniyor.
Gelinen yerde Kanal İstanbul, tekelci burjuva gericiliğe dikensiz gül bahçesi yaratmak için faşist bir rejim inşasına yönelen tek adam iktidarı ile haramilerin saltanatını yıkmak isteyen halk güçleri arasındaki mücadelenin önemli alanlarından biri haline gelmiştir.

Bir cevap yazın