MİLLİ KALKINMA & KÖY ENSTİTÜLERİ & MİLLİ KALKINMA PROJELERİ


ORAJ POYRAZ : CANAL ISTANBUL için ben de birkaç
kelime yazdım
 

1) Boğazlardaki trafiği ücretli bir kanala
yönlendirmek mümkün değildir.
 

Sivil ulaşım açısından Boğazlar uluslar arası
su yoludur ve serbestisinin korunması için başta ABD olmak üzere bütün dünya
ülkeleri karşımızda dikilir.


Sivil gemi trafiği Montrö’nün kısıtlamaları
dahilinde değildir.




Askeri gemi trafiği söz konusu olunca Montrö
anlaşması buna engeldir.


Bu anlaşma bütün taraf savaş gemilerini
sınırlar ama yalnızca Türkiye’yi kısıtlamaz bu yönüyle bizim için bir köstek
değil destekdir.


ABD ve batılı donanmaların ülkemizi diğer bütün
denizlere ek olarak Karadenizden de kuşatmasını sınırlar ve engeller.


Benzer şekilde Rusların Karadeniz donanmalarını
boğazlardan geçecek ölçüler dahilinde küçük tonajlı tutmaya zorlar ve bizi ek
olarak Akdeniz’den kuşatmalarının önüne hayli zorluk getirir.


Montrö anlaşmasının bize yarattığı bir engel
yoktur tam tersine bütün taraflara engel yaratır.


Aklı başında milli menfaatleri önceleyen bir
vatanseverin bu yönüyle Montrö Anlaşmasına karşı olmasını anlamak mümkün
değildir.
 

Kaldı ki bize bir köstek olarak öne sürülen
Montrö sözleşmesi büyük oranda askeri gemi trafiği ile ilgilidir ve boğazlardan
geçen askeri gemi trafiği toplamın çok azıdır.


Yani askeri gemi trafiği öyle anlamlı bir
hacimde değildir.


Doğrusu askeri gemileri yapılacak kanala
yönlendirmek de hayli zorlu bir iştir.




Amaç boğazları ULUSAL bir su yolu haline sokmak
ve deniz trafiğini dilediğimiz şekilde yönetmek durdurmak bazılarına engel
koymak ise bu hayli zorlu bir iştir.


Tarihte Osmanlı döneminde bile Boğazlar pek çok
düşman ülkeye açık olmuştur.


Osmanlı’nın denizlerde can düşmanı olan
Cenevizlilerin bile Kırım’da ticaret kolonileri olmuştur.


Açıkçası Ceneviz ticaret gemileri İstanbul
Boğazından sultanlara bakarak İstanbul silüetini izleyerek yüzyıllarca
geçmiştir.


Boğazları tam olarak kapatmak ya da belirli
ülkelere yasaklamak ancak dünya savaşlarında olmuştur.


Bu gün boğazların ulusal su yolu statüsüne
sokulması ancak büyük savaşların sonunda ve yine de geçici olarak olabilecek
bir iştir.


Çünkü sahildar ülkelerin hiçbirisi kalıcı bir
deniz blokajına razı olmaz.
 

2) Boğazlardan geçen gemi trafiği ise yıldan
yıla azalmaktadır. Evet bu azalmaya karşılık olarak gemi tonajları artmaktadır.
Boğazlardan geçen malın büyük bölümü petro kimya ürünleridir.


Bu ürünlerin boğazlardan emniyetle geçmesi için
alınabilecek ek önlemler vardır. Ve bu ürünlerin boğazlardan gemiyle değil ama
doğalgaz petrol boru hatlarıyla taşınması için yapılan devasa yatırımlar da
devam etmektedir.


Umuyor ve tahmin ediyorum ki önümüzdeki
yıllarda bu boru hatları tam kapasitelerine ulaştığında boğazlardaki petro
kimya yükü taşımacılığı azalacaktır.


Boru hatları yatırımları akılcıdır ve gerçek
çözüm de budur devam ettirilmelidir.


Ayrıca boru hatlarından ücret alma imkanı yasal
ve ahlaki olarak vardır.




3) İstanbul sürekli olarak büyümektedir. Ve
tarihinin en başından bu yana sürekli olarak su sıkıntısı yaşamış bir
metropoldür.


Halen hem dünya küresel olarak hem Türkiye hem
özelde İstanbul bir susuzluk sorunu ile karşı karşıyadır.


Her şey ideal şekilde yapılsa bile İstanbul’un
ek MEGA su temini projelerine ihtiyacı zaten vardır.
 

Kanal İstanbul için önerilen güzergah
İstanbul’un tatlı su kaynaklarının bulunduğu alandır.


Bu alanda İstanbul’a içme suyu temin etmek
üzere tarih boyunca yapılmış pek çok baraj ve tesis vardır.


Bunlara zaman içerisinde yine astronomik
miktarda paralar harcanmıştır.


Kanal İstanbul yapıldığında bu havzaların tuzlu
su ile kirlenmesi beklenen ve uyarılan bir konudur.


Ve bu su havzalarının alternatifi de yoktur.


Korkarım bu su havzaları yok olduğunda bu sefer
de İstanbul’a içme suyu temini için Karadeniz suyunu ters ozmoz yöntemiyle
arıtacak daha başka mega projeler için kaynak arayışları ve kamuoyu
kampanyaları başlatılacaktır.




4) Karadeniz’in ilk 70-80 metre altında bulunan
ve biyolojik yaşamı imkansız kılan hidrojen sülfür dolu zehirli tabaka bu güne
kadar hiçbir şekilde ortaya çıkmamış Karadenizde ani gaz çıkışları görülmemiş
kitlesel zehirlenmeler yaşanmamıştır.


Çünkü kimse bu güne kadar Karadenizi bu kadar
kurcalamamıştır.
 

Ancak dünyada kitlesel ölümlere sebep olan
böylesi göller vardır.


Bunların bazıları CO2 bazıları Metan biriktiren
volkanik göllerdir.


Organik artıkların dipte anaerop şartlarda
dekompozisyonu yoluyla oluşan hidrojen sülfür ve benzeri zehirli gazları biriktiren
nadir göller de vardır.




Hidrojen sülfür gazı küresel iklim
değişiklikleri sebebiyle ile jeolojik çağlarda kitlesel yokoluşları tetiklediği
öne sürülen son derece zehirli bir gazdır.


Hazar denizi de benzer bir yapıya sahipir.


Böylesi göl ve denizlerin ortak özelliği
termohalin dolaşımı olmayan kapalı havzalar olmasıdır.
 

Bu güne kadar böylesi bir durumun görülmemiş
olması bundan sonra olmayacağının garantisi değildir.


Özellikle yüzey ve dip akıntılarının
ayrışmasına sebep olacak ikinci ve sığ bir su yolunun Karadeniz dibinde bulunan
bu zehirli tabakanın Marmara’ya akmasına sebep olması beklenmektedir.


Bu yalnızca çürük yumurta kokusu ile rahatsız
edici bir durum yaratmanın ötesinde kitlesel zehirlenmeler de yaratması
beklenen bir afet halidir.




5) Bir amatör denizci olarak bu güne kadar
sayısız profesyonel denizcinin açıklamalarını okudum.


Hepsi de ortada var olan geniş ve beleş boğazı
kullanmak varken dar bir kanalı kullanmanın akıl dışılığından bahsediyor.


Hepsi de boğazlarda sanıldığı kadar çok bekleme
süresi olmadığını beklemelerin makul ve kabul edilir olduğunu belirtiyor.


Hepsi de Samatya Kumkapı açıklarında bekleyen
gemileri boğazlardan geçiş için değil yük bakım mürettabat değişimi ikmal gibi
diğer sebeplerden olduğunu söylüyor.


Hepsi de Bernoili ilkesi nedeniyle daralan bir
kanalda su akıntılarının şiddetleneceğinden bahisle büyük gemilerin bu kanalda
yürütülmesinin zorluklarından bahsediyor.


Hepsi de kanal derinliğinin az oluşundan
bahisle özellikle büyük gemilerin kendi motorlarının tahriki ile gidemeyeceğini
bunun kanal duvarlarına zarar vereceğini yine gemilerin bu kanalda duraklamak
için dahi demir atılamayacağını bu kanalda gemi geçişlerinin büyük oranda
römork hizmetlerine bağlı kalacağını söylüyor.


Profesyonel denizcilerin hepsi de boğazlarda
yaşanması muhtemel olan bir kazaya kıyasla bu dar su yolunda oluşabilacek bir
kazada çok daha ölümcül sonuçların olmasının beklenmesi gerektiğini belirtiyor.


Hepsi de bu kanalda arızalanan sorun yaşayan
gemilere römorklar yardımıyla yön vermenin çekmenin darlık sebebiyle çok zorlu
ve sorunlu olacağını söylüyor.


Bazıları Panama Kanalı gibi su terfi sistemi ve
kapıların kullanımını öneriyor.


O halde Panama Kanalı gibi bu kanal boyunca
tıpık Panama Kanalında olduğu gibi kanala paralel döşenmiş demir yolları
üzerinde yer alan çekici lokomotifler de düşünülüyor mu?


Kimse bundan bahsetmedi.


Doğrusu kanal etrafından güzel su manzarası
için arsa toplayanların böylesi bir endüstriyel manzarayı kabul etmesi hayli
zor olacaktır.
 

6) Projeyi anlatanların en çok ortaya
çıkardıkları unsur ise kanal boyunca 2 5 milyonluk yeni bir şehrin ortaya
çıkarılacağıdır.


Peki böylesi kalabalık ve sıkışık bir şehri
baştan bile bile içinden tehlikeli maddeler de taşıması beklenen dar bir
kanalın dibine inşaa etmenin akılcı gerekçesi nedir?




Halen ülkemizde yaşanmakta olan stagflasyon
döneminde elinde kalmış olan 2 5 milyonluk çoğunluğu da lüks olan konutlar
nedeniyle batamakta olan ya da kurtarılmakta olan dost(!) müteahhitlerin
haberlerini okuyoruz.


Peki elde patlamış ve ancak uluslar arası
zenginlerin satın alabileceği bu konutlar dururken ek 2 5 milyon konutu kimler
alacak?


Unutmayın ki sosyal medya başta Katar için
olamak üzere 250 bin tl üzerinde konut alanlara promosyon vatandaşlık
reklamlarının görüntüleri ile kaynıyor.


Elde kalan konutların satışı için Çince reklam
spotları dahi çekilmiş.


Elde kalan konutlar sorunu bu derece trajiktir.


Bu durumda dünyanın çeşitli milletlerinden 3-5
milyon zengine vatandaşlık vermek icap edecektir.


Kabul etmek gerekir ki, ülkenin demografik
yapısı daha şimdiden değmiştir.


Ülke post modern bilim kurgu filmlerdeki
Metropolis şehri gibidir.
 

Özellikle İstanbul’da ve başka pek çok yerde
içinde yapay göl kanal olan pek çok site vardır.


Bizim bu projeden anladığımız aslında yapılmak
istenenin bu sefer de içinde mega göl kanal manzarası olan yüksek korumalı,
lüks konutlardan oluşan bir siteler kenti yapılmasıdır.


İşin aslının belli ki deniz nakliyesi ve
denizcilikden çok bu kanal etrafına yapılacak su manzaralı konutlar olduğu
anlaşılıyor.


Daha şimdiden varsayılan kanal etrafında arsa
toplayan Katarlılara ilişkin haberler görüyoruz.


Yine meşhur(!) pek çok iş adamının bu bölgede
arsa topladıklarının haberleri var.


Üstelik eskiden halka açık olan tapu
sorgulamalarının artık engellendiğinin de haberleri var.




Peki bütün bunlardan ne anlamalıyız?


CANAL ISTANBUL içinde yapay kanal manzarası
olan mega bir toplu konut projesidir.


Dikkat edin C/Kanal I/İstanbul Projesinin
Türkçeye uygun olmayan Amerikan  tarzı
tamlama yapısı bile projenin aslında bir Amerikan projesi olduğunu bize
düşündürmektedir.
 

7) Türlü türlü mega projeler ile bütün Türkiye
nüfusunun İstanbul’a tıkıştırılması da bence şüphe ile karşılanması gereken bir
iştir.


Doğu ve Güney Doğu’nun boşaltılmasına yarayan
bu işin başka beklenmeyen sonuçları olabilir.




8) Devletin harcadığı her para aynı zamanda bir
ekonomik büyüme anlamı taşır.


Ama her yatırımın geri dönüşü aynı değildir.


Bu evinize yeni televizyon, cep telefonu
almaktan çok farklı değildir.


Devlet yalnızca ihaleler ile devasa çukurlar
kazdırsa ve sonra da başka ihaleler ile bu çukurları doldursa yalnızca ihale
alan firmalara aktardığı kaynakların bütün tedarikçiler çalışanlar eliyle
ekonomiye dönmesi dahi bir büyüme değeri taşır.


Alt yapı yatırımları da bu şekilde proje devam
edene ve bitene kadar ekonomik büyüme değeri taşır.


Ancak tek amacı ekonomiye taze para enjekte
etmek olan atıl projeler ya da alt yapı projelerinin ihaleler sonlandıktan
sonra bir üretim değeri yoktur.


Böylesi projeler tek atımlık barut gibidir
bitince üretim değeri taşımaz.


Ve devletin bu yollar ekonomiye para enjekte
etmesi sürekli bir ihtiyaç halini alır.


Kaldı ki devletin bu şekilde atıl projelere
mega ölçeklerde kaynak aktarması özel sektöre kredi alanı da bırakmamaktadır.


Ekonomi karar vericilerinin Türk halkının
tasarraf kapasitesini üretken yatırımlar için kullanmaya kara vermesi gerekir.


Ülkenin gerçek, kalıcı ve sürdürülebilir
istihdam sağlayan üretim tesislerine ihtiyacı vardır.
 

9) Dövize dayalı, hasta uçuş geçiş müşteri
garantili, uluslar arası tahkimin garantileri ile yapılan ihalelerin zararları
çok büyüktür.


Bu güne kadar bu şekilde yapılmış projelerden
çok azı verilen garantilerin üzerinde ciro etmiştir.


Ve pek çoklarının uzun yıllar dolara bağlı
olarak verilen garantiler nedeniyle kamu maliyesinde kara delikler oluşturması
beklenmektedir.


Ve bu ihale tarzı söylendiği gibi halkın
cebinden para çıkmadan hizmet kazanmasına yaramamıştır.


Kuvvetle muhtemel ülkemizde dövizin kurların ve
faizlerin hükumet tarafından kontrol altında tutulmasının en büyük amacı da
işte bu dövize bağlı olarak garanti edilen projelerin kurda olması beklenen
büyük artışlar ile dayanılamaz boyutlarda bütçeye ek külfet getirmesi
endişesidir.


Türkiye kur döviz faiz üzerinde narh
uygulamaları yapması nedeniyle artık fiilen kontrolü kur rejimine geçmiştir.


Bu nedenle ortaya çıkan bütçe açıkları ve cari
açık için gereken kaynakları serbest piyasa eliyle bulması imkansız olmuştur.


Bundan sonra ancak devlet eliyle sendikasyon
kredisi bulmak imkanı kalmıştır.


Ayrıca ülkenin ekonomik şartları nedeniyle
kredi risk puanı hayli yükselen ülkenin uygun şartlarda kredi bulması da çok
zora girmiştir.




10) Ülkemizde halkın ve devletin borçlanma
olanaklarının tamamı kullanılmıştır.


Satılabilir bütün kamu varlıkları satılmıştır.


Yabancıların arzu ettikleri şartlarla pek çok
imtiyaz şirketi kurulmuş ve bunlar da satılmıştır.


Bu günlerde kitlesel ölçekte vatandaşlık
satışları başlamıştır.
 

Borsacıların tabiriyle şimdiki para karşılığında
gelecekte elimizde olması beklenen her şey satılmıştır.


Özetle Türk halkı ve devleti bütün
varlıklarıyla Long Pozisyon almıştır.


Ve daha şimdiden bu pozisyondayken hem yerel
hem küresel risklerle karşılaşmıştır.


Borsalarda margin trade yapanların bir gecede
iflas etmesine benzer şekilde bu pozisyon çok tehlikelidir.


Piyasa şartları beklentilerin aleyhinde
gelişirse ki bizde olan da tam olarak budur elde olan varlıklar da tasfiye
edilerek, değişen kur, faiz, oranları nedeniyle devleşmiş borcun bir bölümü
tasfiye edilir.


Bu nedenle bir gecede saçlarına ak düşmüş
arkadaşlarım vardır.


Biz işte sürekli ve giderek tırmanan artık
logaritmik ölçeklerle ifade edilebilen grafikler ile gösterilebilecek borçlanma
eğrileri ile tam da buradayız.




Pazarlarda ürünlere narh yani azami fiyat
kısıtlaması uygulamasını yaşı küçük olanlar bilmez.


Ama Türkiye böylesi günlerden serbest piyasa
ekonomisi dönüştü.


Narh uygulaması olduğunda o mal piyasadan
kaybolur o malın karaborsası oluşur.


Çünkü üretici ve tacir pahallıya alıp ucuza
satmak istemez.
 

Faizler ise paranın fiyatıdır.


Bir parayı kullanmak için ödediğiniz kira
bedelidir.


Eğer devlet faizlere NARH uygularsa ne olur?


Diğer ürünlerde olduğu gibi o ürün piyasadan
kaybolur ya da karaborsası oluşur.


Ancak devletin ekonomik yaşamda bütün
bankacılık sisteminin yakasına yapıştığını düşündüğümüzde ortaya başka iki
sonuç çıkacak.


Kamu bankaları görev zararı üretecek ve bu
zararı merkezi bütçeye devredecek, sonuçta ortaya çıkan borç ulusal bütçeden
karşılanacak.


Özel bankalar ise bankacılık faaliyetlerin
sınırlayacak pazar payını küçültecek belki de ülkeden çekilecek.


Kısacası ülkemiz en azından bir yıldır PARANIN
FİYATINA/FAİZLERE NARH uygulanan bir ülkedir.


Bunun ülkemiz için hayırlı olmasını kimse beklemesin.




Ben kişisel olarak beni dinleyen bütün
dostlarıma akraba ve ahbaplarıma 1984 2002 krizlerinden çok daha ağır bir kriz
için hazırlanmalarını öneriyorum.
 

Sevgiler saygılar


Oraj POYRAZ




E-POSTA : 0raj.p0yraz@neomailbox.net


E-POSTA : oraj.poyraz@openmail.cc

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir