YERLİ & YABANCI BASIN & MEDYA – GÜNCEL HABERLER & RÖPORTAJLAR & SANSÜR


“İngiltere’de olsa asla affetmezlerdi”
diyenler bu yazıyı okusun… O mesajı yayımlayanlara bakın ne olmuş


Mehmet Ömer Dedeoğlu yazdı


11.03.2020


Katharine
Teresa Gun ismini hiç duydunuz mu? Kim olduğundan ve yaptıklarından bahsetmeden
önce gelin 2003 yılına geri gidelim. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının
ardından Afganistan’ı işgal eden II. Bush Beyaz Saray yönetimi; başkan
yardımcısı Dick Cheney, savunma bakanı Donald Rumsfeld ve ulusal güvenlik
danışmanı Condolezza Rice gibi neo-con şahinler/soytarılar önderliğinde, Irak’ı
ve Saddam Hüseyin’i “terör sponsoru rejim” yaftası yapıştırarak hedef
tahtasının tam ortasına yerleştirirler.


Saddam
Hüseyin’in bir nükleer program kapsamında “kitle imha silahları” elde etmesine
çok az zaman kaldığını, bu doğrultuda ellerinde çok sağlam kanıtlar olduğunu
söylerler (bu kanıtları sağlayan Iraklı kaynağın daha sonra Saddam muhalifi bir
düzenbaz olduğu anlaşıldı). İlk körfez savaşından sonra uygulanan ambargolarla
bırakın uranyumu, ağrı kesici ilaç bile bulunamayan Irak’ta, mobil ve gezici
tır laboratuvarlar içinde nükleer ve kimyasal silahlar geliştirildiğine dair
bir uydurma ile müttefiklerini ve dünya kamuoyunu Irak’ın işgali için ikna
turuna çıkarlar. Dick Cheney ve ekibi katıldıkları tüm yayınlarda “kitle imha
silahları” diye diye insanların beynini yıkamaya çalışırlar. Nihai darbe ise
yalana ortak ettikleri, güvenilirlik abidesi emekli komutan, dışişleri bakanı
Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunda, 5 Şubat 2003’te
verdiği, yalan ve uydurma bilgilerle dolu sunumu olur. “Hadi biz politikacılara
inanmadınız, kahraman asker de mi yalan söyleyecek?” diyerek Birleşmiş
Milletler’in Irak’ın işgali ile ilgili karar verme sürecini iyice etki altına
alırlar.


Saddam Hüseyin
rejimine iktidarı bırakmaları için süre verilir ve eğer buna uymazsa “Amerikan
Savaş Makinesi”nin gazabına uğrayacağı tehdidi savrulur. Sam Amca, Irak halkını
Saddam ve ailesinin zulmünden kurtarmayı ve bu kadim topraklara demokrasi
götürmeyi kafasına koymuştur!


Bütün büyük
şehirlerde savaş karşıtı gösteriler düzenlenir, ABD ve müttefikleri bundan
vazgeçirilmeye çalışılır. Dünya kamuoyunun geniş bölümü savaş için öne sürülen
sebepleri yeterli ve inandırıcı bulmamıştır ve ikna olmamıştır…


Tam da bu
ortamda, yazımızın 29 yaşındaki kahramanı, Katharine Theresa Gun, GCHQ-Government
Communications Headquarters (Hükümet İletişim Merkezi) isimli İngiliz
istihbarat kurumunda Mandarince-Çince çeviri uzmanı olarak görev yapmaktadır.
Tayvan doğumlu Gun, İngiltere’nin Durham Üniversitesinde Japon ve Çin dilleri
üzerine eğitim aldıktan sonra başka bir yerde iş bulamadığı için gazetede
gördüğü ilan aracılığıyla başvurduğu GCHQ’da çalışmaya başlar. Esas görevi
Çince belgeleri veya dinleme kayıtlarını İngilizceye çevirmektir.


AMERİKAN
İSTİHBARATINDAN MESAJ GELİR


Kendisi için
sıradan bir cuma günü olan 31 Ocak 2003’te, Amerikan istihbarat kurumu NSA-National
Security Agency (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) üst düzey yöneticilerinden Frank
Koza imzalı bir e-postayı tesadüf eseri okur. Mesajda Koza, Güvenlik Konseyinde
bulunan ve Birleşmiş Milletlerin Irak işgali için yapacağı oylamada belirleyici
rol oynayacak olan Angola, Bulgaristan, Kamerun, Şili, Gine ve Pakistan’ın
BM’deki çalışma ofislerine gizlice ve yasadışı yollarla dinleme cihazları
yerleştirmek için yardım istemektedir. Bu talep, küresel diplomatik ilişkileri
belirleyen Viyana Konvansiyonuna aykırıdır. Gun okuduklarına inanamaz,
sinirlenir ve e-postanın yazılı bir kopyasını alarak evine gider. Hafta sonu
boyunca ne yapması gerektiği konusunda yaşadığı iç çatışmanın ardından yazıyı
gazeteci tanıdıkları olan eski bir arkadaşına verir.


2 Mart Pazar
günü bu e-posta, The Observer isimli İngiliz gazetesinin birinci sayfasında
yayınlanır. GCHQ’da yapılan İç soruşturma sırasında genç kadın, bağlı olduğu
birimin müdürüne, belgeyi kendisinin sızdırdığını itiraf eder ve tutuklanır.
Geceyi polis merkezinde geçiren Gun serbest bırakılır ve sekiz ay sonra, 13
Kasım 2003’te 1989 tarihli “Resmi Sırlar Kanunu” 1. Maddesini ihlal ettiği
gerekçesiyle savcılık tarafından suçlanır. 25 Mayıs 2004’te dava mahkemeye
taşınır. Gun “suçsuz” olduğunu savunur, “21. Yüzyılda biz insanların,
sorunlarımızı çözmek için hala birbirimizi bombaladığımıza inanamıyorum” der.
Savcılık, belki de dava derinleşir ve uzarsa, Irak savaşının hangi yasal
temellere dayandığı, yani yasadışı olduğu ve bunun da İngiliz hükümet
yetkilileri tarafından bilindiği ortaya çıkacak ve mahkeme kayıtlarına geçecek
korkusuyla mahkemeye delil sunmaz ve davadan vazgeçer. Konuyu temel hak ve
özgürlükler ekseninde gören yargıç da dosyayı kapatır.


Günün sonunda,
Katharine Gun belki devlet sırrı sayılabilecek bir belgeyi basına sızdırarak
suç işlemiştir. İngiliz hukuk ve adalet sistemine göre ise, yasadışı saydığı
bir savaşta meydana gelebilecek can kayıplarını önlemek için Gun’ın halkı
bilgilendirme amacıyla yaptığı bu eylem, işlediği suçtan daha önemlidir, halkın
haber alma ve evlatlarını ölüme niye yolladığını bilme özgürlüğü her şeyin
üzerindedir. Yani halkın haber alma özgürlüğü, halkın olanları bilme hakkı,
vatana ihanet gibi görülebilecek bir suçtan bile önemlidir.
        


SADEDE
GELİRSEK


Vatan dediğimiz
zaten ulusu meydana getiren insanlar değil midir? İnsan olmasa vatan, yavan
topraktan başka nedir? Emperyalist İngilizler bile kendi halkının haber alma
özgürlüğüne bu kadar önem verirken yurtdışında ülkesi için canlarını veren
evlatlarının, istihbarat görevlileri de dahil olmak üzere, kimliklerini bilmek
Türk ulusunun hakkı değil midir? Bu bir devlet sırrı sayılabilir mi? Hele de bu
bilgi zaten daha önce kamuoyuna yansımışsa, bunu haberleştiren ve yurtsever
oldukları kanıtlanmış, mesleğine sevdalı gazetecilerin hapse atılması hangi
mantığın veya mantıksızlığın sonucudur? Soruşturmak, değerlendirmek tabi ki
savcıların hakkı ama ülke yansa dahi kaçmayacak ve onunla birlikte yanacak
kadar vatanına bağlı bu insanların tutuklu yargılanması ne kadar gereklidir?
Türkiye’nin bu ortamında gerçekten tarafsız yayın yapmayı başaran, hiçbir
görüşü dayatmayan veya kayırmayan yegâne haber sitelerinden birisine, Odatv’ye
erişimi engellemek hangi akıl dışılığın ürünüdür?


Bu genç
kardeşlerimiz ülkemizin geçmişinden gelen, yurtsever gazetecilik damarının,
geleneğinin önemli temsilcileri, kolay yetişmeyen değerleridir. Gün gelecek
izledikleri tarafsız ve yurtsever yayın titizliğine istisnasız herkesin çok
daha fazla ihtiyacı olacaktır. Ayrıca bu tarz tutuklamalar Türkiye’nin aleyhine
çalışan güçlerin değirmenlerine su taşımaktadır, ülkemizin giderek daha da
yalnızlaşmasına sebep olmaktadır…


Bir an önce bu
hatalı tutumdan vazgeçilmesini umarak; Odatv’ye, Barış Pehlivan’a, Barış
Terkoğlu’na ve kıymetli ailelerine geçmiş olsun dileklerimizle…
      


Not: Katherine
Gun öyküsünü detaylı anlatan “Official Secrets” isimli 2019 yapımı bir film de
varmış.


Mehmet Ömer
Dedeoğlu


Odatv.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir