Kardeşlik ve Masonluk


KAYNAK : http://srecaio.blogspot.com.tr/2016/11/kardeslik-ve-masonluk.html


Fraternis grupları ve fraksiyonları, ilk krallıklar, ilk sınıflı
toplumlar, hatta ilk ataerkil toplumlar ortaya çıktığından beri dünya düzenini
değiştirmeye, eski “Altın Çağ” değerlerini yeniden yüceltmeye,
atalarının bilgi ve inançlarını koruyup geliştirmeye çalıştılar.


Son devrimci imparator Julianus ve Roma’da Cumhuriyet’i kuran ve
geliştirmeye çalışan “Kardeşlik üyeleri” bunun en öndeki devamıydı.
Güney İtalya’da ideallerini yaşama geçirme yolunda adımlar atan Pythagoras
müritleri onları izledi. Eski Yunan’da ilk konfedere örgütlenmeleri ortaya
çıkaran Amphictyonic Konsey’in kurucuları da “Kardeşlik üyeleri”
arasındaydı. Eleusis gizem kültünün, Dionisos cemaatlerinin, Orpheus
hücrelerinin ve Mithra localarının yaratıcıları da aynı yoldaydı. Batı
Anadolu’da Truva’dan Frigya’ya dek “Büyük Anne” inancını korumaya
çalışanlar ve Çatalhöyük’ten gerilere, bilmediğimiz dönemlere dek bir
uygarlığın bilge kadınları da aynı idealin peşindeydiler.


Fraternis “köklü düşünce ve ideal koruyucuları”  12.yy. başlarında Fransa Albi’de, yeniden bir
araya geldiler. Beş bin yılı aşkın sürede, sınıflı toplumlardaki aydınlar
azınlığınca çeşitli görünümler altında sürdürülen ve temel amacı başlangıçtan
itibaren “uygarlığın yanlış gidişini düzeltip, eski temel ilkeleri restore
etmek” biçiminde belirlenmiş bir geleneğin son halkası olarak masonluk
ortaya çıktı. Ama masonluk nasıl oldu da sistemle uzlaşmış, muhafazakâr ve
açıkça egemen sınıf ideolojisinin yanında yer alan, en hafif ifadeyle “
pasif ve itici” bir örgüte dönüştü?


Aşırı sağcı, Katolik güdümlü, köktendinci Anti-Masonik iddia ve söylemleri
bir yana bırakalım. En objektif bakışla bile günümüze dek “mason
prototipi” eşitlikçi, paylaşımcı ve kardeşçe dünya idealini gerçekleştirme
özlemindeki Fraternis karakteristikleriyle ciddi bir uyumsuzluk sergiliyor. Bu
görüntüsüyle masonluk her şeyden önce “cinsiyet ayrımcısıdır.” Çünkü
kadınları kabul etmez ve yalnızca erkekler üye olabilir. “İnanç ayrımcısıdır.”
Çünkü yalnızca tek tanrılı dinlere inananları içine alır. Budistler, Hindular,
Shinto inananları, paganlar, ateistler ya da agnostikler (bilinemezciler) kabul
edilmez. Bir “yüce varlığa” (supreme being) inandığını beyan etmenin
yeterli koşul olduğu söylenerek, bu konuda Aydınlanma dönemindeki
“Deist” (Yaradancı) mason düşüncesinin esnekliğini taşır izlenimini
vermeye çalışsa da, özellikle Amerika’daki localar açıkça Evangelist-Baptist ya
da Presbiteryen “biraderlerin” denetimi altındadır.


Kökleri Judaizm’e taban tabana zıt, tanrıça kültürüne dayanan Fraternis’in
bir uzantısı olarak, bu durum epey ironiktir. Masonluk “İdeolojik
ayrımcıdır”, çünkü büyük bir çabayla kendini “apolitik” kılmaya
uğraşırken localarda siyasi ve felsefi tartışmaları kesin bir tavırla yasaklar.
Bitmek bilmez boğucu söylemlerin yinelendiği loca toplantılarında, kapitalist
sistemi tam olarak özümlemiş “protestan ahlakı” öne çıkarılır. Eski
Fraternis ideal ve “misyonu”nun izleri bugün bütünüyle silinip yok
edilmiş bir durumdadır.


Masonluk belli aralıklarla localarda bir araya gelen insanların
inisiyasyon ritüellerindeki o garip dramatizasyonlarla bir tür “gizli
örgütçülük” oynadıkları; bol miktarda ahlaki öğüt dinledikleri; çoğunlukla
“iş hayatımda ve kariyerimde yardımcı olur” diye ya da “nüfuz
elde etmek amacıyla” üye olmayı tercih ettikleri; arada belli hayır
işleriyle de iştigal ederek kimilerinde “bir işe yaradıkları” hissini
uyandıran; sevimsiz, antipatik, egemen sisteme bütünüyle entegre olmuş, çirkin
bir “burjuva derneği”nden başka bir şey değildir.


Bu dönüşümün başlangıcı, işin içine tapınak şövalyeleri kalıntılarının
girmesiyle ortaya çıkmış; Gül haç mistisizmi örgüt ideolojisine ithal
edildikten sonra hızlanmış, protestan reformlarıyla aynı saflarda buluşmasından
sonra netleşmiş, Batı’daki önemli burjuva devrimlerininin tamamlanmasının
ardından Aydınlanma ideallerinin terk edilmesiyle de son biçimini almıştır.


Bu değişimi ve Fraternis ideallerinin beş bin yıl boyunca ayakta kaldıktan
sonra Masonluk tarafından “hadım edilişini” daha açık olarak görmek
için, kısa bir tarih turu atmamız gerekiyor.


19.yy. başlarından itibaren aristokrasinin feodal ilişkilerine ve basit
tarım ekonomisine dayalı feodalitenin yerini, lokomotifi endüstri, vagonları da
ticaret olan kapitalizm aldı. 20.yy.ın burjuva cumhuriyetleri ve parlamenter
demokrasilerin kesin egemenliği altındaki dünyasında, o trenin makinist
koltuğunda “finans-kapital” oturuyordu artık. Yani banka sermayesi.
Dönem “çokuluslu şirketler” dönemiydi ve son derece ironik biçimde,
binlerce yıl boyunca başta Fraternis, çeşitli gruplarca savunulan
“enternasyonalist bütünleşme” idealini, burjuvazinin kaymak tabakası kendi
arasında çoktan yaşama geçirmişti. “Küreselleşmesi” istenen dünya ekonomisi ve
ticaretine, dev şirket gruplarını avuçları içinde tutan “finans-kapital
oligarşisi” hükmedecek; yeryüzünde “paranın lordları” tarafından denetlenmeyen
tek kaynak kalmayana dek “kenetlenme ve bütünleşme” operasyonu sürdürülecekti.


“Yeni Dünya Düzeni” denen modern mitos buydu işte: Finans-kapitali kontrol
eden birkaç bin “aile”; onlar hesabına çalışarak kendine yüksek yaşam
standartları kurabilen birkaç milyon “beyaz yakalı” ve bu azınlıkça nasıl
yaşayacağı, neler düşüneceği, nasıl eğleneceği, yaşamını nasıl sürdüreceği
kararlaştırılan altı buçuk milyara yakın “diğer dünyalılar”.


Marksizm, 19.yy.da Aydınlanma ideallerinin ihanete uğramasına bir tepki
olarak doğdu ve iktidarı eline geçirip toplumsal gelişimin frenine basan
burjuvazinin karşısına, devrimleri sonuna dek götürme görevini ”işçi sınıfına”
bir misyon olarak yükleyen kapsamlı bir ideolojiyle dikildi. Kapitalizmin
tekelleşme eğilimlerinin işleri bugünkü noktaya getireceğini Karl Marx daha
1860’larda sezmişti. 1912’de Rudolf Hilferding, finans-kapital olgusunu
saptayıp adını koydu. Lenin 1917’deki ünlü yapıtında, dönüşümün ayrıntılı bir
analizini çıkararak “Emperyalizm”in niteliğini deşifre etti. Ancak buna karşın,
yaşanan dönüşümün bugünkü dramatik “Yeni Dünya Düzeni” denen tiranlığa
dönüşmesinin önü kesilemedi. Sosyalizmin 1990’dan itibaren ideolojik anlamda
değil, ama “reel bir dünya sistemi” olarak çökmesi, bugünün “Küresel Eliti”nin
yani Çokuluslu Şirketler İmparatorluğu’nu yöneten “Finans Caesar”larının
işlerini bir hayli kolaylaştıracaktı.


Bir ironik nokta da, okyanus’un ötesinde ütopik bir “Yeni Roma” modeli
olarak dünyanın ilk eşitlikçi, özgürlükçü ve paylaşımcı toplumuna ev sahipliği
yapması tasarlanan Amerika’nın 19.yy. başlarından itibaren bu finans-kapital
oligarşisinin “karargahı” haline getirilmesiydi. Ama bu, ne bir prototip olarak
geliştirilip ileri götürülmesi düşünülen o “ideal cumhuriyet” idi, ne de
1770’lerde devrimin liderliğini üstlenen Franklin, Jefferson, Washington,
Revere gibi liderlerin tasarladığı “Masonik Devlet”. Büyü tersine dönmüş,
açgözlü ve saldırgan Roma İmparatorluğu, tarihin derinliklerinden çıkagelmiş ve
modern dünyanın güçleriyle donatılmıştı.


Eğer Fraternis geleneği ortadan kaldırıldıysa ve onun son halkası Mason
örgütleri, modern kapitalizmin finans-kapital oligarşisi tarafından asimile
edildiyse, bir zamanlar Sibyl’lar, Pythagoras, Roma cumhuriyetçileri,
Cathar’lar ve ardıllarınca bunca önemsenen, titizlikle saklanan, “güç getiren
bilgi” olarak görülen ünlü kitaplara ne oldu? 
Orijinaller hala varlığını koruyor mu? Eğer bir yerlerde bu kitaplar
“güvence altına” alınmışsa, şimdi kimler onları avuçlarında tutuyor? En
önemlisi bu kitapta ne yazıyor? Bu kitapların bir zamanlar gerçekten var
olduklarına dair hiçbir kuşku yok. İç savaşa dek Roma’da Capitoline’de
saklandıklarını kesin olarak biliyoruz. Fraternis ritüellerine temel oluşturan
“sırrı yitirme ve yeniden bulma” teması, büyük olasılıkla kitapların yok
olmadığını ve az sayıdaki inanmış mürit tarafından titizlikle korunduğunu
gösteriyor. Eğer Montsegur katliamından kaçırılıp kurtarılan “değerli hazine”,
tahmin ettiğimiz gibi bu kitaplarsa ve Cathar bilgeleri, onları korumak için
Tapınakçılarla işbirliği yaptıysa, Sibylline Kitapları (ya da adı her neyse) bu
belgeler doğrudan doğruya Masonlara aktarılmış demektir.


Son iki yüz yılda Mason locaları “ehlileştirilip” sisteme entegre hale
getirildiyse, ellerindeki bu değerli belgeler ne oldu? İki olasılık var. Hala
en üst düzey Mason liderlerce “gerektiği zaman kullanılmak üzere” bir yerlerde
saklanmaya devam ediyor. Ya da kötü olasılıkla, Tapınakçılar Yeni Dünya’ya
gizli gemi seferleri yaparken “Masonik ütopyanın merkezi” olarak tasarlanmış ve
Amerika’da bir yerlere saklanıp güvence altına alınmış bu kitaplar, çoktan
“Yeni Dünya Düzeni”nin lordlarının eline geçmiş durumda. Eğer durum buysa, söz
konusu kitapların gün ışığına çıkmasından umudumuzu bütünüyle kesebiliriz. Bu
kitapların içlerinde büyük olasılıkla dünyanın ve insanlığın tarihiyle ilgili
bilinen en eski kayıtları içeren ansiklopedik bir “zaman kapsülü”
olabilir.      


ABD’de, İngiltere’de, Kanada’da ve daha birçok ülkede Presbiteryen ve
Evangelist biraderlerin boy gösterdiği localar “umutsuz vaka”
konumunda. Çünkü büyük büyük mason dedeler iki yüz yıl kadar önce, yalnızca
kadınlara değil, idealin çekirdeğindeki en temel ilkelere bile gözünü kırpmadan
ihanet ettiler. İlkeleri sınıfsal hegemonya güdüleriyle rafa kaldırıp
Judeo-Hristiyan inançları kendi lehine kullanmak için, muhteşem bir U-dönüşü
yaptılar.


Masonlar, Fransız Devrimi’nin sıcak günlerine dek bir biçimde ayakta
kalmayı başaran o en eski ve temel ideali hâlâ sahiplendiğini iddia ediyor ve
“Gea’yla, tanrıça kültüyle, eşitlik ve özgürlük ülküsüyle ilgileri
olmadığını söylüyorsa, iki seçenek söz konusu. Ya geleneğin tarihinden zerre
kadar haberleri yok, ya da Biraderlerin gözlerinin içine baka baka, pervasızca
yalan söylüyorlar. Nedense, ikinci seçenek doğruymuş gibi geliyor.


Büyük Mason Üstatlarından, Fransız Devrimi’nin simge ismi Robespierre ne
derdi acaba, bugünkü hali görünce? Hani simgesi Tanrıça olan “Akıl
Kültü”nü kuran ve Fransa’daki bütün kiliseleri lağvedip Kybele’yi yeni
“Deist” anlayışın merkezine yerleştirmeye uğraşan büyük lider.
Devrimin sürekliliğiyle ulaşılacak yeni “Altın Çağ”ı simgelemek
üzere, ünlü heykeltıraş Joseph Chinard’a Paris’te “Génie de la
Republique” adıyla, Frigya Tanrıçası’nın heykelini yaptıran Robespierre.


Masonlara soruyorum. “Aydınlığa bir kadının eliyle ulaştım” diyen,
“Onursal Büyük Üstat” Pythagoras’ı okumaya, incelemeye vaktiniz oldu
mu? İlkin Sisam, sonra da Delphi’deki Sibyl’in tedrisatından geçip, Kroton’da
geleneğin ilk büyük ” Kardeşlik Örgütü”nü kuran ve Güney Italya’da
iktidara yürüyen Pythagoras’tan söz ediyorum. Okulunun kapısına Hermes’in bir
büstünü yerleştiren ve Delphi Sibyl’inin mağara girişindeki “Kendini
Bil” sloganını bir plakete yazdıran, “geometrinin babası”
Pythagoras. Sicilya ve Malta’daki, binlerce yıllık ” Dünya Anne”
tapınaklarında tefekküre dalan; düzenli aralıklarla Delphi’ye gidip Sibyl’a
saygılarını sunan; örgütünde kadınlara özel bir değer veren; “Et ve kanla
beslenen kişi, Dünya Anne’nin ilkelerine karşı gelir” diyen ünlü
vejetaryen bilge.


Masonlara sesleniyorum. Sırf şu günkü değil, son iki yüz yıl içindeki
bütün “aktivitenizle” tarihinizin büyük ustalarının, mezarlarında bir
o yana bir bu yana dönüp durmalarını sağlıyorsunuz. Yalnızca Pythagoras’tan,
Gracchus’tan, Julianus’dan, Jacques de Molay’dan falan da söz etmiyorum.
“Pergel ve Gönye” simgelerini ilk kez resmen kullanan, “The
Levellers” örgütünün özverili, idealist, militan lideri John Lilbourne’un
kemikleri sızlıyor mesela.


Fransa’daki en saygın locaya, başyapıtının adını vererek (Toplum
Sözleşmesi Locası) onurlandırdığınız, devrimin esin kaynaklarından Jean-Jacques
Rousseau…


Despot monarşinin karşısına sözünü esirgemeden, cesaretle dikilen ve bu
nedenle uzun süre Bastille’de yatmak zorunda kalan Voltaire; hani şu, adını
Sibyl’lardan (ve tabii Muse’lerden) alan “Dokuz Kız Kardeş” locasında
inisiyasyonu yapılan Voltaire…


Amerikan Devrimi için kelle koltukta bütün kolonilerde mekik dokuyan,
“Özgürlüğün Oğulları” örgütünün militan yöneticilerinden, Birader
Paul Revere…


Yine Amerikan Devrimi’nin simge isimlerinden, Judeo-Hristiyan inanç
sistemlerine yönelttiği keskin eleştirilerle de sivrilmiş, Deist liderlerden
Thomas Paine…


Özgürlüğün Oğulları örgütünün kurucu çekirdeği durumundaki “Sadık
Dokuzlar” grubunun liderlerinden, şu ünlü “Boston Çay Partisi”ni
örgütleyip, planları taverna köşelerindeki gizli loca toplantılarında
hazırlayan militan gruptan, Birader Thomas Crafts, sözgelimi…


Alayının kemikleri sızlıyor bugünkü halinizi gördükçe.


Sahi, “loca toplantıları” dedik. Sizin atalarınız öyle şık
döşenmiş, pırıl pırıl loca binalarında, gıcır önlüklerini ve mavi şeritlerini
çekip, eldivenlerini giyerek “geyik toplantıları” yapmazdı çocuklar;
Üstadı Azamlarınızın bunları çok iyi biliyor olması lazım. Saatlerce oturup
Protestan ahlâkı üzerine “cici çocuk” vaazları dinleyecek vakitleri
de yoktu pek. Kimse “Şu locaya bir kapağı atayım, iş ilişkilerimde çok
faydası olur” gibi köylü kurnazlıklarını da aklından geçirmezdi. Bıçak
kemikteydi çünkü post pahalıydı, kelle koltuktaydı. Bulunan her kenar köşe
mekân, köhne bir taverna, şehir dışındaki terkedilmiş bir çiftlik, güvenli bir
yerdeki herhangi bir Biraderin evi, onlar için “loca”ydı.
“Lacilerini çekip”, ritüelcilik oynamakla uğraşacak hali yoktu
kimsenin. Bir küçük hata, bir yanlış adım, sızacak bir bilgi ya da rahat
davranışların vereceği bir tek küçük açık, Amerika’da koloni valilerinin,
Fransa’da XVI. Louis’nin cellatlarının, İngiltere’de I. Charles’in
muhafızlarının elinde ölmek demekti. Onların boş laflar ve gösterilerle işi
yoktu kısacası, onlar “devrim” yapıyorlardı. 1640’ta İngiltere’de,
1776’da Amerika’da, 1789’da da Fransa’da. Hani Türk filmi repliği vardır ya,
“Senin annen bir melekti yavrum” diye; işte sizin atalarınız da
“devrimciydi” çocuklar.


Eğer aralarından nüfuzlu, uyanık ve “mal mülk sahibi” olanlar,
iktidarı ellerine geçirdikten sonra su koyuverip, büyük bir panikle idealleri terk
etmeye ve Protestan keşişlerle işbirliğine gitmeye kalkmasaydı, o devrimler de
“Burjuva Cumhuriyeti” ile falan durmayacak; beş bin yıllık
“Büyük Anne” idealine, yani tam eşitlik, özgürlük ve paylaşıma dek
yürüyecekti. Ama burjuvazi bu işte, şişede durduğu gibi durmuyor.


“Fraternis”, uzun bir tarihe yayılmış yol haritası üzerinden
giderek, bunları anlatıyor. Üstelik her şeyi bu kadar üzerinize alınmanın da
gereği yok, Masonluk, Fraternis’teki uzun serüvenin yalnızca son birkaç
yüzyılını içermekte; çok da önemsenmiş falan değilsiniz yani. Asıl önemli
kısım, sizin “Cemaziyülevvel”iniz. Hani şu tüyleriniz diken diken
olarak reddettiğiniz, “Ana Tanrıça” kültü, Sibyl geleneği ve evrensel
“Altın Çağ” ideali.


“Sibylline Kitapları’nın bizle ilgisi yoktur” demiş Üstat
Kişi’lerinizden biri. Haberi olsa şaşardım zaten. O muhafazakâr, uzlaşmacı,
burjuva örgütü yapısı içinde gelenek öyle dumura uğramış ki, inisiyasyon
töreninde sunağın üzerine yerleştirilenin, ezelden beri büyük dinlerin kutsal
kitapları olduğunu sanıyor o bilgili üstatlarınız. Pythagoras da beş yıllık
“sessizlik dönemi”ni geride bırakan inisiye adayının önüne İncil mi
koyuyordu dersiniz, Sayın ” Worshipful Master”? Olur ya, Hristiyanlık
doğmadan altı yüz yıl önce, bütün bunlar malum olmuştur belki Kroton
bilgelerine. Roma’daki “Decemviri” üyeleri neyin üzerine yemin
ediyordu peki? İmparator “Dönek Julianus”, kurmaylarına Kitabı
Mukaddes’ten pasajlar mı okuyordu? Kilise’yle amansız bir mücadeleye giren
Cathar’ların “Kusursuz”ları, bildiğimiz Incil’i mi gözlerinden bile
sakınarak saklıyorlardı sizce? Sahi, ikinci derece ritüelinizdeki şifreniz
“Shibbolet”, Eski Ahit’in Yargıçlar kitabına mı gönderme yapar, yoksa
Eleusys Mitleri ve Demeter mi vardır ardında? “Üstat Mason” şifresi
“Maa Ha Bune” nedir peki? “Her Şeyi Gören Göz” olmasın
sakın? Hani piramidin tepesinde ışıldayıp, Güneş formundaki Tanrıça Hathor’u
simgeleyen, ünlü “Ra’nın Gözü”?


Sibylline Kitaplarında da anlatılan şu Phaethon mitindeki iki parlak ve
iri “göksel olgu” nedir acaba, hani Boğa Burcu’nun hemen üzerinde
beliriverenler? “Üstadı Azam”larınız hiç söz ettiler mi size? Haydi
biz hasbelkader, birinin “Marduk” oldugunu çözdük ya, ikincisi neyin
nesidir? Belki siz biliyorsunuzdur dedim de. Yoksa siz “Zanaat”in
babasının “Hiram Usta” olduğu; işin içine Eski Mısır’dan ezoterik
simgeler, Osiris gizemleri sızdığı geyiklerine gerçekten inanıyor musunuz?
Hayır, “duayen” demagoglarınızdan Albert Pike bile inanmıyor ve bıyık
altından gülüyordu da, o bakımdan.


Kaynak: Fraternis, Burak ELDEM.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet