SON DAKİKA

16:21 - JİTEM DOSYASI /// VİDEO : TERÖRİSTLERİN GÖRMEKTEN BİLE KORKTUĞU EFSANE KOMUTANLAR – EŞREF BİTLİS VE EKİBİ

16:05 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : En Ölümcül Helikopter Kayıpları

17:07 - JİTEM DOSYASI /// Sedat Peker’in iddiaları : JİTEM davalarında son durum ne ?????

17:13 - HAVACILIK DOSYASI /// VİDEO : ÜCRETSİZ DRONE EHLİYETİ NASIL ALINIR ????? DRONE LİSANS BAŞVURUSU – İHA-1 / İHA-0)

15:25 - HAVACILIK DOSYASI : Pilot Otorotasyon Eğitimi mi Yapıyordu ???

20:32 - HAVACILIK DOSYASI /// E. Hava Pilot Tümgeneral İrfan Sarp : Atatürk Havalimanı eski statüsüne yeniden kavuşturulmalıdır

17:00 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : NATO’nun gayrimeşru çocuğu : Gladyo

09:30 - GLADYO DOSYASI /// CEYHUN BOZKURT : GLADYO UNSURLARI ÜLKEMİZDE YENİDEN BİR DİZAYN PEŞİNDE !!

16:24 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Ölümcül Robinson R-44 Kazası

05:26 - HAVAYOLLARI DOSYASI /// VİDEO : Yolculara Asla Söylenmeyen 15 Uçuş Sırrı

15:19 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Kasaturadan kuantum fiziğine Gladyo

15:43 - DENİZLERİMİZ DOSYASI : TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – (Bölüm I – II – III – IV)

22:30 - GLADYO DOSYASI /// Hikmet Çiçek : BİR GLADYO OPERASYONU KIZILDERE VE SAMANLIKTA SAKLANANLAR !!!

14:15 - KONTRGERİLLA DOSYASI : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU “YEŞİL” KOD ADLI MAHMUTT YILDIRIM İLE İLGİLİ 40 YILLIK SIRRI AÇIKLIYOR

09:18 - DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’NUN VERDİĞİ BİLGİLER İLE İSTANBUL’DA 2 UYUŞTURUCU ŞEBEKESİ ÇÖKERTİLDİ. İŞTE YAZIŞMALAR !!!!!

08:09 - TAZİYE MESAJI : Teröristler tarafından döşenen el yapımı patlayıcının patlaması sonucu UZM. ÇVŞ. YUNUS EMRE YALMAN adlı askerimiz Şehit oldu. 1 askerimiz yaralandı.

19:00 - TAZİYE MESAJI : Tunceli’de Eren- 7 Operasyonunda yaralanan Jandarma Uzman Çavuş Burak Tortumlu hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit oldu.

18:22 - AK PARTİ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Erdoğan’ın Abisi İsmail Kahraman’ın Başkenti Neresi ???

18:17 - GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : 82’nci Vilayetimiz Kerkük “Bölücü Kebapçılardan” Daha Mı Önemsiz ???

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

KITALAR & BÖLGELER : AVRUPA & İSKANDİNAVYA & AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

MACARİSTAN DOSYASI /// Hilmi ÖZDEN : TURAN COĞRAFYASINDA MACARİSTAN [1]

KITALAR & BÖLGELER : AVRUPA & İSKANDİNAVYA & AVRUPA BİRLİĞİ (AB)
Bu haber 17 Ağustos 2020 - 0:00 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş

Hilmi ÖZDEN : TURAN
COĞRAFYASINDA MACARİSTAN [1] 


02
Nisan 2018


Turan kültür çevresi


Avrupa’da Macaristan
ovalarından Asya’da Baykal gölüne ve Ordos bölgesine kadar uzanan Avrasya
düzlüklerinde görülen kültür birliği: Bu sahada yaşamış toplulukların hayat
tarzlarında, ekonomik faaliyetlerinde ve binlerce arkeolojik buluntunun ortaya
koyduğu üzere, silâhlarının ve diğer âletlerinin cins ve biçimlerinde,
san’atlarında, süsleme özelliklerinde, savaş usûllerinde belirir. Bozkırlı
şartlar içinde geliştirilen bu kültüre, ağırlık merkezi durumundaki Turan
bölgesinin (Ceyhun-Altaylar) kadîm adından dolayı “Turan kültür
çevresi
” de denilmiştir.[3]


Coğrafî ad olarak
“Türkiye” (Turkhia) tâbirine ise ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf
edilmektedir. VI asırda “Türkiye” tâbiri Orta Asya için kullanılıyordu
(Menandros). 9.-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad
verilmekte idi. (Doğu Türkiye:Hazarların ülkesi, Batı Türkiye:Macar ülkesi).
13. asırda “Türk Devleti” zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye”deniliyordu.
Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” (Turcia) olarak tanınmıştır [4]


Macarlar,
Attila’nın Hunları ile On-ogur Türk boylarının torunları olan Turanî kavimler
zümresindendirler. Tarih boyunca bu böyle biline gelmiştir. Yedi Hun
kabilesinden oluştuğu ifade edilen Macarların üç de kayıp kabilesinin
varlığından söz edilir. Üç kabile kuzeye Fin-Ogur akrabalarının coğrafyasına
göç etmeleri muhtemeldir. Bundan daha güçlü bir alternatif ise Büyük Bulgar
Türk devletinin Coğrafi sınırları içindeki Kafkasya’ya dönmeleri ve
sığınmalarıdır. Bugünkü Kuzey Kafkasya boyları arsında Macar ve Sekel boy
isimlerine hatta aile armalarına rastlanmaktadır. Başkurdistan-İtil Ural bölgesinin
Macarlarla olan akrabalık ve kültür birliği ise son derece zengindir.


Macar kabileleri ve Arpad


“Macarların millî
soyu olan Arpadların ata-anası Eneh (dişi geyik) idi. Bu sözcük bu günkü
Macarcada Ünö demektir. Eneh’in yanına Turul (Tuğrul) kuşu gelip birleşti.
Arpadlar kendilerini Turul soyundan çıkmış sayarlar.” “Attila’nın ölümünden
sonra kardeş kavgaları Hunları zayıf düşürmüştü. Boyun eğen kavimler Hun devletini
parçaladılar. Attila’nın en büyük oğlu İlek savaşta öldü. Sağ kalanlar doğuya
geri dönmek istediler. Fakat orada yeni bir kavimler göçü, Acarlar dalgası
başlamıştı. Böylece Attila’nın oğulları Tuna çevresinde bağlı kaldılar. 468’de
Dengizik (Deniz Rüzgârı)’in başı Konstantinopolis’te kesilince Attila
oğullarından yalnız İrnek hayatta kalıyordu. O da Karadeniz kuzeyindeki bölgeye
çekildi.[5]


Doğal olarak,
Doğu Avrupa ve Asya’da dağınık Hun grupları büsbütün ortadan kalkmamıştı.
Bunların bir kısmı Türklerle karıştı, diğer kısmı yeni ad ile tarih sahnesine
çıktı. Daha sonraki Tuna Bulgarları hükümdar ailesi kendilerini Çatala’dakî
yazıta göre Etil (Attila) oğlu İrnek’ten gelme sayarlar. Macarların Tutul
(Tuğrul) oymağından gelen Arpad soyunun da aynı kökten gelmiş olması olasıdır.
Efsaneye göre de Macarların hiç olmazsa Arpad soyu Etil (Attila)’nın
soyundandır. Değerli tarihçilerden Homan, Gombocz, Moravcsik, Lâszlö, diğer
kanıtlarla bu tezi savunmuşlardır.” “Macarlar belki 460 yıllarında Onogurlarla
birlikte Kuban ırmağı çevresine (Onoguria’ya), sonra 830 sıralarında Kafkasya
kuzeyinde bulunan bu çevreden Don ve Dnyeper arasına (Levedia’ya) göç ederler.
Kuzey Avrupa’yı güney ve doğu ile bağlayan ticaret yollar buradan geçmektedir.
Transit yollarından alman vergi, İslâvlar üzerindeki egemenlik, İslâv
tutsaklarının ticareti dolayısıyla Macarlar çok zenginleştiler. Kuyumculukları
Levedia adı ile tanınan bu yurtta daha da gelişti. Sonuncu atlı göçebe halk
üslûbu bu olmuştur. Bunun en güzel kalıntılarından biri, daha sonraki
tarihlerde Arpad soyunun akrabalık bağları dolayısıyla 1063’de Alman
İmparatorluğu soyuna armağan ettiği kılıcı olup, Almanlar bunu İmparator
Şarlman (Büyük Şarl)’ın kılıcı diye büyük saygı ile saklarlar. Peçeneklerin
889’daki saldırışı sonucunda Macarlar Dnyeper, Dnyester ve Prut
çevresine,-dolayısıyla büyük ırmaklar (Etiller) arasına sıkıştılar. Bu yeni
yurda Etil-Köz (Irmaklar arası) derler. Macarlar burada Karpat havzasını tanıma
olanağına buldular. Peçeneklerin yeni bir saldırısı üzerine son olarak 896
yıllarında oraya göçtüler.”[6]“Yurt kuran oymaklar arasında birinin adı
Fin-Ugor aslından olan Nyek, öbürünün adı Magyeri kavim adından, gelişen
Megyet, diğer altısı ve buna Kabar kavim adım da eklersek yedi oymak adı
Türkçedir. Türk kökünden gelen oymak adları şunlardır: Yormatı (Yorulmayan),
Kürt (Kar çığı), Ker (Dev), Kesi (Parça), Tarhan, Ynag (rütbe unvanları).
Bunlar arasında Kürt kavim adı Yenisey çevresi yazıtlarında da geçer. Bu kavmin
batıya kopan bir bölüğü Türk egemenliği döneminde Macarlara karışmış olabilir.
Çünkü yurt kuran Macarların sanatında Fettich, Yenisey çevresi etkilerini
görmektedir. En eski Macar, kişi ve yer adlan genel olarak Türkçedir. Bu garip
sayılmamalıdır. Çünkü X. yüzyılda bile Macarlar iki dil konuşuyorlardı. Bizans
İmparatoru Konstantinos Porphyrogennetos’a göre Macarlar Türkçe de konuşmaktaydılar.


Yurt kuran Arpad
ailesi Turul soyundandı. Etil (Attila) oğlu İmik’in onun atası olması da
olasıdır Çünkü 460 yıllarında Kuban çevresine ulaşan Macarlar o sırada doğuya
çekilen Hun kalıntıları ile karışmış olabilirler. Bulgar (Karışık) adı da bu biçimde
meydana gelmiştir. Hun efsanesinin en tam ve Etil adının en saf şekli Arpad
soyundan kalmıştır. Eski Türk runik yazısı da Macarlarda saklıdır. Çiftçilikte,
hayvan yetiştirmede, sosyal hayatta vb. Onogurlardan, Hazarlardan ve diğer Türk
kavimlerinden miras kalan yüzlerce önemli sözleri Macarlar kullandılar, bugün
de kullanmaktadırlar: Arpa, buza (buğday), tarla (tarla), ocsu (uçak), vb. alma
(elma), korte (armut), szölö (sidleg:üzüm), bor (bor:şarap), bika (boğa), Ökör
(öküz), kos (koç), kecske (keçi), disznö (cısnag:domuz) vb. sereg (çerig), beke
(barış), törveny (töre:yasa), tanu (tanık) vb.


Yurt kuran
Macarların rütbeleri, savaş taktiği, askerî örgütüde tamamen Türk yöntemi üzere
idi. Irk bakımından bugün de turanid tip insan yüzde olarak çoğunluk oluşturur.
Macar folklor ve halk musikisi bugün de eski Türk Öğelerini saklar. Böylece X.
yüzyıl Bizans yazarlarınınn, hatta Alman Liutprand’ın Macarları Türk sayması ya
da batı Türkleri demesi şaşılacak şey değildir. Macarların X. yüzyılda Atlantik
Okyanusu kıyılarına ve Kuzey Denizi’ne kadar pek sık akınlar yaptıklarını
dikkate alacak olursak, Amerika’yı (Vinaland’ı) 1002’de keşfeden Leif
Erikson’ın seferinde ata dostu olarak, yanına aldığı Türklerin Macar olması
mümkündür. Macarların Karpat havzasında kök salarak orada sürekli devlet
kurabilmelerinin nedenini, ancak kavimlerin yerleşme coğrafyasını ve coğrafî
Öğelerin tarihe yaptıkları etkileri tanıyan bilgin daha iyi takdir eder. Macar
ovası büyük Eurasya bozkır bölgesinin sonuncu zincir halkasıdır. Burası eskiden
atlı halklar için sevimli yurt olabilirdi-Diğer yandan ortada havzanın asıl
yapışım oluşturan Alföld ovasına egemen olan kavmin er geç Karpatlar halkasının
içinde kalan diğer toprakları da ele geçirmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle Karpat
havzasında ancak Hunlar, Avarlar ve Macarlar siyasal birlik kurabildiler.
Hunların ve Avarların geçici devletlerine karşılık, Macar devletinin ayakta
kalabilmesi, onların çeşitli: yan göçebe, kısmen çiftçi kültüre dayanmalarıyla
olabilmiştir. Bu durum, Macarların tepelikli dağ etekleri bölgesinde
yerleşmelerini sağladı. [7]


Bugünkü
yurtlarına yerleştikten soma Macarlar iki kuşak boyunca Avrupa için tehlike
oluşturdular. Kief’den Madrid’e Hamburg’dan Napoli’ye, Paris’ten Atina’ya kadar
akınlar yaptılar. Kiliselerde, her yerde, Macarların oklarından kurtarması için
Tanrı’ya dua ediliyordu. Sonunda onlardan çok çeken Almanlar kendilerini
topladılar. Sakson soyu kuvvet toplayarak 955’de Augsburg yakınında Macarları
yenilgiye uğrattı. Bir süre sonra Macarlar arasında Hristiyanlık yayıldı.
Macarların Avrupa’da kalabilmelerinin, ancak Avrupa kültür birliği üyesi
olmalarına bağlı olduğu iyiden iyiye anlaşılmıştı.


Kral İştvan
(Etien, 997-1038) kendisi Hristiyanlığı kabul ile yetinmedi, aynı zamanda onu
devlet dini yaptı. Bütün Türk kavimlerinin ortak belirgin niteliği olan bir
durum Macarlar tarafından da tekrarlandı. Türkler kabul ettikleri dinin,
dolayısıyla kültürün en etkin savunucusu ve yayıcısı olmuşlardır.


Bu konuyu Budizm
ile ilgili olarak Çin’de, Mani ve İslâm tarihinde belirleme olasıdır. Türklük
İslâmiyetin kılıcı olduğu gibi Macarlar da kendi deyişleriyle “Hristiyanlığın
kalkanı” olmuşlar ve Türk soyundan gelen Arpad ailesi Hristiyanlığa en çok aziz
(saint) vermiştir. Coğrafî durumu dolayısıyla Macarlığın ikinci “Mission”u ters
yönde gelişmiştir. Ortaçağın ikinci yansında büyük devlet durumuna gelen
Macarlar, Almanların doğuya yayılmalarına karşı set oluşturmuşlardır. Bunun
sonucunda Balkanlardaki İslâv ve Romen kavimleri uluslar olarak gelişmişlerdir


Batu Han
Moğollarının batıya yaptıkları büyük saldırıda Macarların yenilgiye uğramış
olmalarına rağmen direnmeleri yüzünden (1241) Moğolların kuvvetleri çok
hırpalandığı için Bati dünyası güvenlik içinde kalabildi. Doğudaki Macaristan
Magna Hungaria ise daha önce, uzun direnmeden sonra Moğol saldırısının kurbânı
oldu. Bu nedenle Magna Hungaria’dan kısaca söz etmemiz uygun olur. Yüzyıllar
boyunca Macarlar arasında anayurtta (Urallarda) kardeşlerinin kaldığına ilişkin
hatıralar yaşıyordu. Halk arasında yerleşen bu güçlü bilinç dolayısıyla 1232 ve
daha sonra, 1235’de Kral IV. Bela, Dominikan mezhebine bağlı rahipleri uzaktaki
kardeşleri ile yeni bağ kurmak için gönderdi. Rahip Yulianus onları gerçekten
buldu. Yulianus’un bilgilerini Ricardus adlı mezhep taşı kaleme alarak tarihe
mal etti. Macarların doğudaki Magna Hungaria’sı birçok bilgine göre bugünkü
Başkırt toprağı ile eşittir.


Son zamanlarda
Başkırt-Macar ilişkileri ve Magna Hungaria konusunda pek çok eser çıktı.
1943’de Czeglödy, Zeki Velidi Togan’ın yayınladığı ve açıkladığı İbn Fadlan
seyahatnamesine dayanarak aşağıdaki sonuca vardı: Başkırtlar XIII. yüzyılda
Byela’ya (Ak İdil) tarafına çekilmeden önce, İbn Fadlan zamanında (923) her
halde İdil (Volga)’e kadar uzanıyorlardı. Başkırtların bir kısmı Macar
soyundandılar. Bunlar Volga’ya dökülen Çirmi-şen ırmağı çevresine yerleşmiş
olabilirler (Szâzadok Dergisi, 1943). X. yüzyıl coğrafyacılarından başka XIII.
yüzyıl gezgini Plano Carpini ve Rubruquis vb. Başkırtlarla Macarlan aym kavim
olarak gösterirler. Pergnyi’ye göre (Magyar Nyelv, 1959) XI-II. yüzyılda
Başkırtistan’daki Macarlar Volga’nın sağ çevresinde Bulgarlara bağlı olarak
yaşıyorlardı. Ona göre Magna Hungaria burası idi. Daha sonra da onların
ardılları Mojarlar ve Mesçerler şeklinde tekrar gözüktüler. Daha Önce bu
nedenle bir kısım Macarların burada yaşamış oldukları düşünülebilir.” [8]


Romanya Macarları: Sekeller


Tarihleri, Asya
steplerinden, Kuzey Kafkasya ve Romanya’ya kadar uzanıyor. Sekeller hakkında
Türk tarihçileri az bilgi verirler. Halbûki yıllar önce(1933) Hüseyin Namık
Orkun “Attila ve oğulları” isimli eserinde “Sekel Türkleri” hakkında önemli
açıklamalar yapar “Macar tarihçilerinin iddia ve ispatlarına göre
Transilvanya’da oturan bugünkü macarlarmış Szekely=Sekeli kavmi Avarlar’ın
bakiyesidir. Macar tarihçisi Homan Balint bu hususta şunları yazmaktadır:
“Avarlar’ın büyük bir kısmı (9’ncu asırda) yukarı Maroş ve Küköllö vadilerine
çekilmişler ve buralarda Macarlar’ın Avrupaya geldikleri zamana kadar
münzeviyane oturmuşlardı. Avarlar’ın diğer kalanlarıyla bir kısım Gepidlerle
birlikte” Balkandan Serem’den Tisa bölgesinde ve Tuna sol sahillerinden Ung
Nehri’ne kadar uzanan arazide Bulgar Türkleri ile ve Slovenlere
karışmışlardır.” Bugün dahi Transilvanya’da Sekel adıyla yaşayan bu Türk
kadınlarının ismini bazı âlimler muhtelif şekillerde izah etmişlerdir. Bu
kelimeyi Türk kitabelerinde ismi geçen İzgil kavim ismi ile izah ettikleri gibi
Esegel Bulgar Türkleri’nin ismi ile de birleştirmişlerdir. Bunlardan başka
kelimeyi Macarca zannederek izah edenler de vardır. Bugün ise Macaristan’da
Thury’nin açıklaması kabul edilmiş gibidir: Thury bu kelimeyi Şeyh Süleyman
Efendi’nin lügatinde mevcut olan Siğil kelimesiyle birleştirip necip, beyzade,
nesli pâk olan anlamında olduğunu söylemektedir. (İstanbul baskısı S. 199) Ben
(Hüseyin Namık Orkun) ise Macaristan’da yayınladığım bir yazımda bu ismin
herhalde Çigil Türk kabile isminden alınma olduğunu ispata çalışmıştım. Yalnız
bu yönü dil tetkikiyle ispat için bir güçlükle karşılaşmaktayız: Türkçedeki “Ç”
sesi Macarcada
“Ç”
veya “Ş” olur. Binaenaleyh Çigil ismi Macarcaya
geçtiği vakit Sekel şeklinde değil Şekel veya Çekel şeklinde telaffuz olunması
gerekirdi. Halbuki “Ç” sesi: Türkçede “S” ile karşılık bulmaktadır. Dolayısıyla Çigil
ismi
“S
“li telaffuz eden bir diğer Türk lehçesinden Batıya geçmiş,
Macaristan’a kadar gelmiştir diyebiliriz. Çigil ismi iki Türkçe kelimeden
meydana gelmektedir Çik-il, Filhakika Çigü kavmi‘nin mevcudiyetinizi bildiğimiz gibi
gerek Orhon
kitabeleri’
nden ve gerek Ramstedt tarafından yayınlanan iki Uygur
kitabesi
‘nden anlıyoruz, ki aynı zamanda Çik kavmi‘de
mevcuttur. Çik Türkçe’de hudut mânâsına gelir. İl de bildiğimiz gibi kavim
mânâsınadır. Binaenaleyh Çigil hudut kavmi mânâsınadır. Eski Macarca’da da
Sekel ismi aynı mânâda kullanılmıştır. 1855 senesine ait bir vesikada Sekel
kelimesi hudut muhafızı anlamında kullanılmış olduğu gibi gerek Sebestyen‘in
ve gerek
Lehoczky Tivadar
‘ın bu hususta göstermiş olduğu vesikalar
XIX’ncu asrın sonlarına kadar bu ismin aynı zamanda sınır bekçisi, hudut
muhafızı mânâsında da kullanıldığını vazihen gösterir. Binaenaleyh Avarlar
yıkıldıktan sonra bir kısmı tıpkı diğer Türk topluluklarında olduğu gibi başka
isim altında Transilvanya’nın insan geçmez ormanlık yerlerine çekilmişler,
buralarda Macarlar Avrupa’ya gelinceye kadar kalmışlar, bilahare kendi ahlâk ve
âdetlerini güden hatta dillerini bilen Macarlara iltihak ederek
Macarlaşmışlardır.[9] Fatih Şengül “Sabir, Sekel, Avar ve
Bulgar Etnik Meselelerinin Çözümü” isimli eserinde Sekel kavmi konusunda
aydınlatıcı bilgiler verir: “Mesûdi’nin Peçenek halkının muhacereti ile alâkalı
olarak kayıtlara geçirmiş olduğu mâlumat Karluklar arasında bir iç savaş
yaşanmış olduğu türünden bir çıkarıma bizleri sevk etmektedir. Zîra, Eskil
kavmi Karlukların üç boyundan birini teşkil eden Askeli boyundan
başkası değildir. Bu boyun Peçenekler ile beraber batıya göç edip, Macarlar,
Bulgarlar ve Peçenekler ile beraber ortak bir coğrafya içerisinde yaşadıkları
açıktır. Dolayısıyla, bunları Bulgar soyu olarak görmek tarihi kaynakların
hatası olarak değerlendirilmelidir. Üstte Peçenek adını “taşlık” manası
türünden bir izahata bağlamıştık. Karluk boylarından bahseden Çin yıllıkları bu
kavmin teşekkülündeki kabilelerden birini T’aschi-li yâni Taşlık olarak kaydetmiştir. Şayet bunu bir tarihsel
gerçeklik olarak ele alacak olursak Taşlık kavim adında Peçenek kavmini
görmemiz için hiçbir neden kalmayacaktır. Hudûd-ul el-âlem’de Karluk
boylarından biri olarak gösterilen Çiğil’leri bu açıdan Taşlık kavminin devamı
görmek ve Peçenek kavminin bâkiyesi olarak almak uygun düşecektir. Zîra, Çiğil sözcüğü
de “çakıl taşı” manasına gelir. Peçenek ve Eskil’lerin Karluk boylarından
olduğunu kabul edersek Peçenek göçünün her iki boyu da bünyesinde barındıran
Karluk kavmi içerisinde yaşanan iç çekişmeye Oğuzların ve Kimeklerin dışarıdan
mü-dahelede bulunduklarını ve bunun neticesinde Peçenek ve Eskillerin batı
yönünde göç etmek zorunda kaldıklarına inanmamız gerekir. Uygurca raporda
zikredilen Hor adının Oğur değil Karluklara bir gönderme olduğu kuvvetle
muhtemeldir. Peçenek muhacereti içerisinde Don havzasına ayak basan Eskiller
sonrasında Macar göçü ile birlikte bu sahadan günümüzdeki Macaristan’a göç
edecek ve Sekel adı ile bilineceklerdir. Nitekim, bu savımıza destek Gesta
Hungarorumdan gelir. Bu kaynak da Szekely’lerin yâni Sekellerin Macarlar ile
beraber Panonyayı yurt tutma hadisesine bilfiil iştirak ettiklerini dile
getirir.[10]


Sekel isimlerinin
Kuzey Kafkasya boy isimleri ile benzerlikleri de dikkat çekicidir. Hatta
fizyonomi olarak Kafkas boyları ile ayniyetleri ise ihmal edilemeyecek bir
hususdur. Macar boylarından birinin Kabar boyu olması ise yine Kafkasya
boylarından Kabartayların Macarlarla akrabalığını gündeme getirir. Hazarlardan
ayrılan Kabar boyu önce Macarlara katılır. Sonra tekrar Kafkasya’ya dönerler.
Macarlar bugünkü yaşadıkları coğrafyaya geldiklerinde “Türk Dilli” bir halktır.
Fakat daha sonra Fince’den etkilenirler. Avusturyalılar ise özellikle
Macarcanın kaybolması için uğraşırlar. Bütün bunlara rağmen Macarca’nın hâlâ Türkçe
ile bağları ortaya konabilmektedir. Özellikle Kafkasya Karaçay Türkçesi
benzerlik çalışmaları bunun en güzel delilidir. Ayrıca Macarlar ile Türkçe
konuşan ve konuşmayan Kafkasya boylar arsındaki akrabalık bağları her geçen gün
gösterilmektedir.


“1829-1830
tarihlerinde Macarların eski tarihleri ve etnogenezlerini araştıran Macar bilim
adamı Jean-Charles de Bess (Beş) Kırım, Karaçay ve Balkarya’ya seyahat
etmiştir. Bess, Karaçay-Balkarların Macarlarla aynı kökenden geldiklerinin
kabul etmektedir. Bess, Paris’de Fransızca olarak yayınlanan “Puteşestviye vı
Krım, na Kafkas, vı Gruziyu, Armeniyu, Maluyu Aziyu i vı Konstantinapol vı
1829-1830” (1829-1830) yıllarında Kırım, Kafkasya, Gürcistan, Ermenistan, Küçük
Asya ve Konstantinopolis’e seyahat) adlı kitabında “Karaçayların ve Digorların
(Oset boyu) benzeştiği kadar başka hiçbir milletin Macarlara benzemesi mümkün
değildir” diye yazmaktadır (Adigeyler, Balkarlar ve Karaçaylar, s. 333).[11]  Türk halklarının etnogenezleri
konusunda hakim olan resmî görüş şöyledir: Türklerin ataları Milattan itibaren
son asırlara kadar (genellikle III. Yüzyıl olarak belirtiliyor) doğuda Altay
ile Baykal arasında bulunan bölgede yaşamışlardır (SSCB Tarihi, 1975, s.
18-19). Değerli Macar Türkoloğu Nemeth bu konuda şunları yazmaktadır: “Malum
olduğu üzere, Türklerin yaşadıkları eski bölgeler umumiyetle Merkezi ve Doğu
Asya’dadır. Buna karşılık ben Türklerin ilk vatanlarıyla ilgili olarak, lengüistik
verilerle de uygunluk arz etmesi münasebetiyle ilk yaşam bölgelerinin Batı
Asya’da araştırılmasını öneriyorum. Türk kabilelerinin Ural’dan çıkarılması ve
Ural kabilelerinin ilk yaşam bölgelerinin de Merkezi veya Doğu Asya olduğunun
savunulmasının ciddi bir dayanağı yoktur.” (Nemeth, 1963, s.
127-128).Akademisyen Nemeth bu mütalaasını detaylı bir şekilde Macarlar,
Karaçaylar, Kumuklar, Tatarlar ve kadim zamandan beri Doğu Avrupa’da yaşamış
olan diğer halkların dilleri ve tarihlerini araştırmasının ardından, 1912-1914
yıllarında yapmıştır (Nemeth, 1912).


Nemeth’in bu
mütalaasını meşhur Polonyalı Türkolog A. Zayonçkovsky Rus bilim adamı tarihçi
ve dil bilimcisi Z.M. Yampolsky ve antropolog VP Alekseyev, Azerbaycanlı dil
bilimcisi M.Ş. Şiraliyev, Kazak yazar-bilim adamı Olcas Süleymanov, arkeolog
E.B.Vadetskaya ve bu satırların yazarlarıyla birlikte, diğer bir çok bilim
adamları desteklemektedir. “S. Asadullayev ve M. Şiraliyev uzun süre Türk
dillerinin tarihinin Orhun Yenisey yazıtarıyla başladığını, çünkü bu yazıtların
bilinen en eski Türk yazıdan olduğu fikrinin kabul edildiğini yazmaktadırlar.
Bu arada şu nokta da bilinmektedir ki, M.Ö. ve M.S. Ural dağları bölgelerinden
ta Avrupa’nın batı bölgelerine kadar eski Türk kabileleri yayılmışlardır.”
(Şiraliyev, Asadullayev, 1970, s. 8). Unutulmamalıdır ki, Orhun yazıtlarından
uzun bir zaman öncesinde bile M.S. I. Yüzyılda Hunların kendi runik yazı
dilleri mevcut idi (Sartoja ulı Karajaubay, 1991, s. 440-441).[12]


Türkolog A. K.
Borovkov, Karaçay-Balkar dilinin önemi konusunda henüz 1932 yılında şunları
yazmıştır: “Artık daha da anlaşıldı ki, araştırma metodolojisi açısından
Karaçay-Malkar dili, bulunmaz Hint kumaşı gibi, Türk dil sisteminde birinci
sırayı almaktadır.” (Borovkov, 1932, s. 39). Karaçay’da runik yazılar bilim
adamlarınca ilk defa XIX. Yüzyıl sonlarında ortaya çıkarılmış, ama Türk
kitabeleri burada yakın zamana kadar tamga (tavro) olarak algılanmıştır. 1960
yılında Orta çağ Humarin şehrinin yıkılan kale duvarına ait taşlar üzerindeki
bu gizemli yazıtlar, o taşlarla mandıra binası kurmakta olan işçilerin
dikkatini çekmiştir. 1962-1963 yıllarında Humar, Sarı-Tuz civarında, Alan şehri
Gilaç’da ve Kara-çay’ın diğer yerleşim birimlerinde çok sayıda eski Türk
yazıtları bulunmuştur. Bilahare eski Türk epigrafik eserlerinin araştırılmasına
25 yıl emek veren filoloji bilim doktoru S. Y. Bayçorov, büyük miktarda
petroglif ve yüz kadar runik yazıtlı eser bulmuştur. Bu yazıtların bulunduğu
bölge, Karaçay ve Balkarya sınırlarını, aynı şekilde komşu bölgeleri, Çerek
nehrinden başlayarak Doğu Balkarya’ya ve Batı Karaçay’da Büyük Laba nehriyle
biten sınırları kapsamaktadır. Bu yazıtlar, esas olarak Çerek, Çegem, Baksan,
Hasaut, Malka (Balık) Ceguta, Gilaç ve diğer nehir vadilerinde bulunmuştur. S.
Y. Bayçorov onları tetkik etmiş ve “Avrupa’nın Eski Türk Runik Eserleri. Kuzey Kafkasya Bölgesinin
İdil-Don ve Tuna Bölgesi İle İlişkisi
” makalelerini kitap
olarak yayınlanmıştır (Stavropol, 1989). Hasaut kaya mezarlarındaki
(Kislovodsk’a yakın) ve Alan şehri Indış’ta (Kuban’ın yukarısında) “Epitaflar
pek çok halde iki yazı stiliyle yazılmıştır: Runik ve eski Uygur yazısı” (Aynı
eser, s. 28). Humarin yazıtları hakkında, dünya epigraf tarihinde yeni
buluşlarla ilgili ilk makalelerden bazılarını, değerli Türkolog A.M. Şçerbak ve
Alan tarihi uzmanı arkeolog YA. Kuznetsov yayınlamıştır. Sonuncusu, Karaçay ve
Balkarlarm etnogenezinin tetkikinde runik yazıtların bulunmasının muazzam bir
rol oynayacağını belirtmektedir. Bununla birlikte, VA. Kuznetsov muhkem kale
surları bulunan Humarin şehrini Bulgarların veya Hazarların inşa etmiş
olabileceğini düşünmektedir. Halbuki runik yazıtların bulunmasına kadar bütün
arkeologlar bu şehri Alanların kurduğunu ve hatta ortaçağ Alanya’sının başkenti
olduğunu kabul etmişlerdi (Kuznetsov, 1963, s. 283-290).[13]


Arkeolojik
araştırmalar, uzun zaman önce mezolitik çağda, gelecekteki İdil-Ural kurgan
kültürünün muhtelif gruplarının Hazar Denizi’nin kuzeyine yayılmış olduğunu
göstermiştir. Oradan da, Kafkasya, Kuzey Karadeniz, Ukrayna ve ta Balkanlar ve
Macaristan’a kadar gitmişlerdir (Merpert, 1977, s. 68-80). Hazar Denizi’nde su
seviyesinin yükselmesi sırasında meydana gelen su baskınları yüzünden ahalinin
daha aşağı bölgelere gitmeleri veya bölgeyi terketmeleri sebebiyle, denizin
kuzey ve kuzeybatısındaki yadigârların kronolojisini belirlemek fevkalade
zordur. Bununla beraber bu bölgenin mezolitik eserleri onun komşu bölgeleri
İdil-Ural, Karadeniz çevresi ve Kafkasya ile bağlantısı olduğunu
göstermektedir. Bu bağ, zamanla zayıflaması beklenirken, kadim kurgan kültürü
döneminde, Avrasya bozkırının eski göçebe-koyun yetiştiricilerinin halefleriyle
daha da güçlenmiştir.[14]


Kafkasya, her
zaman Doğu, Yakın Doğu ve Doğu Avrupa bozkırları arasında bir yer olmuştur.
Mezolitik, neolitik ve erken bronz çağında Kafkasya üzerinden çok sayıda
kabilenin yer değiştirme hareketi çok sıktır. Kafkasya’nın kadim kültürlerinin
yoğun şekilde araştırılmasına rağmen, onların etnik tarihleri günümüze değin
kâfi derecede incelenmiş değildir. Özellikle Maykop kültürü taşıyıcılarının
etnik mensubiyetleri meselesi tartışmalıdır. Arkeologların iddialarına göre bu
kabileler; Kuzey Kafkasya’ya M.Ö. III. Binyılda gelmişler ve orada yaklaşık 800
yıl yaşamışlardır (M.Ö. XXV-XVII. Yüzyıl). Aynı zamanda,:bazı arkeologlar,
“Maykopların” Ön Asya’dan, diğerlerinin ise kuzeyden gelmiş olduklarını kabul
etmektedirler. Bizim ( Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev ) görüşümüze göre,
doğru olan ikinci görüştür. Çünkü, Maykop kültürü kurgan kültürüdür; kurganlar
ise kuzeyden güneye gelmiştir. Bilim, bunun tersi bir hareketi tanımamaktadır.[15]


Asların, ya da
Macar Aslarının Türk dilli oluşları ise Y. Nemeth tarafından yayınlanan, 1422
yılı “Macar Aslarının Eski Kelimeleri Sözlüğü”nce de desteklemektedir. Bu
belgedeki kelimelerin çoğunluğu Türkçedir (Miziyev, 1986, s. 117-118).[16]


“Alan” terimine
antik dönem yazarlarında ilk defa, I. Yüzyılda rastlanmaktadır. I. Yüzyıl
yazarlarından Seneka, A. Lucan, Valerius Flaccus, Josephus Flavius ve diğerleri
Alanları kesin bir şekilde Kafkasya’ya yerleştirmekte ve bölgedeki olaylarla
ilişkilendirmektedirler. (Kovalevshaya, 1984, s. 85). Alanların M.S. 72-74 ve
135 yıllarında Kafkasya Albanya’sına (Azerbaycan), İberya, Ermenistan, Mediya
ve Küçük Asya’ya yaptıkları tahrip edici akınlarından, o dönemin bir çok yazarı
bahsetmektedir (Kuzey Kafkasya Halkları Tarihi, 1988, s. 86).[17]


Horeneli Moses,
Kuzey Kafkasya Alanlarının Gürcü kaynaklarında “As” (“Os”) adıyla
zikredildiğini yazmaktadır. Alanlar hakkında daha detaylı ve tam bilgileri
Ammianus Marcellinus’da (IV yüzyıl) bulabiliriz. Yazar, hacimli “tarih”inde
Alanları şu şekilde anlatıyor: “Alanlar uzun boylu. güzel görünümlü ve hafif
sarı saçlıdırlar Silahlarının hafifliği nedeniyle oldukça hareketlidirler. Daha
sade ve. daha kültürlü hayat tarzıyla Hunlara tatamıyla benzemektedirler.”
Yazar, sözlerini “Onlar barbar geleneklerine göre kılıçlarını yere saplıyorlar
ve Mars’a olduğu gibi kılıca tapıyorlar” diye (Latıyşev, 1906, s. 341).
Ammianus Marcellinus’un verdiği Alan ve Hunların kültür ve yaşam tarzlarıyla
ilgili karşılaştırmalı analiz, burada sözü edilen “barbarların” Hunlar olduğu
konusunda şüpheye mahal bırakmıyor. Alanların kılıca saygı göstermeleri,
onların Türk özelliği taşıdıkları hakkında açık bir delildir. Hunların ataları
İskitlerin de kılıcı tazim etmeleri bu delili teyit etmektedir. Hunların
Mars’ın kutsal kılıcını tazim ettiklerine, onları çok iyi tanıyan Romalı yazar
Priscus da vurgu yapmaktadır (Yordan, 1965, s. 90, 91, 102).Türk ve Moğol
destanlarının mukayeseli tetkiki, araştırmacıları “silah önünde eğilerek
selamlama geleneği “Kılıç Tanrısı” -kelimesi kelimesine “Kılıç”- kültünün
doğmasına yol açtığı” hükmüne götürmüştür. (Lipets, Sovyetskaya Etnografya,
1978, s. 109).[18]


Alanları ve diğer
Türk halklarını çok iyi bilen doğulu yazarlar, onları Türk olarak
adlandırmaktadırlar. Rus vakanüvisler, defalarca bahsettikleri Asları
(Yasları), yani Alanları çok iyi tanımaktadırlar. Çok sayıda Rus prensi, Yas
kızıyla evlenmiştir.[19] “As” kelimesi Türk dillerinde pek çok
anlama gelmektedir: “geçmek”, “başka bir yere koymak”, “dağı, yüksekliği aşmak”
ama harfi harfine “kakım” (as) olarak çevrilmektedir (DTS, s. 59). Hazar
kelimesinde ana kısmın “Kaz” (“Kaz”) (“Hazar”/”Kazar”: “kazlar/insanlar”)
olduğudur. Türk ve Tatar dillerinde “Alan” kelimesi “ova” “vadi” “orman kenarı”
“arazi” anlamına gelmektedir. Belki Alanlar kendilerinin “ova halkı” diye
adlandırmış olabilirler, çünkü onların büyük çoğunluğu ova ve vadilerde
yaşamışlardır. Her halükârda bu mesele üzerinde biraz daha çalışmak gerekiyor.
“Alan” ve “As” kelimeleri acaba çağdaş Türk dilli halklarda korunmuş mudur?
“As” kelimesi Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Nogaylar, Altaylarda ayrı bir
kabile adı olarak muhafaza edilmiştir. Nogaylarda “Şomusli-As” “Dort-ulu-as” “Kara-as”
“Ak-as” “Kultı-as” “Tartu-ullu-as” diye bilinen kabileler vardır. Dağlık
Karabağ’da “Dört-aş” “Assın” etnonimleri, “Az-Ki-zi” toponimi (Eski Türkçe
“As-kişi” ile özdeşlik göstermektedir) mevcuttur. “As” terimi aynı şekilde
Macar, Moldovya toponimisinde de muhafaza edilmiştir. Türk kabilelerinden “As”
ve “As-kişi” Orta Asya, Kırım, Kuzey Kafkasya ve komşu bölgelerdes ortaçağlarda
var olmuştur. Pek çok ortaçağ yazarı da bu konuda bilgi vermektedir.[20]


DİPNOTLAR:


[1] Hilmi Özden, “Osmanlı-Macar Münasebetleri Ve Turan Coğrafyasında
Macaristan İntibaları” TURAN ilim Fikir ve Medeniyet Dergisi, Sayı 21 ve 22’den
kısaltılarak alınmıştır.


[2] ESTÜDAM


[3] İbrahim Kafesoğlu, Türk millî kültürü, Ötüken, İstanbul, 2011.


[4] İbrahim Kafesoğlu, a. g. e.


[5] Rof. Dr. Laszlo Rasony, Tarihte Türklük, TKAE, Ankara.1971.


[6] .Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.


[7] .Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.


[8] . Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.


[9] Hüseyin Namık Orkun, Attila ve Oğulları, Bilge Karınca Yayınları,
İstanbul, 2013, s.173-174.


[10] Fatih Şengül, Sabir, Sekel, Avar ve Bulgar Etnik Meselelerinin
Çözümü, Hikmetevi Yayınları, İstanbul, 2013, s. 74-75.


[11]Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, Türk halklarının Kökeni, (
Çeviren; Hatice Bağcı), Selenge Yayınları, İstanbul, 2008,  s. 33.


[12] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.36-37.


[13] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.145-146.


[14] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.60.


[15] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.66-67.


[16] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.136.


[17] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., S.132.


[18] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., S.132-133.


[19] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., S.134.


[20] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.138.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER