Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Silahlı İnsansız Hava
Araçlarının Uluslararası Alanda ve İç Güvenlikte Sevk ve İdaresine İlişkin
Hukuki Saptamalar – BÖLÜM 1 


Tarık AK *

Tekin AVANER**

* Dr., Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi, Güvenlik Bilimleri
Enstitüsü, 


tarikak@jandarma.gov.tr

ORCİD No: 0000-0001-8452-1601 



** Dr.Öğr. Üyesi, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi, Güvenlik Bilimleri
Enstitüsü, 


tekinavaner@jandarma.gov.tr

ORCİD No:0000-0003-4014-0131 



DOI: 10.17134/khosbd.641536 




Özet; 




Günümüzde Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA)’nın zaman ve mekân üstünlüğü,
asimetrik etkisi, ekonomikliği, kullanıcısının çatışma bölgesinden uzaklığı
veya ölme riski taşımaması ülkeler tarafından önemli bir avantaj olarak
görülmektedir. Ayrıca, SİHA operasyonlarının cana ve mala ilişkin herhangi
bir ilave maliyet yaratmaması bu ülkelerin kamuoyları nezdinde yürütülen
politikalara tolerans ve destek sağlamaktadır. Bu silahlı araçları
diğerlerinden ayıran temel özellikler için ise şunlar söylenebilir: 




(ı) Karar vericilerin, SİHA atışlarının nerede ve
nasıl yapılacağına ilişkin süreci takip edebilmeleri ve katkı sağlayabilme
imkânı, 




(ıı) İnsanlı uçağa göre hedef üzerinde daha uzun kalma avantajı sayesinde sivil
kişilere olan zayiatı en aza indirebilme imkânı. 




Bu makale, SİHA’ların önümüzdeki yıllarda daha da fazla kullanılması durumuyla
karşılaşılacağından, hukuki bağlamda tespitler yaparak bugünü anlamayı 


amaçlamaktadır. 



Bu sayede, SİHA’lara ilişkin hem ulusal güvenliğe hem de iç güvenliğine yönelik
yeni yaklaşımların ortaya konulmasına fayda sağlanabileceği
değerlendirilmektedir. 




Bu araçların uluslararası ve ulusal alanda kullanımına ilişkin öngörülerde
bulunmak, modern toplumun hayatına giren bu teknolojilerin etkilerine
hazırlıklı olmaya katkı sağlayacaktır. 




Giriş 



Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA)’nın kullanımının üzerinden on beş yıldan
fazla zaman geçti. İlk defa 2001 yılında ABD’nin
İHA’ları silahlandırmasıyla başlayan süreç, İsrail’den Çin’e AB
ülkelerinden Hindistan’a kadar dünya ve bölge siyasetinde aktif rol almak
isteyen ülkelerce vazgeçilmez bir konuma getirildi. Geçen yıllar
içerisinde araçlar; istenen performans ve işlevlerine bağlı olarak farklı boy
ve ebatta tasarlandı, taşıdıkları silah ve mühimmatın 


çeşitliliğine göre araç ailesi genişletildi (US DoD, 2013: 4-6; UK MoD,
2017:18). 




Günümüzde SİHA’ların zaman ve mekâna sahip olma avantajı, asimetrik etkisi,
ekonomikliği, kullanıcısının çatışma bölgesinden uzaklığı ile öldürülme
riski taşımaması gibi hususlar, ordular açısından temel üstünlük
kazanımları olarak görülmektedir (UN, 2013; Ak, 2017: 7). Hatta SİHA’ların
çatışma alanlarında kullanım kolaylığı, bu araçların dünyada mevcut
çatışmaları daha da arttırdığı yönünde eleştirilere de sebep olmuştur (Woodhams
& Borrie, 2018: 2). Diğer 


taraftan, devletlerin yoğun talep gösterdiği bu araçlara terör ve suç
örgütleri de ilgi göstermişlerdir. Terör ve suç örgütlerinin daha çok; 




(ı) Arazi açısından ulaşılması zor alanlara
saldırabilmek 




(ıı) Verebilecekleri zayiatlarda ölüm oranını arttırmak 




(ııı) Saldırının uzaktan yapılabilmesi sayesinde gizlenebilmek 




(ıv) Makul fiyatlı bir teknolojiye ulaşabilmek 




(v) Alçaktan uçuş gerçekleştirerek ülkelerin hava savunma sistemlerinden
kurtulabilmek 




(vı) Toplumda daha kolay korku ve panik yaratabilmek adına bu araçlara
yöneldiği görülmektedir (Sathyamoorthy, 2015). 




Günümüzde; 




ABD, Birleşik Krallık, Rusya, Çin gibi ülkelerin İHA ve SİHA’larının kullanım
usullerinde uluslararası hukukun evrensel normlarını aşındıran,
devletlerin 


egemenlik ve eşitlik ilkelerini olumsuz yönde etkileyen fiili durumlar
yarattıkları söylenebilir.  Örneğin ABD’nin SİHA ve İHA’ları
dünyada Afganistan gibi ülkelerde bu ülkenin izni ile hava operasyonları
gerçekleştirebildiği gibi, kendisine karşı yanıt verme yeteneğinin sınırlı
olduğu ülkelerde izin 


alınmadan hava operasyonları da yapabildiği görülmektedir. Bu bağlamda
ABD’nin fiili durum yarattığı hareketlere şu şekilde örnekler
sıralanabilir. 




(ı) ABD’nin, ülkelerin kendi hava sahası içerisinde operasyon izni vermeyen ve
olması durumunda karşı taarruzla cevap verme kabiliyetine sahip olan
ülkelerin hava sahasında SİHA operasyonları gerçekleştirebilmesi. Buna
örnek olarak Pakistan verilebilir. ABD’nin Pakistan’da sivillerin ölümüne neden
olan SİHA operasyonlarına Pakistan tarafından egemenlik haklarının ihlal
edildiği yönünde karşı çıkılmaktadır. Pakistan, ABD’nin ülkesinden havalanan
SİHA’ların 


Afganistan dışında Pakistan’da kullanılması durumunda karşılık verileceğini
beyan etmiş, ancak ABD Afganistan’da kendi üslerine yönelik saldırılar yapmak
amacıyla teröristlerin Pakistan sınır bölgelerinde örgütlendiklerini iddia
ederek operasyonlarına devam etmiştir. 




(ıı) Diğer bir hususta, ABD’nin müttefik ülkelerinin yardım talebi üzerinden
gerçekleştirdiği hava operasyonlarıdır. Buna örnek olarak Mali’de
gerçekleştirilen hava operasyonları vurgulanabilir. Mali, ülkesinde
terörle mücadele kapsamında Fransa’yı işbirliği için davet etmiş, Fransa ise bu
mücadelede ABD’den yardım talep etmiştir. 




(ııı) Bir başka İHA ve SİHA uçuşlarına örnek ise ABD’nin Çin ile karşılıklı
rekabeti nedeniyle Güney Çin denizinde Çin sınırına yakın uluslararası hava
sahasında uçuşlar gerçekleştirmesidir. Burada ABD ile Çin arasında hasmane
hareketler benimsenmesine rağmen eylemsel bir saldırı gerçekleştirilmemekte,
gözetleme ve keşif devriyeleri icra edilmektedir. Özellikle son yıllarda
Çin’in Güney Çin Denizi’nde yer alan adalar ve doğal kaynaklar üzerindeki
egemenlik ve hak 


iddialarında bulunması iki ülke arasında rekabeti tırmandırmıştır (Schaus
& Johnson, 2018: 3-9). 




Söz konusu örneklerde de vurgulandığı üzere SİHA’lara ilginin her geçen gün
arttığı bu günlerde bu çalışma ile araçların kullanımlarının hâlihazırda nasıl
bir seyir izlendiğinin anlaşılması ve kullanımı nedeniyle ortaya çıkan
etik ve hukuki beklentilerin saptanması hedeflenmiştir. Bu maksatla çalışma
içerisinde, ilk olarak SİHA’ların uluslararası alanda kullanım usulleri
incelenecek ve hukuki bağlamda tartışılacak, müteakiben de iç güvenlikte görevlendirilmelerine
ilişkin 


değerlendirmeler yapılacaktır. 



SİHA’lar insansız savaş araçları ailesi içinde geçen, uzaktan komuta ile
kontrol edilebilen, silah ve mühimmatları sayesinde öldürücü olan
mürettebatsız 


araçlardır. İnsansız bir uçak, bu uçağı kontrol etmek için gerekli ekipman,
altyapı ve personeli içeren bileşenlerden oluşan araç ve sistemlerinin ortak
adıdır. 




Bu araçlar; 




(ı) Operatör veya diğer araç ve sistemler ile
irtibatı sağlayan iletişim sistemleri, 




(ıı) Araçlarda kullanılan yanmalı motor, gaz türbini, güneş pili ve benzeri
motor veya itiş gücü teknolojisi, 




(ııı) Taşıdığı yük kapasitesi, ebat ve ölçüsü, 




(ıv) Taşıdığı silah tipi ve sayısına göre farklılaşmaktadır1 (Quintana, 2008:
5-6; Ak, 2017: 21-29). 




SİHA’ları kullanan ülkeler açısından bu araçlar üç hususta avantaj
sağlayabilir. Bunlar; kullanıcı ölümlerini azaltması, ekonomikliği
ve toplumsal itibar kazandırmasıdır. SİHA pilotlarının vurulma riskinin
olmaması kullanıcı açısından insan zayiatını ortadan kaldırmıştır. Üstelik
tedarik ve kullanım maliyeti insanlı araçlara göre çok daha uygundur.
Ayrıca SİHA operasyonlarının can ve mal açısından herhangi bir ilave maliyet
yaratmaması bu ülkelerin kamuoyları nezdinde siyasilerin yürüttükleri
politikalara müsamaha ve destek sağlanmasına imkân vermektedir (Pejic, 2015: 3;
Schaus & Johnson, 2018: 3). 




1. SİHA ile Diğer Silah ve Sistemler 




SİHA’lar yasaklanmış bir silah veya sistem değildir. Ancak, uluslararası
anlaşmalarda diğer silah ve sistemlere uygulanan sınırlamalar SİHA’lar için de geçerlidir.
Nitekim, SİHA’lar, kimyasal ve biyolojik başlıklı veya misket bombaları içeren
mühimmatların yüklenmesi ile mühimmatın ağırlığı ve menzili gibi konularda
1983 yılı Belirli Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi ve 1987 yılı Füze
Teknolojisi Kontrol Rejimine tabidir (Pejic, 2015: 4; Davis vd., 2014:
23). 




SİHA’lar, insanlı ve insansız araçlar ile aynı yasa ve politikaları takip
ederken ilk yıllarda belirli bir hedefe yüzlerce kilometre öteden füze atan
sistemlere de benzetilmiştir (Pejic, 2015: 3). SİHA’ları diğer silah ve
sistemlerden ayıran özellikler için şunlar söylenebilir: 




(ı) Komutanların ve siyasi karar vericilerin, SİHA saldırılarının nerede ve
nasıl olacağına ilişkin düşünce veya risk hesaplamalarını kullanıcılar ile
birlikte yapabilmesi 2 (Schaus & Johnson, 2018: 5). 




(ıı) İnsanlı uçağa göre hedef üzerinde daha uzun kalma avantajı, hedefi
tanımlama sürecine daha fazla zaman ayırabilmesi ve bu sayede sivil insan
zayiatının en aza indirilebilmesi dir. Sivil kayıpları en aza indirebilme avantajı,
diğer silah ve sistemlerle kıyaslandığında insanlı uçaklarda daha zor iken uzun
menzilli füzelerde uygulanabilmesi gerçekçi değildir. 




SİHA’ların dünyada hasım ülkeler arasında kullanılırken düşürülme sıklıklarının
artması, bu araçların insanlı uçaklar ile aynı
kategoride değerlendirilebilir olup olmaması hususunda tereddüt
oluşturmuştur. Örneğin ABD, İnsansız Hava Araçları (İHA)’nı askeri uçak olarak
kabul ederek, İHA’larının bir saldırıya maruz kalması durumunda insanlı
bir uçağa yapılan saldırıya benzer bir cevabın verilmesini öngörmüştür. İnsanlı
bir uçağa saldırı, kışkırtıcı bir hareket veya muhtemel bir çatışma
girişimi olarak değerlendirilebilir iken bir İHA’nın düşürülmesinin insanlı bir
uçağa saldırmak kadar kışkırtıcı olup olmadığı yoruma açıktır. Nitekim son
yıllarda, politikacıların ve komutanların hem İHA’yı kaybetmenin getirdiği
düşük risk düzeyinden faydalanarak hem de yurt içinde kamuoyu ve yurt
dışında toplumsal kesimlerin baskısından kurtulmak için yüksek riskli görevlere
insanlı uçak yerine sık sık İHA’ları tercih ettikleri de bir 


gerçektir. Şimdilik, ABD’nin yaklaşımı hariç tutulursa İHA’ya yönelik
saldırıların nasıl algılandığı konusunda belirsizlik hâkimdir. 




Bu nedenle;




 (ı) Bir İHA’ya saldırı yapıldığında, insanlı
bir sisteme yapılan saldırı ile aynı seviyede mi karşılık verilmelidir? 




(ıı) İHA’lar insanlı bir uçaktan düşük riskler taşıdığından saldırıya orantılı
alternatifler mi aranmalıdır? 




(ııı) Hasımdan gelen İHA saldırılarına hiç bir yanıt verilmez ise hasmın daha sonraki
insansız araçlara yönelik muhtemel saldırıların düzeyi ve miktarı artar
mı? 




Soruları ortadadır ancak yakın zamanda karşılık bulacakları açıktır (Schaus
& Johnson, 2018: 5). 




2. SİHA´ların Uluslararası Alanda Kullanımına İlişkin Hukuki Tartışmalar 




SİHA’ların sağladığı politik ve askeri avantajlar dikkate alındığında,
araçların günümüzde daha da rağbet göreceği kuşku götürmez. Ancak bu
araçlara ilişkin etik tartışma ve hukuki saptamaların gerçekleştirilmesi,
kullanımına oranla daha yavaş bir seyir izlemekte, hatta gereken ilgiyi
görmemektedir. SİHA’ların kullanımında etik tartışma ve yasal çerçeve
gereksinimleri için ilginin azlığına yönelik şunlar söylenebilir (Holloway vd.,
2018: 42). İlki; ABD ve Çin gibi uluslararası ortamda güçlü ve baskın
ülkelerin hâlihazırda bu araçları aktif bir şekilde kullanmasına rağmen etik ve
yasal tespitler konusundaki tartışmalara çekimser duruşlarıdır. İkincisi;
araçların kullanımına ilişkin politik hedeflerin kazanımları ile askeri açıdan
işlevsel çeşitliliğinin hâla yaşanmaya devam ediyor olmasıdır. Nitekim
ABD’nin kendi terörle mücadele siyaseti kapsamında meşru müdafaa gayesiyle
dünyada savaş ve çatışma bölgeleri haricinde de SİHA’ları kullandığı
ülkelere rastlanmaktadır ya da ülkelerinde teröre maruz kalan ülkeler iç
güvenliğinin sağlanmasında bu araçlara başvurabilmektedir. Üçüncüsü ise; SİHA’ların
önümüzdeki on yıllarda yapay zekâ teknolojilerinde gelişmelerle birlikte
kazanacağı tam otomasyon yeteneğinin etik ve hukuki tartışmaları
kökten değiştirebileceğine duyulan ortak inançtır. 




Günümüzde SİHA’ların politik ve askeri gerekçelerle kullanımının uluslararası
hukuk açısından değerlendirmeye muhtaç olduğu açıktır. Özellikle SİHA
kullanımının devletlerin egemenlik ve eşitliği bağlamında, kuvvet kullanma,
insan hakları ve insancıl hukukun işlerliği açısından zorlayan bir etki
yaptığı söylenebilir. Uluslararası alanda ülkeler tarafından kabul gören
devletlerin egemenliği ve eşitliği ilkesi, genel ilke olarak İkinci Dünya
Savaşı sonrası BM’nin de öncülüğünde her devlete, diğer devletlerin tam
saygılı olmasını ve sistemin hukuk kurallarına karşı eşit koruma sahibi
olmasını sağlayacak bir yaklaşım olarak kabul edilmiştir. Bu sayede her
zaman bir ihtimal dâhilinde olan ve uluslararası sistemi tehdit eden savaşlar,
bir devlete karşı kuvvet kullanma hali olarak yasaklanmış ya da belirli
şartlara bağlanmıştır. BM üyesi bir devletin, herhangi bir devletin siyasi
bağımsızlığına ve ülke bütünlüğüne yönelik tehdit etme ve
kuvvet kullanmaktan kaçınmak zorunda olması genel ilke olarak
benimsenmiştir.3 Kuvvet kullanma yasağının önemli bir istisnası meşru
müdafaadır. Uluslararası barış ve güvenliğin tehdit altında olması4
halinde BM Antlaşması 51.madde ile meşru müdafaa hakkı kabul görmüştür 




(BM Antlaşması, 1945; Çakmak, 2014: 29-185). 



Meşru müdafaa olarak tanımlanabilecek durumlarda devletlerin tek taraflı olarak
kuvvete başvurabilecekleri BM Antlaşması’nda açık bir şekilde
ifade edilmekte dir.5 Bu nedenle günümüzde SİHA’lar, meşru müdafaa
kavramı ile birlikte sık sık bir arada kullanılırken işitilebilir. Nitekim
SİHA’nın dünya gündeminde öne çıkışı, ABD’nin 11 Eylül saldırılarına maruz
kalması sonrasında küresel ölçekte başlattığı terörle savaşı ile birlikte
olmuştur. 




Bu süreçte ABD; 11 Eylül olayları sonrasında terörizmle savaş amacıyla BM
Antlaşması’na istinaden meşru müdafaa hakkı beyanıyla, El Kaide bağlantılı
örgütlere ve barındıkları ülke olan Afganistan’a müdahale etmiştir. 




Ardından önleyici meşru müdafaa hakkıyla Irak’a operasyon başlatmıştır.
Müteakip süreçlerde ise dünya ölçeğinde Pakistan, Yemen, Suriye gibi ülkelerde
askeri ve istihbarat operasyonlarını sürdürmüştür (Batır, 2011:
128-132). 


Dünyada bu savaş ve operasyonlar sürdürülürken SİHA’lar, temel silah
sistemleri olarak geliştirilmeye ve kullanılmaya devam etmiş, ABD’nin yeni
askeri stratejilerinin bir aracı haline gelmiştir. ABD, bu yıllarda Soğuk Savaş
zamanının Sovyetler Birliği ve müttefiki ülkelere uyguladığı çevreleme ve caydırma
politikasını terk etmiş, yeni tehditlerin asimetrik ve değişken özelliklerini
dikkate alarak 2002 yılında ulusal güvenlik stratejisini değiştirmiştir. ABD,
2002 yılı Ulusal Güvenlik Strateji dokümanında uluslararası hukukta
tartışmalı olan ön alıcı (preemptive) ve önleyici (preventive) müdahale
kavramlarına yer vermiş, ön alıcı müdahale ile terör örgütleri gibi
organizasyonları hesaba katarak bir hasım tarafından yapılmakta olan saldırı
hazırlığına karşı saldırı yapmayı, onu etkisiz hale getirmeyi ve
inisiyatifi ele geçirmeyi amaçlamıştır. Burada en önemli husus, düşmandan
gelecek saldırının çok yakında ve kaçınılmaz olarak
gerçekleşecek olmasıdır. 




Önleyici müdahale ile düşmanın tehditlerinin bilinmesiyle birlikte tehditlerin
çok yakın veya belirginleşmiş olmadığı, bu nedenle kaçınılmaz duruma gelen
bir çatışma öncesi ilk vuran olma kaygısı bulunduğu ancak uzun vadede düşmandan
önce saldırıya geçme düşüncesini hâkim olduğu bir yaklaşımdır. 




Nitekim ABD’nin Afganistan’a operasyonu ön alıcı müdahale, Irak’a operasyonu
önleyici müdahale kapsamında gerçekleştirilmiştir (US The White House,
2002: 15). 




ABD’nin benzer yaklaşımları terörle mücadele ettiği Pakistan, Yemen, Suriye,
Somali, Cibuti gibi ülkeler ile Güneydoğu Asya ülkeleri olmak üzere dünyanın çeşitli
coğrafyalarında SİHA operasyonlarıyla devam etmektedir. Uluslararası ortamda,
ABD’nin müdahale hukuku bağlamında alan açarak öngördüğü bu doktrin ve
yaptığı eylemler uluslararası hukuk açısından meşru savunma kapsamında kuvvet
kullanmayı yasal kılan bir gerekçe olmadığı görüşü hâkimdir. 


(Vogel, 2011: 106; IHR & CRC, 2012: 11-12; Woodhams & Borrie, 2018:
18). 




Zira 2005 yılında meşru müdafaa ile SİHA kullanımının nasıl yapılacağıyla
ilgili BM ve Uluslararası Adalet Divanı, hedeflerin ev sahibi ülkeye isnat
edilmesi ve ilgili ülke tarafından barındırılması durumunda bu
saldırıların gerekçe olabileceğini böyle bir durum olmaması durumunda ise ev
sahibi ülkeden izin alınması ya da BM Güvenlik Konseyi ile iş birliğine
yönelinmesi gerektiğine ilişkin karar ve raporlar oluşturmuştur6 (International
Court of Justice, 2005: 85-105; Bethlehem, 2012: 7; UN, 2013). 




Ancak genel olarak uluslararası terör ve suç örgütlerinin başarısız devletler
ile çöküş sürecine girmiş devletlerde barınmaları neden gösterilerek,
önceden tedbir alma anlamına gelen müdahale hukuku meşrulaştırıla bilmektedir.
Bu yaklaşım, günümüzün dünyasında geleneksel ulus devletlerin egemenliği
anlayışını içeren Westfalya döneminin koşullarının artık değiştiği, terör
yuvalarını topraklarında barındıran ülkelerin egemenlik
kavramının arkasına saklanamayacağı, eğer tehdit varsa bu devlete karşı ön
alıcı müdahale olarak operasyon yapılabileceği düşünceleriyle
desteklenmektedir (Dönmez, 2017: 10-14). 




ABD, her ne kadar SİHA kullanımının çatışma ve hukuk açısından konumunun
belirlenmesinde istekli olduğu yönünde sözler sarf etse de,
SİHA’lar vasıtasıyla gerçekleştirdiği bu operasyonların uluslararası
hukukun seyrini değiştirmeyecek sadece ad hoc/amaca özel ihlaller olarak kalması
yönünde temayülü olduğu görülmektedir. ABD’nin kuvvet kullanımında
kendisine esneklik sağlayacak bu gibi durumların uluslararası hukuki metinlere
girmesine ya da uluslararası teamül kuralları olmamasını istememesinin en
önemli nedeninin, başka ülkelerin bu nedenleri kullanıp benzer müdahaleler
gerçekleştirmesini önlemek olduğu açıktır (Batır, 2011: 132). Nitekim
Birleşik Krallığın ABD’yle birlikte yaptığı müşterek SİHA operasyonlarında
duyduğu çekinceler ve rahatsızlıklar bununla anlaşılabilir. Birleşik Krallık
içerisinde farklı siyasi taraflar, ABD tarafından kabul gören meşru müdafaa
hakkının geniş yorumlanmasıyla amacını aştığını değerlendirmektedir. Bu
nedenle Birleşik Krallığa, ABD ile terörle mücadele için müşterek icra edilen
SİHA operasyonlarına katılım sağlanması durumu ve burada görev alan
Birleşik Krallık askeri personelinin risk aldığı yönünde eleştiriler
getirilmektedir (Holloway vd., 2018: 36). 




Uluslararası hukuk açısından kuvvet kullanılması sırasında ifade edilmesi
gereken diğer bir konu da kullanılan silah ve sistemlerin ister SİHA veya başka
bir silah sistemi olsun, bir operasyonda hedeflerin yasallığı ve meşruluğu
konusudur. 




Bunlar, uluslararası silahlı çatışma/insani hukuk kapsamında gelişen ve
sivillerin korunmasının uygunluğunu benimseyen hukuki çerçevelerdir. Bu hukuki
metinler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın insancıllaştırılması
yönünde adımlarla daha fazla hız kazanmıştır. Hukuki metinler açısından La Haye
sözleşmeleri, silahlı çatışmaların sevk ve idaresi, işgal ve tarafsızlık
hukuku kurallarına ilişkin mevzuatı oluştururken; Cenevre Sözleşmeleri
içerisinde, silahlı çatışmalar nedeniyle savaş esirleri, yaralı ve deniz
kazazedeleri, ölüler, sağlık ve din personeli gibi savaş mağdurları ile ilgili
hususlar düzenlenmiştir. New York’ta yapılan sözleşmeler ise, BM
Antlaşması ile BM Teşkilatı kapsamında ortaya çıkan metinlerdir.7 Günümüze
kadar gerçekleştirilen mevzuata bakıldığında, silahlı çatışma kavramının; Devletler
arasında gerçekleşen ve savaşın niteliğini de kapsayıcı bir kavram olarak
kullanılması yanında, taraflardan birinin uluslararası örgüt olduğu
silahlı 


çatışmalar, bir devletin hükümet kuvvetleri ile hükümete karşı gelen silahlı
gruplar arasındaki silahlı çatışmalar ya da bir devlet içerisinde değişik
silahlı gruplar arasındaki silahlı çatışmaların hepsinin içine alan bir
yapıya dönüştüğü ifade edilebilir. 




Bu çerçevede çatışma şekillerine göre silahlı çatışmalar; 




(ı) Devletlerin topyekûn mücadelesine karşılık
gelen savaş boyutu ve 




(ıı) Bu düzeyde savaşa varmayan sınırlı silahlı çatışmalar olarak ikiye
ayrılmaktadır. Nitekim, bu kapsamda hazırlanan 1949 tarihli Cenevre
Sözleşmelerinin 2’nci Maddesinde yukarıda ifade edilen bu çatışma halleri
için insancıl hukuk kuralları esasa bağlanmıştır (Aslan, 2008: 25; Yamaner vd.,
2008: 2-26-50). 




Hukuki çerçevesi belirlendiği üzere, silahlı çatışma hukuku, bir silah sistemi
ve aracı olarak SİHA’ların kullanım şeklini ve alanlarını da
doğrudan etkilemekte  dir. Ancak günümüze kadar gelen süreç
içerisinde SİHA’lar, hem bir silah ve sistem olarak hem de silahlı çatışma
hukuku ya da devletlerin iç hukuku  bağlamında tanımlanmamıştır. Özellikle
SİHA’ların; 




(ı) Tank, Obüs, Top ve Nükleer başlıklı silahlar
gibi topyekûn savaşta kullanılan ve konvansiyonel etkisi olan bir savaş aracı
olarak görülmemesindeki yatkınlık ve 


(ıı) Doğrudan bireysel bir eyleme ya da düşmanca örgütlü bir çabaya ani ve
sınırlı müdahale edebilirliği silahlı çatışma hukuku gibi mevzuata
uygunluğunu zorlaştırmaktadır. Silahın kullanım yeri ve amacı hukuki tespitler
açısından önemlidir. Zira bu hukuki tespitler, modern devletlerin hukuk
devlet sistemine etki edebilmektedir. Buna örnek olarak ABD’nin SİHA
operasyonları gösterilebilir. Modern devletlerde teamüller gereği yurt
dışında askeri güç kullanımının yasal onayı için parlamentodan yetki
alınmaktadır. Ancak son yıllarda ABD ve Birleşik Krallık gibi
ülkelerin Afganistan, Irak, Libya ve Suriye gibi iç çatışmaların yaşandığı
bölgelerde SİHA’ların kullanımına ilişkin parlamentolarından yetki almama eğilimi gösterdikleri
bilinmektedir. Bu durumlar ise; Birleşik Krallık ve ABD’nin müşterek hareket
edilen SİHA operasyonlarının gözetim ve hesap verilebilirliği
açısından kendi kamu oylarında eleştirilere sebep olmaktadır (Holloway
vd., 2018: 35). 




İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın yıkıcı etkilerinin tekrarının
yaşanmaması için 2 Ağustos 1949 tarihinde Cenevre Sözleşmeleri ve
bu sözleşmelere ek olarak 1977 yılında oluşturulan silahlı çatışma ve
uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda mağdurların korunmasına ilişkin
protokoller hazırlanmıştır. İlki, devletlerarasında silahlı kuvvetlerin
çatışmasına karşılık gelirken; ikincisi, bir devlet ile örgütlü silahlı grup
veya iki ve daha fazla örgütlü silahlı gruplar arasındaki şiddetli silahlı
çatışmalara ilişkindir. SİHA’ların kullanımına ilişkin usuller her ikisi için
de geçerli olmakla birlikte dünyada en tartışılır hali, bir devlet ile
örgütlü silahlı grup veya iki ve daha fazla örgütlü silahlı gruplar arasındaki
şiddetli silahlı çatışmalara ilişkin olan durumudur. 




Son yıllarda Birleşik Krallığın ABD ile birlikte dünyanın çeşitli yerlerinde
gerçekleştirdiği SİHA operasyonlarının kendi içerisinde tartışmasının nedeni de
budur. 




Birleşik Krallığın Afganistan, Irak ve Suriye’de DEAŞ’la yapılan
mücadelelerinin silahlı çatışma hukuku açısından uluslararası olmayan silahlı
çatışmalara yönelik olduğu kanaati hâkimdir. Birleşik Krallıkta; farklı
siyasi taraflar ABD ile müşterek yapılan SİHA operasyonlarına ilişkin olarak,
eylemlerin küresel ölçekte birden çok ülkeyi hedef alması, bu ülkelerde
herhangi bir uluslararası çatışma ve savaşın olduğu yönünde BM’nin kararının
bulunmaması ve uluslararası bir uzlaşmanın sağlanmaması konularında
endişelidir. 




Bu açıdan kendilerinin ABD ile müşterek icra ettikleri SİHA operasyonlarında
hedefler açısından temel alınacak mevzuatın 12 Ağustos 1949
tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışma
Mağdurlarının Korunmasına İlişkin 2 Numaralı Protokol olması gerektiği
savunulmuştur.


 

(Holloway vd., 2018: 37-38). 



Silahlı çatışma hukukunda temel prensip, kimlerin hedef olacağı ve bunun için
savaşanlarla sivillerin ayırt edilebilirliği olan ayrım ilkesidir.
Ancak Afganistan, Irak ve Suriye’deki SİHA operasyonlarında bu silahlı
grupların tespiti ile sivillerin ve savaşçıların ayırt edilmesinde zorlanıldığı
bir gerçektir. Terörist grupların gevşek organizasyon yapısı, üniforma
kullanmamaları, sivilleri de kasıtlı olarak kalkan yapmaları bu ayrım ilkesinin
uygulanabilirliğini zorlaştırmaktadır. 


Yine de SİHA’ların gelişmiş gözetim yeteneklerinin kullanarak tespit ve
tanımlama standartları geliştirmeleri ve bunun için yeterli zamanı sağlayabilme
leri önemli bir avantaj olarak görülmektedir (Holloway vd., 2018:
38). 




Hukuki açıdan kimin silahlı bir grubun üyesi olduğuna ilişkin olarak
Uluslararası Kızıl Haç Komitesi, savaşta sürekli bir işlevi olanların
silahlı bir grubun üyesi kabul edilebileceğini belirtmektedir. Bunun için
hedeflerin belirlenirken doğrudan katılım sağlayanlara yönelik kanıtlara
odaklanılmasını önermektedir. Bu sayede örgütle doğrudan bağlantılı olanların
akrabaları ve örgütle dolaylı bağlantısı olanların korunabileceği kabul
edilmektedir. Sivillerin doğrudan saldırılara karşı korunması gerektiği,
düşmanlık yapmadıkça veya bu eylemi belirli bir süre yapanların düşmanlıkta
yer almadıkları süre içerisinde hedef alınmaması görüşü savunulmaktadır.
Uluslararası Kızıl Haç Komitesi, eğitim ve lojistik desteğe katılanların meşru
hedefler olmadığı, ayrıca doğrudan bir saldırıya katılsa bile hedeflenen
zamanda eylemde bulunmayanların hedef olamayacağını değerlendirmektedir
(Melzer, 2009: 32-33; Holloway vd., 2018: 38). 




Ancak bu kriterlerin belirsizlikleri ortadır. Nitekim buna muhalif
değerlendirmeler de bulunmaktadır. Örneğin, İsrail Mahkemeleri
2006 yılında fiziksel saldırı dışında yardımda bulunan, istihbarat bilgisi
toplayan, ulaştırma faaliyetlerinde bulunanlar gibi düşmanca eylemler içine
katılanların SİHA hedefi olabileceği konusunda hukuki boyutu
genişletmiştir (Ak, 2017: 43). 




Diğer taraftan, Birleşik Krallık içerisinde yer alan siyasi taraflar silahlı
çatışmalar ın olmadığı ülkelere yapılan SİHA operasyonlarının silahlı
çatışma hukukuna yükümlü olamayacağını, bu haliyle Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ni (AİHS) imzalamış bir ülke olarak AİHS’ye yükümlü kılınması gerektiğini vurgula
maktadırlar. İfade edilmek istenen, eğer operasyon silahlı çatışma içerisinde
değerlendiriliyor ise silahlı çatışma hukuku geçerlidir. Eğer bu sayılmıyor
ise, kuvvet kullanımlarına ilişkin kuralların uluslararası insan hakları
hukuku bağlamında kabul edilmesi önerilmektedir. AİHS’nin 2.maddesi yaşamın
kasıtlı olarak yoksun bırakılmasını yasaklamaktadır ve öldürme yetkisi
silahlı çatışma hukukuna göre daha sınırlıdır (Holloway vd., 2018: 41). 




AİHS’nin 2. Maddesi, devletin birisini yanlış şekilde öldürdüğü iddia
edildiğinde bağımsız ve tarafsız bir soruşturmayı gerekli kılmaktadır (Council
of Europe, 2010: 6). Bu nedenle, AİHS’nin insansız hava saldırıları için
geçerli kılınması durumunda, Birleşik Krallığı yerel mahkemeler veya Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi önemli miktarda tazminat talep etme ve sözleşme
hükümlerini ihlal ettiğine ilişkin kararlara maruz bırakabilir (Holloway vd.,
2018: 38-41). Günümüzde SİHA’ların uluslararası alanda kullanımıyla ilgili
olarak sözü edilen ve var olan tartışmalar iç güvenlik boyutuna taşınarak da
devam edilebilir. 




2.
Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,




Silahlı İnsansız Hava Araçlarının
Uluslararası Alanda ve İç Güvenlikte Sevk ve İdaresine İlişkin Hukuki
Saptamalar – BÖLÜM 2




3. SİHA’ların İç Güvenlikte Kullanımına İlişkin Tespitler 




İHA’ların iç güvenlikte kullanılmaya başlanması son on yılda gelişme göstermiş
tir. Hâlihazırda ABD’de farklı tip ve modelde İHA’lar; ülkenin güneyinde
sınır güvenliğinde, keşif maksatlı özel harekât operasyonlarında, suç
mahallinin analizinde, kalabalıklar arasında suç takibinde, yangınlara müdahale
ve arama kurtarma faaliyetlerinde, kritik altyapıların izlenmesinde,
afetlerde yardım ve acil tıbbi malzemelerin uzak yerlere taşınmasında,
kentlerde trafik sıkışıkları nın izlenmesinde yoğun biçimde kullanılmaktadır
(Graham, 2011: 18; Pejic, 2015: 1; Homeland Security, 2017; Tucker, 2017;
Margaritoff, 2017; Alderton, 2018). 




Özellikle İHA’ların istihbarat, gözetleme, keşif maksatlı kullanılıyor olması
vatandaşlara gözetleniyor hissi yarattığından olumsuz psikolojik etkisi
olduğu konusunda eleştiriler getirilmektedir. Özellikle ABD ve Avrupa
Kıtasında etik bağlamda mahremiyet haklarını veya AİHS’ni ihlal edip etmediği
konusunda kaygılar dile getirilmektedir (Pilkington, 2014; Stanley, 2017;
Holloway vd., 2018: 42). 




Diğer taraftan modern devletin ayrıcalığı olan özgürlük imkânlarından
çoğunlukla terör ve örgütleri de yararlanır. Ülkelerin demokratik
yapısından gizlilik içerisinde faydalanmayı ve suistimali arzulayan terör
ve suç örgütlerinin modern devletleri önümüzdeki on yıllarda daha rahatsız
edeceği ve demokratik devletlere özgü bir sorun olarak kalmaya devam
edeceği açıktır. Bu bağlamda SİHA’ların terörle mücadele başta olmak üzere iç
güvenlikte kullanılması, uluslararası alanda kullanılmasında karşılaşılan
benzer tartışmalar gibi yeni bir süreçtir (Woodhams & Borrie, 2018:
2). 




SİHA’ların teröre maruz kalan ülkeler tarafından, terörle mücadele
yöntemlerinden birisi olarak gerek mekânsal boyut gerekse zaman ve ateş
üstünlüğü bakımından kullanılması kuşkusuz asimetrik bir avantaj yaratır.
Özellikle kent, kasaba gibi yerleşim yerleri dışında kırsal bölgelerde siviller
ile teröristlerin ayrılmasına imkân sağlayan ve terör faaliyetleri
gösteren örgütlerin daha kolay tanınabileceği yerlerde yeni mücadele tekniği
olarak görülebilmekte dir. Hukuk, demokrasi, birey ve insan hakları
merkezli değerler sistemine sahip olan toplumlarda, terörle mücadele ancak bu
değerler ölçüsünde yapılması gerektiğinden devletlerin bu konuda en önemli
gücü, haklılığı ve meşru olmasıdır. 




Bu nedenle güvenliğin sağlanması için alınan tedbirlerin amacı, hem devletin
kendi varlık ve bütünlüğünün hem de vatandaşlarının psikolojik ve
fiziksel kazanımlarının zarar görmesini engellemeye yönelik olmalıdır
(Ergül, 2014: 71). 




Modern bir devlette bir ülkenin egemenlik sınırları dâhilinde iç güvenliğin
sorumluluğu kolluk kuvvetlerindedir. Devlet bu sorumluluğa istinaden kabul
ettiği uluslararası sözleşmeler, anayasa, oluşturduğu kanunlar ve buna
bağlı alt mevzuatı ile kolluk kuvvetlerine zor kullanma ve silah kullanma
yetkisi verir. Bunun ölçüsünün sertliği ve serbestliği veya yaptırım
gücünün genişliği ve çeşitliği o ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal,
siyasal ve kültürel ortamına göre çeşitlilik gösterir, devletin vatandaşlarının
haklarının korunmasına ilişkin teminatlara göre değişebilir. SİHA’nın iç
güvenlikte kullanımı ve kolluk açısından bir yöntem olarak belirlenmesi en
nihayetinde siyasi iradenin bir tercihidir ve niyet beyanı göstererek araçların
sınırlılıklarını belirleyebilir. 




Ülkesinde terörle mücadele eden bir devlet açısından uygulanacak hukuki
standartlar çatışmaların şiddetine bağlı olmakla birlikte üç seviyeye
ayrılabilir. İlk durum, sınırlı olay ve çapta eylemlere yönelik hayatın
normal akışı içinde insan hakları hukukunun uygulanarak mücadele edilmesidir.
İkincisi, devletlerin olağanüstü hal durumuna geçmesi, insan haklarını
korumak ve temin etmekle birlikte daha sınırlayıcı tedbirleri yürürlüğe koyması
ve mücadele tedbirlerini 


genişletmesidir. Üçüncü ise, ülke içinde silahlı çatışma şartları oluşması
ve uluslararası silahlı çatışma/insancıl hukukun uygulanabilir olmasıdır. Bu
aşamalar aslında iç çatışmanın şiddeti ve ülke içerisinde mücadele
edilirken uygulanacak insan hakları ile insani/çatışma hukukunun kullanım
şekline göre derecelendirilmesidir. Günümüzde birçok devletin mücadele
yöntemi, terör örgütleriyle insan hakları hukuku bir diğer deyişle anayasası
bağlamında hazırlanan ceza hukuku ve cezai adalet modelidir. Ülkeler,
terör örgütlerine meşruiyet kazandırmamak ve bir siyasi aktör olarak muhatap
olunmaması için silahlı çatışma hukuku yerine mevcut insan hakları
hukukuna bağlı kalmayı tercih ederler. Diğer taraftan bu değerlendirmelerin,
her iki hukuki çerçeveye yönelik uluslararası antlaşmaları imzalayan ülkeler
açısından geçerli olduğu da unutulmamalıdır.8 




İkinci Dünya Savaşı sonrası 1940’lı yıllarda silahlı çatışma hukuku ile insan
hakları hukukunun hazırlık seyri izlenirken insan hakları hukukunun,
silahlı çatışma durumunda uygulanamayacağı öngörüsü ile 1948 yılı İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi ve 1949 yılı Cenevre Sözleşmeleri birbirlerinden
ayrı olarak hazırlanmıştır. Genel olarak, 1949 yılı Cenevre
Sözleşmelerinin ortak yazılmış 3. Maddesinde işaret edilen hususlar 9 ile temel
insan hakları gereksinimleri arasında örtüşme olmasına rağmen silahlı
çatışma hukukunun daha çok eski sömürge toplumları ve BM çerçevesinde
kaderlerini tayin hakkını kullanmak isteyen SSCB ile Afrika topluluklarına
yönelik benimsenmesi görüşü hâkim olmuştur. Günümüze kadar İngiltere-IRA,
İspanya-Bask, Fransa-Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi veya Rusya-Çeçenistan
arasında terör tehditleri oluşmuş, bunlar silahlı çatışma/insani hukuk
kapsamında görülmemiş ve iç güvenliği ilgilendiren olaylar olarak
kabul edilmiştir (Ökten, 2015, 2-19). 




Bu kapsamda iç güvenlikte terörle mücadeleye ilişkin uygulanacak insan hakları
hukukunun ve mücadele yönteminin, uluslararası alanda onaylanan mevzuata,
anayasaya ve kanunlara uygun silah kullanma yetkisi ile düzenlendiği
söylenebilir. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), AİHS’de belirtilen
devletin kullanacağı ölümcül gücü ayrıntılı bir yaklaşımla yorumlamasına
rağmen,10 AİHS’nin 2.maddesi11 kolluğun, koşulları belirli durumlarda
ölümcül güç kullanmasını meşru görmektedir. Bu yetkinin sınırları
uluslararası sözleşmeler, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde oluşturulurken,
temel haklarla ilgili sınırlamalarda da kanunla belirlenir. Silah
kullanma, ancak kamu düzenini ve güvenliğini bozacak nitelikteki gerçek bir
tehlikenin varlığı halinde, kesin zorunluluk söz konusuysa meşru ve mazur
görülebilir. BM Kanun Adamlarının Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel
Prensipler 9.maddesinde ölümcül güç kullanma yetkisine genel olarak kolluk
kuvvetlerinin kendilerinin ve başkalarının öldürülmelerine veya ağır bir
biçimde yaralanmalarına yönelik yakın bir tehlikeye karşı müdafaa halleri
ile yaşama karşı ağır bir tehdit içeren ağır nitelikteki özel suçların
işlenmesinin önlenmesi amacıyla silah kullanılmasını öngörmüştür
(Sevük, 2012: 248-255). Tehditlerin yakınlığı ve hayati tehlikelerin
işlenmesinin önlenmesi gibi hususlar ile meşru müdafaa gereksinimlerinin ne
olunduğunun bilinmesi SİHA kullanıcı ve karar vericiler için önemlidir.
SİHA’nın kullanımında kolluk, sahip olduğu diğer silah kullanma yetkileriyle
benzer şekilde terörle mücadele ve olağanüstü hâl kanunlarına uygun
biçimde gereklilik, ölçülülük ve orantılılık usullerine uygun meşru müdafaa
gereksinimlerini karşılamalıdır.12 Gereklilik, teröristin ölümcül
tehditlere sebep olacak şekilde tehdidin yakın tehdit olmasıdır (Pejic, 2015:
37; Holloway vd., 2018: 39). 




Ayrım ilkesi, aracın teknolojik özelliklerinden faydalanılarak hedefin
doğruluğunun tespiti yanında, terörle mücadele edilen bölgenin vatandaşların
günlük yaşamını sürdürdüğü coğrafyalardan güvenli alan ve benzeri
yöntemlerle ayrı tutulması ile sağlanabilir. 




Ölçülülük ilkesi ise, tespit edilen hedefin elindeki silahlar ile yaratacağı
olumsuz etkinin değerlendirilmesine göre belirlenmektedir. 




Sonuç 




Günümüzde SİHA’ların keşif, gözetleme ve bir silah sistemi olarak zaman ve
mekâna sahip olma avantajı, asimetrik etki ve uygun maliyet açısından ülkelere önemli
üstünlük kazandırdığı inkâr edilemez. Bunun en önemli kanıtı; geçen yıllar
içerisinde bu araçların istenen performans ve işlevlerine bağlı olarak farklı
boy ve ebatta tasarlanmaları, taşıdıkları silah ve mühimmatın
çeşitliliğine göre araç ailesinin genişletilmesidir. 




SİHA’ların ülke politikaları ve askeri operasyonları için can kaybı ve
ciddi ekonomik maliyet yaratmaması ülkelerin kamuoyları tarafından da olumlu
karşılanmaktadır. SİHA’ların devletlere sağladığı bu imkânlar
sayesinde  kullanımının önümüzdeki yıllarda daha da teşvik göreceği
açıktır. Araçlara gösterilen bu ilgiye rağmen hukuki ve etik bağlamda
değerlendirmeler daha yavaş bir seyir izlemektedir. Bu ilginin azlığı,
uluslararası alanda çatışmaların değişen özellikleri, SİHA’ların devletler için
terörle mücadele seçenekleri başta olmak üzere politik ve askeri kullanım
çeşitliliğine yol açması ve teknolojinin hızlı seyir izlemesidir. 




SİHA’ların kullanımıyla ilgili tartışmalar şimdilik muğlak bir zeminde
ilerlemektedir. ABD’den Çin’e İsrail’den AB ülkelerine kadar fiili
normlar 


yaratılarak emsaller oluşmaktadır. Önümüzdeki dönemde uluslararası, ulusal
ve iç güvenlik alanında bu araçların kullanımı ve
bilinerbilirliğinin artması, hem kuvvet kullanımına karar verme açısından
hem de hedef ve yöntem belirleme bağlamında tartışmalara çözüm bulunmasına
katkı sağlayacaktır. 




Son Not : 




1 SİHA’lar ve özelliklerine ilişkin kapsamlı açıklamalar için ayrıca bakınız:
T. Ak (2017). Günümüzün Değişen Çatışma Koşullarında İnsansız Savaş Araçları ve
Etik Tartışmalar, Sistem Ofset Yayıncılık, Ankara. 




2 SİHA kullanımında farklı karar mekanizmaları ve işlevleri için ayrıca
bakınız: T. Ak (2018). Silahlı İnsansız Hava Araçlarının Kullanımında Karar
Mekanizmaları, 


Güvenlik Bilimleri Dergisi, 7 (1), 111-130. 



3 BM Antlaşmasının 2, 33 ve 37’nci maddeleri konuya ilişkin maddeleridir. 




4 Ancak uluslararası barışın ve güvenliğin tehdit altında olup olmadığının
tespiti, 39. Madde ile BM Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir 


(BM Antlaşması, 1945; Çakmak, 2014:186). 



5 Yukarıda da belirtildiği gibi BM sisteminde amaçlanan, kuvvet kullanımının
devletler açısından tek taraflı bir seçenek olmamasının sağlanmasıdır. BM
Şartının 51.Maddesi ise kuvvet kullanma yasağının meşru müdafaa hakkının
ortadan kalkması şeklinde yorumlanamayacağını belirterek devletlerin istisna
hallerinde, yani meşru müdafaa durumunda kuvvete başvurabileceklerini
dolaylı olarak kabul etmektedir. Maddede dikkat çeken nokta meşru müdafaa
tedbirlerine başvurulabilmesi için bir silahlı saldırının meydana gelmiş
olması gerektiğidir. 




Yani ortada henüz bir silahlı saldırı yoksa meşru müdafaa hakkının ortaya
çıktığından bahsedilemiyor olması gerekmektedir. Bir diğer önemli sınırlama da
bu meşru müdafaa halinin ancak BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçmesine
kadar devam ediyor oluşudur. Meşru müdafaanın genel çerçevesine bakıldığında,
verilen karşılığın saldırı ile orantılı olmasının gerektiği de söylenebilir.
Bir başka koşul da saldırıya uğrayan devletin, aldığı meşru müdafaa tedbirleri
ile ilgili olarak BM’yi bilgilendirmesi zorunluluğudur. Meşru müdafaanın
bir hak olarak ortaya çıkabilmesi için ise gereklilik ve orantılılık
ilkelerinin yerine getirilmesi gerekmektedir (Çakmak, 2014:191-192). 




6 2013 yılında Raportör Bem Emmerson tarafından hazırlanan “Terörizmle
Mücadelede İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Teşvik Edilmesi ve Korunmasına
İlişkin Özel Rapor”a ve Uganda’nın Demokratik Kongo Cumhuriyeti toprakları
üzerinde 1998 yılından itibaren işgal, askeri faaliyet ve eylemlerine ilişkin
olarak Uluslararası Adalet Divanı tarafından hazırlanan Uganda ve Demokratik
Kongo Cumhuriyeti arasındaki “Kongo Toprakları Üzerinde Askeri Eylemlere
İlişkin Dava Raporuna ayrıca bakınız: UN (2013). Report of the Special
Rapporteur on the Promotion and Protection of Human Rights and
Fundamental Freedoms While Countering Terrorism, A/68/389, 18 September
2013,


LİNK : https://unispal.un.org/DPA/DPR/unispal.nsf/0/2DAADAFC4682762585257C0B0060
 




7 Savaşın yasaklanması ya da en azından savaşın doğurduğu zararların en aza
indirilmesini amaçlayan ve Birinci Dünya savaşına kadar olan dönemde gerçekleştirilen
sözleşmeler, 1856 yılı Paris Deniz Hukuku Beyannamesi ile başlamış ve 1864
yılında Cenevre’de imzalanan Savaş Alanında Yaralıların Durumunun
İyileştirilmesi Sözleşmesi ve müteakiben diğer sözleşmelerle devam etmiştir. La
Haye sözleşmeleri ise 1899 yılında oluşturulmaya başlanmış, 1907 yılında
da yeni metinler eklenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönem ile savaş
sonrası dönemlerde sözleşmelerin hazırlanmasına devam edilmiştir.
Silahlı çatışma hukuku kapsamı içerisinde sayılan La Haye, Cenevre ve New
York sözleşmelerinin neler olduklarına ilişkin ayrıntılı bilgi için ayrıca
bakınız: Y. Aslan (2008). Savaş Hukukunun Temel Prensipleri, TBB Dergisi,
(79), 235-274. 




8 Örneğin Türkiye, 1949 yılı Cenevre Sözleşmelerini 10 Şubat 1954 tarihinde
onaylamış, bu sözleşmelere ek olarak hazırlanan 1977 yılı Ek I. Protokole
(2 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Uluslararası Silahlı
Çatışmaların Mağdurlarının Korunmasına İlişkin Protokol) ve II. Protokole (12
Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Uluslararası Olmayan
Silahlı Çatışmaların Mağdurlarının Korunmasına İlişkin Protokol) taraf
olmamıştır. 2005 yılında 


imzalanan III. Protokolü (12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek
ve İlave Bir Ayırt Edici Ambleme İlişkin Protokol) I. ve II. Protokollere
taraf olmadığını hatırlatan bir bildirim eşliğinde 7 Aralık 2006 tarihinde
imzalamıştır. Ayrıntılı olarak bakınız: M.B. Yamaner, E. Öktem, B. Kurtdarcan,
M.C. Uzun (2008). 12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve
Protokolleri, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları Nu:42,
İstanbul. 




9 1949 yılı Cenevre Sözleşmeleri ortak 3.maddesinde milletlerarası mahiyette
olmayan bir silahlı anlaşmazlıkların taraflardan birinin topraklarında
olması halinde çatışmaya doğrudan iştirak etmeyenlerin korunmasına yönelik
maddeleri içermektedir (Yamaner vd, 2008: 2-26-50). 




10 AİHM, güvenlik güçlerinin benzer güç kullanımları sırasında meydana gelen
ölüm olaylarının soruşturulmasını sıklıkla ele alınmaktadır. Bu kapsamda, kararlarında
güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyonlar sırasında meydana gelen
ölümlerde güvenlik birimlerinin yetersiz planlama, tedbirsizlik,
dikkatsizlik, orantısız, öldürücü olabilecek güç kullanımına işaret
etmiştir. AİHM, suikast hazırladıklarından şüphelenilen üç IRA teröristinin
güvenlik güçlerince  öldürülmesinin söz konusu olduğu McCann/İngiltere
davasında operasyonun zora başvurma gereğini imkân ölçüsünde asgariye indirecek
surette hazırlanıp hazırlanmadığı hususunu incelemiştir. Mahkeme, olayda
terörist olarak tanınan kişileri zararsız hale getirmekle görevli asker
kişilerin, kendilerine verilmiş bulunan bilgiler ışığında, teröristlerin
uzaktan kumandalı bombayı patlatarak çok sayıda insanın ölümüne neden
olmalarını önlemek için bu kişilere ateş açmanın mutlak surette
gerekliliğine inanmıştır. Üstlerinden aldıkları emirlere uyarak, başkalarının
hayatını korumak için bunun mutlak zorunluluk teşkil ettiği
inancıyla görevlerini yerine getirdiği düşüncesindedir. Mahkeme, somut
olayda görevlilerin olay anında karşı karşıya kaldıkları ikilemin göz önünde
tutularak, kolluk görevlilerinin sadece o andaki fiillerini değerlendirmek
suretiyle madde hükmünün ihlali konusunda bir sonuca varmanın yeterli
olmadığını, aynı zamanda bütünü içinde antiterörist operasyonun AİHS
2.madde gereklerine uygun şekilde hazırlanıp hazırlanmadığının da
incelenmesinin önemini vurgulamıştır. Bu husus askerlere verilip
uygulandıklarında ölümle neticelene bilecek kuvvet kullanımını kaçınılmaz kılan
talimat ve bilgilerin, olayda yer alan üç teröristin yaşam hakkını gereğince göz
önünde tutup tutmadığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Bu olayda Mahkeme,
başkalarının hayatını korumak amacıyla üç teröristin öldürülmesinin
mutlak gereklilikle kuvvete başvurma teşkil etmediği böylece 2.madde
hükmünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. 


AİHM, kolluk görevlilerince operasyon planlanırken, öldürücü yöntemler
ve öldürücü olmayan yöntemler arasında bir ayırım yapılarak öldürücü olmayan
yöntemlere başvurulacağı, şüphelileri canlı olarak yakalamanın yolları ve
teslim olma konusunda nasıl anlaşma yapılacağı gibi hususların belirlenmesini
istemiş tir. Aksi durumda teslim olmaya gönüllü olabilecek
kişilerin yaşamlarının tehlikeye atılmış olacağını değerlendirerek bu
durumda da müdahalenin orantılı olmadığını kabul etmiştir (European Court of
Human Rights, 1995; Cengiz, 2011, 387; Sevük, 2012: 274). 




11 AİHS’nin Yaşam Hakkı başlıklı 2.maddesinde herkesin yaşam hakkının yasayla
korunması belirtilmekle birlikte, ayaklanma veya isyanın yasaya uygun
olarak bastırılması sırasında zorunlu olanı aşmayacak şekilde güç
kullanılması sırasında oluşan ölüm gibi durumların madde ihlali olmadığı
vurgulanmaktadır 




(Council of Europe, 2010: 6). 



12 Terörle mücadelede meşru müdafaaya ilişkin örnekler için bakınız: H. Y.
Sevük (2012). Kolluk Görevlilerinin Silah Kullanma Yetkisi ve Yaşam
Hakkı, 




Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2 (2), 274. 



Kaynakça: 




Kitaplar; 




Ak, T. (2017). Günümüzün Değişen Çatışma Koşullarında İnsansız Savaş Araçları
ve Etik Tartışmalar, Sistem Ofset Yayıncılık, Ankara. 




Çakmak, C. (2014). Uluslararası Hukuk: Giriş, Teori ve Uygulama Bir
Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa. 




Graham, S. (2011). Kuşatılan Şehirler Yeni Askeri Kentçilik, çev. Levent
Aydeniz, Nota Bene Yayınları, Ankara. 




Makaleler; 




Ak, T. (2018). Silahlı İnsansız Hava Araçlarının Kullanımında Karar
Mekanizmaları, Güvenlik Bilimleri Dergisi, 7 (1), 111-130. 




Aslan, Y. (2008). Savaş Hukukunun Temel Prensipleri, TBB Dergisi, (79),
235-274. 




Batır, K. (2011). Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Amerikan Müdahaleciliği ve
Uluslararası Hukuk, Yönetim Bilimleri Dergisi (Journal of Administrative Sciences),
9 (1), 115-134. 




Bethlehem, D. (2012). Principles Relevant to the Scope of a state’s Right of
Self Defense Against an Immenent or Acyual Armed Attack By Non State Actors,
The American Journal of International Law, Notes and Comments, 106:000,
1-8. 




Cengiz, S. (2011). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Yaşam
Hakkı, TBB Dergisi, (93), 383-404. 




Dönmez, S. (2017). Kuvvet Kullanma Kapsamında Ön Alıcı ve Önleyici Saldırı
Kavramları, Balkan ve Yakın Doğu Sosyal Bilimler Dergisi (Balkan and Near
Eastern Journal of Social Sciences), 3 (3), 8-15. 




Ergül, E. (2014). Özgürlük ve Güvenlik Dengesi Bağlamında Uluslararası Terörle
Mücadele Stratejileri, EÜHFD, 18 (1–2), 63-98. 




Pejic, J. (2015). Extraterritorial targeting by means of armed drones: Some
legal implications, International Review of the Red Cross, 10.1017/S181 63831140
00447, 1-40. 




Sathyamoorthy, D. (2015). A Review of Security Threats of Unmanned Aerial
Vehicles and Mitigation Steps, The Journal of Defence and Security, (6). 




Sevük, H. Y. (2012). Kolluk Görevlilerinin Silah Kullanma Yetkisi ve Yaşam
Hakkı, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2 (2), 239-286. 




Vogel, R. J. (2011). Drone Warfare and The Law of Armed Conflict, Drone Warfare
and the Law of Armed Conflict, Denver Journal of International Law and
Policy, 39 (1), 101-139. 




Belgeler/Raporlar; 




Council of Europe (2010). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi. Council of Europe
Publishing. 




Davis, L. E., McNerney M. J., Chow J., Hamilton T., Harting S. & Byman D.
(2014). Armed and Dangerous? UAVs and U.S. Security, The RAND Corporation,
USA. 




Holloway, A. MP, Gupta A., Molyneux C. (2018). The UK’s Use of Armed Drones:
Working with Partners. All Party Parliamentary Group on Drones Inquiry
Report, London. 




Homeland Security (2017). Unmanned Aircraft Systems Addressing Critical
Infrastructure Security Challenges, https://www.dhs.gov/sites/default/files/publications/uas-ci-challenges-fact-sheet-508.pdf
(erişim tarihi: 25.01. 2019). 




International Court of Justice (2005). Armed Activities on the Territory of the
Congo (Democratic Republic of the Congo v. Uganda), Judgment, I.C.J. Reports. 




International Human Rights (IHR) and Conflict Resolution Clinic (CRC) (Stanford
Law School) & Global Justice Clinic (NYU School of Law) (2012).
Living Under Drones: Death, Injury, and Trauma to Civilians from US Drone
Practices Pakistan. 




Melzer, N. (2009). Interpretive guidance on the notion of direct participation
in hostilities under international humanitarian law. International
Committee of the Red Cross (https://bit.ly/1WjvRb3). 




Ökten, T. (2015). Uluslararası İnsancıl Hukuk ve PKK Örneği, https://www.
academia.edu/34367728/Uluslararası_İnsancıl_Hukuk_ve_PKK_Örneği 
(erişim
tarihi: 25.01.2019). Schaus, J. & Johnson, K. (2018). Unmanned Aerial
Systems’ Influences on Conflict Escalation Dynamics, CSIS Briefs, 




LİNK : https://csisprod.s3.amazonaws.com/s3fspublic/publication/180808_SchausJohnson_UnmannedAerialSystems_UPDATE_0.pdf?ANfx9oj8wvgykmZ8Qz1fJvgAfhGvtC1I


 

(erişim tarihi 18.01.2019). 



Quintana, E. (2008). The Ethics and Legal Implications of Military Unmanned
Vehicles, The British Computer Society, Royal United Sevices Institute
for Defence and Security Studies, Occasional Paper. 




UK MoD (2017). Joint Doctrine Publication 0-30.2 Unmanned Aircraft Systems, The
Development, Concepts and Doctrine Center, Ministery of Defence, Wiltshire,
UK. 




UN (2013). Report of the Special Rapporteur on the Promotion and Protection of
Human Rights and Fundamental Freedoms While Countering Terrorism, A/68/389,
18 September 2013, 


LİNK : https://unispal.un.org/DPA/DPR/unispal.nsf/0/2DAADAFC
4682762585257C0B00609364




US The White House (2002). The National Security Strategy of the United States
of America, Washington DC, USA. 




US DoD (2013). Unmanned System Integrated Roadmap FY
2013-2038, Washington DC, USA. 




Woodhams, G. & Borrie, J. (2018). Armed UAVs in Conflict Escalation and
Inter-State Crisis, The United Nations Institute for Disarmament Research (UNIDIR),
Geneva, Switzerland. 




Yamaner, M.B., Öktem, E., Kurtdarcan, B., Uzun, M.C. (2008). 12 Ağustos 1949
Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Protokolleri, Galatasaray Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Yayınları Nu:42, İstanbul. 




İnternet Kaynakları; 




Alderton, M. (2018). To the Rescue! Why Drones in Police Work Are the Future
of Crime Fighting, Apr 13 2018, 




LİNK : https://www.autodesk.com/redshift/drones-in-police-work-future-crime-fighting/
(erişim tarihi: 28.01.2019). 




BM Antlaşması (1945). Birleşmiş Milletler Antlaşması, https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/3-30.pdf
(erişim tarihi: 28.01.2019). 




European Court of Human Rights (1995), Case of Mccann and Others v. The United
Kingdom, 




LİNK : https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-57943”]}
 


(erişim tarihi: 24.05.2019). 




Margaritoff, M. (2017). Drones in Law Enforcement: How, Where and When They’re
Used, October 13, 2017, 


LİNK : http://www.thedrive.com/aerial/15092/drones-in-law-enforcement-how-where-and-when-theyre-used
(erişim tarihi: 28.01. 2019). 




Tucker, Patrick (2017). Look for Military Drones to Begin Replacing
Police Helicopters by 2025, August 28, 2017,




LİNK : https://www.defenseone.com/technology/2017/08/look-military-drones-replace-police-helicopters-


2025/140588/ (erişim tarihi: 28.01.2019). 



Pilkington, E. (2014). ‘We see ourselves as the vanguard’: The Police Force
Using Drones to Fight Crime, 1 Oct 2014, https://www.theguardian.com/world/2014/oct/01/drones-police-force-crime-uavs-north-dakota




(erişim tarihi:  28.01.2019). 



Stanley, J. (2017). Police Chiefs Issue Recommendations on Drones; A Look
At How They Measure Up, August 17, 2012, 


LİNK : https://www.aclu.org/blog/privacy-technology/surveillance-technologies/police-chiefs-issue-recommendations-drones-look?redirect=blog/technology-and-liberty/police-chiefs-issue-recommendations-drones-look-how-they-measure
 (erişim tarihi: 28.01.2019).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış