SAVAŞ & SAVAŞ TARİHİ & TAKTİKLERİ & TEÇHİZATI & YÖNTEMLERİ & SOĞUK SAVAŞ


OSMAN AYDOĞAN : LİBYA’YA ASKER GÖNDERİRKEN (2)… 

03 Ocak 2020




TSK; fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve
müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek Kosova Lübnan Afrika ve Afganistan
harekâtı hariç sadece 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beridir de Irak’ın
Kuzey’ine sınır ötesi harekâtlar yapmıştır. Bu yazıda kısaca 1974 Kıbrıs Barış
Harekâtı ve 1983’den beri yapılan sınır ötesi harekâtlar ile Suriye harekâtı
değerlendirilerek konu Libya’ya getirilecektir.


Yazıma çok kısaca üç konuya yer vererek girmek
istiyorum.


Bunlardan birincisi “tarih bilinci” bu kapsamda
günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı
Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von
Clausewitz’in “Savaş Üzerine” düşünceleridir…İkinci olarak da Birinci Dünya
Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımı ve üçüncü olarak da
Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı sınır ötesi askerî harekâtlar…


Bu üç konuyu anlamadan TSK’nin muhtemel Libya
harekâtını anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir.


1. Tarih bilinci…


Tarih konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum.
Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir
laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki… Einstein’ın bir sözü vardır;
“Toplumlar; hiç ölmeyen ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir. ” Toplum
olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler
hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını
söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen
bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi ne olacağını da
öğretir. Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…


İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden
önce en eskisini anlatmak istiyorum.


a. Sun Tzu


Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun
Tzu günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş
Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar 2016)


Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî
taktikler savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan
biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi
olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da
kullanılmaya başlanılmıştır.


Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13
bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir.
Çin’in “Yedi Askerî Klasik’’i arasında en önemlilerindendir.


Sun Tzu günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna
özetle şu öğütleri verir:


“Hasmı güç harcamaya sevk ederken
kendi gücünü korumayı bilmek gerekir. ”


“Savaş sanatından anlayan kişi
başkalarının gücünü savaşmadan alt eder kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım
milletleri uyumlarını morallerini çökerterek teslim alır. ”


“Usta komutan hasım orduyu
savaşmadan alt edendir. ”


“Vuruşma incitir (yıpratır)
tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini
bozmaktır. Savaşmak değil. ”


“Sen uyum ve dayanışma ile
birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur. ”


“Bilge önderlerin dirayetli
yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin
oldukları durum yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri
yenerler. ”


“Yüksek savaş sanatı düşmanın
mukavemetini meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil meydan savaşına
başvurmadan kırabilmeyi gerektirir. ”


Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada
keselim.


b. Carl von Clausewitz


İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden
Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en
tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır.
Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi
konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen “Savaş Üzerine” (vom
Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin
okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.


Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu
eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir
otorite hissi yaratır ki Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında
“Ben Clausewitz’i okudum sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.


Clausewitz’in “Savaş Üzerine” adlı eseri zor ve
çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek
özetleyebilirim:


“Savaşı küçük çapta
tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin. ”


“‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen
bir savaşın hiçbir amacı yoktur bu yüzden savaşların alevlenmemesi için
sınırlar konmalıdır. ”


“Savaşların açık ve uygulanabilir
hedeflerinin olmasına dikkat edin. ”


“Siyaset komuta edilebilir.
Komutanlar sivil yetkililere özellikle uygulanabilirlik konularında
tavsiyelerde bulunmalıdırlar fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların
görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil
otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin
olmalıdırlar. ”


“Savaşı düşmanın onsuz
direnemeyeceği ‘ağırlık merkezi’ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana
kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir. ”


“Topraklar aslında çok da önemli
değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala
etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin Napoleon Moskova’yı aldı
ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar ancak düşmanı çökertmenize yardımcı
oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle
yapılmaz. ”


“Savaşların ucuz ve kolay
olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız düşmana pek
şans tanımamış olursunuz. ”


“Savaşın dehşetinden
kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı
kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden öncelikle ‘çok
güçlü’ olun. ”


“Halkın hükumetin ve ordunun
birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır.
(Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam
olmadıkça savaşa kalkışmayın. ”


Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya
koyar: “Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir. ” Yani
basitçe demek ister ki Clausewitz “Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.


2. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar nasıl
yenildi?


Son olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda
Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.


Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde
durum şu şekildedir: Almanya Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer
kazanmış Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler
Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.


Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı
Cephesinde ise dört yıldan beri devam eden siper savaşı Manş Denizinden
İsviçre’ye kadar uzunlukta Kuzey Fransa üzerinden geçen çok detaylı ve iyi
tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.


1916 yılı boyunca devam etmiş olan Verdun
Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen
sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe her
iki taraftan toplam 1.000.000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917
sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400.000
asker kaybetmişlerdi.


Batı cephesinde stratejik olarak savunma
durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları Müttefiklerden daha az olmasına
rağmen Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış savaş sanayiinden ve tarım
üretimden üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda
kalmıştı.


1918 senesine girerken Almanya’nın stratejik
anlamda savunma pozisyonu dışında tüm faktörler aleyhinedir. Üstelik zaman da
Almanya aleyhine çalışıyordu.


Savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son
aylarında yazıldı. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını ve eldeki tüm
kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda sonuç alabileceği
iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak oyunun kurallarını tamamen
yeniden yazdı…


1918 İlkbaharında bu doktrin ile beraber Batı
Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan
dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında
Paris’e 70 km’ye kadar yaklaştı. Bu başarı önceki dört yıldaki savaşta
başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.


Ancak sorun şu idi Almanya bu taarruz zinciri
ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen düşmanını kesin bir şekilde
yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş müttefiklere göre daha az
kayıp vermesine rağmen hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve
nitelikte adam kaybetmişti. Almanya harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi
gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.


Bu noktadan sonra deneyimsiz ama zinde Amerikan
birlikleri ile beraber Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca
devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.


Bu harpten çıkan sonuç: Stratejik hedeflere
ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler stratejik hedeflerin önüne
geçirildiği zaman sonucun felaket olmasıydı. Almanya muazzam bir alanı nispeten
az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı) düşmanının savaşma
kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik
başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir. Özetle
stratejik hedeflerin alt hedefler ile altının doldurulamaması stratejik
yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.


3. TSK’nin Sınır Ötesi Harekâtları


a. PKK’ya karşı yapılan harekâtlar. .


TSK Kıbrıs hariç bütün sınır ötesi
harekâtlarını PKK’ya karşı yapmıştır. Peki Türkiye bu harekâtları neden yaptı?
PKK terörünü önlemek için. . Peki PKK ne istiyor terör yaparak siyasi amacı
nedir? Bölgede sözde “Büyük Kürdistan”ı kurmak… Peki bu sözde “Büyük Kürdistan”
nerede kurulacak? Önce Irak sonra Suriye sonra Türkiye’deki ve sonra da
İran’daki Kürtleri birleştirerek… Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa
olsun federal özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk
veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde “Büyük Kürdistan”ı kurmak…
Bunda bir tereddüt var mı? Yok… Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın
kongrelerinde aldıkları kararlara…


Eeee… PKK’nın amacı bu ise… Size öncelikle
politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği bu ülkelerin
ülke bütünlüğünü korumak değil mi?


Peki Türkiye’deki son kırk yılın siyasi
iktidarları ne yaparlar? Tam tersini. . Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle
işbirliği yaparlar… Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta
“Bölgesel Kürt Yönetimi”ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle
işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında Irak’ın Kuzeyinin dağlarında
PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar…


1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine
yapılan operasyonlara:


1983 1984 1986 ve 1987 yıllarında küçük çaplı
operasyonları geçiyorum…


  1. Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991) 2
    şehit
  2. 1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk
    Operasyonu (05 Ekim – 15 Kasım 1992) 12 şehit
  3. Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995) 64
    şehit
  4. Atmaca Harekâtı (Nisan 1996) 40 şehit
  5. Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak
    1997) 11 şehit
  6. Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997)
    114 şehit
  7. Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997) 31
    şehit
  8. Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998) 3
    şehit
  9. Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008)
    24 şehit
  10. 2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17
    Ağustos – 24 Ekim 2011)
  11. Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz
    2015)


(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu
ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir. )


Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim… Konumuz
bu değil… Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap
koskocaman bir “yoktur” ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: “Siyasi bir
hedefiniz yoksa savaşa girmeyin. ”


Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer
taktik başarı ürünüdür… Peki bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine
koskocaman bir “yoktur” ifadesidir.


Yine tekrar edelim; taktik hedefler stratejik
hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır. (Çoğu zaman bu
kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür.
Stratejik hedeflere ulaşım doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün
olabilir. Stratejik hedeflerin alt hedefler ile altının doldurulamaması
stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır. )


Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik
başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi bir politik hedefi var mıdır?


Ne diyordu Clausewitz: “Topraklar aslında çok
da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana
kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar ancak
düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi
ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz. ”


Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler
vererek ele geçirdiniz… Peki bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine
koskocaman bir “hayır”dır.


1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi
vardı ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da
ulaştı…


Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî
harekâtların politik hedefi siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani
Clausewitz ne diyordu: “Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin. ”


Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek
istediğini bir daha okuyun…


İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek
istediklerini bir daha gözden geçirin…


İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya
Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…


Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın
yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? “Stratejik hedeflere
ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler stratejik hedeflerin önüne
geçirildiği zaman sonucun felaket olmasıydı. Almanya muazzam bir alanı nispeten
az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı) düşmanının savaşma
kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik
başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir. ”


Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı
mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin
önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan zaman para
güven) harcanmadı mı?


O halde olması gereken neydi?


Yine tarihe döneceğiz…


Afganistan’a bakın. . Burası bir
imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti buradan Cengiz Han geçti
buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti onların hepsi sözde galiplerdi
burada hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal
güçlerinin iyi olmaması güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması
değildi. Nedeni sadece bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki
direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı. .


Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de
teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir
tugay askeri salsanız bile araziye arazi yutar önce bu askerleri.


Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz… Şey
Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir
ovalara etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını gelmiş Gürcistan’ı
Azerbaycan’ı almış Erzurum’u işgal etmiştir.


Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz
dünyanın o en güçlü ordunuzu gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz
olan Kerkük’e kurarsınız komuta çadırınızı atarsınız bacak bacak üstüne
alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve
Barzani’ye; “Kandil’den çıkarın PKK’yı ben de buradan çıkıp gideyim. ”


Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu
evlatlarını harcamazsınız kırmazsınız o dağlarda…


(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir
sorun olmaması için alacağınız ekonomik sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir
çalışma konusudur. )


İsterseniz Sun Tzu’yu Clausewitz’i bir daha
okuyun…


b. Suriye’ye yapılan “Fırat Kalkanı” “Zeytin
Dalı” ve “Barış Pınarı” harekâtları…


Suriye’ye askerî operasyon; 24 Ağustos 2016
tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtı ile başladı. Bu harekâtı 20 Ocak 2018
tarihinde Zeytin Dalı Harekâtı ve 09 Ekim 2019 tarihinde Barış Pınarı Harekâtı
ile devam etti.


Suriye’ye yapılan askerî harekât 70 km genişlik
ve 35 km derinlikteki Şırnak’taki Bestler – Dereler ebadındaki bir alan değil
ki bu alana yazın girip kışın çıkasınız….


Bu üç Suriye harekâtında ilk sorum şu: “Politik
hedefiniz nedir?” İkinci sorum da şu: “Bu politik hedefi gerçekleştirecek
askerî stratejiniz nedir?”


PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp
geçmesini engellemek mi amacınız? Peki o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet
edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de
Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek yemek
ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki
bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi?


Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik
sınırdan geri kalan 876 km ne olacak?


Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır
amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız?


Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır
amacınız? O zaman destek verin Esat’a ülkesinin bütünlüğünü o sağlasın…


Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki
dört milyon Suriyeliyi bu daracak alanı mı sığdıracaksınız?


İniyor musunuz Halep’e! Tam kapatıyor musunuz
koridoru? Ha o zaman anlarım ben bu harekâtı…


Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu
harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak…


Şimdi gelelim Libya’ya…


Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere
02 Ocak 2010 Perşembe TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Kabul edilen
teskereye göre Libya’ya gönderilecek askerî gücün sınır kapsam miktar ve
zamanını Cumhurbaşkanı belirleyecek. Aslında böyle bir teskere olmaz… Bir
meclis böylesine ne olduğu belli olmayan bir yetkiyi kimseye devredemez…


Daha önce sınır ötesi harekâtta da olduğu gibi
yine bu teskerede de siyasi bir hedef yok. Teskerenin bilinen amacı Libya’nın
Tobruk merkezli General Halife Hafter güçlerine karşı Trablus kentinde kurulu
Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni koruma amacıyla askerî destek vermek…


Sorun da burada başlıyor. Adı üstünde “askerî
destek”; askerî bir hedef… Siyasi hedef nedir?


Eğer siyasi hedef; Libya’nın birliği ise bu
askerî hedef bu hedefi sağlamaz tam tersine Libya halkını birbirine kırdırır…
Türkiye de bu kırım da bir tarafta yer alır… Eğer siyasî hedef; Libya’nın
birliği ise bu size Libya’daki bütün güçlerle eşit mesafede olmayı arabulucu
olmayı ve bu şekilde Libya’nın birliğini sağlamayı gerektirir… Eğer bu hedefi
yalnız gerçekleştiremezseniz bu maksatla BM’ni davet edersiniz İslam İşbirliği
Teşkilatı (İİT)’nı davet edersiniz…


Eğer siyasî hedef; Doğu Akdeniz’deki
haklarımızı UMH ile beraber sağlamak ise bu siyasi hedef size öncelikle Doğu
Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile ortak hareket ermeyi öngörür… Sonra Lübnan ve
İsrail ile… Yani bölge ülkeleri ile işbirliğini gerektirir…


Söylenmeyen hedef eğer siyasal İhvan’ı
desteklemek ise… Suriye’de Mısır’da Libya’da batan sönen biten siyasal İhvan’ı
destek beraberinde Türkiye’nin de bataklığa sürüklenmesini getirir… Çünkü
böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi İhvan dışındaki tüm Arap
dünyasını karşısına alır… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi
Libya çöllerinde sıcak bir çatışmaya sürükler… Çünkü böylesine bir siyasal
İhvan desteği Türkiye’nin ABD’yi Rusya’yı Çin’i karşısına bulmasına vesile
olur… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin tüm kaynaklarını
Fizan çöllerinde tüketmesine yol açar…


Sonuç


İsterseniz yazımın başına dönün ve Sun Tzu’yu
Clausewitz’i ve Almanların I. Dünya savaşını nasıl kaybettiklerini bir daha
okuyun…


Hani diyor du ya Clausewitz: “Siyasi bir
hedefiniz yoksa savaşa girmeyin. ”


Ha bir de ne demişti Clausewitz: “Savaşı küçük
çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.


Görüldüğü gibi Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı
hariç hiçbir sınır ötesi harekâtında belirli net bir siyasi hedefi olmamış ve
doğru bir strateji belirlenip uygulanmamıştır. Bu hata Libya teskeresinde de
tekrarlanmaktadır.


Ünlü Rus oyun yazarı ozanı Anton Çehov; “Eğer
ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa oyunun sonunda mutlaka patlar” derdi…
Libya’ya göndereceğiniz o silahlar orada mutlaka patlar o askerler orada
mutlaka çatışmaya girer…


Asıl adı Amos Klausner olan çağdaş İsrail
edebiyatının önemli bir yazarlarından romancı gazeteci yazar ve barış yanlısı
aktivist olan Amos Oz bir röportajında şöyle demişti:


“İki tür trajedi vardır. Shakespeare ya da
Çehov tipi. Shakespeare trajedilerinde perde kapanırken sahnede kan gölü
oluşur. Çehov trajedilerinde ise herkes hayatta kalır. Ama büyük tavizler veren
herkes için hayatta kalmanın faturası ağırdır. Herkes hayal kırıklığına
uğramıştır ve mutsuzdur. ”


Libya teskeresi gerçekleşirse eğer ne yazık ki
Türkiye için hem Shakespeare hem de Çehov trajedileri ile beraber
sonuçlanacağını gösteriyor.


Sonunu düşünmeyen bir insan kahraman olabilir.
Ancak sonunu düşünmeyen bir devlet felakete düçâr olur…


Benden söylemesi…


Doğru sözler nazik olmaz. Zarif sözler doğru
olmaz. Doğru sözler eğri görünür. Ama ben doğru bildiklerimi söylemek
zorundayım… Dost acı söyler!…


Devleti yönetenlere duyurulur…


Sürçü lisan ettiysek de affola…




Osman AYDOĞAN


LİNK : http://www.sehriyar.info/?pnum=854&fbclid=

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir