Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Ali Aslan : Liberal
Dünyanın Sonu

aaslan@setav.org

Liberal modernliğin uluslararası ilişkiler için öngördüğü
düzen hukuki açıdan birbirini eşit olarak gören ve karşılıklı olarak tanıyan
egemen siyasi birimler arası ilişkilerdi. Tüm siyasi çatışmalara, ekonomik ve
ideolojik rekabete ve hatta bazı devletlerin parçalanarak daha büyük güçler
arasında pay edilmesine rağmen anarşik yapı ve egemen devlet aktörlüğü üzerine
bina edilmiş Westfalyan (1648) düzen norm olarak kabul gördü ve sürdürüldü.
Özgürlük, otonomi ve eşitlik gibi liberal değerler üzerine kurulu bu düzen
sadece Avrupa’yı kapsamaktaydı.

Avrupa’nın dışında ise Avrupa ile “geri kalanlar” arasında
hiyerarşik bir yapı bulunuyordu. Avrupalı güçler Avrupa dışı alanda liberal
olmayan normlara tabiydi ve serbestçe her türlü şiddete başvurma hakkına
sahipti. Bu alanda Avrupalı olmayan topluluk ve devletler liberal uluslararası
düzenin sağladığı korumadan mahrumdu. Onların egemenlikleri tanınmıyor,
sömürgeleşme veya iç işlerine müdahale norm olarak kabul görüyordu. Özetle,
uluslararası sistem hukuki açıdan iki farklı dünyaya bölünmüştü.

Post-Kolonyal Dünyaya Geçiş

Bu çift yapılı uluslararası düzen ABD’nin 18. yüzyılın
sonlarında Avrupa’dan bağımsızlığını kazanması ve 19. yüzyılın sonlarında
uluslararası alana açılmasıyla radikal bir dönüşüme uğradı. ABD’nin yükselişi
Avrupa merkezli uluslararası düzene son verdi. Böylece ilk olarak Avrupa ve
Avrupa dışı ayrımı ortadan kalktı. Liberal uluslararası düzen Avrupa dışını da
kapsayacak şekilde yeniden düzenlendi. Liberal uluslararası düzen ABD’nin
liderliğinde genişleyerek küreselleşti. Avrupa dışı topluluklar peyderpey eşit
egemen birimler olarak kabul edildi ve siyasi bağımsızlıklarını elde etti.
Kısaca, kolonyal bir dünyadan postkolonyal bir dünyaya geçiş yapıldı.

İkinci farklılık ise siyasetin mantığının ön planda olduğu
bir dünyadan ekonominin mantığının önemli olduğu bir dünyaya geçilmesiydi.
Uluslararası düzen bir bakıma “Avrupa devletler cumhuriyeti” ve imparatorluklar
çağından, dünyayı tek bir çatı altında toplayan ve devletlerin birer şirket
gibi görüldüğü “küresel devletler piyasası”na dönüştü. En çarpıcı tarafı ise
ABD’nin ahlakçı bir perspektifle bu uluslararası düzenin bekçiliğine
soyunmasıydı.

Böylece Avrupa merkezli uluslararası düzende Avrupa dışına
yönelik otoriter müdahaleler, ABD merkezli uluslararası düzende liberal
müdahaleler şeklini aldı ve Batı dışına müdahalelerin meşruiyet zemini dönüşmüş
oldu. 19. yüzyılda “gayri medeni” ya da “devletsiz” olarak tanımlanan Batı dışı
dünya, 1960’larda “modernleşmemiş,” 1980 sonrasında ise “demokratikleşmemiş”
olarak kodlanarak müdahalelere açık hale getirildi. Batı dışı dünya, iç siyasi
alanda liberal değerler temelinde bir kültürel ve siyasi modernleşmeye
zorlanırken, dışarıya karşı ise sınırlarını açmak ve neoliberal küresel
kapitalist sisteme uyum sağlamak için baskı gördü.

Tüm bu süreçlerde esas olan güce ve şiddete olabildiğince
başvurmamaktı. Küresel yönetişimde ideal olarak görülen yönetimin
kurumsallaşması ve diplomasinin ön planda olmasıydı. Hiyerarşi ve şiddete
başvurmanın ağır bastığı siyaset öncesi bir özellik taşıyan anarşik
uluslararası alan, eşitlik ve müzakereye dayalı siyasi yönetim özelliği
gösteren bir şekle büründü. Elbette hukuki olarak eşitlikçi ve müzakereye
dayalı bu siyasi yönetim, uluslararası düzeyde tipik cumhuriyetçi bir düzen
özelliği göstermekten ziyade ABD’nin liderliğinde hiyerarşiye dayalı hegemonik
bir düzendi. Liberalizmin rasyonalizmden beslenen hiyerarşi ve tahakküm kurmaya
yatkın yüzü, kendisini bu sefer hukuki ve kültürel alanda değil siyaset ve
ekonomi alanında gösteriyordu.

Amerikan Hegemonyasının Krizi

“Pax Americana” arayışları çerçevesinde yönetimi
kurumsallaştırma ve şiddeti sınırlandırma çabalarına rağmen, güce ve şiddete
başvurma her zaman gündemde oldu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Soğuk
Savaş döneminde çevreleme politikası çerçevesinde gerçekleşen Kore, Vietnam ve
Afganistan savaşları, 1990’lara damgasını vuran etnik ve bölgesel çatışmalarda
bu durumun izlerine rastlanabilir.

Elbette her düzen arayışı, rıza kadar güç kullanımı
opsiyonunu da masada tutar. Özellikle iktidarı gizleyen kurumlar aracılığıyla
rızanın sağlanamadığı yani hegemonyanın zayıfladığı noktada güç ve şiddet
kullanımı kaçınılmaz hale gelir. Ancak düzenin sağlıklı işlediğinin göstergesi
güç ve şiddet kullanımının istisna olmasıdır. Güç ve şiddet kullanımı sıklaşır
ve giderek norm haline gelirse düzen krizde demektir. Şiddetin sıradanlaşması
ve aktörler arasında tek iletişim aracı haline gelmesi düzenin krizini
derinleştirir.

Karşı hegemonik gücün ya da birden fazla gücün oluşturduğu
bloğun direkt olarak düzeni değiştirmeye yönelik bir hamlesinin gelmesi ise
krizi daha ileri bir noktaya taşıyarak düzen için hayati kırılma anını
oluşturur. Modern uluslararası sistemde sırasıyla İspanya (16. yüzyıl),
Hollanda (17. yüzyıl) , Fransa (18. yüzyıl), İngiltere (19. yüzyıl) ve ABD (20.
yüzyıl) hegemonik güç oldular ve karşı hegemonik güç ve güçler bloğunun meydan
okumasıyla karşılaştılar. İspanya Hollanda’ya, Hollanda Fransa’ya, Fransa
İngiltere’ye ve İngiltere de ABD’ye hegemonik pozisyonunu devretmek zorunda
kaldı. Günümüz uluslararası düzeni halen ABD hegemonyası altında
şekillenmektedir. ABD hegemonyasının “derin” bir krizde olduğunu yani karşı
hegemonik bir güç ya da güç bloğunun açık bir meydan okumasıyla karşı karşıya
olduğunu söylemek bulunduğumuz noktada çok net değil.

Lakin Çin-Rusya hattının giderek ABD ile ekonomik ve
askeri anlamda arayı kapaması, Batı dışı diğer aktörlerin modern liberal
dünyaya adaptasyon kabiliyeti geliştirmesi ve liberal demokrat Batı bloğunun
derinleşen siyasi toplumsal ve ekonomik sorunları, hegemonya değişimi noktasına
doğru yol aldığımızı göstermektedir. Günümüzde Çin, ABD ile askeri anlamda
karşı karşıya gelmekten kaçınarak gücünü artırma siyaseti izlerken, Rusya ise
Batı ile askeri anlamda -direkt olarak olmasa bile- çatışarak güçlenme yoluna
gitmektedir. Rusya ABD’nin George W. Bush döneminde aşırı güç ve şiddet
kullanarak istikrarsızlaştırdığı, Barack H. Obama döneminde ise çekilme
siyasetiyle güç boşluğu oluşturduğu bölgelere yönelerek nüfuz alanını
genişletmeye çalışmaktadır. Gürcistan, Ukrayna ve Suriye krizleri buna birer
örnek teşkil etmektedir.

Gerçekten de Obama’nın geri çekilme siyaseti bölgesel
krizlerin derinleşmesine ve istikrarsız coğrafyaların çoğalmasına neden oldu.
Nitekim Obama’nın büyük oranda iç politikayla ilgilenmesi uluslararası arenada
ABD’nin pozisyon kaybetmesine yol açtı ve güç erozyonunu hızlandırdı. Obama’nın
ilk dönemini kapsayan bu zaman dilimi içerisinde dış politik konjonktür hızla değişti
ve pek çok yeni aktör farklı coğrafyalarda alan kazanmaya başladı. Bu dönemde
Obama, Bush’un gönderdiği askerleri Afganistan ve Irak’tan çekti. 2011’den
sonra ise Obama, grand stratejisini “offshore balance” (kıyıdan dengeleme)
üzerine kurdu. Burada amaç sadece ABD’nin varlığının ispatı değil aynı zamanda
ABD’nin gücünü koruma isteğiydi. Obama “offshore balance” ile karadan askeri
operasyonlardan kaçınarak hava ve deniz gücü destekli operasyonlara yöneldi ve
çoğu zaman bu operasyonlarını yerel devlet dışı örgütlerle iş birliği
içerisinde yürüttü.

 Liberal Değerler
Alarm Veriyor

Ne var ki ABD’nin bu pasifizmi karşısında Çin ve Rusya’nın
güçlenmesi, uluslararası alanı sarıp sarmalayan liberal demokratik kurumsal
yönetişim yapısını sarsmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde bu ikili her geçen gün
daha fazla etkili hale gelmektedir. Ayrıca, Çin ve Rusya’nın siyasi ve ekonomik
modelleri de Batı’nın ulusal düzeyde kendine has liberal demokratik değer ve
kurumlarını sorguya açmaktadır. Muhafazakar milliyetçi Batılı siyasiler liberal
demokratik kurumların Batı’yı Çin ve Rusya karşısında zafiyete düşürdüğünü dile
getirerek yani bizzat Batı’yı Batı yapan değerleri ve kurumları eleştirerek
ülke içindeki siyasi konumlarını güçlendirmekte ve her geçen gün siyasal sistemde
etkilerini artırmaktadır.

Böylece birçok Batılı ülkede aşırı sağ popülist siyasi
hareketler, ulusal düzeyde göçmen krizi gibi kimlik bazlı sorunlar ile işsizlik
gibi ekonomik konuları da birbiriyle ilişkilendirip buna ekleyerek Batı’daki
liberal demokratik siyasi merkezi daha da zayıflatmaktadır. Nigel Farage’ın
Britanya’nın Brexit ile AB’den çıkışında oynadığı rolde ve Donald Trump’ın
aşırı sağ söylemle ABD Başkanı seçilmesinde somutlaşmıştır. Avusturya, Almanya,
Hollanda ve Fransa’da aşırı sağ partilerin; İspanya, Portekiz, İtalya ve
Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinde ise aşırı sol partilerin seçimlerde elde
ettiği başarılar da buraya eklenmelidir.

Gerçekten de Batı’nın liberal kurumsal altyapısı alarm
vermektedir. Sosyolog Hüsamettin Arslan’ın da ifade ettiği gibi liberal Batı’nın
“minimal devlet”i derin bir kriz içerisindedir. Arslan bu krizi şöyle
betimliyor: “Batılı modern değerler mülteciler, terör ve şiddet dolayısıyla
değil günümüzün hibrit savaşlarını ve kitlesel ölümleri önleyemediği için de
insanlığın tümüne hitap etme potansiyelini kaybediyor. Liberal değerler
duvarlara karşıdır. Fakat şu günlerde tanık olduğumuz gibi Batılı devletler her
yerde sınırlara duvarlar, tel örgüler inşa ediyorlar; beton duvarlar, gümrük
duvarları, pasaport duvarları, seyahat duvarları, kültürel duvarlar… Ötekiler,
barbarlar geliyor. Liberal değerler ‘sol’ değerlerdir. Ve bütün kapılar aşırı
sağa açılıyor. Güvenlik sorunu özgürlük sorununu gündemden düşürüyor. Minimal
devletin yerini ‘maksimal devlet’ alıyor; maksimal polis, ordu gücü ve yabancılara
(Müslümanlara, zencilere, Doğululara) düşmanlık. Antisemitizmin yerini
antipovertizm (yoksulluk karşıtlığı) alıyor. Yoksullar insan değildir, birey
değildir, yurttaş da olamazlar.”

Diğer yandan yine Arslan’ın dikkat çektiği üzere Batı
hegemonyasının baskısı altında Batı dışı topluluklar önemli bir değişim
geçirmişlerdir. Arslan’a göre, “Uzun süre sadece kendi ‘yerel’ kültürleriyle
yaşayan toplumlar, ‘herkesin herkesle savaşı’nın hüküm sürdüğü bir dünyada,
egemenlerle, güçlülerle savaşmanın veya mücadele etmenin en doğru yolunun
güçlülerin silahlarını (ekonomik, militer, kültürel, politik silahlarını)
kullanmak olduğunu keşfettiler. Modernite süreci onlara, güçlülerin dilini
kullanmak gerektiğini öğretti. Özgürlükse özgürlük, dijital teknoloji ise dijital
teknoloji, enerji ise enerji, güçlü ordu ise güçlü ordu, kapitalist ekonomi ise
kapitalist ekonomi, demokrasi ise demokrasi. Egemenlere de kafa tutulabilir,
onlardan özgürlük talebinde bulunulabilir; refah ve insanca hayat onların da
hakkıdır. ABD dünyadaki liberal kapitalizmin egemenliğidir. Sosyalizm ve
sosyalist ekonomiler kaybetti. Batı dışındaki güçler, Batılı güçlerle artık
aynı minderde savaşıyorlar. Yakında ABD dünyanın birçok yerindeki üslerinden
bazılarını kapatmakla karşı karşıya kalabilir.”

Değerlerin Araçsallaşması

Dolayısıyla Batı hegemonyasını mümkün kılan liberal
demokratik söylem uluslararası alanda değersizleşmekte ve oluşan söylem boşluğu
da güç ve güvenliği merkeze alan realist siyaset tarafından doldurulmaktadır.
Batı’nın bu söylemsel salınımını kolaylaştıran ana etken belki de
gazeteci-yazar Serdar Karagöz’ün belirttiği gibi ABD’nin liberal değerlerle
ilkesel değil araçsal bir ilişki kurmasıdır. ABD’nin en büyük özelliğinin
siyasi ve iktisadi sisteminin hızla değişen durumlara kendini adapte eden
esnekliği olduğunu ifade eden Karagöz, “ABD’yi hegemonik bir güç olarak tutacak
şey ne ise ABD o yöne evrilir. Faşizm ve onun ekonomik uzantısı politikalar
gerekiyorsa ABD faşist olur. O tıkandığında bir başka yol bulur. Hegemonyasını
liberalizme borçlu olmayan fakat hegemonik devamlılığı için liberalizmi
araçsallaştırmış ABD, liberalizmin inişte olduğu bir ortamda liberal değerler
üzerinde ısrar etmeyecektir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Tüm bunların uluslararası düzene yansıması ise en son Halep’te
görüldüğü gibi şiddetin sıradanlaşması, terörist grupların ortaya çıkması ve
etkinliklerini artırarak uluslararası sistemi istikrarsızlaştırması,
belirsizliklerin tetiklediği güvenlik sorunlarına realist bir siyasetle cevap
veren yerli siyasi aktörlerin Batı dışında da ön plana çıkmasıdır.

Sonuç olarak akademisyen Beril Dedeoğlu’nun da altını
çizdiği gibi küreselleşme olgusunda tecessüm eden Batı dünyasının değer, yapı
ve ilişki modellerinin sistemin bütününde benimsenmesi gerçekleşmedi. Böylece
yıkılan uluslararası sistemin yerine tanımlanabilir yeni bir sistem oluşmadı.
Uluslararası sistem çok sayıda ve farklı nitelikteki oyuncuların karmaşık
karşılıklı bağımlılık oluşturmaları yerine karmaşık karşılıklı rekabet
geliştirmelerine sahne oldu. Bu durum bir yandan küreselleşme beklentisi
içindeki gelişmiş liberal dünyada politika değişikliklerini zorlarken öte
yandan tehdit, tehlike ve risklere neden olan koşulları gri alanda bıraktı.
Dolayısıyla tanımlı, bilinen, görünen rakip ve düşmanların yerini tanımsız
düşmanlar aldı. Söz konusu koşulların Batılı ülkelerdeki ilk karşılığı diğer
birçok değişkenle birlikte ekonomik kriz oldu. Ekonomik kriz ise ekonomi
politikalarının değiştirilmesini değil krizin zararlı etkilerini azaltmaya dair
hedeflere yönelmeye neden oldu. Bu hedef “aşımızı bizden olmayanla paylaşmama”
diye özetlenebilecek bir eğilime karşılık geldi.

Sürecin yarattığı en temel çelişki liberalizmin küresel
düzeyde yaygınlaşması amacıyla atılan adımların tam da buna engel olacak
ekonomiler ve toplumlar arasına duvarlar çekilmesine yol açması oldu. Bu aynı
zamanda insan hak ve özgürlüklerinden güvenlik, ekonomik rekabet ve toplumsal
istikrar adına vazgeçilmesi anlamına geldi. Daha fazla ulus devlet
milliyetçiliğini pompalayan bu atmosfer, insani değerlerin “bizim değerlerimiz”
için terk edilmesine yol açtı. Dolayısıyla tüm bu süreç liberal dünyanın ciddi
bir bunalımla yüz yüze olduğu şeklinde değerlendirilebilir.

Türkiye’nin Otonomi Arayışı

Türkiye AK Parti iktidarı döneminde ilk yıllarda Batı
ittifakına -elbette neo-con kadro güdümündeki Bush yönetiminden ziyade AB’ye-
yaklaşarak iç politikada bürokratik vesayete karşı liberal demokratik bir
dönüşüm gerçekleştirmeye çalıştı. Arap Baharı’nın başladığı 2010 ve sonrasında
ise Türkiye, Batı ittifakından kopmadan daha otonom bir dış politika izlemeye
başladı. Keza iç politikada muhafazakar demokrat bir düzen kurmak için dış
alanda liberal demokrat Batı ile ilişkilere belli bir mesafe koymak
kaçınılmazdı. Ancak bu süreçte hedeflenen bölgesel dönüşümün gerçekleşmemesi,
içerdeki toplumsal açılımların sekteye uğraması ve üstüne bir de PYD, PKK, DEAŞ
ve FETÖ gibi terör örgütlerinin hedefi haline gelmesi Türkiye’nin hareket
alanını daralttı. Rusya ile yaşanan uçak krizi ise işleri iyice rayından
çıkardı. Ülke içerisinde ve dışarıda yaşanan daralmayı aşmak için Türkiye,
Rusya ile yakınlaşarak ve stratejik hedeflerini küçülterek yeni bir dış
politikaya geçti. Böylece 15 Temmuz sonrasında içerde muhafazakar bir siyasi
blok şekillenirken dışarıda ise buna uygun bir şekilde Avrasya bloğuna
yakınlaşma gerçekleşti.

Türkiye’nin Batı ittifakıyla arasına mesafe koyabilmiş
olması önemli bir durumdur. Keza daha önce Türkiye’nin yönünü Avrasya’ya
çevirmek isteyen Kemalist blok içerisindeki Avrasyacı ekip Batı tarafından
etkisizleştirilmiş ve tasfiye edilmişti. AK Parti iktidarının uluslararası
alanda otonomi arayışı ve bağımsız hareket etmeye başlaması da Batı tarafından
bir tehdit olarak algılandı. Batı, 2010’dan itibaren AK Parti iktidarı üzerinde
farklı şekillerde -toplumsal ayaklanmalar ve terör örgütlerine verilen destek
gibi- baskı kurma yoluna gitti. Bu baskıyı aşmanın bir yolu her geçen gün biraz
daha güçlenen ve ABD hegemonyasına Sosyolog Hüsamettin Arslan’a göre liberal
Batı’nın “minimal devlet”i derin bir kriz içerisindedir. karşı ciddi bir rakip
haline gelen Avrasya bloğuna yaklaşmaktı. Neticede günümüzde Türkiye, Suriye
meselesinde somutlaştığı şekliyle Avrasya bloğuna daha yakın durmaktadır.

Yakında işbaşı yapacak Trump yönetiminin Obama döneminde
iplerin gerildiği Avrasya bloğuna yönelik nasıl bir tavır sergileyeceği,
uluslararası alanda Obama’nın uyguladığı izolasyonist dış politikaya devam edip
etmeyeceği ve AK Parti iktidarına nasıl yaklaşacağına bağlı olarak Türkiye’nin
dış politikası da değişiklik gösterecektir. ABD’nin yeniden uluslararası alana
aktif bir şekilde dönmesi özellikle Ortadoğu’da mevcut güç dengelerini
değiştirecektir.

ABD’de grand stratejilerin bir ucunda “fortress ABD” ve
diğer ucunda “emperyal ABD”nin bulunduğu iki kutup arasında şekillendiğini söylemek
mümkündür. Bush dönemi ne kadar “emperyal ABD” ise Obama dönemi o kadar
“fortress ABD” stratejisine yakındır. Her iki uç strateji de ABD’yi güçlü
kılmak için geliştirilmiştir. Göze çarpan önemli nokta ise “fortress ABD”
stratejisine yaklaştığı dönemlerinde Hazinesi güçlenen ABD’nin “emperyal ABD”
stratejilerine yaklaştığı dönemlerde maddi olarak gerilemeye başlamasıdır. Bu
anlamda Bush’dan Obama’ya geçiş, “emperyal ABD-fortress ABD” geçişidir.
Obama’nın içeride ne kadar toparlama gerçekleştirdiği ise tartışmaya açıktır.

Bu noktada temel soru Obama’dan sonra seçilen Trump’ın
hangi uca yakın strateji geliştireceği ve nasıl uygulayacağı konusunda ortaya
çıkmaktadır. Trump’ın retoriklerine ve kabine üyeleri seçimine bakıldığında
bugün itibarıyla görünen grand strateji de “emperyal ABD”ye doğru bir kayış
olacağıdır. Bu anlamda kabinesinde ulusal güvenlik ve savunma konularını emekli
generallere emanet eden Trump, ekonomi alanında ticaret kökenli CEO’lardan bir
ekip kurmuştur. Kabinenin her iki kanadının da sert önlemler alacağı ve sadece
ABD’nin içerideki durumu değil uluslararası arenadaki gücünü de artırmaya
çalışacağını ifade etmek mümkündür. Nihayetinde Trump’ın çok yönlü olarak
ABD’nin hegemonyasını her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışacağını vurgulamak
gerekmektedir. Trump bunun ilk sınavını ise Ortadoğu’da verecektir.

Türkiye Kendi Güç Bloğunu Oluşturmalı

Türkiye’nin gerçek anlamda otonomisini sağlaması en
nihayet Atlantik ve Avrasya arasındaki gerilimleri kullanmaktan ziyade
kendisinin bir güç bloğu oluşturmasından geçmektedir. Gerçekten de Arslan’ın da
dikkat çektiği üzere, “Ekonomik, politik ve askeri bakımdan güçlendikçe
Türkiye’nin ABD’ye ve başka küresel güçlere rağmen tarihsel, coğrafi ve
kültürel kodlarını hatırlaması kaçınılmazdır. Bu Osmanlı kodudur. Osmanlı
coğrafyasında nüfuzunu artırmak, bu coğrafyada Osmanlı gibi bir politik, askeri
ve ekonomik eksen olabilir, giderek daha fazla kendisine dönebilir, giderek
daha fazla kendisi olabilir.” Arap Baharı sürecinde bölgede gerçekleştirmek
istediği demokratik dönüşümün hedefinde bu amacın olduğunun altını kalın
harflerle çizmek gerekir. Ancak bu dönüşümün şimdilik sağlanamamış olması
Türkiye’yi Atlantik ve Avrasya blokları arasındaki gerilimlere bağlı olarak
hareket etmek zorunda bırakmıştır. Atlantik bloğu karşısında Avrasya bloğunun
güçlenmesi ve liberal uluslararası düzenin sarsılması Türkiye’nin hareket
alanını genişletecektir. Lakin gerçek manada otonom olmasını ve bağımsız
hareket etmesini sağlamayacaktır. Türkiye’nin kısa vadede bu bloklar arası
gerilimden en iyi şekilde yararlanması en gerçekçi yoldur. Karagöz’ün
belirttiği gibi Türkiye “ideallerini gerçekleştirmek için ayakta kalmak zorunda
olduğunun bilincinde” bir ülkedir. Uzun vadede ise stratejisini güç depolamaya
ve ayrı bir blok oluşturmaya odaklaması gerekmektedir.


































































Bu aynı zamanda Türkiye’nin ulusal alandaki dönüşümü için
de elzemdir. Atlantik bloğunun aşırı etkili olması Türkiye içindeki
Batıcıların, Avrasya bloğunun çok fazla güçlenmesi ise Avrasyacıların etkisini
artırması anlamına gelecektir. Her iki grubun da AK Parti karşısında
Türkiye’nin demokratik bir dönüşüm gerçekleştirmesine karşı olduğu aşikardır.
Keza her iki blok da AK Parti iktidarını ve dolayısıyla yerli ve milli bir
siyaseti daha güçlü bir zemine oturtacak “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ne karşıdır.
Önümüzdeki süreç Türkiye açısından önemli bir kader anı olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış