91 yıl önce bugün, TBMM, Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirdi
ve laiklik yürürlüğe girdi. Söz konusu maddenin, “Türkiye
Devleti’nin dini İslam’dır
” bölümü çıkarıldı. Bugün geldiğimiz
noktada İslam dünyasında barış ve hoşgörüyü egemen kılabilmek, bilimde,
teknolojide ve üretimde var olabilmek, çağdaş dünya ile entegre olabilmek,
uygarlaşabilmek, etik ve ahlaki değerleri yaygınlaştırabilmek için laiklik
şarttır. Halen İslam dünyası içinde Türkiye her konuda daha ileride ise bunu
Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerine ve onun omurgası sayılan
laiklik ilkesinin kazanımlarına borçludur.




E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK VE ÖZEL
BÜRO İSTİHBARAT GRUBU


MUSTAFA SOLAK : LAİKLİK GÜNÜ’NDE LAİKLİĞİ DÜŞÜNMEK


10 Nisan
“Laiklik Günü” olarak bilinir. Laiklik, devlet, siyaset, hukuk, eğitim gibi
işlerin dine göre düzenlenmemesi, dinin kişisel ve özel yaşam alanına çekilmesi
ve bu koşulla dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır.
Devlet çeşitli dine sahip vatandaşları arasında tarafsız kalır, ayrım yapmaz.


Laiklik
yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Laiklik
demokrasinin yani halk iradesine dayalı modern toplum yönetiminin temelinde
yatan bir olgudur. Laiklik sayesinde teokrasiye dayalı ilahi meşruiyet yerini
milli irade olarak da bilinen demokratik halk iradesine bırakmıştır.
Egemenliğin kaynağı artık ruhban sınıflar, imparatorlar değil uluslardır. Bu
nedenle demokrasi-laiklik-halkçılık birbirleriyle yakından alakalı ve
birbirlerini tamamlayan kavramlardır.


Laikliğin
bir diğer hedefi sosyal adalettir. Kamusal alanda görev yapanların dini ve
mezhepsel kimliklerini ortaya koyması, onların tarafsız ve eşit davranmasını
engelleyerek egemen dini görüşün diğerlerine baskı kurmasına yol açacaktır.


Atatürk’ün
laiklik tanımı şu şekildedir:


“Laiklik,
din ile dünya din ile devlet işlerinin ayrılması anlamına gelir. Devlet
idaresinde bütün kanunların ve usullerin çağdaş ilim ve fenne dayanması ve
günün ihtiyacına cevap verecek durumda olmasını temin etmenin zaruretine
inanarak dini ihtiyaçlarla bir tutulmaması kabul edilmiştir.”[1]


Lâiklik
ve milli egemenlik arasındaki bağ


Laiklik
diğer yönüyle egemenliğin ilahi bir güç adına yönetenlerden alınıp halka
verilmesidir. Laikliğin kökenindeki “halka ait” ifadesi halkın, egemenliği
alması anlamında gerçekleşmiş olmaktadır. Bu yönüyle Cumhuriyetçilik ilkesi
laikliğe dayanır. Laiklik feodal sınıfın egemenliğinin yıkılması sürecinde
gelişerek halk egemenliğini doğurdu.


Burjuvazinin
feodal sınıfla mücadelesi kaçınılmaz olarak “egemenliğinin kaynağını” sorununa
el atılmasını sağlıyordu. Feodal sınıf için bunu yanıtı “ilahi kaynaklı”ydı ve
bu kitleleri egemenliklerine rıza göstermelerinin en büyük dayanağıydı.
Krallar, padişahlar egemenliklerini Allah’a dayandırıyorlar ve bu egemenliğin
bölünemez, devredilemez olduğunu iddia ediyorlardı. Osmanlı Devleti’ne padişah
“zılullahi fi arzul alem” yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduklarını
belirtiyorlardı.


Burjuvazi,
halkın feodal sınıfın denetiminden kurtarabilmesi için egemenliğin ilahi
kaynaklı olduğu tezine karşı da mücadele etmesi gerekiyordu. Burjuvazi bu yönde
“Allah’ın egemenliği” tezine karşı “halk egemenliği”ni öne sürdü. Egemenliğin
kaynağı ilahi değil dünyeviydi yani halktı. Burjuvazi geniş köylü kitlelerini
birleştirmek için feodal parçalanmışlığı sona erdirmek ve ortak vatanı kurmak
zorundaydı. Ortak vatanda yaşayan bu insanların adı da “millet” olacaktı.
Millet egemenliği teorisi burjuvazinin feodal parçalanmışlık içinde yaşayan
insanları milli ve tek bir pazarda birleştirme çabasına yönelik ortaya
atılmıştı.


Lâiklik,
yeni devletin meşrûiyet dayanağı olan milli egemenliğin gerçekleştirilmesi
bakımından yaşamsal bir ilkedir. Çünkü lâiklik, inanç temelli çok hukukluluğu
içeren “ümmet”i tasfiye ederek hukukî eşitlik yoluyla eşit vatandaşlardan
oluşan milletin oluşması için zorunluluktur. Vatandaşlık bağıyla tanımlanan
siyâsi kimliğin oluşturulmasında dine yer verilmesi doğru değildi.


Atatürk
“din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır.
Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini kabul
etmekteyiz.”[2] diyerek dinin bir milleti oluşturan etmenlerden biri olmadığını
dile getirmiştir.


Laikliği
doğru anlıyor muyuz?


Laiklik
duyarlığı yüksek kurum ve bireylerde laikliği tarif ve uygulama noktasında bazı
hatalar vardır. Bunlar:


1)
Laiklik tanımındaki hatalar: Laiklik yaygın kanı olan “din ve devlet işlerinin
ayrılığı” değildir. Atatürk döneminin laiklik tanımı İçişleri Bakanı Şükrü Kaya
tarafından şöyle dile getirilir: “Devlet ve ulus işlerinde dini tesirleri
kaldırmak”[3]


Kaya’ya
göre maddi hayat, din gibi değişmez kurallara göre değil “günün gereklerini,
maddi zorunlulukları göz önünde tutarak” düzenlenmeliydi.  3 Aralık 1934 tarihli “bazı kisvelerin
giyilemeyeceğine dair yasa”nın gerekçesinde laiklik, “din ile devletin
ayrılığını ve dinî akidelerin devlet işleri haricinde sırf vicdani bir
mahiyette kalıp memleketin devlet hayatında dinin hiçbir tesiri olmaması”[4]
şeklinde tanımlanır. Şükrü Kaya laikliğin çerçevesini ve hududunu “dinin
memleket işlerinde etken olmamasını temin etmek”le sınırlar. Dinler,
“vicdanlarda ve mabedlerde” kalmalı, “maddi hayat ve dünya işine”
karışmamalıydı.[5]


Laikliğin
“din ve devlet işlerinin ayrılığı” olarak tanımlanması 1950’lerden sonradır.
Nasıl olsa topluma din hükümleriyle müdahalenin önünde devlet engeli yoktu.
Tarikat ve cemaatlerin çoğalmasını sağlayarak toplum üzerinde din yoluyla
egemenlik kurmaya devam ettiler. Tarikat ve cemaatler nede olsa devlet değil
sivil toplum kuruluşlarıydı.


2)
“Halkın duyarlılıkları böyle”, “halkı karşımıza alarak tepki toplamayalım,
sonra oy alamayız” kaygısı: Dernek, sendika, parti gibi kurumların laiklik
konusundaki tepkisizliğine veya yetersiz tepkisine “makul” gerekçeler bulmaya
çalışan üye ve sempatizanlarının laiklik algısına, yanılgılarına, eksiklerine
değineceğiz. Çünkü suçu sadece yöneticilere atmak yetmiyor. Taban da hatalı
tutumları onaylayarak ve sessiz kalarak meşrulaştırıyor.


İstanbul
Müftülüğü’nün hazırladığı cuma hutbesinde iş güvenliği tedbirlerinde aşırılık
‘Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür’ denildi.[6] “Sigorta
yaptırmanın tevekküle aykırı olduğu”nun, madenlerde ve inşaatlarda ölen
emekçiler için “güzel öldüler”, “işin fıtratı böyle” dendiği, ortamda insanlar
hakkını aramayı bu dünyaya değil öte dünyaya bırakır.  Soma’da madencilerin katli sonrası binlerce
imamın gönderilerek madencilere ve acılı ailelere, haklarını aramaları değil
sahip “Allah rızası için isyan etmemeleri” telkin edilmiştir. Çalışma Bakanının
“ ‘asgari ücret ile geçinilmez’ diye bir şey yok. 800 TL de büyük bir paradır”
sözüyle konuştuğu, taşeronlaşmanın arttığı yerde sendikalılığı savunmak daha da
zorlaşmaktadır. Laiklik, emekçinin, kendini, herhangi bir dinin ümmeti, bir
mezhep veya tarikatın müridi görmeyerek sınıf bilincine kavuşması içindir.


Bu
sebeple “halkın hassasiyeti” denerek laikliğe aykırı uygulamaları onaylamak
veya sessizliğe bürünmek tam da düşündüğünüz halkın hassasiyetine aykırıdır.
Halkın hassasiyeti emeğinin değerinin bilinmesidir, iş güvencesidir. Laiklik
tam da aklımızın dini gerekçelerle uyutulmadan haklarımızı bu dünyada
savunabilmemize yarar. Laiklik, toplumun çoğunu oluşturan emekçiler için
olmazsa olmazdır.


3)  “Cemaatlere, tarikatlara saygılı, katı,
özgürlükçü laiklik” söylemi: Sanki siyasetin içinde değillermiş ve okullarda
yarışmalar, etkinlikler düzenlemiyorlarmış gibi “cemaatler devlet işine
karışmasın” söyleminden ibaret naif ve gerçeklerden uzak bir laiklik anlayışı
dile getiriliyor. Kimi siyasetçilerin Atatürk döneminden itibaren dindarların
yaşamında baskı varmış gibi “laiklik” yerine “sekülerlik” tercihi, “katı
laiklik” denerek “özgürlükçü laiklik” talep etmesi, haliyle Cumhuriyetçi
kesimin de aklını karıştırarak bu söylemlerin benimsenmesine neden oluyor.


4)
Dindarlık-Dincilik-Gericilik ayrımını yapamamak: Dindar kişi, toplumsal yaşamda
insanlara din yorumu dayatmayan, inanca çıkarsal yaklaşmayan, devleti ve
siyaseti dine göre yönlendirilmesini savunmaya, inancını bireysel dünyasında
yaşayan kişidir. Dindar, bilimin yerine inancını koymaz. Dindarlık, devlet
düzenine değil inancın gerektirdiği ibadetlere ve davranışlara ilişkindir.


Dincilik
ise devlet, siyaset düzeninin ve toplumsal yaşamın dine göre şekillendirilmesini
ve yönetilmesi savunan fikirdir. Din, halkın sömürülmesinin meşrulaştırıcı
aracı olarak kullanılır. Dincilik Hayrettin Karaman’ın “yolsuzluk hırsızlık
değildir” sözündeki gibi hırsızlığı aklamanın, kadını ikinci sınıf insan
görmenin, iş cinayetlerinin, asgari ücrete sadece 49 TL zam yapmanın dini
gerekçelerinin uydurulmasının adıdır.


Gericilik
genel olarak üretim ilişkilerini gelişmesini engelleyen her türlü anlayış
olarak tanımlanabilir. Bugün dünyada üretim ilişkilerini boğan en büyük etken
emperyalizmdir. Bunun dışında etnik ve dini gericilikten bahsedilebilir ve
dünya ölçeğinde bu gericiliklerin esas kaynağı emperyalizmdir. El Kaide, IŞİD,
El Nusra, Boko Haram, vb dini nitelikli örgütleri kuran veya destekleyen “laik”
bildiğimiz Batı ülkeleridir. Bu bakımdan emperyalizme en büyük gericilik de
denebilir. Konumuzla bağlantılı olarak dincilik, dini gericilikleri kısaca
gericilikle eş anlamlıdır. Gerici dendiğinde akla gelmesi gereken dindar
bireyler değil dincilerdir.


5)
Takiye kültürünü almak ve laiklik mücadelesini iktidar sonrasına bırakmak: Bazı
uygulamalar vardır ki iktidara geldikten son vermek olanaklı değildir veya
önceki duruma göre daha fazla tepkiyi göze almanızı gerektirir. Çünkü
dinselleşme yönündeki kimi uygulamalar belli bir azınlığın talebiyken,
yasalaşmasıyla beraber alışkanlık kazanacak ve “normal” olarak görülmeye
başlanacaktır. Bu aşamadan sonra uygulamanın kaldırılmaya çalışılması o talebi
dile getirmeyen tarafından da “inançlara saygısızlık, tahammülsüzlük” olarak
algılanacaktır. Bu sebeple direnci şu anda örüp AKP uygulamalarına karşı çıkmak
daha kolay yoldur. İkinci olarak sessizlik veya yeterince verilmeyen tepki
bizim gibi düşünen insanların bize güvenini sorgulatmaz mı? Başarıyoruz algısı
ilkelerimizi yememize neden oluyor.


6)
Laiklik mücadelesinden vazgeçerek emek politikalarına hapsolmak: Bir diğer
yanlış laiklik algısı da bugüne kadar laikliğin yaşam tarzının savunulmasına
hapsedilmesidir. Şimdi ise “bugüne kadar yaşam tarzına dayalı laikliği savunduk
da ne oldu” denerek bundan vazgeçiliyor. Buna göre artık Etiler, Cihangir,
Beşiktaş, Kadıköy’deki insanın yaşam şeklinin savunulması “elitist” bir
tavırdı. Eğitimin laiklik esasına göre yürütülmesi talepleri yerine halkın dini
duyarlılığına dikkat edilerek davranılmalıydı. Laiklik denerek halk
ürkütülmemeliydi.


Bunun
yerine iktidarın yolsuzlukları, hırsızlıkları, ekonomi politikaları,
emekçilerin hakları üzerinden siyaset geliştirme çabası savunuluyor. Doğru
elbet ama bu yaklaşım, yaşam tarzının savunulmasının geri plana atılmasını
gerektirmez. İki nedenle gerektirmez. İlk olarak yaşam tarzının savunulması
insanın nasıl yaşayacağına, seçimini özgürce kullanabilmesine dayalı temel bir
taleptir. İkincisi, halkın eğitimin ve toplumsal yaşamın dinselleştirilmesini
normal kabul ettiğinin, laikliği önemsemediğinin dayanağı yoktur.


7)
“Gerçek İslam” tartışmasına girmek: Bu tartışma bilimsel alanda kalsa iyi ama
siyasetlerin kabul görmesi için kullanılıyor. 
IŞİD gibi örgütlerin İslamiyet’i temsil edemeyeceği, savundukları şeyin
(namaz kılmayanın öldürülmesi, kadınları satma, vs) aslında öyle olmadığı,
gerçek İslamın başka türlü olduğunu iddia ediyorlar. Dahası AKP’nin ve
dincilerin aslında İslamdan nemalandığı, para, mevki için İslamı kullandığı,
oysaki gerçek İslam’ın o olmadığı, asıl müslümanın kendileri olduğuna dair
cümleler sarfediliyor. Fakat bu tartışmanın tehlikeleri var:


1)
Topluma yön verme çabasındaki siyasetçi ve yöneticiler “gerçek” İslam
tartışmasına girebilmesi için epey bir külliyat devirmesi, Arapça bilmesi, Kelam,
Fıkıh gibi İslami bilgilere sahip olması gerekir. Dahası bunları bilse bile en
sonunda anlattığı kişi yaşam tarzına uyuyorsa sizin fikirlerinizi dikkate
alacaktır. Bu arada ilericilerin daha insancıl, demokrat İslam yaratma gayreti
araştırma ve tartışmalarının sonunda daha sert İslam yorumuna ulaşmaları da
ihtimal dahilindedir. Bu noktadan sonra toplumu demokratlaştırması beklenenler
demokrasinin karşısına geçebilir.


2)
“Gerçek İslam” tartışması fikirlerin din üzerinden onay görmesine neden olur.
Fikirlere din üzerinden gerekçeler ve meşruluk arama çabası dinin referans
alınmasıdır. Bu da toplumun akıl yoluyla değil din yoluyla gerçeklere
ulaşmasına neden olur. Din üzerinden fikirlere meşruluk arama toplumu daha
hümanist olmaya değil bağnazlaşmaya götürür. Halkı anlayacağım, bağ kuracağım
diye Ramazanda sokaklarda ilerici belediye ve örgütlerin iftar sofraları
kurması, seçim çalışmasında üzerinde ayet, dini sözler yazan hediyeler
dağıtılması halkı, her zaman kendisine din üzerinden ulaşılması, din üzerinden
ikna edilmesi beklentisine sokar. İyiniyetle başlanılan yolun sonu halkı
yobazlaştırmaktır. Cumhuriyetçiler Cumhuriyeti kendi elleriyle yıkıma
götürmemelidir.


Laiklik
neden önemli?


1) Ulusun temelidir. Yoksa ümmet
oluruz.


2) Cumhuriyetin temelidir.


3) Din anlayışları arasında
huzur.


4) Tarikatlar arasındaki
çatışmanın neden olduğu toplumsal huzursuzluk önlenir.


5) Laiklik mücadelesi yaşam
tarzının savunulmasının ötesine giderek emekçileri kazanmaya yönelik olmalıdır.


10 Nisan
“Laiklik Günü” kutlu olsun.


NOT:
Laikliğin tarihi serüveni ve laiklik üzerine hata ve yanılgılara dair “Laikliği
Doğru Anlamak” kitabımı inceleyebilirsiniz.


Tarihçi


Mustafa
SOLAK


[1]
Ahmet Gürtaş, “Türkiye’de Din Eğitiminin Hukuki Dayanakları”,  Milli Eğitim ve Din Eğitimi İlmi Seminer
Tebliğleri ( 9-10 Mayıs), Aydınlar Ocağı, Ankara, 1981, s. 536.


[2] A.
Afetinan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara, 1969, s. 21.


[3]
TBMMZC, D.4, c.25, s.77.; Daha geniş bilgi için Mustafa Solak, Atatürk’ün
Bakanı Şükrü Kaya, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013.


[4]
TBMMZC, D.4, c.25, s.1.


[5]
TBMMZC, D.5, c.16, s. 61.; Cumhuriyet, 6 Şubat 1937; Ulus, 6 Şubat 1937


[6] http://www.rotahaber.com/gundem/is-guvenligi-hutbesi-tedbirde-asirilik-allaha-guveni-sarsar-h506870.html