Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

MEHMET
İLHAN BAŞGÖZ : Kurtuluşa Giden Yolun Hikâyesi


E-POSTA : editor@sunsavunma.net










15 Haziran 2020

Kurtuluşa Giden Yolun Hikâyesi

Prof. Dr. İlhan Başgöz, T.C. Dışişleri Bakanlığı Şikago Başkonsolosluğu,
19 Mayıs 2019



Değerli
Konuklar,


Ben
Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup
öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat hikâyem olacaktır.


Cumhuriyet
yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım, 1877 Osmanlı Rus, 1892
Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, nihayet 1920-22
Kurtuluş Savaşı. Bu
savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir.
Ama bu zafer
vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını,
çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş
kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz.
Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını
Alaman’a uzatıyor:


Mektup saldım da varmadı,


Tel vurdum aynı gelmedi,


Alamanya harbeylesin,


Gayri kardaşım kalmadı.


Savaş
yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada
çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak
hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar
koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşerim Şarkışlalı Serdari
 yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:


Tahsildar da çıkmış köyleri gezer


Elinde kamçısı fakiri ezer 


Yorganı döşeği mezatta gezer


Hasırdan serilir çulumuz bizim.


 ***


Evlat da babanın sözün tutmuyor,    
                     
                     
      ​


Açım diye çift sürmeye gitmiyor,      
                     
                     
  ​


Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,      
                     
                    ​


Başımıza bela dölümüz bizim. 


***              
                     
                     
     


Benim bu gidişe aklım ermiyor       
​                      
                     
          ​


Fukara halini kimse sormuyor       
                     
                     
                     
      ​


Padişah sikkesi selam vermiyor      
                     
                     
    ​


Kefensiz kalacak ölümüz bizim.


*** 


Savaş
yılları, Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme
sürmüş, onlar geri gelmemiştir.


Birinci
Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus
tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul
çaput içinde, hasta perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker
döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darmadağın, bir vagondan
ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede?
Mehmedimi gördünüz mü?” Falih Rıfkı Atay diyor ki: “Ana biz senin Mehmedini kumarda
kaybettik.”


Türkiye
Cumhuriyeti’nin talihsizliği çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket
üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.


16
Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek
bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu
müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden
oluşan Erkan-ı Harbiye’sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları
ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları
söylüyordu: “Bunlar
işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey
yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini
anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve
iman götürüyoruz!”.


Bandırma
vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı
söylüyorlardı: “Güneş
ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.”
 


O
tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına dair hiçbir işaret yoktur. Tersine
memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep
İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul İtilaf Devletlerinin
işgalinde, Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor. Merzifon ve
Samsun’da İngiliz askerleri var. 15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e
çıkmış; Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru
ilerlemekte.


Dahası var. Cumhuriyet, memleketin
en önemli gelir kaynaklarını yabancı şirketlerin elinde bulmuştur.
Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık
tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük Batılı şirketlerin elindedir.
Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır.


İzmir-Aydın
demiryolu 2 milyon İngiliz pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti,
sevincimizi dile getirmeliydik. Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir
yolumuz, bağımsızlık yolumuz”
idi. Tütün rejisi 4 milyon Frank’a
satın alınınca bu sefer ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici
demektir. Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi.
Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı.
İndirse kaçakçı sayılıyor, ya hapse atılıyor veya tütün kolcuları ile çatışıyor
ve vuruluyordu. Bir ayınkacı türküsü şöyle der:​        
                     
             


Hacılar köyüne bastığım oldu,      
                     
                     
                     
       


Tütünümün dengi yastığım oldu,


Aman dostlar bakın benim çareme,


Tütünün tozunu basın yareme.    


Cumhuriyet
savaşlardan çıkıp da, ekonomik gelişmesine odaklanınca 1930 Dünya Ekonomik
Buhranı patlak verir. Buhranın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle
sınırlı olan dışsatımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa
düşer. Köylü gelirinin bu kadar düştüğünü gören Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur: “Bizim maaşlarımızla halkın geliri
arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim
maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.”
Teklif
kabul edilir.


Cumhuriyet
ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik hayatı idare
edecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet
eliyle yapmaya karar vermiştir. Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve
Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir.
Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı. 


Ben
çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir,
bankaya yatırırdım. Bu ekonomik kalkınma hamlesini bir yerli malı seferberliği
izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve
fındık ikram ettik. Çayı Kazova’nın kızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker
dışarıdan satın alınıyordu.


Cumhuriyet
yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek
istemiştir. Bu bir milli savunma sorunu idi. Atatürk diyor ki; “700
kilometre demir yolumuz var, bir kilometresi bile bizim değil.”

1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın tabiri
ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık.


Hoş
bir fıkra var. İlk tren Erzurum’a varınca belediye başkanı nutuk veriyor;
“Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler vallahi de
zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi,
sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağıza kadar tren
getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.” O
vakit bir vatandaş sorar: “Peki biz 57 gün ne yapacağız?”


Değerli
Dinleyicilerim,                 
                 


Ben
1929 yılından itibaren Cumhuriyetle beraber iyili kötülü olayların içinde
çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir kısmına ben tanık oldum. Bunların arasında
beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal Atatürk 1937 yılında Sivas
lisesinde benim bulunduğum sınıfa geldi. Atatürk adı etrafında oluşan efsanenin
etkisindeyiz. Gözleri o kadar kuvvetli imiş ki gözlerine bakan çarpılırmış.
İlkin korka korka, gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere
45 dakika doya doya baktık. Dersimiz hendese idi. (Yani geometri). Atatürk
dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin nasıl eşit
sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o
vakit üçgene müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma
harflerini koydu. Atatürk’ün birden kaşları çatıldı ve Saadet’e neden Yunan
harfleri kullandığını sordu. Saadet, hocamız böyle yazdı, ben de onun için
kullanıyorum deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk
aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey topu bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap
göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı
buldu, yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi
yerine abc yazdı. Bize; “arkadaşlar Türk alfabesi matematik terimlerini de
ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden abc’li yeni kitabımız
geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok
önem verirdi.


Halkçılık
onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok
hoşlanırdı. Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı
aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın Onu Samanpazarı’nda bir kahvede,
halka karışmış Zeybek oynarken bulmuşlar.


Cevat
Dursunoğlu şunları yazdı: “Mustafa Kemal Paşa Erzurum kongresine gitmektedir,
yıl 1919. Ilıca köyüne varınca bir ağacın altına oturup kahve içmek isterler.
Kahveler içilirken yolda bir kağnı belirir. Pılı pırtı yüklü kağnıda iki de
delikanlı oturmaktadır. Kağnıyı yetmişlik bir ihtiyar sürmektedir. İhtiyar
çağrılır. Paşa sorar: “Baba nereden gelip, nereye gidiyorsun?” İhtiyar:
“Çukurova’dan gelirem, Erzurum’a gidirem.” Paşa sormaya devam eder: “Baba
Erzurum’da ortalık karışık, savaş tehlikesi var. Eşkıya tehlikesi var, niye
gidiyorsun? Çukurova’da geçinemedin mi?” İhtiyar Mevlut Dayı “O nasıl söz paşam
Çukurova verimli topraktır, insanı diksen yeşillenir. Bizim uşaklar da çalışkandır,
bey gibi geçinip gidiyorduk. Ama duymuşam ki padişah Erzurum’u düşmana
verecekmiş, gelmişem ki görim, kimin malını kime verir?” der. Paşa
yanındakilere der ki “Arkadaşlar bu milletle başarılamayacak hiçbir iş yoktur.”


Değerli
dinleyiciler size Atatürklü yıllardan unutamadığım bir olayı daha anlatacağım.
1930’lu yılların başında sanıyorum, Atatürk, gece geç vakit Mısır
Büyükelçiliğini ziyaret eder. Sabaha kadar yenir, içilir, eğlenilir. Güneş
doğarken Atatürk Mısır elçisini balkona çağırır ve şunları söyler. “Buradan
güneşin doğuşunu nasıl görüyorsam, esir milletlerin de birer birer
kurtulacaklarını ve bağımsızlıklarını elde edeceklerini öyle görüyorum.”

Atatürklü Cumhuriyet her zaman müstemlekecilere karşıt, küçük devletlerden
yana, onurlu bir politika uygulamıştır. Cezayirli gençler Fransız
müstemlekecilere karşı kanlı bir savaş verirken ellerinde Mustafa Kemal’in
resmini taşıyordu.


Hindistan
bağımsızlığının büyük lideri Gandi İngiliz parlamentosunda şöyle konuşuyordu: “Haydi beni
tutuklayın, ama tutuklamakla iş bitmiyor. İşte Türkler kendi cenaze törenleri
için hazırlanan tabutu istilacıların başında parçaladı.”

Pakistan’ın ilk cumhurbaşkanı Muhammed Ali Cinnah 30 Ağustos zaferimiz üzerine
şöyle diyecekti: “Bu zafer bütün esir milletlerin zaferidir.”


İngiliz
başbakanı Lloyd George, Çanakkale savaşının en büyük destekçisi idi. Türkler
koca İngiliz İmparatorluğunu Çanakkale’de dize getirince Lloyd George
parlamentoda şöyle konuşacaktı: “Tarih nadiren dahi yetiştirir, bizim talihsizliğimiz şu ki böyle
bir dâhiyi bugün Türk milleti yetiştirmiştir, ne yapsak, ne tarafa gitsek
Mustafa Kemal’in iradesini kıramadık, ben istifa ediyorum.”


Değerli
dinleyicilerim ben yüz yaşına yaklaşmış bir faniyim. Öyle zannediyorum ki
İngilizce, Türkçe, Fransızca kitaplarım, makalelerim ve Amerika’da Norveç’te,
Rusya’da, İngiltere’de, İran’da ve Türkiye’nin birçok kentinde yaptığım
konuşmalarımla bu kadar güçlüklerle bana emanet edildiğine inandığım
Cumhuriyete karşı görevimi yaptım


Genç
arkadaşlarım, Atatürk Cumhuriyeti özellikle sizlere emanet etmiştir. Onu çağdaş
ve gelişmiş memleketlerin daha yücesine çıkarmak sizin çalışmalarınıza ve
gayretinize bakıyor. Bu görevi başaracağınıza ben inanıyorum. Konuşmamı
bitirirken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum”


Halkbilimci. 1923, Gemerek / Sivas doğumlu. Tam adı
Mehmet İlhan Başgöz olup, kimi yazılarında M. İlhan Başgöz imzasını da
kullandı. Babası ilkokul öğretmeni Hasan Efendi, annesi Cadoğlu
Türkmenlerinden Zeycan Hanım’dır. 1928’de Harf Devrimi yapıldığı sırada
millet mekteplerinde okuma yazma öğrendi. On bir yaşındayken ailesi Sivas’ın
merkezine göç edince ilk ve ortaöğrenimini burada tamamladı (1940).
Yükseköğrenimini A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümü’nde (1945) yaptı. Aynı fakültede 1946’dan 1950’ye kadar Prof. Pertev
Naili Boratav’ın asistanı olarak çalıştı. 1948’de kurulan Türk Folkloru ve Halk
Edebiyatı Kürsüsü’nün düzenlediği araştırmalara katıldı, doktora çalışmasına
başladı. “Biyografik Türk Halk Hikâyeleri / Kahramanları, Teşekkülleri, Saz
Şairlerinin Eserleri ile Münasebetleri” adlı tez çalışmasıyla doktora
çalışmasını tamamladı (1949). Biyografya’dan alıntıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış