Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

TEK
PARTİ DÖNEMİ CHP’SİNİN 1923-1940 DÖNEMİNDE KÜRT KİMLİĞİNE BAKIŞI


Giriş


Bu çalışmanın
amacı, Türkiye’de ulus devletin inşasıyla birlikte tek partinin Kürt kimliğine
yönelik bakışını ele almaktır. Bu doğrultuda, Kemalist uluslaşma süreciyle
birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılıp yerine bir ulus devletin
kurulmasıyla birlikte ortaya çıkan değişim incelenmektedir. Bu bağlamda ilk
olarak Türkiye’de ulus devletin inşası sürecinde yeni rejimin milliyetçilikten
nasıl etkilendiğinin izlerine bakılmaya çalışılmıştır. Kemalist uluslaşma
sürecinde Türk milliyetçiliğinin oynadığı role değinilmiş olup, akabinde
milliyetçi bir perspektifle yeni rejimin Türk etnik kimliğini merkezine alarak
yaptığı vatandaşlık tanımına odaklanılmıştır. Türk kimliğini ön plana alarak
hazırlanan vatandaşlık tanımıyla Türkçe’nin resmi dil olarak benimsenmesi, yeni
rejimin milliyetçi karakteristiğini göstermektedir. Bu durumun doğal bir sonucu
olarak, tek partinin uygulamaları Kürt kimliğini dışlayıcı bir pozisyona
sürüklemiştir. Yeni inşa edilen ulus devletin merkezinde Türk kimliğinin yer
alması ve eğitimden konuşmaya, bürokrasiden orduya kadar tüm kurum ve
kuruluşların Türk kimliğini merkeze alarak yeniden dizayn edilmesi, Kürtler
için tek parti döneminde yaşadıkları inkâr ve asimilasyon politikalarının bir
tezahürüdür.


Çalışmada kimlik
kavramı temel alınarak, Türk kimliğini merkeze alan yeni ulus devlette Kürt
kimliğine uygulanan asimilasyon politikaları daha anlaşılır kılınmak
istenmiştir. Bu bağlamda, kimlik öğesinin tanımı da yapılmıştır. Tek partinin
1923-1940 yılları arasında Türk kimliğini hâkim kılmak için uygulamaya koyduğu
asimilasyon politikalarının gösterdiği çeşitliliğe de ayrıca vurgu yapılmıştır.
Bu bağlamda, tek partinin yönetici kadrolarının hazırladığı Şark Raporları,
yeni devletin Kürt kimliğine yönelik bakışında aydınlatıcı bir işlev
üstlenmektedir. Uygulama bazında özellikle Kürt kimliğine yönelik hazırlanan
Şark Islahat Planı incelenmiş olup, bu planın gereklilikleri doğrultusunda Doğu
bölgesinde uygulanan iskân politikalarının taşıdığı amaca, uygulamalara ve
sonuçlarına odaklanılmıştır. İskân politikalarının taşıdığı amacın bölgede Türk
kimliğini baskın hale getirip, Kürt kimliğini asimilasyona uğratmak olduğuna da
çalışmada yer verilmiştir.


Türkiye’de Ulus Devletin İnşasında Milliyetçiliğin Etkisi


Genç
Cumhuriyet’in hem resmi, hem de gayriresmi ideolojisinde Türk milliyetçiliği
başat konumdadır. Ulus devlet inşasında yaratılmak istenen Türk kimliğinde,
milliyetçilik ideolojisinin izlerini görmekteyiz. Bu durum, dünden bugüne
gerçekleşmez ve bir sürecin yansımasıdır. Milliyetçilik, Fransız Devrimi’yle
yaygınlığı artmış ve modern dünyanın bir parçası olarak Osmanlı
İmparatorluğu’nu da doğrudan etkilemiş bir ideolojidir. Çok dinli ve çok uluslu
bir yapısı olan Osmanlı’da, milliyetçilikle birlikte ulusların uyanışı
başlamaktadır.


Milliyetçilik
akımları imparatorluk içinde öncelikle Balkan coğrafyasındaki ulusları
etkilemiştir. Bu durum, Slav ırkların İmparatorluk’tan ayrılışını
hızlandırmıştır. Bu çözülme durumundan devleti kurtarmak için ilk benimsenen
ideoloji olan Osmanlıcılık ve akabinde tüm ümmeti bir arada tutmayı amaçlayan
İslamcılığın ise başarısız olduğu görülmüştür. Her iki düşünce akımının
başarısız olmasından sonra, geriye Türklüğü merkeze alan milliyetçi ideoloji
kalmaktadır. Osmanlı’daki Batılılaşma hareketlerinin içinden çıkan ve
İttihatçıların bir yerde devamı sayılan Kemalist ideoloji Türklüğü, yeni
kurulan ulus devlette Misak-ı Milli sınırları içerisinde yayılmacı olarak
değil, Türk milli kimliğini inşa edici bir biçimde kullanmıştır. Atatürk dönemi
Türk milliyetçiliği, Turancılık gibi tüm Türkleri bir araya getirmeyi amaçlayan
ütopik fikirleri içermez. Tek partinin milliyetçiliği, yeni kurulan ulus
devlette mütecanis bir toplum yaratmak ve Türk kimliğini inşa etmek için
kullanılan bir ideolojidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Balkan ve Arap
coğrafyasından ricat edişiyle, Balkanlar’dan Müslüman nüfusun göç etmesi,
Anadolu’da homojen bir yapı oluşturulmasına olanak tanımıştır. Ulus devletin
Türk milliyetçiliği temelinde inşa etmeye çalıştığı Türk kimliği, devlet içinde
Türk olmayan grupları sorunlu bir hale getirmiştir.


Tek partinin dini
anlamda homojenleştirmeyi sağlaması mübadele ile olurken, geriye Müslüman olup
da Türk olmayan en büyük etnik azınlık olarak Kürtler kalmıştır. Türk
milliyetçiliğinin inşa etmeye çalıştığı Türk etnik kimliği, tek parti
tarafından toplumun bölünmez bütünlüğünün garantisi olarak görülmüştür.
Siyaset, ekonomi ve eğitim, millet bilinciyle inşa edilmiştir. Türk
milliyetçiliğinin yeni inşa edilen ulus devletteki belirleyici rolü, doğal
olarak Kürtleri dışlayıcı bir duruma yerleştirmektedir. Ulus devlette ortaya
çıkan Kürt kimlik krizinin başlangıcı, tek partinin Türk milliyetçiliğini
benimseyen kadrolarının uygulamaları ve politikalarında gizlidir. Geleneksel
İslam’a yakın olan ve Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle birlikte aktif rol oynayan
Kürtler, yeni kurulan ulus devletin milliyetçi bakış açısıyla inşa etmeye
çalıştığı Türk kimliğinde bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Tek partinin
savaşı deneyimleyen kadrolarının savaş öncesinde tanıdığı Kürtler, savaş
sonrası inşa edilen ulus devlette kendine yer bulamamıştır.


Bu durum,
Kürtleri ulus devletin milliyetçi bakış açısında Türkleştirilmesi gerekenler
grubuna yerleştirmektedir. Kürtler, ulus devletin milliyetçi bakış açısı
nedeniyle inkâr edilmektedir. Nüfus olarak var olan Kürtler, erken dönem
Cumhuriyet’te de belli bir paya sahiptir. “Cumhuriyetin yeni sınırları dâhilindeki nüfusun yaklaşık %20’si
Kürt’tü; buna rağmen Lozan Barış Antlaşması’nda Kürtlerden söz edilmemiş ve
bağımsızlık mücadelesi sırasında verilen özerklik sözleri Mustafa Kemal de
dâhil milliyetçi önderlerce unutulmuştur.”
[1] Görüldüğü üzere, Kürtler yaşadıkları
bölgenin otokton halkı olarak Osmanlı döneminde görece özerk bir konumdayken,
ulus devletin milliyetçi söylemlerinde Türk kimliğinin içinde eritilmek istenen
grup olmuştur.


Dönemin aşırı
Türk milliyetçisi Mahmut Esat Bozkurt’un inkılap derslerinde söylediği sözler
Türklüğün övülmesinin en açık kanıtıdır: “Türk’ün en kötüsünün Türk olmayan en iyisinden iyi olduğunu, yeni
Türk Cumhuriyeti’nin devlet işleri başında mutlaka Türklerin bulunacağını
söylemekten geri kalmamıştır.
’’[2] Bu sözler, aynı zamanda yeni kurulan ulus
devletin sahibi olarak da Türkleri konumlandırmaktadır. Tek parti, Türklüğü
hâkim kılmak için herşeyi Türk milliyetçiliğini temel alarak inşa etmiştir. Bu
süreç, Kürtlerin siyaseten izole edildiği ve iktisaden Türk milli burjuvazisi
tarafından dışlandığı bir dönemi temsil etmektedir. Türk milliyetçiliği, tek
parti tarafından ulus devleti homojen hale getirmek için işlevsel bir öneme
sahiptir. Bu noktada Türk milliyetçiliğinin Avrupa’da yükselen faşizmle
kıyaslandığında ırkçı olup olmadığı ise ihtilaflı bir konudur. Zira ulus
devlette Türk milliyetçiliği kandan ziyade ortak bir dil, tarih ve kültür
birlikteliğine işaret etmektedir. Uygulamada ise, tek parti yönetici
kadrolarının özellikle de Recep Peker’in bazı söylemleri ırkçılık boyutunu da
açığa çıkartmaktadır. Bu duruma örnek olarak Peker’in söylemlerine
bakıldığında: “Türkleri
yeryüzünün arılık ve beylik bakımından üstün bir ulusu olarak
vasıflandırmıştır.”
[3] Bu tarz aşırı milliyetçi hatta ırkçı
söylemler, Atatürk tarafından neredeyse hiçbir zaman dile getirilmese de, bu,
tek parti kadrolarının sıklıkla kullandığı üsluptur. Tek partinin Türk
milliyetçiliğini yücelten ulus devlet inşası, Kürtleri, tek parti döneminin ilk
yirmi yılı boyunca uluslaştırma sürecinde asimilasyonu sağlanması gereken grup
olarak konumlandırmıştır. Kürtlerin Türk kimliğine entegrasyonu için eğitimden,
kültüre kadar her yol denenmiş olup, bu süreç, Kürtlerin hafızalarında derin
izler bırakmıştır.


Ulus Devlette Türk Kimliğinin ve Türk dilinin İnşası


Türkiye’de ulus
devletin inşasıyla birlikte vatandaşlık tanımı da milliyetçi bir bakış açısıyla
Türk kimliğini merkeze alacak şekilde yapılmıştır. Öyle ki, Osmanlı’dan çok
kültürlü bir yapı miras alan genç Cumhuriyet, vatandaşlık tanımında
farklılıkları görmezden gelerek, Türk kimliğini Anadolu’da yaşayan herkes için
ortak bir kimlik olarak konumlandırmıştır. Ulus devlette vatandaşlık ümmet
temelli değil, siyasi vatandaşlık yoluyla tanımlanmaktadır. Hukuk önünde
herkesin eşit olduğu vatandaşlık tanımında kilit nokta, vatandaşlığın Türk
kimliği üzerinden tanımlanmasıdır. Zira vatandaşlık tanımının siyasi saik
üzerinden inşa edilmesi herkesin eşit gözükmesini sağlasa da, pratikte bu
durumun geçerliliği tartışma konusudur. Bu bağlamda, “Teorik olarak
bakıldığında yasalar karşısında tüm vatandaşların hak ve ödevleri birbirinin
aynı görünse de, gündelik hayatta baskın Türk etnik kimliğine aidiyet, devletin
kimlik politikasının temelini oluşturmuştur.
[4] Bu doğrultuda düşünüldüğünde, tek parti
kadrolarının homojen bir toplum modelini arzu ettiği ve bu durumun da
vatandaşlık tanımına yansıdığı görülmektedir.


Tek parti
yönetici kadroları savaş tecrübesine sahip olduklarından dolayı, Osmanlı’daki
ayrışmanın genç Cumhuriyeti etkilememesi için, Türk kimliğini milliyetçi bir
bakışla topluma ortak aidiyet duygusu olarak sunmuştur. Bu bakımdan, Türk
kimliğini merkeze alan vatandaşlık tanımı Kürtlerin ulus devlet içinde bir
kimlik krizi yaşamasına yol açmıştır. Öyle ki, bölünme korkusunun vatandaşlık
tanımını etkilediği açıktır. Vatandaşlık tanımlaması siyasi katılımı sağlaması
ve hukuk önünde herkesi eşit kabul etmesiyle kapsayıcı, ama Türklük üzerinden
bir tanımlamaya gitmesiyle de son derece milliyetçi ve diğer etnik grupları
dışlayıcıdır. Bu doğrultuda, “Osmanlı’nın çoğulluğa dayalı imparatorluk/toplum anlayışı, yerini
ülke, din ve etnisitenin farklı bir şekilde harmanlanmasıyla ortaya çıkan Türk
milliyetçiliği yorumu sayesinde türdeş bir ulusal siyasal toplum ve ulusal
vatandaşlık modeline bırakmıştır.
[5] Milliyetçi bir bakışla inşa edilen
vatandaşlık tanımı, yine milliyetçi bir perspektifle Türkçe’yi de zorunlu dil
olarak benimsemiştir. Ulus devlette Türk kimliğini baskın hale getirmede dilin
önemi kritiktir. Zira Kürtçenin yasaklanması, Kürtlerin kendi ana dilinden uzak
kalmasına yol açmış; bunun doğal bir sonucu olarak da kendi kültürel
geleneklerine yabancılaşmaya neden olmuştur.


Osmanlı’da
Arapça’nın gölgesinde kalan Türkçe, ulus devletin inşasıyla birlikte Türklüğün
tesisi için vazgeçilmez hale gelmiştir. Farklı etnik kimliklerin göz ardı
edilerek türdeş bir toplum yaratmanın başlıca unsuru, ulusun konuştuğu ortak
bir dili inşa etmekten geçmektedir. Bu bakımdan, tek parti yönetici
kadrolarının uygulamalarıyla Türkçe konuşmak ve Türkçe eğitim görmek zorunlu
olmuştur. Yöneticilerin Türkçe’yi yaygınlaştırmak ve halkta içselleşmesini
sağlamak için 1928 yılında başlattığı “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasının hedefi, hem
gayrimüslimlerin hem de Türk olmayan Müslümanların dillerini dışlamaktır.’’[6] Türkçe’nin bu şekilde benimsetilmeye
çalışılması, vatandaşlık tanımındaki Türk kimliğini, ortak bir dil ve tarih
birlikteliğiyle inşa etmeyi amaçlamaktadır. “Bu açıdan bakılınca dilin bir iletişim sistemi olması dışında bir
ulusun bireylerini yabancılaştırmak ve birleştirme gücü de vardır.
[7] Bu şekilde, Türkçe, Türklüğün sağlam
temellere oturmasını sağlarken, Kürtlerin ise Türklük potasında eritilmesinde
işlevsel bir rol üstlenmiştir.


Tek Partinin 1923-1940 yıllarında Kürt Kimliğine Bakışı


Tek partinin 1923
yılında ilan ettiği Cumhuriyet rejimi, aynı zamanda ulus devletin inşasının da
başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda düşünüldüğünde, “Ulus inşası,
bir siyasal coğrafyadaki bütün kimliklerin üzerinde olan bir kimlik tanımlaması
ve tanımlanan bu kimliğe herkesin dâhil edilmesi sürecidir.”
[8] Bu bakımdan, Türkiye’de tek parti
döneminde Anadolu’da türdeş bir toplum tahayyül eden yönetici kadrolar, üst
kimlik olarak Türk kimliğini, görmüştür.


Tek parti
döneminin egemen olduğu yıllarda Fırat’ın doğusunda yaşayan ve baskın bir
şekilde Kürt halkının yoğunlukta olduğu yerlerde, Türk kimlik inşası politikası
hayata geçirilmiştir. Türk kimliğinin baskın hale getirilmesi anayasal süreçle
başlamaktadır. Öyle ki “(…) Türklük sıfatının, vatandaşlık bağı olarak dinsel ya da ırksal
bir anlam içermediği, içermeyeceği, bunun yalnızca bir coğrafi bağ ifade ettiği
1924 Anayasası ile anayasal bir tanıma kavuşturulmuş, güvenceye alınmıştır.
[9] Bilindiği üzere, anayasal tanım ırksal
bir ifade taşımasa da, milliyetçi bakış açısıyla diğer kimlikler Türklük
potasında eritilmektedir. Bu bakımdan, kimlik inşası, uzun süreli ve her alanı
kapsayan faaliyetleri gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda, “Ulus devletin
kimlik inşası, eğitimden bürokrasiye, ekonomiden hukuka, edebiyattan tarihe ve
sanattan spora kadar hemen her alanı ulusal bir ruhla şekillendirmek suretiyle
gerçekleşmiştir.
[10]


Türdeş bir toplum
yaratmak için nüfusun da yekpare olması gerekmektedir. Türk olmayan en büyük
azınlık grup olarak Kürtler, tek parti yönetici kadroları için en çabuk şekilde
Türkleştirilmesi gereken etnik grup olmuştur. Kürtlerin Osmanlı’daki göreli özerk
yapıları, merkezileşmiş bir ulus devlet için tehlike teşkil etmektedir. Ayrıca
Kürtlerin geleneksel olarak kuvvetli kültürel bağlara sahip olmaları, kendi ana
dillerinin olması ve en nihayetinde asırlardan beri ülkenin Doğu ve Güneydoğu
bölgelerinde yaşamış olmaları, Türkleştirme politikasının kapsamını geniş
tutmayı gerektirmektedir. Tek parti, bu konuda tavizsiz bir yaklaşım
sergilemiştir. Bu duruma örnek olarak, “Türkleştirilme politikalarından kasıt sokakta konuşulan dilden,
okullarda öğretilecek tarihe, eğitimden, sanayi hayatına ticaretten devlet
personel rejimine; özel hukuktan vatandaşların belirli yerlerde iskân
edilmesine kadar toplumsal hayatın her boyutunda, Türk etnik kimliğinin her
düzeyde ve tavizsiz bir biçimde egemenliğini ve ağırlığını koymasıdır.
[11]


Tüm bu
tartışmaların odağında, Kürt isyanları kendi içinde farklı sebepler
barındırsalar da, genel olarak ulus devlet içindeki Türkleştirme politikalarına
karşı verilen bir reaksiyondur. Zira tek parti dönemi, ülkenin doğusunda
Türkleştirme politikalarının farklı kollardan sürdürüldüğü ve masada askeri
seçeneğin sürekli saklı tutulduğu bir inşa döneminin yansımasıdır. Kimlik
inşası süreci, tek parti tarafından kapsamlı bir analizin ürünüdür; zira bu
konuda tek parti yöneticileri tarafından merkeze iletilmek üzere yazılan birçok
Kürt Raporu mevcuttur. Keza çıkarılan yasalar ve uygulanan politikaların
kapsayıcılığı, tek partinin Türkleştirme projesine atfettiği önemi açık bir
şekilde göstermektedir. Kürt kimliğini baskılamak için, gerektiğinde ülkedeki
demografik yapıyla bile oynanmıştır. İskân politikaları ile amaçlanan, aslında
Türkleştirme projesini hayata geçirmek ve ülkenin doğusunda Türk etnik
kimliğini dominant hale getirmektir. Ülkedeki sosyolojik yapıyı göz önüne almayan
bu süreç, zorunlu olarak gayri Türk olan Kürtleri, tek parti döneminde göç ve
şiddet politikalarına maruz bırakmıştır.


Kimlik Kavramı


Tek parti
döneminde Kürt kimliğine uygulanan asimilasyon politikalarının detaylarına
bakmadan önce, kimlik mefhumuna dair genel bir değerlendirme yapma ihtiyacı
ortaya çıkmıştır. Kimlik kavramının tanımlanmasında birçok disiplinin katkı
sağladığı göz önüne alınacak olunursa, kimliğe yönelik üzerinde ortak bir
mutabakatın sağlandığı evrensel bir tanım söz konusu değildir. Zira modern
yaşamın içerisinde bireylerin birden fazla kimlik aidiyeti söz konusudur.
Kimlikler, insana doğumundan itibaren kendi rızası olmadan verili olarak
geldiği gibi, yaşamın içerisinde bireyin hür tercihiyle de meydana gelmektedir.
Bu bakımdan, kimlikler çeşitlilik arz etmektedir. Bu duruma bakıldığında, “Hepimiz kendi
yaşamımızda, bireyler olarak, kendi geçmişimizin ya da ortaklıklarımızın,
sosyal etkinliklerimizin ürünü olan, birbirinden apayrı bağlamlarda, çeşitli
kimliklere sahibizdir.
[12] Kimlik, bu anlamıyla bir aitlik de
içermektedir. “Bu
açıdan kimlik, bireyi, kimi zaman diğerlerinden farklılaştıran kimi zamanda
diğerleri ile benzeştiren bir araç işlevi görmektedir.
[13]


Kimliğin
insanları diğerlerinden ayıran ve birleştiren yanları, doğal olarak bireyin bir
sosyal gruba aitlik hissi taşımasını sağlamıştır. Dâhil olunan grubun değerleri
benimsenmekte, hatta içselleştirilmektedir. Bireyin kimliklere ilişkin yargısı
aklı ön plana çıkarmaktadır. Bu bakımdan, “Sahip olduğumuz kimliklerin çoğulluğunu ve bunların ima ettiği
farklı şeyleri fark etmenin yanı sıra, kaçınılmaz olarak birbirinden farklı
olan ve belirli kimliklerin inandırıcılığının ve geçerliliğinin belirlenmesinde
tercihin rolünü görmek de çok önemlidir.
[14] Tercihe yapılan atıf, bireyin aklını
kullanmasına işaret etmektedir. Etnik temelli oluşumlar ise, doğuştan
olabileceği gibi sonradan da değişebilmektedir. Irksal olarak değişim ise
mümkün değildir. Kimliklerin birbirine benzememesi doğal bir sonuçtur. Sorunu
ortaya çıkaran bir kimliğin diğerini ötekileştirerek kendi içinde eritmeye
çalışmasıdır. Tek partinin uygulamaları Kürt kimliğini görmezden gelme,
tanımama ve gerektiğinde baskılama üzerine kuruludur. Kimliklerin farklı
dilsel, dinsel, kültürel farklılıkları çoğulculuk temelinde kabul edildiğinde
sıkıntı çıkmazken, tek bir kimliğin diğerlerini baskılaması durumunda
kimliklerin çatışması şiddeti doğurmaktadır. Türkiye’de Türk ve Kürt
kimliklerinin çatışmasından ziyade, tek partinin devlet aygıtını kullanarak
Kürtleri Türkleştirmek istemesi söz konusudur. Devletin sahip olduğu şiddet
tekeli, doğu bölgesinde Türk kimliğini egemen kılmak için uygulanmıştır.


Şark Islahat Planı


Erken dönem
Cumhuriyet’te Türk kimliğinin inşasıyla birlikte, Anadolu’da dini ve milli
homojenleştirme politikası yürütülmüştür. Bu doğrultuda, Ermeni nüfusun 1915
olaylarıyla (tehcir politikası) Anadolu’daki nüfusunun ve etkinliğinin
azalması, Cumhuriyet sonrası Yunanistan’la imzalanan mübadele antlaşmasıyla da
Rumların göç etmesi, ülke içinde dini homojenliği sağlamıştır. Geriye milli
homojenleştirme süreci kalmıştır. Bu bakımdan Kürt kimliği için ulus devletin
varlığı, asimilasyon sürecinin de başlangıcına tekabül etmektedir.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde milliyetçi perspektifle inşa edilen Türk
kimliği, doğuda bazı isyanlara neden olmuştur. Şeyh Said İsyanı, dini
argümanları da olmakla beraber, özünde bir Kürt ayaklanmasıdır. Bu isyan, tek
partiyi Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgede daha sert ve kapsayıcı önlemleri
almaya sevk etmiştir. Bu önlemlerin en kapsamlısı ve tek partinin Kürtlere
yönelik bakışının en önemli delili olan Şark Islahat Planı’dır. “Plan,
Cumhuriyetin Kürt siyasetinin rehber metnidir.
[15] Şark Islahat Planı’nın gayesi, Türklüğü
bölgede eğitim, iskân, demiryolları ve ordu eliyle egemen kılmak üzerinedir.
Şark Islahat Planı, Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde tek partinin izlediği
yol haritasıdır. “İlhamını
Türklükten başka etnik kimliklerin kültürel haklarla donanamayacağını bildiren
1924 Anayasası’ndan alan bu metin, Cumhuriyet’in takip ettiği Kürt siyasetini
kuşatan, onu şekillendiren paradigmayı inşa etmiş gibidir.
[16]


Bu plan, tek
parti yönetici kadrolarının doğuda yaşayan Kürtler üzerinde askeri, siyasi,
ekonomik ve kültürel olarak konumlanmasını hedeflemektedir. Zira plan, doğu
bölgesi için bir sıkıyönetim ilanıdır. Umumi müfettişliklerin tarihimizde yer
almasının başlangıcı da bu planla gerçekleşmektedir. Umumi müfettişlikler, tek
partinin Kürtlere yönelik politikasının bölgedeki uygulayıcısı konumundadır.
Öyle ki, umumi müfettişliklerin görevlerini daha iyi yerine getirebilmeleri
için bölgedeki askeri güçler de onların emrine verilmiştir.  Bu bağlamda
ele alındığında, karakol yapımı, askeri gücün takviyesi ve askeri idari
kadroların Türklerden seçilmesi planın detaylarında yer almaktadır. Umumi
müfettişlikler, aynı zamanda Şeyh Said İsyanı gibi yeni isyanların çıkması
durumunda bölgede hızlı müdahale edebilecek bir pozisyon da üstlenmiştir. Bu
doğrultuda ele alınacak olunursa, umumi müfettişlikler Kürt kimliği üzerinde
devlet otoritesini sağlayan işlevsel bir araçtır. Bir başka ifadeyle, “Umumi
müfettişlikler dönemin İçişleri Bakanlığı müsteşarı Sabri Çıtak’ın deyimiyle,
‘devletin gözü kulağı’ olup ‘devletin kudret ve kuvvetini’ temsil etmektedir.
[17] Bu doğrultuda ele alındığında, umumi
müfettişlikler Şark Islahat Planı’nın amacını tatbik için tek parti tarafından
hayata geçirilmiştir. Şark Islahat Planı, sadece askeri seçenekleri göz önüne
alarak değerlendirilebilecek bir metin de değildir. Aynı zamanda, bu plan, Kürt
kimliğinin asimilasyonu için eğitimden, gündelik hayatta konuşulacak lisana
memuriyete atanacak insanların etnik kimliğine kadar detaylı bir şekilde ele
alınmıştır.


Bu duruma örnek
vermek gerekirse “(…)
vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer
kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananlar
hükümet ve belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve
cezalandırılacaktır.[18] Görüldüğü üzere, plan, Kürtlerin yoğun
yaşadığı yerlerde ve kamusal alanda Kürtçe’ye yasak getirmektedir. Bu bakımdan,
eğitim ve dil unsurları Türk kimliğinin inşa edilmesinde devletin kullandığı
önemli bir araçtır. Tek parti eğitimi zorunlu hale getirip, eğitim dilini de
Türkçe yaparak Kürt çocuklarının küçük yaşlardan itibaren Türkçe öğrenmesini
hedeflemiştir. Bu bağlamda, “Kemalist Cumhuriyetin esas gayelerinden biri de eğitim yoluyla
toplumun sekülerleştirilerek, Türkleştirilmesi ve homojen hale getirilmesidir.
[19] Bu süreçte dilin benimsenmesi ve
konuşulması için tek partinin hazırladığı planın uygulayıcıları ise Türk
Ocakları olmuştur. Nitekim, “Bölgede Türk Ocakları, yatılı bölge okulları ve kız okulları
açılarak yöre çocuklarının eğitim yoluyla eritilmeleri öngörülmektedir.
[20] Şark Islahat Planı’nın eğitim ve dil
politikası tek partinin otoriter zihniyetini göstermesi bakımından önem arz
etmektedir. Türklüğün bölgedeki gücünü artırmak için açılan okullar ve Türk
Ocakları, Kürtçe’nin atıl kalmasına yol açmıştır.


Planın diğer bir
boyutunu da demiryolları ve hükümet binaları oluşturmaktadır. Bölgedeki
demiryollarına önem verilme nedeni, yeni bir isyanda devletin askeri gücünü
bölgede ulaşılır kılmayı amaçlamaktır. Doğu bölgesinin yer şekilleri ve feodal
yapısı, ulus devletin askeri ve idari olarak merkezileşmiş yapısıyla tezat bir
görünüm teşkil etmektedir. Bu tezatlığın giderilmesi, planın amacına ulaşması
ve olası bir ayaklanma durumunda askeri gücün bölgede egemen olması için
demiryollarının yapımına hız verilmiştir. Bu noktada, Çağlayan’ın
demiryollarıyla ilgili tespiti konunun daha iyi anlaşılması bakımından
değerlidir: “Demiryolu
ulaşımının doğuya kaydırılmasının en önemli gerekçelerinden biri de,
demiryolunun dil ve kültür birliğini sağlamada bir araç olarak görülmesidir.
[21] Bu tespitten de yola çıkarak,
demiryolları Türkleştirme projesinin başarıya ulaşması için düşünülmüştür. Şark
Islahat Planı’nın 18. maddesi de, devletin gücünün şekilci yanına işaret
etmektedir. “Görkemli
hükümet binaları ve Jandarma karakolları yapılmalıdır.
[22]


İskân Politikaları


Şark Islahat
Planı’nın belki de en önemli amacı, Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki Kürt
ağırlığını kırmak ve iskân kanunlarıyla bölgede Türklüğü egemen kılmaktır. Bu
bakımdan, Şark Islahat Planı’nın detaylarını oluşturan iskân kanunları,
Kürtlerin Batı’ya zorunlu göçünü ve aynı şekilde Balkanlar ve Kafkasya
coğrafyasından getirilen muhacirlerle Karadeniz bölgesindeki insanların doğuya
yerleştirilmesini içermektedir. Bu doğrultuda, “(…) Türkiye’de çıkarılan ilk iskân
kanunu, 31 Mayıs 1926 tarih ve 885 sayılı İskân kanunudur.
’’[23] Planın maddelerinde konuyla ilgili
olarak şu noktalar dikkat çekicidir. “Yugoslavya’dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve
Kafkasya’dan gelecek Türkler, öncelikle Elazığ-Ergani-Diyarbakır,
Elazığ-Palu-Kiğı, Palu-Muş arasındaki Murat Vadisi, Bingöl dağının doğu ve
güneyi ve Hınıs, Murat vadeleri, Muş Ovası, Van Gölü havzası,
Diyarbakır-Garzan-Bitlis hatlarında iskân edilecektir.
[24] Bu iskân politikalarıyla, “Fırat’ın
Doğusu” diye tabir edilen bölgedeki demografik yapı değiştirilmek istenmiştir.
Kürtlerin hâkim etnik unsur olarak yer aldığı il ve ilçelere yerleştirilecek
olan muhacirler, bölgede Türk kimliğini inşa etmek için elzemdir.


Planda hangi
aşiretlerin Batı illerine göç ettirileceği kararını tek parti yönetici elitleri
vermektedir. Öyle ki, kararın alınmasında özellikle bölgede ortaya çıkan Kürt
isyanlarıyla doğrudan bağlantılı olduğu düşünülen ve bölgede Kürtlüğü güçlü
şekilde temsil eden aşiretlerin sürülmüş olması, tek partinin doğu illeri
üzerindeki otoritesini de artırmaya yönelik stratejik bir adımdır. Dolayısıyla,
ülkedeki demografik yapıyı yapboza uğratmayı amaçlayan iskân politikaları,
bölgedeki Kürt aşiretlerini ve ileri gelenlerini batıya sürerek tek partiyi
bölgede tek egemen güç olarak konumlandırmaktır. Nitekim tek parti, iskân için
dönemin kısıtlı şartlarında bütçe ayırarak bölgenin Türkleştirilmesine ne kadar
büyük bir önem atfettiğini de göstermektedir. İskân kanunları ilk olarak Şark
Islahat Planı’nın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra uygulansa da, bununla
sınırlı kalmaz. Kürtlerin Ermenilerden kalan yerlere yerleştirilmemesi hedeflenmiştir.
Bu tarz bir yerleştirme planında, Kürtlerin, Ermenilerin eskiden sahip olduğu
meskûn bölgelere yerleşmemesi için gerekli tedbirlerin alınması da iskânın
Türkleştirmeye hizmet ettiğini açıkça göstermektedir. Şark Islahat Planı’nda bu
konuya ilişkin madde şu şekildedir: “Van şehri ile Midyat arasındaki hattın batısında Ermenilerden
kalan araziye Türk göçmenler yerleştirilecektir.
[25]


Görüldüğü üzere,
bölgedeki Türkleştirme projesini tamamlamak için her türlü tedbir
düşünülmüştür. Hülasa, Şark Islahat Planı ve bu planın mihenk taşı olan iskân
kanunları Kürtleri bölgeden göç ile uzaklaştırmayı eğitim ve dil aracılığıyla
asimile etmeyi amaçlamaktadır. Tek parti için inşa edilmekte olan ulus devlet,
her yönüyle kaynaşmış bir toplumu hedeflemektedir. Bu bakımdan, Kürtler,
Müslüman tebaa içerisinde yer alan grup olarak dini homojenliğe uygun olsalar
da, ülkenin doğu ve güneydoğu bölgesinde kalabalık bir nüfusa sahip olmaları ve
Türkçe dışında ana dilleri bulunması sebebiyle ulusun inşa sürecinde Türklüğün
hâkim kılınmasına engel teşkil etmektedir. Dolayısıyla, Kürt aşiretlerinin
batıya göç ettirilmesiyle muhacirlerin Doğu bölgesinde iskân edilmesi ulus
devletin kaynaşmış toplum yaratma hedefinden soyutlanarak anlamlandırılamaz.


Bu bağlamda, “İskân Kanunu,
Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’nın deyimiyle, tek dille konuşan, bir düşünen, aynı
hissi taşıyan bir memleket yaratmak için çıkarılmış önemli bir yasaydı.
[26] Öyle ki, iskân politikaları 1930’lı
yılların Türkiye’sinde Kürt Sorunu’nu demografik müdahalelerle aşmayı
hedeflemektedir. Bu doğrultuda düşünülecek olunursa, “Zorunlu göç
ve Türk nüfusun yerleştirilmesiyle Cumhuriyet’in başlangıç döneminde Türk
kimliği merkeze alınmış, Kürt kimliği illegalleştirilip periferiye itilmiştir.
’’[27] Erken dönem Cumhuriyet’in Kürtlere
bakışı, ilk 20 yıl içerisinde bu yaklaşımla ifade edilirken, Kürtleri doğu
bölgesinden batıya zorunlu göçe tabii tutmanın meşru gerekçesi olarak ise
Kürtlerin sadakatsizliği, kaçakçılık gibi girişimleriyle asayiş problemleri
gösterilmektedir.


Bunun yanı sıra,
aşiretlerin silahlı oluşu, bölgedeki hâkim feodal yapı, bölgenin coğrafi
koşullarının gelişime açık olmaması nedeniyle insanların geçim kaynağında
yaşadıkları zorluklar da göz ardı edilmemesi gereken unsurlardır. Tüm bu
etmenler, Şark Islahat Planı ve iskân kanunlarına dair tartışmalarda mihenk
taşı gibidir. Yine de tek partinin Kürtlere yönelik demografik müdahalesi
haydutluk ve genel asayiş sorunlarıyla açıklanamayacak kadar ideolojik temelli
bir yaklaşımın ürünüdür. Erken dönem Cumhuriyet’in Türk kimliğini Batılılaşma
hedeflerine giderken merkeze alması ve bu kimliği milliyetçilik üzerinden
tasarlaması, gayri Türk olan Kürtlerin tek parti için nüfus olarak gücü
kırılması gereken grup yapmıştır. Tek partinin Kürtlere yönelik bakışı
uluslaşma sürecindeki bir devletin milliyetçi karakteri göz önüne alınmadan
değerlendirilemez. Nitekim kapsamlı bir şekilde hazırlanan Şark Islahat Planı
ve iskân kanunları, bölgede yaşayan Kürtler için ulus devletin inkâr
politikalarının en iyi örneğidir. Kürtlerin diline yasak getirilmesi, bölgenin
nüfus yapısının yapboza uğratılması, aşiretlerin batı illerine sürgün edilmesi,
yine planın detaylarında yer alan demiryolları ve askeri karakollarla Kürtler
üzerinde bir baskı kurulması, ulus devletin Kürt kimliğine bakışında ilk yirmi
yılının özeti gibidir.


Tek Parti Döneminde Hazırlanan Kürt (Şark) Raporları


Erken dönem
Cumhuriyet’in Kürt kimliğine yönelik bakışında birçok değişkenin rolü vardır.
Bu bakımdan tek parti yönetici kadrolarının farklı adlarla anılsa da,
hazırladıkları raporlar ulus devletin, Kürtlere yönelik bakışında bize ayrı bir
pencere açmaktadır. Bu raporlar, tek partinin iktidarının ilk 20 yılında Kürt
kimliğine yönelik olarak yapılması gerekenlerin detaylandırılmış bir
analizidir. Zira ulus devlet içinde Kürtlerin bulundukları konumu, Kürt kimliğinin
nasıl Türkleştirileceği, bunun hangi parametreler üzerinden yapılması
gerektiği, soruna yönelik askeri tedbirlerin nasıl alınacağının ayrıntıları
raporların muhtevasında gizlidir. Tek partinin Kürtlerle ilgili bu derecede
kapsamlı ve çok sayıda rapor hazırlaması, bölgeye atfedilen önemi
göstermektedir.


Bölgede etnik
olarak Kürtlerin ağırlıkta olması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan
isyanlar, akıllarda yer edinen “Sevr korkusu”nu canlandırmaktadır. Bu dönemde
hazırlanan ilk raporlardan biri, Abdülhalik Renda’nın hazırladığı yazanaktır.
Bu raporun diğerlerine kıyasla en büyük farkı, Şark Islahat Planı’na temel
oluşturması ve bu bakımdan tek partinin konuya ilişkin yaklaşımını gösteren ilk
yazılı belge olmasıdır. Öyle ki, hazırlanan bu rapor, Şark Islahat Planı gibi
nüfus yapısı, Kürt isyanlarının karakteristiği ve Türkleştirilme konusunda
lisandan demiryollarına kadar birçok başlığın ele alındığı bir metindir. Bu
raporla ilgili en önemli ayrıntı, Şeyh Said İsyanı sonrası yazılmış olmasıdır.
Zir bu rapor, isyan sonrası Cumhuriyet’in Kürtlere yönelik bakışını net olarak
yansıtması bakımından değerlidir. Raporda isyana dair şu tespitler yapılmıştır:
İsyan, din ve
irtica perdesi altında milli bir harekettir.
[28] Daha öncede vurgulandığı gibi, raporda
açık bir şekilde Şeyh Said İsyanı’nın milli içerikli olduğu belirtilmektedir.
Bu da, resmi tarih yazımında irtica bağlamında aktarılan isyanın Kürt
kimliğindeki ilk etnik ayaklanma olduğunu göstermektedir. Rapordaki Kürt
isyanın etnik karakterine yönelik tespitin bir başka önemli noktası da, ulus
devlet içinde uygulanan politikaların Kürt kimliğinde yarattığı tepkidir. Yine
de, Şeyh Said İsyanı yekpare etnik temelli bir Kürt isyanı olarak
değerlendirilemeyecek kadar farklı hizipleşmeleri içermektedir. Rapor, bölgede
devlet otoritesini sağlamak için yapılması gerekenleri de içermektedir. Bu
bakımdan Renda’nın raporu aşiretlerle ilgili tespitleri de içermektedir: “Aşiret
hayatını ortadan kaldırmak için hükümeti güçlü yapmak gerekmektedir.
[29]  Rapordaki aşiret hayatını kaldırma
ifadesi, hükümetin istemediği ve isyanlara karıştığını iddia ettiği aşiretleri
sürerek cezalandırma ve iktidar boşluğunu da ulus devletin merkezileşmiş idari,
askeri ve adli yapısıyla donatmaktır. İskân kanunları da bu raporda yer alana
aşiret hayatına dair tespitlerle yakın bir paralellik göstermektedir. Devlet
otoritesini egemen kılma, aşiret yapısının bölgedeki nüfuzunu kırma
girişimlerinin altyapısı bu raporda gizlidir. Nitekim raporla ilgili en önemli
detaylardan biri de, bölgedeki Kürt nüfusun ağırlıkta olduğunun kabul edilmesi
ve onları Türkleştirmek için yapılması gerekenleri içermesidir. Raporda nüfusla
ilgili şu tespite yer verilmektedir: “Türk nüfusu Kürt nüfusunun dörtte birinden daha azdır.[30] Görüldüğü üzere, raporda açıkça nüfusla
ilgili bilgiler yer almıştır. Bu bakımdan raporun iskân politikalarına dair bir
fikir verdiği açıktır. İskân edilen yerlerin raporda geçen illerle yakınlık
göstermesi de bu önermeyi doğrulamaktadır. Raporun devamında ise, Şark Islahat
Planı’ndaki gibi bölgedeki Kürt nüfusun Türkleştirilmesine yönelik
politikaların ayrıntıları yer almıştır. Lisan ve demiryolları konusundaki
tavsiyelerin Şark Islahat Planı’nda yer alması da hazırlanan raporun Ankara’da
karşılık bulduğunu göstermektedir.


Renda’nın raporu
gibi dönemin İçişleri Bakanı olan Cemal Uybaydın’ın raporu da Şark Islahat
Planı’na kaynaklık eden bir metindir. Uybaydın’ın raporu da, diğer raporlar
gibi, odak noktasını iskân aracılığıyla bölgede Türklüğü egemen hale getirmek
üzere yazılmıştır. Raporların ortak noktası, Kürtleri temsil yoluyla
asimilasyona uğratmak, bölgedeki Kürt nüfusu asayiş sorunlarının ve isyanların
temel müsebbibi olarak gösterip onları eğitim ve iskân politikalarıyla
sindirmeye çalışmaktır. Özellikle devleti temsil eden adli, askeri, idari ve
ekonomik yapıların tamamında Türklerin yer alıyor olması bölgede yaşayan Kürt
nüfusun devlet dâhilindeki kadrolara alınmaması tek partinin Kürtlere bakışını
resmetmektedir. Tek parti döneminde hazırlanan önemli raporlardan biri de umumi
müfettişlik görevini de yürüten Abidin Özmen’in yazanağıdır. Zira Abidin
Özmen’in görevi göz önüne alındığında, bölgeyi bilen bir yöneticinin
hazırladığı rapor olarak ayrı bir öneme sahiptir. Özmen de Renda ve Uybadın
gibi bölgenin Türkleştirilmesi için atılması gereken adımları ayrıntılı olarak
ele almıştır. Doğu illerinin çoğunu gezen Özmen, raporda odak nokta olarak
Kürtlerin bölgede sağlamış olduğu demografik ağırlığı kırmayı Kürtçe’nin
konuşulmasını engelleyerek, Kürtlerin Türkçe aracılığıyla asimilasyonunu
hedeflemektedir. Bu noktada Özmen Türkleştirmenin başarıya ulaşması için
gereken adımları özetlemektedir: “Bölgenin Türkleşmesi için bölgeye Türk yerleştirilmeli, Türk, Kürt
ve Aleviler birbirinden kız alıp vermeli, Batı’dan bölgeye gelen asker ve
memurlar, Kürt kızlarıyla evlenip bölgeye yerleşmeli ve kendilerine arazi
verilmelidir.
[31]


Tüm bu gelişmeler
ışığında değerlendirilecek olunursa, bölgede Türklüğü hâkim kılmak için ileri
sürülen tavsiyeler nüfus yapısı, eğitim, yol ve kültür üzerinden
yapılandırılmıştır. Üç raporda da nüfusla ilgili ayrıntılar geniş bir yer
kaplamaktadır. Kürtlerin o bölgenin otokton bir halkı olmasına rağmen tek parti
tarafından Türkleştirilmek istenmesi, bölgedeki nüfus yapısının
değiştirilmesini zorunlu kılmıştır. Türklüğün başat bir faktör olarak bölgede
güçlü kılınması, tek partinin önceliğidir. Kürt aşiretlerinin zorla göç
ettirilmesi de feodal yapının kırılması değil bölgedeki etnik dağılımı
Türklerin lehine değiştirmek için yapılan ve raporlarda hiçbir şekilde
gizlenmeyen en önemli adımdır. Raporlarda Kürtler için temsil ve tedip gibi
kavramların kullanılması, askeri, idari, adli organlarda Kürtlere yer
verilmemesi vatandaşlık tanımında herkesin eşit olduğu yönündeki genel kabulü
pratikte geçersiz kılmaktadır. Bu bakımdan, raporlarlar, tek partinin
vatandaşlık tanımını Türk kimliği üzerinden milliyetçi bir bakış açısıyla inşa
ederken Kürtleri asimilasyonunu zorunlu grup olarak konumlandırmıştır.
Dolayısıyla, Kürt kimliğinin asimilasyonuyla ilgili en ufak ayrıntıya bile
raporlarda rastlanmaktadır. Zira sağlık konusundan bölgedeki yol yapım
çalışmasına adli ve idari organlarda kimin istihdam edileceğinden memurların
kimlerle evleneceğine kadar her detay bu raporlarda yer almıştır.


Renda, Uybaydın
ve Özmen’in raporlarından sonra İsmet İnönü’nün hazırladığı rapor, tek partinin
Kürt kimliğine bakışında bizlere ışık tutan temel bir kaynaktır. İsmet
İnönü’nün raporunun en önemli niteliği, tek partinin Kürtlere yönelik hayata
geçirdiği Şark Islahat Planı’ndan 10 yıl sonra Doğu illerini gezmesi sonucunda
ortaya çıkmış olmasıdır. Bu durum, doğal olarak planın ve iskân kanunlarının ne
derecede başarılı olduğunu göstermesi bakımından önem teşkil etmektedir.
İnönü’nün raporunda da geniş ölçekte iskân politikaları yer almaktadır.
Özellikle bölgeye yerleştirilen muhacirlerin durumu raporun önemli konularından
biridir. Raporda, bölgede Türklüğü egemen hale getirmek için yerleştirilen
muhacirlerin sıkıntıları ve yapılması gerekenlerle ilgili tespitler yer
almaktadır. Her ilin coğrafi koşulları göz önüne alarak raporunu hazırlayan
İnönü, illerde yürütülen iskân çalışmalarına, bölgenin demografik yapısına ve
Türkleştirme projesinde atılması gereken adımları tek tek kaleme almıştır.
Kürtlerin yoğun yaşadığı bir il olan Diyarbakır için şu tespitte bulunmuştur: “Diyarbakır,
kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işleyebileceğimiz
bir olgunluktadır.
[32] İnönü, gerekli olan tedbirleri raporunun
devamında sıralamaktadır. Demiryollarına önem verilmesi, yerleştirilen
muhacirlerin bölgede kalıcı olmasını sağlamak için verilecek maddi yardım, kent
ve kasabalarda devletin gücünü gösterecek karakollar ve hükümet binalarının
yapımı tek tek ele alınmıştır. Raporun dikkat çeken bir diğer noktası da,
İnönü’nün, ülkeye zararlı faaliyetler verebilecek olan Suriye sınırına dikkat
çekmesidir. Suriye’deki Fransızların varlığına değinen İnönü, Kürtlerin Suriye
sınırında yürüttüğü kaçakçılık faaliyetlerinin bölgedeki asayişi zedelediğine
değinmektedir. Suriye bölgesindeki Kürtlerin ülkenin doğu kısmında huzuru
bozacak hale gelebileceğinin endişesi raporun kilit unsurlarından biridir.
İller konusunda ayrıntılı demografik bilgiler veren İnönü, hangi ilde Kürtlerin
daha yoğunlukta olduğu hangi illerin ise iskân politikalarını uygulamaya daha
elverişli olduğunu sayısal veriler ışığında anlatmaktadır. Bu illerden biri de
Van’dır. İnönü, raporunda Van’la ilgili şu tespite yer verir: “Sağlam bünyeli
iyi bir Van şehri şarkta Cumhuriyetin önemli bir temeli olacaktır.
[33] Bu duruma ilaveten, Türkleştirme
konusunda dilin önemine de değinen İnönü, raporunda bu konuya da yer vermiştir:
Kürtleşmiş ve
kolayca Türklüğe dönecek yerleri okutmak, hatta Kürtlere Türkçe öğreterek
Türklüğe çekmek için ilk tahsil ve onun iyi hocası çok etkili vasıtadır
.”[34]  İnönü, aynı zamanda, illerin
içinde bulunduğu zor koşullara da değinmekte bölgedeki umumi müfettişliklerin
uygulamalarına yer vermektedir.


Sonuç


Bu çalışmanın
amacı, tek partinin ulus devlet inşa etme sürecinde Kürt kimliğine uyguladığı
inkâr ve asimilasyon politikalarına ilişkin ayrıntılı bir bakış açısı
sunmaktır. Bunun için öncelikli olarak Osmanlı’daki Batılılaşma hareketleri
içerisinde en son benimsenen Türk milliyetçiliğinin yeni devletin kurulmasında
üstlendiği işlevsel role bakılmıştır. Vatandaşlık tanımının Türklük üzerinden
yapılması, yeni kurulan devletin mütecanis bir toplum olarak Anadolu’da yaşayan
tüm kimlikleri Türklük üzerinden tanımlamasına yol açmıştır. Bu bağlamda
düşünülecek olunursa, Osmanlı’dan miras kalan çok kültürlü sosyolojik yapı ulus
devlet inşasında bir sorun olarak görülmüştür. Öyle ki, dini anlamdaki
homojenleşme büyük oranda sağlansa da, en büyük sıkıntı ülkenin doğu ve
güneydoğu bölgelerinde yoğunlaşan Kürtlerdir.


Osmanlı
içerisinde Müslüman tebaa olarak geçen Kürtler, bölgenin otokton halkı olarak
yeni inşa edilen ulus devlette Türkleştirilmesi istenen en büyük kitleyi
oluşturmaktadır. Bu bakımdan anayasadaki vatandaşlık tanımında yer almayan
Kürtler, önce inkâr edilmiş, akabinde de eğitim, kültür, dil ve iskân
kanunlarıyla asimile edilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla, Kürt kimliğinin reddi
erken dönem Cumhuriyet’in ilk 20 yılında birçok Kürt isyanına da neden
olmuştur. Zira Kürt isyanları, bu bağlamda Türk kimliğini merkeze alan
uluslaşma projesine gösterilen bir tepkinin sonucudur. Yine de Kürt
isyanlarının milli karakteri baskın olsa da, bu isyanları yekpare bir şekilde
etnik kökenli ayaklanma olarak değerlendirmek yanıltıcı olmaktadır. Çünkü bu
isyanların bazıları dini saik de taşımaktadır.


Tek partinin Kürt
kimliğine bakışını en iyi yansıtan belge olarak Şark Islahat Planı, bölgede
devlet gücünün yerleşmesi için hazırlanan eğitimden, demiryollarına, iskân
politikalarından, karakol yapımına kadar her şeyin ayrıntılı ele alındığı bir
rapor olarak bu çalışmada göstermeye çalıştığımız asimilasyon politikaları için
rehber niteliğindedir. Nitekim bu çalışmanın odaklandığı ana nokta, Kürt kimliğini
yok saymayla asimile etmenin nasıl işlendiğini ve gerekçelerinin hangi
parametreler üzerinden temellendirildiğini ortaya çıkarmaktır. Bu doğrultuda,
iskânın amacı açık bir şekilde bölgedeki demografik yapıyı Kürtlerin aleyhine
bir şekilde değişikliğe uğratmaktır. Öyle ki, yıllarca bölgede yaşayan Kürt
aşiretleri Batı illerine göç ettirilirken, yerleştirilen Türkler ve muhacirler
sayesinde devletin Türk kimliğini bölgede inşa etmesi hedeflenmiştir.
Türkleştirme projesi tek partinin bütçe ayırdığı, konu üzerine raporlar
yazdırdığı ve iktidarı boyunca emek harcadığı bir husustur. Bu doğrultuda
eğitimde ve kamusal alanlarda Türkçenin benimsenmesi, Kürtlerin ana diline
yabancılaşmasına ve kendi kimliklerini kaybetmesine neden olmuştur.
Milliyetçiliğin tüm dünyada yükselişe geçtiği bir dönemde milliyetçi saik
üzerinden inşa edilen ulus devlet Türk kimliğini merkeze alan yapısıyla diğer
kimlikleri bilhassa da Kürt kimliğini dışlayıcı bir karaktere sahip olmuştur.
Öyle ki, bu dışlayıcı karakter 1923-1940 yılları arasında tek partinin resmi
politikaları ve söylemleriyle hayata geçirilmiştir. Özetle ulus devletin modern
ve milliyetçi karakterine uymayan Kürt kimliği tek parti tarafından inkâr ve
asimilasyon politikalarıyla bastırılmaya çalışılmıştır.


İsmail Uğur AKSOY 


KAYNAKÇA


  • ZÜRCHER,
    E. J. (2012). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi,
    Çev. Yasemin Saner, İstanbul: İletişim Yayınları.
  • BORA,
    T. (2014). Türk
    Sağının Üç Hali: Milliyetçilik İslamcılık Muhafazakârlık
    ,
    İstanbul: Birikim Yayınları.
  • BAYRAK,
    M. (2013). Kürtlere
    Vurulan Kelepçe Şark Islahat Planı
    , Ankara: Öz-Ge Yayınları.
  • ÇAĞLAYAN,
    E. (2014). Cumhuriyetin
    Diyarbakır’da Kimlik İnşası (1923-1950)
    , İstanbul: İletişim
    Yayıncılık.
  • SEN,
    A. (2006). Kimlik
    ve Şiddet Kader Yanılsaması
    , İstanbul: Türk Henkel Yayınları.
  • ÖZTÜRK,
    S. (2011). İsmet
    Paşa’nın Kürt Raporu
    , İstanbul: Doğan Kitap.
  • GÜVEN,
    D. (2005). 6-7
    Eylül Olayları: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri
    Bakımından,
    İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
  • M.
    (2010). ‘’ Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Tarihsel Dinamiklerine Kısa Bir
    Bakış’’, Alternatif
    Politika
    , Cilt. 2, Sayı.2.
  • N.
    (2013). ‘’Modern Türkiye’de Kimlik: Kürt Kimliğinden Kürt Sorununa’’, Akademik
    İncelemeler Dergisi
    , Cilt.8, Sayı.2.
  • GÜLDİKEN.
    N. (2006). ‘’ Ulus, Ulus-Devlet ve Uluslaşma Kavramlarına İlişkin
    Tartışmalar ve Türkiye’’, Cumhuriyet
    Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi
    , Cilt.7,
    Sayı.2.
  • ÖZDOĞAN.
    M. (2015). ‘’Türkiye’de Ulus İnşası ve Dil Devrimi’’, Akademik
    Hassasiyetler Dergisi
    , Cilt.2, Sayı.3.
  • ULUÇ.
    Ö. (2012). ‘’İmparatorluktan Ulus Devlete Vatandaşlık Halleri: Osmanlı ve
    Türkiye’de Vatandaşlık Politikaları’’, Toplum Bilimleri Dergisi,
    Cilt.6, Sayı.12.
  • İLYAS.
    A. (2014). ‘’Tek Parti Döneminde Aşiretleri Kontrol Altına Almak İçin
    Çıkarılan Kanun ve Hazırlanan Raporlar’’, The Journal of Academic
    Social Science Studies
    , Sayı.28.
  • ÇAĞLAYAN.
    E. (2015). ‘’Erken Cumhuriyet Döneminde Muş, Bitlis ve Van’a Yapılan İskân
    Çalışmaları ( 1923-1938)‘’, The Journal of Academic Social Science
    Studies
    , Sayı.38.


[1] Eric Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çev. Yasemin Saner,
(İstanbul: İletişim Yayınları, 2012), s. 252.


[2] Tanıl Bora, Türk Sağının Üç hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık,
(İstanbul: Birikim Yayınları, 2014), s. 35.


[3] Ibid, s. 35.


[4] Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve
Stratejileri Bakımından
, (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları,
2005), s. 84.


[5] Özlem Uluç, “İmparatorluktan Ulus Devlete Vatandaşlık Halleri:
Osmanlı ve Türkiye’de Vatandaşlık Halleri”, Toplum Bilimleri Dergisi, Cilt 6, Sayı: 12,
Temmuz-Aralık 2012, s. 15.


[6] D. Güven, op.cit, s. 89.


[7] Mehmet Özdoğan, “Türkiye’de Ulus İnşası ve Dil Devrimi
(1839-1936)”, Akademik
Hassasiyetler Dergisi
, Cilt 2, Sayı: 3, 2015, s. 229.


[8] Ercan Çağlayan, Cumhuriyet’in Diyarbakır’da Kimlik İnşası (1923-1950),
(İstanbul: İletişim Yayınları, 2014), s. 13.


[9] Nevzat Güldiken, Ulus, “Ulus Devlet ve Uluslaşma Kavramlarına
İlişkin Tartışmalar ve Türkiye”, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi,
Cilt 7, Sayı: 2, 2006, s. 162.


[10] E. Çağlayan, op.cit, s. 14.


[11] Ibid, s. 15.


[12] Amartya Sen, Kimlik ve Şiddet: Kader Yanılsaması, Çev. Ahmet
Kardam, (İstanbul: Türk Henkel Yayınları, 2006), s. 44.


[13] Nurullah Altun, “Modern Türkiye’de Kimlik: Kürt Kimliğinden Kürt
Sorununa”, Akademik
İncelemeler Dergisi
, Cilt 8, Sayı: 2, 2013, s. 50.


[14] A. Sen, op.cit, s. 24.


[15] Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe: Şark Islahat Planı, (Ankara:
Öz-Ge Yayınları, 2013), s. 14.


[16] Ibid, s. 14.


[17] E. Çağlayan, op.cit, s. 88.


[18] M. Bayrak, op.cit, s. 38.


[19] E. Çağlayan, op.cit, s. 26.


[20] M. Bayrak, op.cit, s. 38.


[21] E. Çağlayan, op.cit, s. 227.


[22] M. Bayrak, op.cit, s. 38.


[23] Ercan Çağlayan, “Erken Cumhuriyet Döneminde Muş, Bitlis ve Van’a
Yapılan İskan Çalışmaları (1923-1938), The Journal of Academic Social
Science Studies
, Sayı: 38, 2015, s. 138.


[24] M. Bayrak, op.cit, s. 37.


[25] Ibid, s. 127.


[26] E. Çağlayan, op.cit, s. 118.


[27] Maya Arakon, “Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Tarihsel Dinamiklerine
Kısa Bir Bakış”, Alternatif
Politika
, Cilt 2, Sayı: 2,  Ekim 2010, s. 179.


[28] M. Bayrak, op.cit, s. 93.


[29] Ahmet İlyas, “Tek Parti Döneminde Aşiretleri Kontrol Altına Almak
İçin Çıkarılan Kanun ve Hazırlanan Raporlar”, The Journal of Academic Social
Science Studies
, Sayı: 28, 2014, s. 332.


[30] M. Bayrak, op.cit, ss. 95-96.


[31] E. Çağlayan, op.cit, s. 96.


[32] Saygı Öztürk, İsmet Paşa’nın Kürt Raporu, (İstanbul: Doğan Kitap,
2011), s. 9.


[33] Ibid, s. 22.


[34] Ibid, s. 49.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış