İbrahim ÇEVİK

Daire Başkanı

Etnik Çatışmalar

Bugünkü etnik bölücü Kürtçülüğün fikri yapısını
kuranlar; Moskova, Erivan, Kürdistan Teâli Cemiyeti (KTC), Barzani, İngiltere
ve Fransa’dır. Dil, kültür ve edebiyat, tarih konularında referansları yabancı
yazar ve araştırmacılardır. Onların bıraktıklarının çerçevesi içerisinde
sürekli bir tekrar bulunur. Seçkin Kürtler bulundukları çevreden çıkıp
fikirlerini halkın tümüne mal edememişlerdir. Dolayısıyla yoğun bir propaganda
yolu izlemek zorundadırlar. Etnik bölücü Kürtçülüğün en sıkça yararlandığı
propaganda temaları husumet, ezilmişlik, asimilasyon ve benlik yaratma
başlıkları altında toplanan konulardır. Kullandıkları üslup, Kürtlerin mağduriyetlerinden
savunma durumuna geçtikleri, kendilerini milliyetçi-ırkçı saldırılardan
korumaya çalıştıkları, başka çare bırakılmadığı için silaha sarıldıkları
şeklinde özenle seçiliyor.

Kürt etnik milliyetçiliği çıkışlı olaylar, gelişmeler
söz konusu olduğunda şaşaalı ifadeler kullanılıyor. Hep aynı isimlerin
etrafından dönen bu faaliyet; “STÖ’lerin çağrısı, düğmeye basıldı, start aldı,
barışın dili, canlı kalkan, silahlar sussun” başlıkları altında duyuruluyor.

Etnik bölücülüğün bir hukukunun bulunduğuna, bu
hukukun devletinkinden çok daha doğru ve vicdanlı olduğuna vurgu yapılıyor.
Kesin sayısı bilinmemekle birlikte iki bin civarında oldukları sanılan örgüt
içi infazları bile bu hukuka dayandırıyor. Örgüt ileri gelenleri keyfi
kararlarla öldürttüklerini Kürt halkının düşmanı olarak ilan ediyorlar.
“Harekete musallat olan bazı kişiler hakkında cezalandırma kararı alınmış ve bu
temelde geçmişte bazı uygulamalar yapılmıştır” denilerek, örgüt içi katliam
önemsizleştirilmektedir. 

Hukukla hiçbir bağlantısı olmayan bu kişisel yargı,
hareketin bir hukuku ve ahlâkı bulunduğunun kabul edilmesi için
dayatılmaktadır. Küçük bir grubun çıkarına ve güvenliğine hizmet eden bu hüküm,
örgüt iradesinin tüm iradelerden üstün olduğunun kabule zorlanmasından başka
bir şey değildir.

Hiçbir masuniyetin, hoşgörünün bulunmamasına rağmen
mensuplarının özgürlük içerisinde kendilerinden geçtikleri bir ortamın
varlığına inandırılmaya çabalanıyor. Kadınlar “Yoğunlaşma evleri”nde
aşağılandıkları halde görünüşte kutsanıyorlar. Etnik Kürt milliyetçilik
çemberinin iç halkasında baskı, yılgınlık, iradesizlik olduğu halde insanın
ruhunu teslim bu alan yapı, dış halkada adeta imrenilecek bir kandırmaca ile
tanıtılıyor. Demir Perde döneminden kalma propagandayla iç çatışmanın ve infazın
olmadığı, “müthiş bir tartışma kültürü”nün var olduğu iddia ediliyor. Bu
çevrede kötü olan sadece devlettir!

Kürtlerin bilinçaltına Türklerle bir arada
yaşamalarının mümkün olmadığı, Türklerin kültürel ve ekonomik baskınlığı
altında Kürtlüklerini yitirecekleri korkusu yerleştirilmeye çalışılıyor.
Yıllardır feodalitenin ve dini liderlerin siyasi iktidarlarla işbirliği yaparak
Kürtlerin geri kalmalarından tek sorumlu olduğu gerçeğini unutturmak için
uğraşıyorlar. Her sorunda, her aksaklıkta devleti suçluyorlar. Bu sinsi plana
göre Kürtlerin devletinden uzaklaştırıldıkları ölçüde PKK’ya yakın olacakları
hesaplanıyor.

Kendileri ne kadar inkâr etseler de feodalite ile Kürt
milliyetçiliğinin arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Kürt milliyetçi
önderliğinin baskın biçimde geleneksel toprak sahiplerinden, yüksek dereceli
devlet memurlarından ve dinsel seçkinlerinden meydana gelmesi bir tesadüf
değildir.

İlk dönem Kürt milliyetçi önderlerinin, imtiyazlı
geçmişlerine uygun olarak çeşitli ortak özellikleri vardır. Öncelikle bunların
büyük çoğunluğu yüksek mevkilerdeki Osmanlı memurlarıydı.

Özetle, Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında
eskiden kalma bağlar ve sadakatler, eski husumetler ve hiziplerle birlikte
önemli bir rol oynadı. (1) Şaşırtıcı sonuç ise Kürt milliyetçiliğinin Osmanlı
İmparatorluğu’nun yıkılmasının bir nedeni değil, onun bir sonucu olduğudur.
Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla ilgili olarak,
milliyetçiliğin imparatorlukların dağılmasına sebep olan büyük bir kuvvet
olduğu inancına dayanan geleneksel yorum sorgulanabilir. Bu çalışma gösteriyor
ki, bazı durumlarda milliyetçilik sadece yıkılışın bir yan ürünüydü. (2) Bu
açıdan bakıldığında Kürtçü etnik bölücülük travmatik etkilerle günümüze kadar
geldi diyebiliriz. Çatışmaların sert etkisi altında sürekli olarak kendi
yarattığı korkulardan beslenen bir özelliği bulunmaktadır. Bir diğer husus olarak;
bugünkü Kürtçü etnik bölücülük Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin (KTC) ideolojik
mirası üzerine kuruludur. KTC ise miras bıraktığı ideolojisini İngiliz, Fransız
ve ABD misyonlarının kışkırtıcı etkisi altında vücuda getirmiştir.

Bir tarafında tahrik diğer tarafında makul görünme
olan tutum sayesinde aynı anda hem kışkırtabiliyor hem de masumiyetlerine
inanılmasını bekleyebiliyorlar. Açıklamalarında dikkatle seçtikleri sözcüklerle
gerçeğinden farklı algılar oluşturuyorlar. Sözde barış mesajlarında Türk ve Kürt
tarafları varmış ve bunlar birbirlerine kurşun sıkıyormuş şeklinde anlaşılacak
ifadeler kullanıyorlar. Etnik milliyetçinin bizzat kendileri olmalarına rağmen
onların dışında kalanları ırkçılıkla suçlayabiliyorlar. Bu sayede bir saldırıya
karşı koyma, meşru müdafaa yapılıyor iddiasıyla terörü haklı göstermek,
“Roboski” iddiasıyla Kürt travması yaratmak, bölücü politikayı haklılık
temeline oturtmak, Kürt etnik milliyetçiliğini gizleyerek sorunu başkalarına
mal etmek temel ilkeleridir. Bir tarafta Kürt ötekileştirilirken diğer tarafta
Türkte husumet tahrik ediliyor. Amaçları Türkün Kürt, Kürdün Türk algısını Kürt
etnik milliyetçiliğine uygun şekilde yeniden düzenlemektir.

Dünya yakın geçmişinde bu tavra Yugoslavya’da tanık
oldu. Henüz daha sıcak çatışmalar başlamamıştı. Ancak Belgrat’taki Sırplar, II
Dünya Savaşı’nı konu alan filmleri izliyorlar, Ustaşilerin gaddarlığını,
Sırpların “zaferlerini” ve Hırvat komşularına düşmanlıklarını yeniden
alevlendiriyorlardı. Aynı medya (televizyon) dış dünyaya onların uyum içinde
yaşadıklarını gösterirken eski Yugoslavya’daki bölünmeyi alevlendiren temel
araçtı.(3)

Her ülkenin geçmişinde hatırlamak istemediği, az ya da
çok etkilerini yaşamaya devam ettiği kötü olaylar bulunur. Psikanalistlerin
“grup travması” olarak tanımladıkları bu durum Sırp etnik milliyetçilerinin
olayları başlatmasında kullanıldı. Uzmanlar, Sırp Prensi Lazar’ın Kosova
Savaşı’nda I. Murat’a yenilmesinin ve öldürülmesinin Sırplarda travma etkisi
yarattığını vurguluyorlar. Devamla; altı yüz yıl sonra Miloseviç ve
arkadaşlarının Lazar’ın cenazesini sözde işgal altındaki Kosova’dan çıkarıp
Belgrat yakınlarına gömmeye karar verdikleri, böylelikle Prens Lazar’ı
bulunduğu sürgünden kurtaracaklarına inandıkları belirtiliyor.

Psikanalistler bulundukları tespitin devamında şunları
ilave ediyorlar: Lazar’dan arta kalanlar bir tabuta konuldu ve her Sırp köyü ve
kasabasında gezdirildi. Her yerde yas tutan, siyah elbiseler giymiş büyük
kalabalıklar tabutu karşıladılar. Miloseviç’in başlangıçtaki niyetinin,
gerçekten öç almak istediğini provoke etmek olup olmadığı açık değildi. Sırp
grup kimliğinin ve onurunun toparlanmasını artırmayı ve kendi politik
pozisyonunu sağlama almayı istedi ve bunda başarılı oldu. Sırplar, Kosova Ovası’ndaki
(Karatavuk Tarlası) savaşı sanki yeni olmuş gibi hissetmeye başladılar. (4)

Bugün bunun bir benzeri ülkemizde gerçekleştirilmeye
çalışılıyor. Geçmişin acılarını hortlatarak Kürt halkına travma yaşatmak
isteyen Kürt etnik milliyetçileri, yurt dışının da maddi desteği ve fikir
babalığı altında isyanların birer Kürt-Türk çatışması olduğu iddiasını sıkça
tekrarlıyorlar. Ermeni ve Süryani soykırım iftiralarının sahiplerinden
gördükleri yardımla travmanın etkisini olabildiğince geniş kitlelere yayma
uğraşı içindeler. Kürtleriyle çatışan devlet suçlamalarına sözde maddi kanıtlar
buluyorlar. Aynı şekilde, Said-i Nursi’nin, Seyit Rıza’nın mezarlarının
yerlerini açıklaması için suçlamaların hedefi haline getirilen devlete karşı
kampanyalar yürütülüyor. Halkın vicdanını çok daha fazla acıtmak, devletle
arasını daha fazla açmak için bunlarla da yetinmeyip gıyabi cenaze namazı
kıldırmaktan dahi kaçınmıyorlar.

Kürt etnik milliyetçilerinin zihinlerinde Türk
ordusuna işgalcidir. Murat KARAYILAN’ın “işgal kuvvetisiniz burası bizim
ülkemiz” sözlerini hatırlayalım. ÖCALAN’ın yakalanışından sonraki eylemsizlik
günlerinde M. KARAYILAN, örgüte hitaben; “ben gerekirse teslim olacağım ama
sizler için af şartını kabul etmeleri lazım.” demişti. O günlerde “teslim” ve “af”
kelimeleriyle anlatılan suçluluk zamanla cürete dönüştü. Bu cüretle Türkiye’yi,
ya da en azından onun hukukunu tanımadıklarını söylediler. Zihinlere Habur
olayı olarak yer eden PKK’lı grubun gelerek teslim olduğu günlerde,
teröristlerin kullandıkları üslup bunu ortaya koydu. Artık teslim olmayı
dillerinden çıkararak yerine, “barış elçisi, teslim olan suç işlemiştir, biz
suç işlemedik ki Kürt halkının demokratik hakları için meşru bir mücadele
veriyoruz.” sözleriyle ifade ettikleri cüreti koydular. Bu ince taktikle PKK,
artık Türkiye’nin “Kürdistan”ı işgal ettiğini kayıtlara geçiriyordu. Türkiye’yi
tanımadıkları için tutukluya “esir”, teröriste “Kürt siyasetçi” derler. Çünkü
“Etnik terörizm: terörist liderlerinin kendi büyük grup kimliklerine aşırı
derecede bağlanarak ve onu yaygın bir şiddetle genişletmeye çalışmasıdır.
Onlar, gelişmiş politik durumlar altında grup için özerklik ya da devlet olma
gibi durumları amaçlarlar. Etnik teröristler, kendi hareketlerini baskın etnik
grup ya da başka büyük bir grubu işgalci, engelleyici kolonileştirici ya da dış
güç olarak nitelendirerek yasallaştırırlar. (5)

Kürt etnik milliyetçiliğine son şekli veren
ÖCALAN’dır. Ancak bu hasta inancın inşasında Batı’nın oynadığı rolü de görmek
gerekiyor. Batılı kurumlar ve temsilcileri zamanın gereğine göre etnik
bölücülerle yer değiştirerek bu sakat inanç için birbirlerini kullanıyor. Gün
oluyor Mersin’de bayrak yakan çocuğun davasında dinleyici olarak bulunmak üzere
abartılı sayılardan oluşan topluluklarla katılıyorlar. Gün oluyor davaları
kilitleyen anadilde savunma inatlarına Avrupalı politik bir kurumun
temsilcisinden destek alıyorlar. Bu işbirliği ve korumacılık elbette etnik
bölücülerin kesintisiz adımlarla ilerlemesini sağlıyor.

Arkalarındaki güç yavaşça hissettirmeden; ama ısrarla
izledikleri yolla Kürtleri azınlık olarak kabule zorluyor. Osmanlı’nın son
günlerinde Türkler, Türk mü yoksa İslam mı olduklarına karar vermeyle
uğraşırken, etnik Kürtçüler hedefleri doğrultusunda örgütlenmişlerdi bile.
Darbe dönemlerinde bile bu örgütlülüklerinden bir şey kaybetmeden bugüne
gelmeyi başardılar. Günümüzde saldıran, kendisinden olmayanı yok eden taraf
olduğu halde Türkleri, ırkçılıkla, baskıcılıkla, Kürtlerin varlığına kast
etmekle suçluyorlar. Etnik bölücülüğün yıkıcı etkisini memleketin her köşesine
yaymalarına rağmen mazlum maskesinin arkasında gizleniyorlar. Rollerini
mükemmel oynamaları sayesinde ırkçı oldukları halde dışarıya yansıttıkları
gerçek dışı ırkçılık suçlamalarıyla besleniyorlar. Irkçılık söylemi olduğu
iddiasıyla Andımız’ın kaldırılmasını demokratik hak olarak görürlerken
meydanlara doldurdukları kalabalıklara buram buram husumet kokan Em Kinin
marşını söyletiyorlar. Kimsenin zorlaması olmadan evinde, iş yerinde Atatürk’ün
resmini, bayrağı bulunduranlar sanki Kürtleri yok etmeye kararlı kimseler
olarak iftiraya uğratılıyor. Bölücüler bilinçli olarak yarattıkları bu
korkuları topluma mal ederek kendilerine taraf olmalarını sağlıyor.

Özetle; binlerce Kürdün, Türkün dökülen kanının
üzerine ideolojisini inşa eden ÖCALAN’ın “Sevgi için yürüttüğüm büyük bir savaş
var” (6) sözleri başka kanıta gerek bırakmaksızın Kürt etnik milliyetçiliğinin
habis ruhunu ortaya koyuyor.

(1) Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Hakan
ÖZOĞLU, Kitap Yayınevi, Ekim 2005, s.155-157.

(2) a.g.e s. 159.

(3) Kanbağı Etnik Gururdan Etnik Teröre, Vamık D.
VOLKAN, Bağlam Yayınları, Kasım 1999, s. 68.

(4) a.g.e s. 84.

(5) a.g.e s.183.






















































































(6) a.g.e s.209.