Doğu Anadolunun yıllardır karanlıkta kalan bir
yüzü daha ortaya çıkıyor.



Zorunlu göç sırasında hayatını
kaybedenlerin yetim çocukları Kürtler tarafından evlatlık yada ”besleme”
olarak alınmıştır. Bu çocukların bir kısmı, aileleri tarafından, yolculuğa
dayanamazlar düşüncesiyle kürt komşulara emanet olarak verilmiş…




Yıllardır pek üzerinde
durulmayan bu gerçeği ilk nesiller saklarken,torunları gündeme taşıyor.




Osmanlı Imparatorluğu döneminde
Ermenilere yönelik 1915’te uygulanan zorunlu göç ya da bilinen adıyla tehcirin
yıllardır karanlıkta kalan bir yüzü daha gün yüzüne çıkıyor: Ermeni
evlatlıklar. Tehcir sırasında yetim kalan, zorla alıkonan veya aileleri
tarafından Müslüman komşulara teslim edilen on binlerce çocuk olduğu
belirtiliyor.

1915 Mayıs ve Kasım aylarında kaç Ermeni’nin tam olarak tehcire tâbi tutulduğu,
kaçının bu göç sırasında hayatını kaybettiği tarihçiler arasında halen
tartışılan bir konu. Diaspora Ermenilerinin önde gelen tarihçileri, 1 milyon
800 bin kişinin zorunlu göçe tâbi tutulduğunu ve 1 buçuk milyonunun öldüğünü
iddia ediyor.

Türk tarihçiler ise Osmanlı ve uluslararası arşiv belgelerine dayanarak farklı
rakamlar veriyor. Bu konuda Türk Tarih Kurumu’nun yayımladığı son araştırmaya
göre, 442 bin Ermeni göç ettirildi. 50 bin kadarı, göç esnasında çetelerin
saldırıları, kötü hava şartları ve hastalıklardan öldü. Ancak, Ermeni
tarihçiler evlatlık edinilen veya din değiştiren Ermenileri yok sayarken, Türk
tarihçiler bu rakamları da kullanıyor.

Iki yeni ‘anneanne’ romanı

Ermeni veya Türk tarihçilerin rakamının esas alınması, yerinden yurdundan
edilmiş insanların yaşadığı trajediyi göz ardı etmeyi mümkün kılmıyor. Tehcirin
haklı sebeplere dayanması da aynı şekilde Ermenilerin acı yaşamadıkları
anlamına gelmiyor. Tehcirin geride bıraktığı acı hatıralardan biri, hiç
şüphesiz son zamanlarda üzerindeki vurguların arttığı, tehcire tâbi
tutulanların Müslüman aileler tarafından ‘evlatlık’ ya da ‘besleme’ olarak
kabul edilen çocukları.

Ermeni evlatlıkların tehcirden 90 yıl sonra gündeme gelmesinde, son dönemde
yayımlanan iki roman önemli bir rol oynadı. Biri Fethiye Çetin’in ‘Anneannem’,
diğeri de Irfan Palalı’nın ‘Tehcir Çocukları: Nenem Bir Ermeniymiş’ anı
romanları. Her iki roman da yazarlarının ilk eseri. Aslında, yazarlık
profesyonel meslekleri değil. Çetin, Istanbul’da azınlıklar hukuku konusunda
uzman bir avukat. Palalı ise Izmir’de görev yapan beyin cerrahı bir doçent.

Çetin, anneannesinin 2000 yılındaki cenazesi sırasında hayatını yazmaya karar
vermiş. Palalı da, hem yaşananlara ışık tutmak hem de insanlara ‘barış içinde
yaşayalım’ mesajı vermek için hatıraları yayımlamış. Her iki anı roman da,
anneannelerin yaşadığı sıra dışı hayat öykülerine ve trajedilere yer veriyor.
Her iki romanın önemini artıran esas unsur, bu konuda yayımlanmış ilk eserler
olmaları. Bugüne kadar, ‘evlatlıklar’ toplumdan dışlanmamak için çoğunlukla
saklanmış. Nitekim Palalı, Çetin’den farklı olarak yaşanmış öyküde yakınları ve
komşularının adlarını değiştirmeyi yeğlemiş.

Her iki yazar da, anneannelerinin bir Ermeni olduğunu sonradan öğrenmiş, ama
anılarını bizzat ağızlarından dinlemişler. Türkiye’de çok sayıda evlatlık
Ermeni olduğu bilindiği hâlde, bunların bizzat kendilerinin kaleme aldıkları
yayımlanmış hatıra veya biyografi bulunmuyor. Ilginç bir şekilde, Çetin ve
Palalı da bu saklı gerçeği esere dönüştüren ilk torunlar. En azından şimdiye
kadar.

Çetin kitabında, Seher olarak bildiği anneannesinin gerçek adının Heranuş
olduğunu belirtiyor. Kendisini evlatlık alan Hüseyin Onbaşı kimliğinde
‘babası’, eşi Esma Hanım da ‘annesi’ olarak gözüküyor. Oysa Heranuş’un gerçek
annesinin ismi Inguhi, babasının ismi de Hovannes Gadaryan imiş. Baba Hovannes,
tehcir sırasında çalışmak için amcasıyla Amerika’da bulunuyormuş. Heranuş,
tehcir sırasında 10 yaşlarında olduğu için birçok olayı hatırlıyormuş.
Heranuş’un anlattığı olaylardan biri şöyle: “Havler Köprüsü’nü geçtikten
sonra babaannem iki torununu suya attı. Amcam da yengem de öldürülmüşlerdi.
Çocuklardan biri hemen sulara gömüldü, ama öbürü başını çıkardı. Babaannem
çocuğun başını suya itekledi. Sonra kendisi de çılgın gibi akan sulara
kendisini bıraktı.”

Kimlik babası Hüseyin Onbaşı

Anneanne hayatta olmadığı veya olayın diğer şahitlerine ulaşamadığımız için bu
anlattıklarını teyit etme imkânımız yok. Olaylar vuku bulduğunda 10 yaşında
veya daha küçük olması, bütün bu detayları aklında tutması için yeterli mi onu
da bilmiyoruz. Ama her iki roman da anneannelerinin ağzından benzer birçok
drama yer veriyor.

Anneanne, Çermik Hamambaşı’na geldiklerinde jandarma komutanı olduğunu sonradan
öğrendikleri atlı bir onbaşının kendisini, Çermik’in Karasu Köyü’nden Hıdır
Efendi’nin de kardeşi Horen’i annesinin rızası olmadan aldıklarını ifade eder.
Heranuş, kendisiyle birlikte evlatlık verilmek üzere alınan 8 kız çocuğunun
daha olduğunu kaydeder. Hüseyin Onbaşı, Heranuş’u evine götürür. Heranuş’un
adı, Seher olarak değiştirilir. Hüseyin Onbaşı, kendisine ‘baba’ diye hitap
etmesini sağlar. Ama, eşi Esma Hanım ona hep ‘besleme’ olarak muamele eder.

Karamusa Köyü’nden Hıdır Efendi tarafından alınan Horen’in adı da Ahmet olarak
değiştirilir. Çobanlık yaptığı için ona ‘Nahırcı Ahmet’ derler. Alışveriş
yapmak için Çermik’e geldiği bir gün, Seher’le birlikte köyde bulunan diğer
sekiz kızdan birisi onu tanır. Ona ablasının yeni evini ve ismini söyler. Aynı
hızla haber Seher’e de ulaştırılır. Iki kardeş, gizli gizli buluşmaya başlar.

Anneanne Seher, ilerleyen yıllarda farklı bir buluşmayı daha anlatır; “Bir
gün evin önünü süpürüyordum. Bir kadın geldi bizim evin önünde durdu. Kafamı
kaldırdım, ona baktım. Olduğu yere çöktü ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Yöredeki Kürtlerin giydiği kofik ve rengârenk giysiyle ağlayan bu kadın, Tehcir
sırasında kaçırılan benim küçük teyzem Siranuş’tu.” Anneanne, Siranuş için
“Siverekli bir Kürtle evlenmiş, yeri rahatmış.” diyor. Teyze
araştırarak Heranuş’u bulur. Hediyelerle gelir. Seher evlendikten sonra, teyze
ile sık sık bir araya gelirler.

‘Evlatlık’ Seher, 15 yaşındayken, Esma hanımın kız kardeşinin 16 yaşındaki oğlu
yetim Fikri ile evlendirilir. Bir süre sonra, kardeşi Horen (Ahmed) gelir.
Tehcir sırasında Amerika’da olan babalarının Halep’e gelerek kendilerini
aradığını ve bir mektup yazdığını belirtir. Horen, kaçak yollardan babasının
gönderdiği ulakla birlikte Halep’e geçer. Babasıyla ABD’ye gider. Tehcir
sırasında Halep’e ulaşan annesini de orada görür. Horen (Ahmed), anne ve
babasıyla birlikte kardeşi Seher’e fotoğraf gönderir, mektuplar da atar. Seher
de yaşamakta olduğu Elazığ Maden’deki ailesiyle birlikte fotoğraf çektirir ve
1949’da onlara gönderir.

‘300 Ermeni kızdık, kiliseden dağıtıldık’

Anneanne ölünce, Türkiye’deki Ermeni Cemaati’ne yönelik yayın yapan Agos
gazetesine bir ölüm ilânı verir yazar Çetin. 11 Şubat 2000’de Agos’a verilen
ilânı, Fransa’da Ermenilere yönelik yayımlanan Haraç gazetesi 24 Mayıs 2000’de
eleştirel bir yorumla haber yapar. Haber, Başpiskopos Mesrob Aşçıyan’ın
ilgisini çeker. Kendisi de anneanne Seher gibi Habab Köyü’ndendir çünkü.
Gadaryanlar’a ulaşmayı başarır. Agos gazetesi üzerinden Çetin ile akrabaları
buluşturur. Çetin daha sonra, ABD’ye ziyarete gider ve anneannenin
akrabalarıyla tanışır. Anneannenin anlattıklarını ve hikâyenin eksik
kısımlarını tamamlar.

Palalı’nın anneannesi Fatma Nene’nin de hikâyesi farklı değil. Palalı’nın
anneannesi 8 yaşında veya çok daha erken yaşta evlatlık veriliyor. Anneanne, ne
ismini ne köyünü ne de ailesinin isimlerini hatırlıyor. Ya da Palalı’nın
belirttiği gibi, hiçbirini hatırlamak istemiyor. Aktarmıyor da. Köyden zorunlu
yolculuk başladığında, kafile yaklaşık 80 kişidir. Yolda, baskına uğrarlar.
Erkekler öldürülür. Babasının da pala ile kafasının kesildiğine şahit olur!
Annesi dâhil, 15 kadın ‘muhtemelen’ tecavüze uğrar. Bu olaylar olurken, 4 atlı
zabıt çetecilere baskın yapar. Kadın ve çocukları kurtarır.

Kafile, zabitlerin refakatinde yola devam etmiş. Ancak kış mevsimi olduğu için
aynı arabada 10 kadar kız çocuğu, yorganların altında yatıyormuş. Annesi ve 3
çocuk, ertesi gün gece donarak hayata veda etmişler. Çocukları götüren
araçlara, güzergâh boyunca çocuk dolu üç araç daha katılmış. Aralarında
kundakta çocuklar da varmış. Kafilenin komutanı zabıt, kundaktakileri yolculuğa
dayanamazlar diyerek köylülere teslim etmiş. Diğer çocuklar, Urfa’da bugün
Selahattin Eyyübi Camii olan eski kiliseye götürülmüşler.

Palalı’nın anneannesi o sırada kilisede 300 kadar çocuk olduğunu iddia ediyor.
Buradan, Urfalı Türk, Kürt ve Arap ailelere ‘besleme’ ya da ‘evlatlık’ olarak
dağıtılmışlar. Urfa’nın tanınmış ailelerinden Hacı Orhan da, yaklaşık 8
yaşlarında olan anneanneyi ‘besleme’ alıyor. 12 yaşına gelince, evin en küçük oğlu
Derviş’le evlendiriyor. Derviş, o sırada 40 yaşında dul kalmış bir adam.
Derviş’ten Halil ve Emine adında iki çocuğu oluyor. Anneanne 19 yaşına gelince
Derviş ölüyor. Bu sırada görümce ile yapılan bir kavga ve ailenin ekonomik
durumunun bozuk olması sebebiyle, ‘besleme’ anneanne kendisini çocukları
olmadan sokakta buluyor. Başarısız bir evlilik sonrasında eve geri döndüğünde,
oğlu Halil’i büyümüş buluyor, kızınınsa öldüğü söyleniyor. Çok sonraları
aslında Emine’nin de ‘evlatlık’ verildiğini öğreniyor ve bulmayı başarıyor da.

Fatma Nene’ye Hacı Orhan’ın evinde üçüncü bir evlilik daha yaptırılır. Ailenin
en büyük oğlu Bekir, Şam’da 20 yıl hapis yattıktan sonra salıverilmiş.
Kardeşinin dul karısı, kendisine layık görülmüş. Anneanne, Bekir’den de 3 çocuk
sahibi olmuş. Ama çok geçmeden ‘Bekir Dede’ de ölmüş.

Fatma Nine, yeniden dul kaldığında 30 yaşlarındadır. Çocuklarını geçindirmek
için Urfa Şehit Faik Ilköğretim Okulu’nda hademe olarak çalışmaya başlar.
Urfa’da çalışan ilk kadın olur ve bu sebeple ‘Hademe Fatma’ adıyla bilinir. Bu
durumun avantajları da olur tabii. Çocukları kız erkek okula kaydolur ve bir
oğlu, bir kızı öğretmen çıkar.

Gerek Çetin’in gerekse Palalı’nın anlatıları yaşanmış dramlara yer veriyor.
‘Besleme’ oldukları için dışlanan, hor görülen, bazen hizmetçi olarak istifade
edilen çocuklar. Çetin ve Palalı’nın kitapları, başka torunlara da asıllarını,
nene tarafından akrabalarını arama cesareti veriyor. Türkiye’deki Ermenilere
yönelik yayın yapan “Hye-tert” isimli internet sitesinin ziyaretçi
defterinde anneannelerinin yakınlarını arayan gençlere ait birçok elekronik
posta yer alıyor.

Fethiye Çetin ve Irfan Palalı da, kitaplarını yazdıktan sonra çok sayıda
telefon aldıklarını belirtiyor. Özellikle, benzer şekillerde Ermeni akrabalara
sahip olanlar arayıp tebrik ediyorlarmış. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Hrant Dink, yakınlarını veya asıllarını arayan insanların kendilerine de çok
sık başvurduklarını anlatıyor. “Günde, beş-altı e-mail aldığım oluyor.
Geçmişlerini arıyor insanlar. Ilân verenler de oluyor. Çoğunlukla yeni kuşaktan
gençler, bunlar.” diyen Dink, daha çok torunların geçmişini aramasını ise,
“Zamanın ruhu. Şimdi herkes, kendi kimlik tünelinde dolaşıyor.”
şeklinde cevaplıyor.

Iç evlilikler tercih edilmiş

Aslında, bölgesel bazda ‘evlatlık’ ya da ‘beslemeler’ birbirlerini büyük oranda
tanıyor. Çetin, bu insanların birbirlerine ‘o da teyze kızı’ gibi şifreler
verdiklerini, ziyaretler gerçekleştirdiklerini anlatıyor.

Palalı da, iç evliliklere öncelik verildiğini arkadaşı Malatyalı bir doktor
çiftin babaannesi üzerinden anlatıyor. Bayan doktor arkadaşı Ümit’in dedesinin,
sadece evlenmek için Istanbul’dan kalkıp Malatya’ya geldiğini bu özverinin düz
mantıkla izah edilemeyeceğini kaydediyor: “Ama asıl gerçeği, babaannesinin
evlendiğinde tek çeyizinin bir kilise orgu olduğunu öğrendiğinde buluyor.
Dedeleri de, babaanneleri de birer Ermeni dönmesiymiş.”

Palalı ve Çetin’in anneannelerinin evlatlık veriliş öyküleri arasında
farklılıklar var. Çetin’in anneannesi tehcir sırasında annesinin itirazlarına
rağmen zorla alıkonuyor. Teyze Siranuş örneğinde olduğu gibi, kaçırılanlar da
söz konusu.

Bunların dışında bir de Ermeni ailelerin yakın komşulara bıraktıkları emanet
çocuklar var. Bazı aileler geri dönecekleri düşüncesiyle çocuklarını ’emanet’
bırakıyor. Bazı aileler de, çocuklarının tehcir yolculuğuna dayanamayacağı
düşüncesiyle hayatta kalmaları için komşulara gönüllü teslim ediyor. Bir kısmı
da bu çocukları aileleriyle birlikte saklıyor. Hrant Dink, bu tür ‘toplu
kurtarmaların’ özellikle Alevi Kürtler arasında çok olduğunu söylüyor.

Palalı’nın anneannesi ise kendisi gibi yetim kalmış çocuklara sahip çıkan
ailelere dağıtılıyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde yer alan ‘gizli’
telgraflar da, Ermeni yetimlerin hâli vakti yerinde olan ailelere evlatlık
verildiğini, hatta bunun bir devlet politikası gibi uygulandığını doğruluyor.

Bab-ı Ali Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdiriyesi tarafından Halep
Valisi Bekir Sami Bey’e gönderilen 9 Ağustos 1915 tarihli şifreli telgrafta,
“Erkekleri olmayan Ermeni ailelerinin büyük şehirlere gönderilmemesi,
kimsesiz Ermeni çocukların Islam karyelerine dağıtılabileceği”
belirtiliyor.

Bab-ı Ali Dahiliye Nezareti Aşayir ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi
tarafından 30 Nisan 1916 tarihinde, Adana, Erzurum, Edirne, Halep,
Hüdavendigar, Sivas, Diyarbakır, Ma’muretu’l-aziz, Konya, Kastamonu, Trabzon,
Izmit, Canik, Eskişehir, Karahisar-ı Sahib, Mar’aş, Urfa, Kayseri ve Niğde
mutasarrıflıklarına gönderilen şifreli telgrafta da dikkat çeken dört talimat
bulunuyor:

1- Genç ve dul Ermeni kız ve
kadınların evlendirilmesi;

2- On iki yaşına kadar olan çocukların bizim Darü’l Eytam (Yetimhane) ve öksüz
yurtlarına tevzi’i;

3- Darü’l Eytamların mevcudu kifayet etmediği takdirde sahib-i hal Müslümanlar
nezdine verilerek adab-ı mahalliye ile terbiye ve temsillerine;

4- Bunları kabul ve terbiye edecek sahib-i hal Müslümanlar bulunmadığı takdirde
muhacirin tahsisatından ayda 30 kuruş i’aşe masrafı verilmek şartıyla köylülere
tevzi’ine ve erkama müstenid olarak pey-der-pey ma’lumat i’tası.


Kimsesiz Ermeni çocukların ‘evlatlık’ verilmesi uygulaması aslında Osmanlı’da
ilk değil. Prof. Dr. Ferhunde Özbay “Savaş Çocukları – Öksüzler ve
Yetimler” isimli çalışmasında,
1864
Kırım Savaşı sonrasında bir buçuk milyon Kafkasyalı Çerkez’in Anadolu’ya göç
ettiğini ve o dönemde de devlet desteğiyle özellikle kimsesiz kız çocukların
varlıklı ailelere evlatlık verildiği
ni
kaydediyor.

Ermeni evlatlıkların sayısına gelince. Bütün resmî yazışmalar ve kayıtlara
rağmen tehcirde kaç çocuğun evlatlık alındığına dair sağlıklı rakamlar
bulunmuyor. Arşivlerden bu konudaki kayıtların henüz tam olarak gün ışığına
çıkarılmadığı da söylenebilir. ‘Anneannem’ kitabının yazarı Fethiye Çetin, her
iki tarafın da çıkacak rakamlardan korktuğu için böyle bir araştırmaya
girişmediği düşüncesinde. Çünkü çıkacak rakam, bir taraftan Türklerin çok
sayıda Ermeni’yi koruduklarını ve ölenlerin sayısının iddia edildiği gibi
yüksek olmadığını gösterecek, bir taraftan da tehcir ile yaşanan insanlık
trajedisinin büyüklüğünü ortaya çıkaracak.

Evlatlıkların sayısı 300 bin mi, 63 bin
mi?


Gazeteci Bekir Coşkun da 27 Eylül 2005
tarihli Hürriyet gazetesinde ‘Ermeni Meselem’ başlıklı yazısında üvey
anneannesinin bir Ermeni olduğunu, dedesinin onu tehcir sırasında Ermeni kafileler
içinden alarak evlendiğini yazdı.

Coşkun yazısıyla ilgili yine
Hürriyet’ten Sefa Kaplan’ın sorularına cevap verdi. 30 Eylül 2005 tarihli
röportajda Çoşkun, “Anadolu’da anneanneniz gibi 300 bin kadın bulunduğu
söyleniyor. Bunların açıklanması sorunun çözümüne katkıda bulunur mu?”

sorusuna şu cevabı veriyor: “300 bin rakamını ben de duydum. O zaman
her bir kadın üç-beş çocuk doğurmuşsa, onların da çocukları, yani kadınların
torunları, hatta torunlarının torunları da varsa… Bu birkaç milyon eder ki, birkaç
milyonun Ermenilerle kan bağı var sayılır. Bunların açıklanması hoş olur,
uygarlık belirtisidir, o kadar…”


Ancak, 300 bin rakamı çok abartılı gözüküyor. O dönemde Ermenilerin toplam
nüfusunun bir buçuk milyon olmadığı ve hepsinin tehcir kapsamına alınmadığı
biliniyor. Bu durumda, 300 bin rakamı 12 yaşından küçük tüm Ermeni çocuklarının
rakamından daha yüksek görünüyor.

Kaldı ki, Anadolu Ermenilerine yardım amaçlı Amerika’da kurulan Near East
Relief örgütü, 1915-1930 arasında Tiflis, Erivan, Istanbul, Beyrut, Şam ve
Kudüs’te 132 bin Ermeni yetimi kurtardığını iddia ediyor. Örgütün 1922
raporunda da sadece Anadolu’daki yetimhanelerde baktıklarının sayısı 30 bin 858
olarak açıklanıyor. Patrikhane ve Ermenilerin sahip çıkıp baktıklarıyla
birlikte bu sayı daha da artıyor. Dolayısıyla, evlatlık edinilen ya da besleme
olarak alınan Ermeni yetimlerin sayısının çok daha düşük olması söz konusu.

Bu konuda sağlıklı sayılabilecek belge, 1921’de Ermeni Patrikhanesi tarafından
hazırlanan ve Ingilizce kopyası 26 Nisan 1921’de ABD Dışişleri Bakanlığı’na
gönderilen rapordu. Türk Tarih Kurumu’nun yayımladığı “Ermeniler: Sürgün
ve Göç” isimli kitapta yer alan bu raporda, tehcir sonrası ‘evlatlık’
verilen Ermenilerin sayısına yönelik toplu rakamlar bulunuyor. Patrikhane’ye
göre, 1921 itibariyle Müslümanların evlerinde yaklaşık 63 bin ‘halen
kurtarılamayan’ Ermeni yetim var ve bunların illere göre dağılımı şöyle:




  • Istanbul ve civarında
    6.000
  • Izmit, Bursa, Balıkesir
    2.000
  • Inebolu 1.500
  • Eskişehir ve Konya 3.000
  • Kastamonu 500
  • Trabzon 2.500
  • Sivas 3.500
  • Kayseri 3.500
  • Erzurum 3.000
  • Diyarbakır ve Mardin
    25.000
  • Harput 3.000
  • Bitlis ve Van 5.000




Patrikhane’nin rakamları
abartıdan ne kadar uzak, ne kadar ilmî bilmiyoruz. Ancak, bu alanda açık olarak
toplu rakam veren şu ana kadar ulaşabildiğimiz tek kaynak olduğunu belirtmekte
fayda var. Bu rakamlar Urfa, Malatya ve Osmaniye gibi bugünkü illere göre
değil, o zamanki mutasarrıflıklara göre verilmiş.

Prof. Dr. Ferhunde Özbay çalışmasında, 1914’te kimsesiz çocukları korumak için
Anadolu’nun her yerinde dar’ül eytamlar (yetimhaneler) açıldığını belirtiyor.
Kısa zamanda bu sayı 62’yi buluyor. Mali sorunlar artınca da, Anadolu’daki
dar’ül eytamlar kapatılıp kimsesiz çocuklar Istanbul’a toplanıyor. Özbay,
yayımlanmamış bir Kurtuluş Savaşı hatıratında yer alan şu ifadelere yer
veriyor: “…[T]alebelerden bazıları Ermeni yetimleri olduklarından,
Haydarpaşa Garı’nda Ermeniler tarafından alınıp götürüldü. Yetimhanede 8 binden
fazla yetim kayıtlı bulunduğu hâlde, hakiki mevcut 2500’e düşmüştür.”
Prof. Dr. Özbay, bu anlatıları o yıllarda sayıları hayli fazla olan kimsesiz
Ermeni kızların Türk ailelere ‘evlatlık’ olarak verildiğinin delili sayıyor.
Patrikhane’nin 1921’de verdiği rakamlar ile bu rakam bir yönüyle yakınlık arz
ediyor.

Kurtuluş Savaşı sırasında Doğu Cephesi
komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa’nın ‘Çocuk Davamız’ kitabı da bu konuda
ilginç detaylar ihtiva ediyor. Karabekir, savaş sırasında yetim kalan 4 bin
kadar erkek çocuğu Erzurum ve çevresinde, sokaklardan ya da bakamayacak durumda
olan akrabalarının yanından toplatıyor. Bunların yarısıyla, ‘Gürbüzler Ordusu’
kuruluyor. Askerî eğitim veriliyor. O kadar ki, kayak dersi dahi aldırılıyor.
Bir kısmına Sanayi Gürbüzler Mektebi’nde zanaat öğretiliyor. Türklük bilinci
veriliyor. ‘Türk Yılmaz’ o dönemde Karabekir Paşa tarafından kaleme alınıyor.
‘Teyyareci’ gibi tiyatrolar oynanıyor, müzik dersleri veriliyor.

Karabekir Paşa’nın koruma altına aldığı kimsesiz erkek çocuklar arasında,
Ermeni yetimler de bulunuyor. Özellikle Gürbüzler Ordusu’nda kabiliyetli
olanlar Bursa’da yeni açılan Işıklar Askerî Lisesi’ne gönderiliyor. Diğerleri
de geçimlerini sağlayacak meslek erbapları olarak hayata atılıyor. Prof. Dr.
Salim Cöhce, Karabekir Paşa’nın o dönemde Ermeni olan çocukları bilinçli bir şekilde
Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan Türk ailelerin yetimleri olarak gösterdiğini
kaydediyor. Buna, Bulgaristan Şummu göçmeni olarak nüfusa kayıtlı bulunan ve
bugün hayatta olmayan tanınmış bir tarih profesörünü örnek gösteriyor. Cöhce,
Karabekir Paşa’nın askerî okullara yerleştirdiği ve subay olan çocukların
çoğunluğunun öz Türk yetimleri olduğu kanaatinde.


Ermeni yetimler meselesini bu kadar karmaşık hâle getiren bir diğer husus da,
1919’da Itilaf kuvvetlerinin Istanbul’a yerleşmeleri sonrası Ermenilerin
‘evlatlıklar’ı geri alma girişimlerinden kaynaklanıyor. Ingiliz Yüksek
Komiserliği’nin de desteği ile ilk olarak Istanbul’da Amerikalı, Türk ve
Ingiliz kadınlardan oluşan bir komisyon kuruluyor. Ermeni kız ve kadınlar, Türk
evlerinden tek tek alınıyor
. Ferhunde Özbay, o dönemde yapılmış bir
çalışmanın sadece Arnavutköy’deki Kız Ermeni Yetimhanesinin ‘Türk evlerinden
kurtarılan 14-18 yaş arasında 90 genç kızı’ barındırdığını belirtiyor.

Itilaf kuvvetlerinin desteğini arkasına alan Ermeniler, Kuleli Askerî
Lisesi’nin de Ermeni Yetimhanesi olarak kullanılmak üzere kendilerine
verilmesini Ingiliz Yüksek Komiserliği’nden talep ediyor. Genelkurmay ATASE
Başkanlığı’nda görevli Dr. Binbaşı Zekeriya Türkmen, KÖK Sosyal ve Stratejik
Araştırmalar Dergisi’nin 2000 yılı güz sayısında yayımlanan makalesinde,
talebin kabul gördüğünü belirtiyor. Buraya yerleştirilen yetim Ermeni çocuklara
papazlar gözetiminde dersler veriliyor. Ermenilerin en büyük yetimhanesi hâline
gelen Kuleli’de binden fazla yetim çocuk barındırılıyor. Kuleli Askerî Lisesi,
iki yılı aşkın süre Ermeni Yetimhanesi olarak kullanılıyor.

Bu kampanya sadece Istanbul ile sınırlı kalmıyor. Mesela, Bab-ı Ali Dahiliye
Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdireyyeti tarafından Kayseri Mutasarrıflığı’na 5
Şubat 1919’da geçilen şifreli özel ve acil telgrafta, “Müslüman aileler
nezdinde bulunan Ermeni kız ve erkek çocuklarının Ermenilerden oluşturulmuş
olan komisyona teslim edilmesi” isteniyor. Anadolu genelinde, bu şekilde
kaç çocuğun geri alındığı da tam olarak bilinmiyor.

Amerikalı bir yardımsever olan Mary Caroline Holmes 1919-1921 yılları arasında
Urfa’da yaşadıklarını ‘Urfa’da Ermeni Yetimhanesi’ adıyla bu yıl Türkçe de
yayımladı. Bayan Holmes, Ingiliz ve Fransızların desteğiyle kısa sürede
bölgeden 1200 Ermeni yetimi topladıklarını kaydediyor. Holmes, bir kısmı
evlerden toplanan çocuklar arasında kızlar da olduğunu, hatta bunlar arasında
Türklerle evli ve hamile olanlar bile bulunduğunu belirtiyor. Bayan Holmes’in
verdiği ilgi çekici bilgilerden birisi de, çoğunlukla iyi bakılan evli Ermeni
yetim kızlardan bazılarının, Türk eşlerine dönmek istedikleri, hatta bunun için
ısrarlı davranıp yetimhaneden kaçmayı göze alanlar bile olduğu şeklinde.
Yetimhane, Urfa’nın kurtuluşu sonrası talebeleriyle birlikte Lübnan’a taşınıyor.Zorunlu
göç sırasında hayatını kaybedenlerin yetim çocukları Müslüman aileler
tarafından evlatlık ya da ‘besleme’ olarak alınarak korunmuş. Bu çocukların bir
kısmı, aileleri tarafından, yolculuğa dayanamazlar düşüncesiyle Müslüman
komşulara emanet olarak verilmiş… Yıllardır pek üzerinde durulmayan bu
gerçeği ilk nesiller saklarken, torunları gündeme taşıyor. Zorunlu göç
sırasında hayatını kaybedenlerin yetim çocukları Müslüman aileler tarafından
evlatlık ya da ‘besleme’ olarak alınarak korunmuş. Bu çocukların bir kısmı,
aileleri tarafından, yolculuğa dayanamazlar düşüncesiyle Müslüman komşulara
emanet olarak verilmiş… Yıllardır pek üzerinde durulmayan bu gerçeği ilk
nesiller saklarken, torunları gündeme taşıyor.


Erhan BAŞYURT




ÖZEL BÜRO


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet