Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu
(Kamalov)


ORSAM Avrasya Danışmanı,


Mimar Sinan Üniversitesi
Tarih Bölümü




Rusya Federasyonu, son dönemde terörden en fazla zarar gören ülkelerin
başında gelmektedir. Hatta uluslararası terörizm ile mücadele konusu, Rusya ile
başta ABD olmak üzere Batı arasında kısa süreli de olsa romantik ilişkilerin
yaşanmasına neden olmuştu. Nitekim, 11 Eylül olayları ile birlikte Rusya,
terörizm ile mücadele konusunda Batı’nın yanında yer almış ve bu konudaki
tutumunu sürdürmüştür. Her ne kadar Rusya’nın Batı’yı desteklemesinin arkasında
farklı nedenler yatsa da, bu konudaki işbirliği, gerek taraflar için gerekse
dünya barışı için olumlu neticeler getirmektedir. Ancak Moskova, aynı
hassasiyeti ABD ve AB’nin terör örgütü olarak gördüğü PKK terör örgütü
konusunda göstermemektedir. Bu yazıda Rusya’nın “terör” anlayışı, PKK’ya karşı
tutumu, bu tutumun Türkiye ile ilişkileri ve Rusya’nın Orta Doğu politikasına
etkileri gibi konular ele alınacaktır.


 

Rusya’daki Kürt Nüfusu

 

Aynen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
(SSCB) gibi varisi Rusya Federasyonu da çok karmaşık etnik yapıya sahiptir.
SSCB’nin dağılışından sonra Rusya’da ilk kez 2002 yılında yapılan nüfus
sayımının sonuçlarına göre, Rusya’da yüzden fazla etnik grup yaşamaktadır.(1)
Bu halkların bir kısmı, eskiden beri bugün Rusya’nın kapladığı coğrafyada
yaşadıkları gibi, bir kısmı da daha sonraki tarihlerde göç edip buralara
yerleşmiş ya da yerleştirilmişlerdir. Daha önce Rus topraklarına yerleştirilen
ve bugün bu topraklarda yaşayan halklar arasında Kürtler de yer almaktadır.


 

SSCB’nin son nüfus sayım sonuçlarına göre,
SSCB’deki Kürt nüfusu 152,7 bindi. Bunların 56,1 bini Ermenistan’da, 33,3 bini
Gürcistan’da, 25,4 bini Kazakistan’da, 12,2 bini Azerbaycan’da, 14,3 bini
Kırgızistan’da, 1,8 bini Özbekistan’da yaşamaktaydılar. SSCB döneminde Rusya
Federasyonu içerisinde yaşayan Kürtlerin sayısı ise ancak 4,7 bindi.(2)
Rusya’daki Halklar Ansiklopedisi’nde de yazıldığı gibi, tarih boyunca kendi
devletleri olmayan ve Osmanlı İmparatorluğu, Safeviler ve diğer devletlerin
idaresinde yaşayan Kürtler, Kafkaslara özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru
yerleşmeye başlamışlardır. Yapılan göçler Osmanlı ve İran’dan olduğu için,
Kürtler genellikle komşu Kafkasya bölgesine yerleşmeye başlamışlardır. Osmanlı
idaresindeki Kürtler, daha çok Ermenistan’a yerleşirken, İran Kürtleri,
Azerbaycan’a göç etmiştir.


 

Ancak çok geçmeden SSCB’deki Kürtler bir kez
daha göç etmek zorunda kalmıştır. 1937’de Ermenistan ve Azerbaycan’daki
Kürtler, 1944 yılında ise Gürcistan’daki Kürtler Stalin’in siyaseti ve
“milliyetler politikasına” kurban gitmişlerdir. Sovyet hükümeti, düşman gördüğü
Türkiye ile sınır coğrafyadaki Müslüman nüfusu başta Kazakistan olmak üzere
Orta Asya’ya sürmüştür. SSCB’nin yıkılışından sonra ise aynen diğer yerli etnik
gruplar gibi Kürtler de özellikle ekonomik nedenlerden dolayı eski Sovyet
cumhuriyetlerinden Rus topraklarına göç etmek zorunda kalmışlardır.(3) Rus
topraklarına göç eden Kürtler daha çok Rusya’nın Krasnodar, Stavropol ve Rostov
illeri ile Adıgey cumhuriyetine yerleşmişlerdir. Nitekim 2002 yılındaki sayıma
göre, Rusya Federasyonu’ndaki Kürt nüfusu SSCB dönemi ile kıyaslandığında beş
kat artmış ve 20 bine ulaşmıştır.


 


2010 nüfus sayımı rakamlarına göre ise Rusya’da 23.232 Kürt
yaşamaktadır (Bunlardan 12.339’u erkek, 10.893’ü kadın). Kürtlerin çoğu
Rusya’da köylerde ikamet etmektedir (köylerde 19.137; şehirlerde 4.095).(4)
Rusya’daki Kürtler, ondan fazla farklı kuruluş çerçevesinde örgütlenmiş ve
aynen diğer halklara gibi kendilerine azınlık hakları tanınmıştır. Aynen diğer
azınlıklar gibi zaman zaman bazı sorunlarla karşılaşsalar da, Rusya’daki
Kürtler, günümüzde herhangi bir baskıyla karşı karşıya değillerdir. Dolayısıyla
Kürt örgütlerinin ileri gelenleri, özellikle Moskova gibi büyük şehirlerde
Rusya vatandaşı olan veya Rusya’ya çalışmak amacıyla gelen diğer Kürtlere
yönelik saldırıları, Kürtlere karşı bir davranış olarak algılasalar da, bu
açıklamalar gerçekçi değildir.  Zira Rusya’da son dönemde artan
milliyetçilik havasına paralel bir şekilde özellikle Kafkasya ve Doğu kökenli
vatandaşlara saldırılar artmış bulunmaktadır. 


 

Rusya ve Kürt Sorunu

 

Rusya’nın tarihten beri Kürtlere ve Kürt
sorununa olan ilgisi jeopolitik çıkarlarla açıklanmaktadır. Devamlı Osmanlı
İmparatorluğu ve İran ile savaşan ve bölgede hâkimiyeti elinde bulundurmak için
üçüncü ülkelerle mücadele veren Ruslar, bu ülkelerdeki halklarla yakından
ilgilenmiştir. Kürtlerin, Rusları “düşmanımın düşmanı” olarak görmesi ise bir
taraftan Rusların Kürtlere olan ilgisini artırmış, diğer taraftan da Rusların
bölgedeki konumunu güçlendirmiştir. Söz konusu durum, Osmanlı döneminde olduğu
gibi, bugün de geçerliliğini korumaktadır. Ruslar Kürtleri, Rus-Osmanlı,
Rus-İran savaşlarında müttefik olarak görürken, Kürtler de her konuda Rusların
desteğine güvenmiş, hatta bu desteği elde etmek için Komünist görüşleri
benimsemeye çalışmışlardır. Nitekim II. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar Yakın
Doğu’da SSCB’nin tek müttefiki Kürtlerdi.(5) Soğuk Savaş’ın son yıllarında ise
Moskova, Irak, İran ve Türkiye ile de ilişkiler geliştirmeye başlayınca,
Kürtlerin Rusların müttefiki olarak önemi azalmıştır. Moskova’nın Saddam
Hüseyin ile yakın ilişkiler içerisinde olması ve Rusya’nın Orta Doğu’da başka
dayanaklar bulması da, bu önemin azalmasında etkili olmuştur.


 

Günümüz Rusyası’nda Rusya’nın Kürt sorununa ve
ayrı devlet kurma taleplerine bakışı çok fazla değişmemiştir. Özellikle
Rusya’nın ilk devlet başkanı Boris Yeltsin döneminde Moskova, iç sorunlarla
uğraşırken ve bu sorunları Batı’nın yardımıyla çözmeyi düşünürken, Rusya Kürt
sorunu da dâhil olmak üzere Yakın Doğu ve genel olarak dış politikayı ihmal
etmiştir. Ancak, Vladimir Putin’in devlet başkanı olduktan sonra Rusya’nın
kendisini toparlaması ile birlikte Rusya hem çok yönlü hem de çok aktif dış
politika izlemeye başlamıştır. Bu bağlamda Kürt sorunu da Rusya’nın dış
politikasında yeni bir boyut kazanmıştır.


 

Aslında uluslararası arenadaki gelişmelere
karşı Rusya’nın resmî tutumu, BM çerçevesinde şekillenmiştir. Rusya bütün
sorunların barışçıl yollarla çözülmesinden yanadır. Rus yetkililer, İran ve
Suriye de dâhil olmak üzere bütün sorunların taraflar arasında dışarıdan bir
dayatma olmadan çözülmesi gerektiğini savunmaktadır. Ayrıca Rusya, ülkelerin
mevcut statülerinin korunmasını, bağımsızlık talebinde bulunanlara ise hukukî
anlaşmalar çerçevesinde sınırlı özerkliğin verilmesini savunmaktadır. Rusya’nın
bu görüşü, Kosova için olduğu gibi, Irak’daki Kürtler için de geçerlidir. Bu
husus ise Rusya’nın kendi konumu ile yakından ilgilidir. Zira Kosova ve diğer
bölgeler emsal teşkil edebileceğinden ve Rusya Federasyonu içindeki
cumhuriyetlerin de bu bölgeleri örnek alarak bağımsızlıklarını ilan
edebilecekleri korkusundan dolayı Moskova, günümüzdeki bütün devletlerin toprak
bütünlüğünü desteklemektedir. Bununla birlikte Moskova bir taraftan söz konusu
politikasını sürdürürken, diğer taraftan bu politikasıyla hayal kırıklığına
uğratan halkları da dış politikasının farklı yönlerinde “pazarlık aracı” olarak
kullanmaktan çekinmemektedir. Kürtler de bu bağlamda istisna teşkil etmemektedir. 


 


Moskova ile Kürtler arasında ortak çıkarlar da mevcut olup, bunların
başında “Pantürkizm” korkusu gelmektedir. Gerek, Ruslar ve Rus hükümeti gerekse
Kürtler, Türkiye’nin Orta Asya, Kafkaslar ve Orta Doğu’da etkisini artırmaktan
rahatsız olmakta ve Türkiye’nin bu coğrafyada güçlenmesini, kendileri için
“tehlike” olarak algılamaktadırlar. Nitekim Rusya Pantürkizm’e karşı Kürtleri
bir nevi “koruma seti” olarak görürken, Kürtler de Rusların desteğini elde
etmek için kendilerinin Türklerin yayılmasının önündeki en büyük engel olduğunu
ileri sürmektedirler.(6) Hatta Kürtler, son dönemde gerçekleşen Rus-Türk
yaklaşımından da rahatsız olmaktadırlar. Nitekim, kurt.ru internet sitesinde
yayınlanan anonim bir makalede, Türkiye’nin aynen I. Dünya Savaşı sonrasında
olduğu gibi Rusya’yı kullandığını ve Rusya sayesinde güçlenmek istediğini
belirterek, önümüzdeki yıllarda da Türkiye’nin güçlendiğini hissetmeye
başladığı bir dönemde sırtını yine Rusya’ya dönebileceği yazılmaktadır.(7)
Böylece Rusya ile Kürtler arasındaki ilişkileri, “çıkar” ilişkisi olarak
nitelendirmek mümkündür. Bu ilişkilerin çıkarlara dayanması, aslında çıkarların
sona erdiği anda dengelerin değişebileceğini ve Türkiye’nin bu dengeleri kendi
lehine değiştirebileceğini de göstermektedir. Son dönemde gelişmeye başlayan
Türk-Rus ilişkileri bunun bir göstergesidir.


 

Türk-Rus İlişkilerinde Terör ve PKK Faktörü

 

Soğuk Savaş döneminde farklı taraflarda yer
alan Türkiye ile Rusya Federasyonu 21. yüzyılın başında diplomatik ilişkileri
artırmış ve iki ülke arasındaki ilişkiler ivme kazanmıştır. Bunun en büyük
göstergesi ise iki ülke arasındaki ticaret hacmidir. 2012 yılında iki ülke
arasındaki ticaret hacmi 40 milyar Dolar’a ulaşmış bulunmaktadır. Taraflar
2015’te bu rakamı 100 milyar Dolar’a çıkarmak istemektedirler. İki ülke
arasındaki ticaret hacmin büyümesinde hiç şüphesiz her geçen gün gelişen
diplomatik ilişkilerin de etkisi büyüktür. Ticaretin, yanı sıra tarafların
enerji alanında işbirliği içerisinde olmaları, iki ülkenin de bölgedeki birçok
sorunun barışçıl yollarla çözmekten yana olmaları gibi faktörler de Rus-Türk
ilişkilerinin gelişmesini sağlamaktadır.(8) Bununla birlikte taraflar
arasındaki ilişkilerin daha fazla gelişmesini sağlayacak ve aynı zamanda acil
çözüm bekleyen sorunlar da mevcuttur. Bu sorunların başında hiç şüphesiz
Rusya’nın PKK ile ilgili tutumu gelmektedir.


 

Rus-Türk ilişkilerinde PKK konusu, tek başına
neredeyse hiç ele alınmamış ve hep Çeçenistan konusu ile kıyaslanarak gündeme
getirilmişti. Bu iki konunun üzün süre boyunca ilişkilere gölge düşürdüğünü de
söylemek mümkündür. Aslında terörden en fazla zarar gören ülkelerin başında
Türkiye ile Rusya gelmektedir. Bununla birlikte taraflar, uzun süre boyunca
karşılıklı suçlamalarda bulunarak ilişkilerin ara sıra gerginleşmesine neden olmuşlardır.
Ancak özellikle 11 Eylül’den sonra bütün ülkelerin uluslararası terörizm ile
mücadelede işbirliğine gittiği zaman, Rusya ile Türkiye birbirlerinin konuyla
ilgili hassasiyetini daha iyi anlamış ve diplomatik ilişkilerin de
gelişmesiyle, söz konusu konular, ilişkilerdeki sorun olmaktan çıkmıştır.
Ayrıca bunda 24 Ocak 2002 yılında Moskova’da uluslararası terörizm ile mücadele
konusunda Rus ve Türk diplomatlarının yaptıkları görüşmelerin ve bu konuda
işbirliği yapacaklarına dair imzaladıkları anlaşmaların da etkisi büyüktür.(9)
İki ülkenin bu alanda işbirliğine gitmesinde terörizm ile mücadele konusundaki
yaklaşımları da etkili olmuştur. Nitekim Türkiye ile Rusya, ABD’den farklı
olarak terör ile mücadeleyi kendi topraklarında vermekte ve bu tehlike her iki
ülkenin de toprak bütünlüğünü tehdit etmektedir. Diğer taraftan Türkiye ile
Rusya, ABD’nin terör ile mücadele çerçevesinde Orta Doğu ve Asya coğrafyasında
izlediği “yayılmacılık” politikasından da rahatsız olmaktadırlar.


 

Başlangıçta PKK konusu ilişkilerde Çeçenistan
sorunu ile birlikte gündeme geldiyse, son dönemde gerek Rusya’nın Çeçenistan
meselesini çözmesi gerekse de Türkiye’nin meseleyle ilgili Rusya’yı memnun eden
tavır içerisinde olması dolayısıyla ikili münasebetlerin gündeminde yalnızca PKK
konusu kalmıştır.


 

Putin’in Aralık 2004’te gerçekleştirdiği
Türkiye ziyaretinden(10) sonra Rusya’da PKK’yı terörist listesine dâhil etmesi
gerektiğine dair sesler artmıştı. Moskova’da faaliyet gösteren Kürt örgütleri,
Rusya Federasyonu kanunlarına uygun bir şekilde kurulmuş olsa da, Rus uzmanlar
söz konusu örgütlerin bir kısmının PKK ile ilişkileri olduğunu belirtmektedir.
Ancak, Yakın Doğu politikasının önemli bir unsuru hâline gelen Kürt etkenini
göz önünde bulunduran Kremlin, bu örgütleri yasaklayarak, Kürtlerle
ilişkilerini bozmaktan çekinmektedir. Diğer taraftan, en önemli ticari
ortaklardan biri olan Türkiye’nin bu konudaki baskısı, Rusya’yı bir seçim
yapmaya zorlamaktadır. Bununla birlikte Rusya yayınladığı terörist örgütler
listesinde PKK’ya yer vermemektedir. Rus yetkililer sadece Rusya’da faaliyet
gösteren ve Rusya’nın çıkarlarına zarar veren terör örgütlerini listeye dâhil
ettiklerini ileri sürmektedirler. Netice itibarıyla taraflar birbirlerinin
terörizm ile mücadele konusundaki kaygılarını anlamalarına rağmen, somut
işbirliğinden uzaktırlar. Ancak, tarafların bu yönde yaptıkları karşılıklı
adımlarla bu konu artık ilişkileri olumsuz etkilememektedir.