KAYNAK : http://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/deccalin-sovalyeleri-sunlardir-bir-seytan-iki-hanedan-uc-haham-rothschild-rockefeller-gush-emunim

1996 senesiydi. İtalya açıklarındaki Malta Adasında, Kuzey
Afrikalı Müslümanların yaptırdığı bir cami külliyesinin konferans salonunda;
Erbakan Hocamız, Siyonist sömürü saltanatının iki anaç ailesi Rotshchild ve
Rockefeller’la ilgili, bugüne kadar başka hiçbir yerde duymadığımız ve
okumadığımız, çok çarpıcı ve aydınlatıcı ayrıntıları içeren bir seminer
vermişti.


Bir hastalığın; önce doğru tespit ve teşhisini koymadan ve onu
meydana getiren virüsleri tanımadan ve ardından en isabetli ve etkili
antibiyotikleri kullanmadan, rasgele uygulanacak bütün tedavi yöntemleri;
rahatsızlıkları artırmaktan ve hastalığı azdırmaktan başka işe yaramayacağı gibi;
Yeryüzündeki ve ülkemizdeki açlık ve sefaletin… Ahlaksızlık ve rezaletin…
Anarşi ve savaş felaketlerinin asıl mikrobu olan Siyonistleri ve onların
elebaşı konumundaki aileleri ve şahsiyetleri iyi tanımadan, onlardan ve
kurdukları tuzaklardan kurtulmak için yapılan bütün çabalar, olumlu sonuç
vermeyecektir. Başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün insanlık
âlemini kanser hücreleri gibi saran bu Siyonizm denen şeytan şebekesini ve
beşeriyet bünyesini, en az zarar ve zayiatla bunlardan kurtarma çarelerini en
iyi bilen… Farklı kültür ve kökenden bütün halkların huzur ve hürriyet
reçetelerini öğreten; Hocamız dışında başka birisini biz görmedik, kimse de
gösteremeyecektir…


Rothschild’ler Eşkenaz (Doğu Avrupa) kökenli bir Yahudi Haham
ailesinden gelmektedir.


Rockefeller ise; Amerika’da, sonradan Hıristiyanlara dönmüş
Protestan Yahudi dönmeleridir. Ve Rotshchild’lerin özel himayesiyle yükselmiş
ve Amerika’yı ele geçirmiştir. Batı Medeniyeti denen, sömürme ve sindirme
düzeninin Avrupa ayağı Rotshchild, Amerika ayağı Rockefeller denen Yahudi
asıllı Protestan dönmelerin tekelindedir.


İmanımızın temeli; Hayrı da, Şerri de, Allah’tan bilmektir.
Şeytani güçler de, Rahmani güçler de, Allah’ın takdir ve kontrolündedir. Her
şeyde, her yerde ve her halde hükmünü yürüten Allah’ın iradesidir. Allah sadece
Rabbil Mü’minin değil, Rabbil Âlemindir. Bu imtihan dünyasında, hikmet ve
adaletinin gereği: Siyasi, iktisadi, ilmi ve askeri… Her husustaki başarıyı…
Her sahadaki imkân ve iktidarı “Sünnetullah” denen tabii kanunlara uygun
olarak; sabırlı, kararlı, planlı ve devamlı çalışan tarafa vermektedir. Böylece
Hak ve hoşgörü medeniyetleriyle zulüm ve sömürü düzenleri; kendi amaçları
doğrultusundaki gayret, cesaret ve samimiyetleri oranında ileri geçmekte ve
yeryüzünde hüküm sürmektedir.


Hocamız Rotshchild’lerin İngiltere’deki gizli saltanat merkezini
şöyle anlatmıştı:


Britanya açıklarında Rotshchild’lerin özel başkenti olan bir ada
vardır… Bu adanın üstünden ve çevresinden İngiliz uçaklarının, gemilerinin ve
denizaltılarının bile geçmesi yasaktır. Çok hassas koruma tedbirleri ve uyarı
alarm sistemleri ile donatılmıştır. Bu adada Rotshchild’in malikânesi dışında
dünyadaki bütün ülkeleri kapsayan farklı konularla ilgili 400 (dört yüz)
civarında uzman danışmana ait, ayrı ayrı villalar bulunmaktadır. Bu çok özel
adada uzmanların ve aile efradının sosyal ve ekonomik her türlü ihtiyacını
karşılayacak bütün imkânlar hazırlanmıştır. Ancak bu villaların her birinin
giriş-çıkış yolları, labirentler gibi karışıktır, şifreli kapıları sadece
sahiplerine açılmaktadır. Bu danışmanlar birbirlerini tanımamaktadır ve ikili
buluşmaları yasaktır.


Özel malikânesinde oturan, doksan yaşında olup, yüz türlü hap ve
ilaçla ayakta duran… Rotshchild, her gün, onlarca danışmanını teke tek çağırıp
rapor almadan ve gerekli talimatları onlara aktarmadan yatağına yatmamaktadır.
En fazla uzman-danışman kullandığı ülkelerin başında ise Türkiye bulunmaktadır.


Filan ülkedeki, filan siyasi lider hakkında, kontrolümüzdeki
medyada karalama kampanyası başlatıldı mı? Şu gazetelerde, şu yollu manşetler
atıldı mı? Bazı yüksek makamlara, bizim öngördüğümüz masonlar atandı mı? Filan
terör örgütüne, şu, şu imkânlar ve silahlar sağlandı mı? Şu ülkede bize sorun
çıkaran iktidara karşı askeri ihtilal veya isyan süreci için düğmeye basıldı
mı? Bizim adamlarımız olan, Hıristiyan, Müslüman, Moon veya Brahman filan din
adamlarının etkinliğini artıracak ve reklâmı sayılacak girişimler yapıldı mı?
Şu dindar kahraman görünümlü iktidarlara, şu din tahribatcısı ve Büyük İsrail
hizmetkârı Dini cemaatlere gerekli kolaylıklar sağlandı mı? Şu, şu yatırımlar
gerçekleşip, şu ve şu şirketler batırıldı mı? Filan savaş ve saldırının şokunu
azaltmak için şu, şu şekilde suni gündemler oluşturulup dikkatler dağıtıldı mı?
Gibi sorularını tek tek soran, eksiklik ve aksaklıkların nedenlerini ve
çarelerini araştırıp bulan bu ihtiyar Siyonist, bütün bunlara “Siyonizm’in
dünya hâkimiyeti” gibi şeytani inançları ve amaçları için ibadet niyetiyle
katlanmaktadır.  


Kabalist Hahamların Şeytanla ilişkileri, bütün dünyaya hâkimiyet
hedefleri ve bunun için ekonomik gücü ele geçirme ve bütün ülkeleri etkileme
istekleri; asırlardır bilinegelmektedir.


Yahudi toplumunun parayla olan ilişkisi, büyük ölçüde İbrani
öğretisinden esinlenmiştir. Bilindiği gibi Yahudilik, dünya-merkezli ve maddeye
yönelik bir dindir. Bu nedenle, İslam ve Katolik dinlerinde uzak durulması
söylenen “para hırsı”, tam aksi bir şekilde, Yahudilikte meşru, hatta
teşvik edilen bir dürtüdür. Bu nedenle de söz konusu iki dinde yasaklanan faiz,
Yahudilikte serbest bırakılan, hatta tavsiye edilen bir kazanç yöntemidir. Bazı
araştırmacılar, Yahudi-para ilişkisinin dini boyutunu özenle vurgulayarak, “Yahudilerin
parasal işlemler konusundaki tercihlerinin dini düşüncelerinden
kaynaklandığını”
söylemektedir.


1- Faiz, Ortaçağ’daki Yahudi ekonomik gücünün de
temelini teşkil etmiştir. Kimsenin tefecilik yapmadığı bir ortamda, bunu bir
dini emir olarak gören Yahudiler tefecilikle özdeşleşmişlerdir. Judaica (Yahudi
Ansiklopedisi), Ortaçağ’da Yahudi tefecilerin genelde %30 civarında faizle borç
verdiklerini ancak bu oranın zaman zaman %100’lere bile vardığını
belirtmektedir (enflasyonsuz bir ortamda bu rakamın büyüklüğü elbette hayret
vericidir). Ortaçağ boyunca “Yahudi” ve “tefeci” kavramları
o kadar özdeşleşmiştir ki, bazı dillerde aynı anlamda kullanılır hale
gelmiştir. O dönemdeki bazı Almanca kitaplarda “wucherer” (tefeci)
kelimesinin “Yahudi” anlamında; “judaizare” (Yahudileşme)
sözcüğünün de “faiz alma” anlamında kullanıldığı görülmektedir.
Yahudi tefecilerin önemli bir özelliği de, mesleklerini sürekli olarak
babadan-oğula aktarmaları ve bu şekilde sürekli katlanan bir sermaye ile büyük
bir ekonomik güce erişmeleridir. Bu nedenle Ortaçağ’da pek çok Kral bile
Yahudilerden borç istemiştir. Bunun çarpıcı bir örneği: İspanya Kraliçesi
İsabella’nın Granadalı Müslümanlara karşı girişip 1492’de kazandığı savaşı,
(aynı zamanda da bir Kabalacı olan) Isaac Abrabanel adlı tefecinin finanse
etmesidir. Kolomb’un yolculuğu da Abrabanel ve diğer başka bazı Yahudilerce finanse
edilmişti. Bunlar, “finansman” kavramının, en başından beri Mesih
Planı’nda önemli bir yer tuttuğunun işareti olarak yorumlanabilir. Yahudilerin
16. ve 17. yüzyıllardaki ekonomik güçleri, köle ticareti, sömürgecilik gibi
alanlardaki büyük rolleri bilinmektedir. Amsterdam’da kapitalizmi doğuranların
da Sefarad Yahudileri olduğu da bir gerçektir.


2- 17. ve 18. yüzyıllarda doğan yeni bir sınıf ise Yahudilerin
ekonomik gücünü siyasi alana da taşımıştı. Bu sınıf, “Saray
Yahudileri” (Court Jews) olarak adlandırılıyordu ve yeni kurulmaya
başlanan merkezi mutlak devletin finansman ihtiyacından doğmuşlardı. Bu
Yahudiler, özellikle Protestan reformunun ardından Papa’nın otoritesinden
bağımsız olarak kurulan yeni merkezi devletlerin yardımına koşan varlıklı tefeci
takımıydı. Özellikle Avrupa’nın Protestan ve Katolik güçleri arasındaki kanlı
Otuz Yıl Savaşları, hem savaş sırasında hem de sonrasında büyük bir finansman
açığı doğurmuştu ve bu açık Yahudilerce kapatılmıştı. Bunun yanında yeni
kurulan merkezi devlet mekanizması, tüm yetkileri elinde toplamak istiyordu ve
bunun için de öncelikle büyük bir finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalmıştı.
Yeni devlet aygıtının; ordu toplayıp beslemek, bürokrasi oluşturmak,
otoritesini sağlamlaştırmak için ihtiyaç duyduğu parayı karşılayan Yahudiler,
doğal olarak yeni mutlak yöneticilerin yanında büyük bir güç ve saygınlığa
kavuşmuşlardı. Merkezi devletlerin giriştiği savaşların finansmanı da, söz
konusu “Saray Yahudileri”nden sağlanmaktaydı. Judaica, örneğin
Osmanlı’ya karşı giriştiği savaşlar sırasında Avusturya’nın tüm bütçesinin üçte
birinin Yahudilerden alınan borçlarla karşılandığını yazmaktadır. Bu
“savaş finansörlüğü”, Saray Yahudilerinin başta gelen işlevlerinden
biri halini almıştı. Öyle ki, çoğu zaman karşılıklı savaşan her iki devlet de,
masraflarını Yahudilere borçlanarak karşılamaktaydı. Bu nedenle de, savaş
finanse etmek ve bu kirli işten kâr yapmak, kısa sürede Yahudilerle özdeşleşen
bir “meslek” halini almıştı. (Bu “savaş finansörlüğü”,
Kur’an’da bildirilen, Yahudilerin yeryüzünde “savaş amacıyla
ateş alevlendirdikleri”
ve “yeryüzünde
bozgunculuğa çalıştıkları”[1]
haberine de uygun
bulunmaktaydı.)


“Saray Yahudilerinin en önemli özelliği ise yüksek bir
“ırk bilinci”ne (Siyonizm ideolojisine) sahip olmalarıydı.


Judaica, hem Protestan hem de kimi zaman
Katolik kral ve prenslerin yanında büyük bir güce ulaşan bu Yahudilerin
tamamına yakınının, kendi çıkarlarını değil, Yahudi toplumunun genel
çıkarlarını koruduğunu anlatıyor ve bu nedenle de Yahudi toplumlarının lider ve
temsilcileri (İbranice Shtadlan) haline geldiklerini yazmaktaydı. “Yahudi
Ansiklopedisi”,
ayrıca Saray Yahudilerinin Yahudi politik
eşitliğinin sağlanmasının öncüleri olduğunu da vurgulamaktaydı.


3- Fransız Devrimi’nin ardından Saray Yahudileri devri kapanmış ve
yeni bir dönem, Yahudi bankerler dönemi başlamıştı. Bu bankerlerin
gücü, eski Saray Yahudilerinden çok daha fazlaydı. Goldschmidt, Oppenheimer,
Seligmann hanedanlarının kurduğu finans imparatorlukları işte bu sırada, 19.
yüzyılın başında ortaya çıkmıştı. Bu finans imparatorluklarının en ünlüsü ve
kuşkusuz en önemlisi ise Rothschildlar’dı.


A- Rothschild Hanedanının Hikayesi!


Judaica, (Yahudi Ansiklopedisi) “19. yüzyıldaki Yahudi
bankacılığı, Rothschildlar’ın Frankfurt’taki yükselişiyle başladı” diye
yazmaktaydı. Kuşkusuz Rothschildlar’la birlikte yalnız 19. yüzyıldaki Yahudi
bankacılığı değil, yeni bir devir de başlamıştı. Alman tarihçi Prof. Wilhem bu
konuda “Rothschildler
Avrupa politikasına paranın hakimiyetini sağlamıştır. Dünyayı paranın ve onun
fonksiyonlarından ibaret hale getirmek için çalışmışlardır”

tespitinde bulunmaktadır. Frederic Morton ise, The Rothschilds adlı kitabının
önsözünde “Son
yüz elli yıldır, Rothschild hanedanının Avrupa tarihindeki perde arkası rolü
şaşırtıcı boyutlardadır”
diyor ve ekliyor, “Yalnızca
bireylere değil, uluslara da borç vermeyi başardıklarından dolayı inanılmaz
kazançlara ulaşmışlardı”.
Belki de Erbakan’ın dediği gibi;
“Rothschildlar’ın
zenginliği, ulusların çöküşüne bağlıydı.”


Hanedan 1800’lü yılların hemen başında Almanya’da doğmuştu.
Frankfurt’ta 1744’te doğan Eşkenaz Yahudisi Mayer Amschel Rothschild, hanedanın
kurucusuydu. “Bir ulusun parasının denetimi elimde olsun, onun kanunlarını
kimin yazdığını umursamam artık” diyordu. Önceleri Mayer Amschel, Frankfurt’ta
faizle borç para veren fırsatçı bir tefeci sayılıyordu. Gittikçe zenginleşen
Amschel, Avrupa ekonomisinin merkezi haline gelmeye başlayan Frankfurt’taki en
güçlü banker oldu ve beş oğlunu, Avrupa’nın diğer finans merkezlerine
göndererek Rothschild hanedanını kurdu. Beş ok ile sembolize edilen Rothschild
hanedanının varisleri, finans dünyasında izledikleri yayılmacı politika
sonucunda Avrupa ekonomisini büyük ölçüde kontrol altına almış oluyordu. Bu beş
oğuldan Amschel Mayer Frankfurt’ta kalıyordu. Solomon Mayer Viyana’ya, Karl
Mayer Napoli’ye, James Jacob Mayer Paris’e ve Nathan Mayer de Londra’ya
yollanıyordu. Bu beş Rothschild da gittikleri finans merkezlerinde büyük güce
ulaşıyordu.


1816’da Viyana’ya giden Salomon Mayer, Habsburg hükümet bankacılığında
kilit kişi oldu. Bu arada Avusturya’nın ünlü devlet adamı Metternich’le çok
yakın ilişkiler kurdu (hatta 1848 devrimi sırasında Metternich’in kaçmasına
yardım ettiği söylenir). Avusturya sınırları içinde Yahudilere yapılan her
türlü yasal kısıtlamaların kalkmasını sağladı. Salomon Mayer’in ikinci oğlu
Anselm Salomon ise Viyana’da, beş Yahudi ailesi; Arnstein, Eskeles, Geymuller,
Stein ve Sina tarafından paylaşılan banka tekelini devraldı. 1821’de Napoli’de
bir şube açan Karl Mayer ise İtalya’nın en önde gelen bankeri oldu. Sardunya,
Sicilya, Napoli’ye hatta Papa devletine büyük miktarlarda borç verdi. Diğer
dört oğlu da Rothschild ailesi üyeleriyle evlendiler.


Beş kardeşin en küçüğü olan James Jacob Mayer, 1812 yılında
Paris’e gitti ve Rothschild Freres şirketini kurdu. Fransa’daki Yahudi
toplumuyla yakın ilişkiler geliştirdi. Yönetimle de iyi bağlar kurarak,
Fransa’yı İngiltere’yle birlikte Rothschild’lerin en önemli kalesi durumuna
soktu. Öyle ki, 27 Temmuz 1844’te Mazzini şöyle diyordu: “Eğer Rothschild
isterse Fransa’nın kralı olabilir.” 1909 baskılı Jewish Encyclopedia’da
ise Rothschild’lerin Fransa’daki gücü şöyle açıklanıyordu:
“1848
yılında Paris bankacıların toplam 352 milyon Frankı olduğu halde, yalnızca
Rothschild, Paris’te 600 milyon Franka sahipti.”


İngiltere’ye giden Nathan Mayer ise 1806’da Hannah Barent Cohen
ile evlendi. Bu ilişki onu İngiltere’nin Sefarad cemaatine de dahil etti.
Judaica, Nathan Mayer’in, henüz 1810 yılında, Londra para piyasasındaki en
büyük güç haline geldiğini bildiriyor. 1815’te, Nathan Mayer, Waterloo’daki
İngiliz zaferini, kurduğu erken istihbarat ağı sayesinde çok önceden öğrendi ve
Londra borsasına koşarak aldığı hisseleri ertesi gün çok büyük miktarla satarak
bir gecede inanılmaz bir servet elde etti. 1836’da hanedanın Londra’daki
temsilcisi Nathan Mayer Rothschild ölünce en büyük oğlu Lionel Nathan
Rothschild başa geçti ve sadece Londra bölümünün iş bağlantılarını sağlamakla
kalmadı, ayrıca İngiliz Yahudi toplumunun 30 yıl liderliğini de yaptı. Mali
operasyonlarından bazıları; Kırım Savaşı’nı devam ettirecek 16 milyon Poundluk
borcun sağlanması ve 1875’te İngiltere’de “İngiliz asilzadesi”
unvanını kazanan ilk Yahudi’ydi. Bankerlik işine girmeden önce, ünlü bir haham
ailesi olarak tanınan Rothschildlar, genelde “kirli” yollardan elde
ettikleri dev servetle büyük bir ekonomik ve politik güce ulaştılar. Hanedanın
en önemli özelliği ise bu büyük gücü, yalnızca ailevi çıkarlar için değil, tam
tersine asıl olarak, bağlı oldukları ırkın çıkarlarına uygun olarak
kullanmalarıydı. Bu nedenle Siyonist harekete ve İsrail Devleti’ne çok büyük
yardımlar yaptılar. Ancak en büyük “icraatları, Yeni Düzen’i kontrol
edecek olan politik kurumları oluşturmak” olacaktı.


Rothschildlar’ın kurdukları bu hanedan ağı, onlara büyük bir
ekonomik güç getirdi. Alman tarihçi Werner Sombart, Jews and Modern Capitalism
adlı kitabında şöyle der: “1820 sonrasındaki dönem ‘Rothschildler’in çağı’
olarak bilinir. Öyle ki yüzyılın ortasında finans çevrelerinde şu yargı genel
bir inanç haline gelmişti: Avrupa’da tek güç vardır, bu da
Rothschild’lerdir.” John Reeves ise, The Rothschilds; The Financial Rulers
of Nations adlı kitabında şöyle yazar: Nathan Rothschild’ın İngiliz Hükümetine ilk yardımı 1819’daydı ve
60 milyon Dolarlık borç verdi; 1818–1832 arasında 105.400.000 Dolar miktarında
sekiz adet borç daha verdi; aşağı yukarı 700 milyon Dolarlık 18 adet hükümet
borcu oluşturdu. Etkileri o kadar güçlüydü ki, hiçbir savaş Rothschild’lerin
yardımı olmadan gerçekleşemezdi. Politika ve ticaret dünyasında öyle güçlü bir
pozisyona yükseldiler ki bir anlamda Avrupa’nın gizli diktatörleri
oluvermişlerdi.


Ünlü Amerikalı Yahudi yazar Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism
(Totaliterizmin Kökenleri) adlı kitabında Rothschildlar’ın gücüne değinirken,
19. yüzyılda pek çok devlet adamının günlüklerine, “yeni bir savaş
çıkmayacağını, çünkü Rothschildlar’ın şimdilik böyle bir şey istemediklerini”
yazdıklarına dikkat çekiyor. Arendt, özellikle Tarihçi J. A. Robson’ın
Imperialism adlı kitabında yazdığı şu satırları da vurguluyor: “Eğer
Rothschild ailesi buna karşı koyarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir
savaşa girebileceğine inanan var mı gerçekten?” Arendt, Metternich’in şu
tespitini de aktarıyor: “Rothschild ailesinin Fransa devleti üzerindeki etkisi, başka
herhangi bir yabancı devletin etkisinden daha fazladır.”
Bu,
Rothschildlar’ın tek başlarına bir devlet kadar güç elde ettikleri anlamına
geliyordu. İşin bir başka ilginç yanı da, Rothschildlar’ın bu kazançlarının
çoğu kez başkalarının yıkımını getirmesiydi… E. C. Knuth, The Empire of the
City adlı kitabında, bu konuya dikkat çekerek şöyle diyor: “Şu
tartışmanın ötesinde bir gerçektir ki, Rothschildlar, servetlerini, tarihteki
büyük çalkantılar ve büyük savaşlar sırasında, yani başkalarının büyük paralar
yitirdiği zamanlarda oluşturdukları bilinmekteydi.”


Gerçekten de, Avrupa ülkelerin içinde bulunduğu savaşlar
dolayısıyla meydana gelen ekonomik krizler ve her türlü kargaşa ortamı en fazla
Rotshchildlar’ın işine geliyordu. Rothschildlar’ın en çok sözü edilen
özelliklerinden biri de, eski Saray Yahudilerinin geleneğine uyarak, savaşan
iki tarafı birden finanse etmeleriydi. Napolyon Savaşları sırasında, hanedanın
Paris’teki kolu James Jacob Mayer Fransız ordularını, kardeşleri ise karşı
taraftaki orduları finanse etmişlerdi. Napolyon Savaşlarının ardından
Fransa’nın ödediği 120 milyon Poundluk tazminatın ödenmesinde de Rothschildlar
aracılık etmişti.


Bu “kirli” yöntemleri kullanan Rothschildlar, yüksek
faizle borç vererek çok büyük miktarda kârlar elde ettiler. Judaica’nın
bildirdiğine göre, yalnızca 1815–1828 yılları arasında Rothschild serveti
3.332.000 Franktan 118.400.000 Franka çıkıyordu. Böylece tefecilik/faiz
yöntemini kullanarak insanları sömüren Rothschild imparatorluğu doğuyordu.
Kullanılan bu yöntem, tam olarak Kur’an’da dikkat çekilen yöntem oluyordu:
Kur’an, Yahudilerin,
“Ondan (faizden)
nehyedildikleri halde faiz aldıklarını ve insanların mallarını haksız yere
yediklerini”
bildiriyordu.[2]


Bu Yahudi Bankerler; Mesih Planı’nın Yeni Uygulayıcısı Şeytan
Şövalyeleriydi!


Tüm bunların ötesinde dikkat çekici olan bir şey daha vardı:
Rothschildlar’ın elde ettikleri güç, yalnızca bir ailenin elde ettiği güç
değildi. Ailenin son derece dindar ve kindar bir geleneği vardı ve elde
ettikleri gücü de bu geleneğe, yani Yahudiliğin genel hedeflerine uygun olarak
kullanıyorlardı. The Universal Jewish Encyclopedia şöyle diyor: “Ailenin
17. yüzyıl kayıtları bazı hahamların isimlerini içermektedir. Rothschildlar’ın
yaşantılarında Yahudi kurallarına olan dikkat çekici bağlılıkları, her nesilde
bir Rothschild’ın Yahudi faaliyetlerinin organizatörü olmasını
sağlamıştır.”
Zaten hanedanın kurucusu olan Mayer Amschel,
güçlü bir “ırk bilinci”ne sahipti. Bu nedenle de, Tevrat’ın
“kızlarınızı onların oğullarına vermeyeceksiniz ve oğullarınıza ve
kendinize onların kızlarını almayacaksınız” hükmü gereği, oğullarına
“ırk-dışı evlilikler” yapmamalarını vasiyet etmişti. Bu kural,
hanedanın üyeleri tarafından titizlikle yerine getirildi. Rotshchildlar,
ya başka Rothschildlar’la, ya da Warburg, Oppenheimer gibi başka Yahudi
hanedanlarla evlenmişlerdi.


Rothschildlar’ın İbrani öğretisine bu denli bağlı olmaları
kuşkusuz çok önemliydi. Çünkü İbrani öğretisi, Yahudilere diğer uluslar ve
dinler üzerine bir egemenlik vaad ediyordu. Ve Kabalacılar da bu egemenliği
gerçekleştirmek için çalışıyor, Mesih Planı uyarınca “tarihin akışını
değiştirme”ye uğraşıyorlardı. Güç istiyorlardı. Rothschild gibi “ırk
bilinci” yüksek bir ailenin böylesine dev bir ekonomik güce ulaşması ise
kuşkusuz Mesih Planı için dev bir destek anlamına geliyordu.
Rothschildlar
dev Yahudi bankerlerin belki en ünlüleriydiler, ancak tek değildiler. Onlarla
aynı dönemde yani 19. yüzyılın başında yükselişe geçmiş olan Goldschmidt,
Oppenheimer gibi Yahudilere, yüzyılın sonlarına doğru yeni finans
imparatorlukları kuran Warburg, Schiff, Lehman, Kahn gibi yeni hanedanlar da
eklenmişti. Öyle ki, 19. yüzyılın ünlü sosyalistlerinden Bruno Bauer,
“Viyana’da sadece saygı gören Yahudi, sahip olduğu mali güç sayesinde
bütün imparatorlukların kaderini belirliyor. Alman devletlerinin en
küçüklerinde hakları olmayabilen Yahudi, Avrupa’nın kaderine karar
veriyor” diyordu. Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order: “Our
Secret Rulers” adlı kitabında, söz konusu Yahudi bankerler arasındaki
ilişkilere de değiniyor. İlk dikkat çeken, hemen hepsi Alman kökenli olan bu
Eşkenaz hanedanların, az önce de vurguladığımız gibi birbirleriyle de büyük bir
dayanışma içinde olmaları, hatta bir tür kapalı toplum oluşturmalarıdır. Çünkü
sürekli birbirleriyle alış-veriş eder, birbirlerini destekler ve birbirlerinden
kız alıp-verirler. Yahudi yazar Nathan Ausubel de bu önemli bağlantıya
değinerek,
“Yahudiler Batı Avrupa’ya kapitalizmin yerleşmesini, çok
geniş akrabalık bağları ve pazarları kontrolleri altında tutmaları sayesinde
sağladılar”
demektedir.


Böylece bu Yahudi bankerler, 20. yüzyılın başında ellerindeki
ekonomik güç ve kurdukları “ırk dayanışması” sayesinde çok büyük
politik sonuçlar elde edecek hale geldiler. Elbette dünyanın tüm büyük
sermayedarları, Yahudilerden oluşmuyordu. Ama Yahudi sermayedarların özelliği
diğer “meslektaş”larından farklı olarak politik sistemi yalnızca
“daha çok kâr” etme amacına uygun olarak değil, bir de “Siyon
idealini gerçekleştirme”
hedefine, ya da bir başka deyişle
Mesih
Planı
‘na uygun olarak yönlendirmeye çalışmalarıydı. Rothschild
hanedanı, Mesih Planı’na uygun olarak çalışan bu finansörlerin kuşkusuz en
önemlisiydi. Her şeyden önce, Rothschild hanedanı, Yahudi bankerler arasındaki
hiyerarşinin en tepesindeydi; yani Yahudi ekonomik gücünün lideriydi. Bu
nedenle de Siyasi Siyonizm akımının lideri Theodor Herzl, ilk olarak
Rothschildlar’dan destek istemeye gitmişti. Hanedan kısa süre sonra Siyasi
Siyonizmin ve Filistin’e yapılan Yahudi göçünün en önemli destekçisi haline
gelmişti. Daha sonra da Rothschildlar, İsrail’in en önemli ekonomik
dayanaklarından biri oldular. Örneğin, Rothschildlar, İsrail’in ünlü Dimona Nükleer Santrali’ni
de finanse etmişlerdi.


Ancak burada Rothschildlar’ın Siyasi Siyonizm projesine ve daha
sonra da İsrail Devleti’ne verdikleri desteği değil, daha başka
“icraat”larını konu edineceğiz. Çünkü Mesih Planı, önceki bölümlerde
de incelediğimiz gibi yalnızca Vaat edilmiş Topraklar’la sınırlı kalmıyordu.
Sonuçta umulan bir dünya egemenliği olduğu için, Plan, tüm dünyayı dönüştürmeyi
ve Mesih geldiğinde kesin olarak kurulması beklenen dünya egemenliğinin
altyapısını kurmayı amaçlıyordu. Kısacası, 20. yüzyılın başında, Yahudi önde
gelenleri -ki artık bu önde gelenlere ağırlıklı olarak Yahudi bankerler de
dâhildi- için yerine getirilmesi gereken üç büyük hedef bulunuyordu:


1- Dini otoritenin tam olarak yenilgiye uğratılması
(ki artık bu dini otorite Papa değildi, o 19. yüzyılın son çeyreğinde politik
yönden İttifak tarafından yok edilmişti. Bu dini otorite, Halife, yani
Osmanlı’ydı.)


2- Ayakta kalan monarşilerin de yıkılması.
(İttifak’ın hiçbir zaman çok güvenmediği ve “istikrarsız” bulduğu
monarşilerden zaten üç tane kalmıştı: Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı)


3- Vaad edilmiş Topraklar’ın, Yahudilerin, ya da: şimdilik, sonradan
buraları Yahudilere verecek “özel iktidarların” kontrolüne bırakılması.


Ne ilginçtir ki, I. Dünya Savaşı, tam da bu hedefleri yerine
getirmiş oluyordu… Türkiye önce bir Siyon Devleti olarak planlanıyor. Atatürk
bu oyunu bozmak isteyince zehirlenip devre dışı bırakılıyordu.


B- Rothschild’ın Desteğiyle Doğan Rockefeller Gizli Devleti!


Rockefeller’ın gerçek kimliğinin yanı sıra, bu hanedanın nasıl
ABD’nin bir numaralı ekonomik gücü haline geldiğini incelediğimizde de ilginç
bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü Rockefellerin gücü, başta Yahudi
sermayedarlar arasındaki hiyerarşinin en üstünde oturan Rothschildlar olmak
üzere, büyük Yahudi sermayedarların olağanüstü desteği ile oluşturuluyordu.
Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers (Dünya
Düzeni: Gizli Yöneticilerimiz) adlı kitabınında Rockefellerlar’ın nasıl
büyüdüğüne de değiniyor. Mullins, Rockefelerlar’ın, son iki yüzyılda
Rothschildlar’la çok yakın ilişkiler içinde olduklarını ve Rockefeller
servetinin oluşmasında Rothschildlar’ın büyük rolü olduğunu şöyle anlatıyor:
19.
yüzyılın başlarında, House of Rothschild (Rothschild tröstü) ABD’de bazı
yatırımlar yaptı ve kendisine bağlı bankalar kurdu. Rothschildlar’ın ABD’de
kurduğu bu bankaların ilki, The City Bank adını taşıyordu. 1812’de New York’ta
kurulan banka, daha sonra National City Bank adını alıyor ve elli yıl boyunca
da Moses Taylor tarafından yönetiliyordu. Taylor 1882’de geride 70 milyon Dolar
bırakarak ölüyor ve yerine oğlu Percy geçiyordu. Ertesi yıl, John D.
Rockefeller’ın kardeşi William Rockefeller bankaya yüklü bir para yatırarak
ortak oluyordu. 1891’de ise Rockefellerlar, Percy’i ikna ederek, onun yerine
banka müdürlüğüne ortakları James Stillman’ın geçmesini sağlıyordu. James
Stillman’ın da bir ‘Londra bağlantısı’ vardı; babası Don Carlos uzun yıllar
Rothschildlar’a hizmet etmiş bir dönme Yahudi oluyordu! Kısacası, Rotshchild’ın
bankası, çok kolay bir biçimde Rockefellerlar’a devrediliyordu. Mullins, bu
işlemin, “merkezin”, yani Rothschild’in bilgisi ve izni dahilinde
yapıldığını söylüyordu. Yani Rothschild, isteyerek ve bilerek ABD’deki
bankasının Rockefeller’in egemenliğine geçmesini sağlıyordu!


Mullins, Rothschildlar’ın ve Warburg hanedanının
sahip olduğu bir diğer Yahudi şirketi olan Kuhn Loeb’in, Rockefellerlar’a
verdiği büyük desteği anlatmaya devam ediyordu. Bu iki büyük finans devi,
petrol ticaretindeki rakiplerini ekarte ederek tröst haline gelmeye çalışan
gizli soydaşları Rockefeller’a büyük destek veriyordu:


“Rockefeller İmparatorluğunu kuran John D. Rockefeller, 1882
yılında ülkedeki son rakip petrol şirketini de iflas ettirerek, Amerika’nın tüm
petrol ticaretini tekeline alıyor, sahip olduğu Standart Oil Şirketi,
Rockefeller’ı Amerika’nın Beyaz Saray dışındaki en güçlü adamı yapıyordu.”

Ancak bu “yükseliş”in bir de perde arkası vardı. Gerçekte Sefarad
kökenli bir Yahudi olan Rockefeller, aslında Rothschild ve Warburg gibi
“soydaş”larının inanılmaz desteği ile bu güce ulaşıyordu…


Sonraki yıllarda, Rothschild’ın sahip olduğu The National City
Bank da, Rockefellar’a büyük bir destek sağladı. John D. Rockefeller’ın
başarısı, National City Bank of Cleveland’ın desteğini arkasına alarak petrol
işindeki rakiplerini saf dışı etmesiyle başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısında,
ülkedeki demiryolu ve deniz ulaşımının büyük bölümünü elinde bulunduran Kuhn
Loeb şirketi ise, John D. Rockefeller’ın petrol taşıma şirketine inanılmaz bir
indirim uygulayarak, onun diğer petrol şirketlerini batırmasına arka çıktı.
Kısacası, bütün Rockefeller imparatorluğunun, asıl olarak Rotschildlar
tarafından finanse edilip-desteklendiği unutulmamalıydı.[3] Yahudi
“ırkdaş”larından aldığı bu büyük destek ve kayırmaların sonucunda,
John D. Rockefeller, 1887 yılında ABD’deki tüm petrol ticaretini eline
geçirerek, “tröst” halini almıştı. Bunu engellemek için çıkarılan
“anti-tröst” kanunları da işe yaramadı ve Rockefeller İmparatorluğu,
20. yüzyıla dünyanın petrol devi olarak adım attı. Bugün de aynı durum devam
etmekte, dünya petrol ticaretinin yarısından çoğu Rockefellerlar’ın sahip
olduğu ve Standart Oil olarak bilinen beş petrol şirketince Exxon, Texaco,
Socal, Gulf ve Mobil kontrolünde bulunmaktaydı. (Diğer iki büyük petrol
şirketinden Shell/Royal Dutch, Hollandalı Yahudi finansör William Deterding’e
aittir. BP’nin hisselerinde de Yahudi finansörlerin büyük payı vardır.)


Sonuçta karşılaştığımız tablo, Rockefellerlar’ın, başta Rothschild
imparatorluğu olmak üzere, Yahudi sermayedarlar tarafından çok özenli bir biçimde
kayırılıp-desteklendiği ve ABD’nin ekonomik paylaşımında tam bir “ırk
dayanışması” yaşanmış olduğuydu. “Açık” ırkdaşları tarafından
büyütülen “gizli” Yahudi Rockefeller ailesinin CFR gibi bir kurumun
denetimini üstlenmiş olması ise, az önce belirttiğimiz gibi, gerekli kamuflajı
sağlamak ve Yahudi önde gelenlerinin ABD dış politikasındaki güdümünü daha az
hissedilir hale getirmeyi amaçlıyordu. CFR’yi yöneten hanedan, onu ilk kuranlar
gibi sürekli sinagoglarda boy gösteren bir “açık” Yahudi olsaydı,
kuşkusuz toplayacağı dikkat de çok daha fazla olurdu. Rockefeller
İmparatorluğunu kuran John D. Rockefeller, 1882 yılında ülkedeki son rakip
petrol şirketini de iflas ettirerek, Amerika’nın tüm petrol ticaretini tekeline
alıyordu. Sahip olduğu Standart Oil Şirketi, Rockefeller’ı
“Amerika’nın
Beyaz Saray dışındaki en güçlü adamı”
yapıyordu.
Ancak bu “yükseliş”in bir de perde arkası vardı: Gerçekte Sefarad
kökenli bir Yahudi olan Rockefeller, aslında Rothschild ve Warburg gibi
“soydaş”larının inanılmaz desteği ile bu güce ulaşıyordu.


Rockefellarlar’ın Gerçek Kimliği


Bütün bu bilgilerin ardından, CFR’yi kurduran Yahudi bankerlerin,
nasıl olup da kuruluşu Rockefellerlar’ın denetimine bıraktıkları, kuşkusuz
üzerinde düşünülmesi gereken bir soru olarak karşımıza çıkıyordu. Acaba bu
Yahudi bankerler, CFR üzerindeki denetimlerini kaybedip, Amerikan dış
politikasını yönlendirmek için en uygun aygıt olan kurumu, Rockefeller ailesine
mi “kaptırıyordu”? Yoksa CFR üzerindeki Yahudi kontrolü hiç sona
ermemiş, yalnızca bir şekil değişikliği mi yaşanıyordu? Bunu anlamak için
Rockefeller ailesinin kimliğini incelemek gerekiyordu. Rockefeller ailesini
incelediğimizde, resmen “Protestan” olduğu görülüyordu. Ama bu
Protestanlığın “judaizer” (Yahudici/Yahudi sempatizanı) misyonunu
bolca taşıyan bir tür olduğu açığa çıkıyordu. Çünkü Rockefellerlar, Yahudilerle
hep son derece ilgi çekici bir ilişki içinde bulunuyordu.


1878’de ünlü “judaizer” Protestan William Eugene
Blackstone,
“Kutsal Kitab’ın Yahudilerin
‘Tanrı’nın seçilmiş halkı’ olduğu şeklindeki hükmünün hala geçerli
olduğunu”
savunan
tezini ortaya attığı zaman, en büyük desteği John D. Rockefeller’dan
görüyordu… John D. Rockefeller, bunun yanı sıra, İngiliz mandası döneminde
Kudüs’te “Filistin Arkeoloji Müzesi”ni kurdurmuştu. Müze, tarih
boyunca Yahudi ulusunun gelişimini konu ediniyor, Yahudi kahramanlarının
heykellerini içeriyordu. Rockefeller’ın kurulması için iki milyon Dolar verdiği
müze, daha sonra Rockefeller Museum adıyla anılageliyordu. Rockefeller
ailesinin İsrail sempatisi Washington’da da kendini gösteriyordu. Batı
Virginia’dan Demokrat Parti Senatörü olan John D. IV (Jay) Rockefeller,
Senato’da İsrail’in en sadık dostlarından biri olarak tanınıyordu. Yalnızca
1993 yılı içinde, İsrail’i ilgilendiren altı oylamanın altısına da İsrail
lehinde oy veren Jay Rockefeller,
“İsrail
taraftarı olma yüzdesi” (% Pro-Israel) sıralamasında “%100 İsrail
yanlısı”
olarak başta geliyordu.


Fransız yazar Georges Virebeau, Mais Qui Gouverne L’Amerique “Amerika’yı
Kim Yönetiyor”
adlı kitabında David Rockefeller’ın Who’s Who in
the World’un yazdığına göre Chicago Üniversitesi’ndeyken İbrani tanrı bilimi
(teoloji) derslerini takip ettiğini not ediyordu. Tüm bu bilgiler, ortaya
ilginç bir tablo ve de önemli bir soruyu çıkarıyordu: Acaba Rockefeller ailesi,
neden Yahudilere karşı böyle ilginç bir sempatinin sahipleri oluyordu? Bu
yalnızca Amerikan Protestanlığındaki klasik “Yahudi
sempatizanlığı”nın bir devamı mıydı? Yoksa Rockefellerlar’ın, daha da
önemli bir bağlantısı mı vardı? Evet, böyle bir bağlantı vardır.
Rockefellerlar’ın Yahudilerle olan bu ilginç ilişkilerinin kökeninde,
kendilerinin de Yahudi asıllı olmaları yatıyordu. Garry Allen The Rockefeller
File adlı kitabının 19. sayfasına düştüğü dipnotta, Malcom Sten’in The
Grandees: America’s Sephardic Elite kitabından yaptığı alıntıyla bir gerçeği
ortaya koymaktadır ki, Rockefellerlar Sefarad Yahudilerindendir. Aile Arap
topraklarında yüzlerce petrol şirketini kontrol altında tutmaktayken, Nelson
Rockefeller New York’taki organize Yahudilerin en samimi dostudur. Zaten
onların desteğini almamış olsaydı, (nüfusunun %25’ini Yahudilerin oluşturduğu
kentte) dört defa üst üste vali seçilemezdi. Kısacası, Rockefellerlar,
Protestan bir görünüm altında gerçek kimliklerini koruyan bir “Yahudi
dönmesi” hanedanıydı. Dolayısıyla, CFR’nin “yöneticisi”
durumdaki Rockefellerlar, CFR’yi kurduran Yahudi bankerlerle bu tür bir
“ırk bağı” ile bağlıydı.


Bu tablodan karşımıza çıkan sonuç, CFR’nin aşamalı olarak
Rockefeller egemenliğine bırakılmasının, örgütün Yahudi-güdümlü olmaktan
çıktığı gibi bir anlam kesinlikle taşımadığıdır. Tam tersine, örgütün
“açık Yahudi” olan sermayedarlar yerine, “gizli Yahudi”
olan bir başka sermayedar tarafından yönetiliyor olması, planlı ve bilinçli bir
kamuflaj izlenimi oluşturmaktadır. Anlaşılan, CFR’nin, açıkça hepsi Yahudi olan
sermayedarlarca finanse edilmesinin dikkat ve tepki çekeceği düşünülmüş ve
örgüt, daha örtülü bir Yahudi güdümü altına alınmıştır.


Bilderberg: Gizli Dünya Devletinin Hükümeti


Küresel Baronlar’ın yönetimindeki Bilderberg’in Avusturya’da
yapılan Haziran 2015 tarihli toplantısına Türkiye’den katılan isimler arasında
CHP’li Selin Sayek Böke de yer almıştı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg
de oradaydı… Bild gazetesini yayınlayan Axel Springer şirketinin CEO’su Mathias
Döpfner de CIA’nın uzun seneler önce Almanya’da kurduğu “Atlantik
Brücke” (Atlantik Köprüsü) derneğinin elemanıydı. İsrail’e bütün
hücreleriyle bağlı Axel Springer şirketi Doğan Holding’in ortağıydı. Bilderberg,
“Dünya Gizli Hükümeti” sayılırdı. Bilderberg toplantıları üç kez
Türkiye’de yapılmıştı. 1959’da İstanbul Yeşilköy’de toplanmış, Başbakan Adnan
Menderes davet edilmesine rağmen katılmamış, 1960 darbesiyle yıkılmıştı.
1975’te İzmir Çeşme’de toplanıldı. CHP’nin iktidar-Bülent Ecevit’in Başbakan olmasına
giden taşlar döşenip hazırlandı. 2007 yılında İstanbul’da yapıldı. Hatırlayın
AKP kadrolarından ve yandaş medyadan kimler katılmıştı?


1995: Toplantıya katılan Cem Boyner
parti kurmuşlardı.


1996: Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel
ile Dışişleri Bakanı Emre Gönensay yurda döndükten, 4 gün sonra hükümet
yıkılmıştı.


1997: Gazi Erçel, 28 Şubat darbe
hükümetlerinde Merkez Bankası Başkanı yapılmıştı. Türkiye’nin batırıldığı
krizde paranın rotasını ayarlamıştı.


1998: Merhum Dışişleri bakanı İsmail Cem
(2001) parti kuracaktı.


2002: Kemal Derviş, Dünya
Bankası ve IMF’den, Ecevit Hükümeti’nde Ekonomiye IMF Valisi yapılacak, AKP de
bunların sadık takipçisi olacaktı.


Bilderberg’e 1957’de Türkiye’den ilk kez katılan İngiltere
Büyükelçiliği ve NATO Daimi Temsilcisi Mason Muharrem Nuri Birgi,
1970’lere kadar hep oradaydı, yerini 1971’de Selahattin Beyazıt
almış ve 1997’ye kadar bırakmamıştı. 1990 yılının sürprizi Mesut Yılmaz‘dı
ve şimdi koyu Erdoğan savunucularındandı. FETÖ darbesi sonrası, Erdoğan’a arka
çıkıcı konferanslar vermek üzere ABD’ye koşmuşlardı. Bilderberg’e katıldı,
sonra ANAP Başkanı ve Başbakan atandı. 1999 yılında Sedat Ergin katıldı
Hürriyet Genel Yayın yönetmeni yapıldı. 2012 katılımcısı Enis
Berberoğlu,
Hürriyet genel yayın yönetmenliğine taşındı. DYP
Genel Başkanlığı’na yükseltilen Mehmet Ağar, (2003) Bilderberg katılımcısıydı,
2007’de DP Başkanıydı.


2007 Yılı Türkiye için çok önemli bir yıldı.


Bilderberg toplantısı İstanbul’da yapılmıştı. Cumhurbaşkanlığı
seçimi, 27 Nisan e-muhtırası, Hudson darbe toplantıları da o yıl yapılması
arasındaki bağlantı sırları ve danışıklı dövüş senaryoları halâ gizemini
korumaktaydı. Ve Arzuhan Yalçındağ buradaydı. 2007-2010 yılları
arasında TÜSİAD Başkanıydı. Diğer isimler, Mehmet A. Birand (köşe
yazarı), Ümit
Boyner, Cengiz Çandar
(gazeteci), Hikmet
Çetin, Cem Duna
(Eski AB elçisi), Emre
Gönensay
‘dı. (Tansu Çiller’in beyni).


2014: CHP’nin Genel Bşk. Yard. Umut Oran,
Cengiz Çandar,
Legion d’Honneur ödüllü sosyoloğumuz Prof. Nilüfer Göle
ile beraber ABD Siberuzay Komutanı, NSA Başkanı (Büyük Kulak)
Keith Alexander, İngiliz Gizli Servis (MI6) Başkanı John Sawers oradaydı.


(2015): Derin ABD’nin mimarı Henry
Kissinger,
CHP Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek
Böke
ABD’nin DAEŞ’le Mücadele Küresel Koalisyon Özel Tem. John Allen,
Danimarka İstihbarat Servisi Direktörü, Axel Springer CEO’su Mathias
Döpfner,
gazeteci Nuray Mert Bilderberg’te buluşmuşlardı. Ve Nuray Mert
şimdi koyu Erdoğan hayranıydı!


[1] Maide Suresi,
64


[2] Nisa
Suresi, 161


[3] Ibıd
sh. 108


Nail KIZILKAN


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet