Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya : Salgın Geçici, Çölleşme Kalıcı
Koronavirüs salgını yanında çekirge istilası dikkate alındığında bölgemizin de içinde bulunduğu ülkeler için kıtlığın kapıda olduğu tahmin edilmektedir. Salgın haberlerine boğulduğumuz bu haftalar, birçok ürün için ekim-bakım ayı olup ciddi bir organizasyon, destek ve teşvik ile üreticilerin her türlü ihtiyacının karşılanması, aksaklıkların yaşanmaması gerekmektedir. En önemlisi üreticiler, tarlasını ektiği, ürününü yetiştirdiği, hayvancılığı bırakmadığı için bin pişman olmamalıdır. Bütün bu süreçte üreticinin sesini duyurmak, ihtiyaçları ve destekleri doğru belirleyip doğru adrese yönlendirmek gerekmektedir.
Türk tarımını bitirme projesinin parçası olan ekilmeyen tarlaya para ödenmesine son verilmeli, daha fazla üretim için tohum, gübre, ilaç, mazot desteğine geçilmelidir. “Üreticinin ürünü elinde kalmayacak” sözü slogandan uygulama alanına geçirilmelidir. Çünkü virüsü önleme tedbirleri çerçevesinde nice ürünler tarlada çürümeyi beklemektedir. Hayvancılıkta da benzer haykırışlar duyulmaktadır. Tek talepleri yetiştirdikleri ürünlerin makul fiyatlarla pazarlanma imkanın oluşturulması.
Tarımsal sorunlar bağlamında Türkiye’nin çölleşme süreci adım adım ilerlemektedir. Konya’dan Antalya, İsparta, Bursa’ya bereket havzasında onlarca göl kurumuş, bir o kadarı kurumak üzeredir. Tam anlamıyla çöl iklimi, çöl fırtınaları başlamıştır. Alınması gereken tedbirler konusunda yöneticiler kadar medya da gözlerini kapamıştır.
Gümüşhane’de ufacık bir göl, altında hazine olduğu iddiasıyla iki iş adamı tarafından kurutulmuş, sonra da toprakla doldurulmuştu. Kasım ayında yaşanan bu olaya medya dört elle sarılınca gölün yeniden ihyası yolunda çalışmalar başlamıştı. Demek ki medya isteyince oldu. Böyle bir gölün kurutulmasının önüne geçmek, kurutanlardan hesap sormak elbette önemlidir. Ancak bu gölün kuruması yüzünden bahçesini, ekmeğin kaybedenlerin varlığı bilinmemektedir. Halbuki Bursa’dan Konya’ya onlarca göl kururken yüzbinlerin babadan-atadan kalma bahçeleri yok olmakta, göllerde balık yok olmaktadır. Bu insanların bir şekilde geçimlerini sağlayabilecekleri başka yollara başvuracakları düşünülebilir. Ancak bütün bir bölgeyi bekleyen çölleşme kapımızı çalmış, tuz gölünden itibaren ülkemizi mekan tutmaya başlamıştır.
Göllerin kuruması, balıkların yok olması, bahçelerin hazan olmasının temelinde büyük bir yanlış bulunmaktadır. Gölleri besleyen yer altı suları sondajlarla çekilmekte, her sene azalan suya ulaşmak için kuyular beş on metre daha derinleştirilmektedir. Normal şartlarda buğday, arpa, nohut, mercimek, hayvan yemi yetiştirilmesi, mera olarak kullanılması gereken arazilerde sulu tarım yapılması için hemen her vilayette onbinlerce kuyu açıldı. Bu kuyuların bölgeyi çölleşmeye götürdüğü anlaşılınca 1990’larda yasal düzenlemelerle yeni kuyu açılması yasaklandı. Mevcut kuyuların her yıl üç-beş metre doldurularak belirli bir geçiş dönemi sonunda bütünüyle kapatılma süreci başlatıldı. Başarıyla uygulanan bu düzenleme 2004’de iptal edilerek felaketlerin yolu açıldı.
Dünyada ve ülkemizde çölleşmenin birçok örneği bulunmaktadır. “Zararın neresinden dönülürse kârdır” kuralının acilen uygulanmasına ihtiyaç vardır. Aral gölünün kuruması sadece kıyı ve sahil bölgelerindeki halkı perişan etmemiş, 300 kilometre ötede nehrin suyunu sorumsuzca kullananlara ulaşan kum fırtınaları her yeri çölleştirmeye başlamıştır. Aral gölü çevresinde yüzlerce kilometreyi bulan alanda daha önce hiç bilinmeyen hastalıklar ortaya çıkmış, mesela gırtlak kanseri dünya ortalamasının 25 katına yükselmiştir. Belirtmek gerekir ki Aral’ı ihya için bugün gösterilen gayretin yüzde biri zamanında yapılsaydı bu felaketler yaşanmayacaktı. Ülkemizde de kuruyan göller çevresinde değişik hastalıkların ortaya çıktığı bilinmektedir.
Bir tarafta üç beş kuruş daha fazla kazanmak için her yıl kuyusunu derinleştiren Ankara’da etkili kesimler, öbür tarafta ise bahçeleri yok olanlar. Halbuki bugün fazla kazandığını zannedenler dahil herkesi bekleyen felaket başlamıştır. Bu durumda iktidar ve muhalefet partileri yanında medya ve sivil toplum kuruluşlarının da işbirliği ile kamuoyunun sahipleneceği projeler derhal uygulamaya geçirilmelidir.
Kuyularla ilgili yasal düzenleme geri getirilerek tavizsiz bir şekilde uygulanmalıdır. Öncelikle yeni kuyuların açılması yasaklanmalı, mevcut kuyular tedricen doldurulmalıdır. Bu süreçte geliri azalanlar ve işsiz kalanlar için bütçe imkanları dışında uluslararası fonlar da kullanılabilir. Bugün domates yetiştirilen tarlalarda tahıl, yem bitkileri üretimi başlayınca iklim ve bölge doğal dengesini zaten bulacaktır.
Belirtmek gerekir ki Göksu barajını Konya ovasına yönlendirme benzeri projeler sadece pansuman tedbirlerdendir. Bu gibi yatırımlara harcanan kaynakların, her bölgenin kendi şartlarına uygun tarım ve hayvancılık için harcanmasının, çok daha kalıcı ve etkili sonuçları olacaktır. Çünkü son yıllarda binlerce ton sulu tarım ürünleri elde kalırken cevizden buğdaya nohuttan mercimeğe tahılı ithal etmek zorunda kalmışız. Sondajla beslenen domates tarlalarında ithal ettiğimiz ürünlerin yetiştirilmesi çok daha makul ve gereklidir.
Kasım ayı boyunca her akşam ufacık bir gölün kurutulması ve yeniden açılması haber bültenlerinin başında yer aldı. Aynı medyanın, her gün sadece milyonlarca insanın değil aynı zamanda nice cins kuşların, balıkların ve diğer canlıların hayat bölgesi olan bir kuruyan gölü haber yapması, göl havzasında yaşayan çaresiz bir aile ile röportaj yapması, bir şekilde açılmış olan kuyu sahiplerinin sebep olduğu felaketi kendilerine anlatması, yaklaşan felaketten onları da haberdar etmesi, bu yönde uzmanlarla programlar yapması, yasal düzenlemeler için ortak kamuoyu oluşturmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Aksi takdirde ülkenin çölleşmesine sessiz kalarak bir anlamda bu felakete destek verdiği anlamı ortaya çıkacaktır. Böylece Türk ve İslam coğrafyasında halkın düzeninin, geçiminin, inancının, huzurunun, refahının dejenere edilmesi yönündeki küresel projelere, bir kısım medyanın da aracı olduğu yönündeki komplo teorilerinin, aslında gerçek olduğu kanaati geçerlilik kazanacaktır.
Öncevatan, 07.04.2020
E-POSTA : alaeddinyalcinkaya@gmail.com <mailto:alaeddinyalcinkaya@gmail.com>

Yazar Alaeddin Yalçınkaya
Alaeddin Yalçınkaya, 1961’de Elazığ’da doğdu. Adapazarı Ozanlar Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 1987-1996 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. İ.Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde “Cemalettin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri” konulu teziyle 1990’da Yüksek Lisans, “Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan” başlıklı tezi ile 1995’te doktora eğitimini tamamladı. 1993-1994 yıllarında, New York Universty, Center for Middle Eastern Studies’de visiting scholor statüsüyle araştırmalarda bulundu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent, 2000 yılında doçent, 2007’de Profesör olan Yalçınkaya, 2013 yılından beri Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesidir. Yayınlanmış kitaplarından bazıları, “Yetmiş Yıllık Kriz: Sovyetler Birliği’nde Moskova – Türkler İlişkileri”, “Almatı’dan Akmola’ya Kazakistanı’ın Başkenti”, “Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları”, “Etnik Düğümlerden Küresel Kördüğüme Kafkasya’da Siyasi Gelişmeler” başlığını taşımaktadır. Yalçınkaya, Sakarya, Kocaeli, Bahçeşehir, Marmara üniversiteleri ile İstanbul, Şükrü Balcı Polis MYO’nda Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Örgütler, Diplomatik Yazışma Teknikleri, Bölgesel Dış Politika, Türk Dünyası ve Kafkasya, İnsan Hakları Hukuku gibi alanlarda lisans ve lisansüstü seviyesinde dersler vermiştir/vermektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Yalçınkaya, halen Marmara Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet