Uluslararası Sistem Neden
Suriye’yi Seçti ?




Birleşmiş
Milletler’in insani işlerden sorumlu yardımcısı Valeri Amos bu hafta sonu
Suriye’deki insani durumu görüşmek üzere Şam’da Suriyeli yetkililerle bir dizi
görüşmeler gerçekleştirdi. Son iki yıldır ülkenin yaşadığı çatışma ortamı,
ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeli, ülkedeki gıda ve
yakıt kıtlığı, BM temsilcisinin öncelikli gündemleri arasında yerini aldı.
Şam’daki temaslarının ardından kamuoyuna herhangi açıklama yapmamayı tercih
eden Amos, geçtiğimiz haftasonu Dünya Ekonomik Forumu’nun düzenlendiği Davos
kentinde, Suriye’de yaşanan acıları dindirmek için dünya güçlerinin yeterli
mücadeleyi vermediğini yeniden vurgulama ihtiyacı hissetmişti.  Amos
Davos’ta; “Suriye’deki insani durum tam anlamıyla felaket ve daha da kötüye
gidiyor. Şu anda gördüğümüz bu kötü durumun nedeni uluslararası toplumun
Suriye’deki krizi çözmek için bütünleşememeleridir.” açıklamasında
bulundu. 




Suriye’de
yaşanan insanlık dramı yakında ikinci yılını dolduracak. Milenyumun ilk 20
yılına damgasını vuran; 11 Eylül İkiz Kulelere yapılan saldırılar, Irak Savaşı
ve de Arap Baharı süreciyle belleklerden hiç silinmeyecek olan, hayatını
kaybedenlerin sayısının 60 bini geçtiği, milyonların ülkesini terk etmek
zorunda kaldığı Suriye olayları yer alacak. Yeni yüzyılın bir önsözü
mahiyetindeki bu yıllarda özellikle Suriye meselesi masaya gelince Suriye’de
olaylar başladığından beri uluslararası toplumdan, tek bireylerine kadar,
Suriye konusunda üzerinde yazılıp çizilmemiş, konuşulmamış, çözümler üzerinde
pazarlıklar- politikalar üretilmemiş bir an bile geçirilmediği görülüyor. Fakat
günün sonunda ortaya çıkan tablo tam da Amos’un kişiliği ve kurumsal
pozisyonunda bütünleşiyor; “bir tarafta insani dram, diğer tarafta uluslararası
toplumu temsilen Birleşmiş Milletler’in kurumsal kimliği”




Amos’un
Suriye’de insani kıyıma BM temsilcisi sıfatıyla çözüm bulmaya çalışırken,
uluslararası sistemin son derece siyasi kutuplaşmaya neden olmuş böyle bir
meseleden insanlık adına olumlu sonuçlar çıkarmak çok kolay olmasa gerek. Zira
Arap Baharı’nı yaşadığımız son 2,5 yıldan beridir, neredeyse tüm sistemler
kendilerine ait tarihsel politikalarını yeniden gözden geçirip revize etmeye çalışıyorlar.
Özellikle Suriye söz konusu olduğunda ise kendi devlet aygıtlarını neredeyse
kendileri teste tabi tutarcasına, kurumlarını yeni koşullara göre yeniden
yapılandırabiliyorlar. Fakat günün sonunda olan yine binlerce masum sivillere
oluyor. 




Sürecin
Suriye’de bu kadar acımasızca ve kanlı geçmesindeki başlıca nedenlerden biri de
Arap Baharı’na hazırlıksız yakalanan uluslararası toplumun karar vermede son
derece aceleci olmasıydı. Irak Savaşı sonrası neredeyse tüm tarafların Arap
coğrafyasına dönük politikalarını bir an önce hayata geçirmek istemelerinin en
zirve noktasında Arap isyanlarının petrol zengini Libya’ya sıçramasıyla,
taraflar ellerinden büyük bir fırsatın kaçmakta olabileceğini hissettiler.
Fakat bu durum ABD haricindeki tüm diğer taraflar nezdinde üretilmiş herhangi
somut politika olmadığı bir döneme denk gelmişti. 11 Eylül Saldırılarının hemen
ardından “küresel terörizm ile savaş” ilan etmesi ABD’nin uluslararası toplum
nezdinde Irak’ı İşgal etmesinin hukuki zeminini oluşturabilecek malzemeler
barındırırken, ABD’nin geniş bir coğrafyayı kapsayan bir Ortadoğu Politikası
üretmesine ve orada kalabilmesine olanak sağlıyordu.




Irak
Savaşı’yla birlikte uluslararası toplumun üretebileceği, üzerinde uzlaşı
sağlayabileceği yegâne ortak, “küresel düşman” terörizmin Irak odağında
işlerlik kazanması, 2008 Dünya Ekonomik Krizi’ne kadar sistem unsurları
tarafından kabul edilebilir araçlar sunmaktaydı. Fakat ekonomik krizin neden
olduğu tavsamalarla birlikte küresel güç merkezlerinin kendi politik havzalarını
genişletme iradeleri, Ortadoğu’ya dönük tüm büyük politikaları birer spesifik
araçlar haline getiriverdi. Örneğin, Irak’ta diktatör bir rejimin olması ve
El-Kaide Terörü ABD ulusal güvenliği için topyekün bir politika hedefiyken,
ekonomik krizden sonra bunlar ancak ABD’nin ilgili kurumlarının ilgisi
dâhilindeki gündemlere kayıverdi. Her ne kadar 11 Eylül saldırılarından sonra
ABD’nin bir terör tanımı yapabiliyor olmasına rağmen aslında uluslararası
sistem tarafından üzerinde mutabakat sağlanmış mutlak bir tanımlama
bulunmamaktadır. Suriye’de yaşananların temelinde de Irak Savaşı’nda çerçevesi
belirlenmiş bir terör tanımlaması olmasına karşın, Suriye özelinde Ortadoğu
coğrafyasına dönük herhangi somut politikasının olmamasından, var olan
politikaların da sadece dış politika araçları ve kurumları üzerinden
yürütülmeye çalışılmasından kaynaklandığı söylenebilir.




Suriye’de
Terörizmi Kim Tanımlıyor?




Politik
çerçeveden uzak olarak terörizm uluslararası hukuk doktrini çerçevesinde ele
alınmış ve temelde iki farklı görüş ortaya çıkmıştır.  Buna göre birinci
hakim görüş, uluslararası toplum terörizmi tam olarak tanımlayamamaktadır. Bu
nedenle bu durum terörizmle mücadelenin en önemli handikapı olarak ortaya
çıkmaktadır. Üzerinde uzlaşıya varılamamış bir terörizm tanımında; hangi
eylemlerin terörist eylem olarak nitelendiği, bu eylemlerin nasıl önleneceği
konusunda karşılaşılacak sorunların ancak meselenin en temelde uluslararası
toplumun üzerinde mutabık kalacakları ortak bir terörizm tanımı yapılmasından geçtiği
savunulmaktadır. Irak, Libya ve Suriye gibi devletlerde terörist eylem olarak
nitelenen faaliyetler ile halkların bağımsızlık için verdikleri meşru
mücadelenin arasındaki ayrımı ortaya konulabilmesi için uluslararası toplum
tarafından sağlıklı bir terörizm tanımlaması yapılması gerektiği
savunulmaktadır. (1)




Böyle
bir tanımlamanın yapılmasının gerekmediğini savunan ikinci görüşte ise;
pratikte böyle bir tanımın yapılmasının mümkün olmadığını ileri sürmektedirler.
Terörizmin tanımlamasının imkansızlığını ortaya koyanlar bu soruna karşın, bir
tanımlama yapmaktan ziyade terör oluşturan suça yoğunlaşmanın daha sağlıklı
olduğu görüşünü savunmaktadırlar. 




Başta
Suriye olmak üzere çoğu Ortadoğu ülkesine dönük, her iki terörizm tanımındaki
farklı iki görüş, Arap ayaklanmalarının yaşandığı bölgelerin bir an evvel
istikrara kavuşması adına, ikinci görüşün daha genel geçer bir yaklaşım olması
gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Suriye’de uluslararası hukukun alanına
giren kavramsal çerçevede, uluslararası toplum; kendi kaderini tayin, iç savaş,
direniş, devrim, ayaklanma gibi tanımlamalar üzerinde mutabakat aramak yerine,
terörizm amaçlarıyla, varacağı noktayla değil, spesifik olarak eylemin bizzat
kendisiyle tanımlanmalıdır. 




Suriye
ve Libya başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinin çoğunda bireysel şiddet
eylemleri, şahsi çıkar ve kazanç eylemleri terör olarak nitelendirilirken, Batı
karşıtlığı, anti-Emperyalizm, sömürgecilik karşıtlığının şiddete dönüşmesi,
çoğu zaman meşru müdaafa hakkı ya da en ileri şekilde ideolojik politik bir
eylem olarak nitelendirilmiştir. 




Anti-Emperyalizm
veya sömürge karşıtlığının şiddete dönüşmesinin, silaha başvurulmasının
tanımlanması, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne ek protokolde şu  şekilde
yer almış, “Yabancı işgaline ve ırkçı rejimlere karşı mücadele eden halkların
silahlı çatışmaları” kapsamında değerlendirme yapılmıştır. Bu değerlendirme
grupların mücadelesinin tıpkı uluslararası çatışmada yer aldığı şekliyle ilgiye
mazhar bir durum arz edebileceği kabul edilmiştir. (2)




Cenevre
sözleşmesi ve ek protokollere göre bu tür silahlı çatışmaların tıpkı
uluslararası silahlı çatışma şeklinde görüldüğü açıktır. Ancak özellikle
NATO’ya üye devletlerin çoğunun, halkların mücadelelerinde açıkça silahlı
mücadele edebilecekleri öngörüldüğü durumlarda, olumsuz yönde karar
bildirmeleri veya tarafsız kalmaları bu konuda uluslararası toplumda genel
kabul gören bir tanımlamanın oluşmadığı anlaşılmaktadır.

Sonuç Yerine:




11 Eylül Saldırılarından beridir uluslar arası toplum ve sistemler sürekli
kendini yenileme ve kaybettikleri açıklarını kapatma gayreti içerisine girmiş
bulunuyor. Irak Savaş’ının ardından Ortadoğu’ya yönelik politikaların gerisinde
kalmak istemeyen tüm taraflar, öngörülmeyen Arap ayaklanmalarıyla karşılaşınca
olabildiğince aceleci davranmak durumunda kalmışlardır. Tunus-Mısır-Libya’da
Arap ayaklanmalarının netice alması, Suriye özelinde de benzer beklentilerin
doğmasına neden olmuştur. Fakat uluslar arası toplumun 11 Eylül saldırılarının
ardından Ortadoğu’ya yönelik “terörle savaştan” başka geliştiremediği
politikaları, Suriye’de karşılık bulmamış ve uluslar arası toplumda bu durumu
fırsata dönüştürmek istemesiyle kendilerini yeniden yapılandırma imkanlarını
kovalamışlardır. Bu durum Suriye üzerinde eksenleri ikiye bölmüştür. Bir
tarafta Suriye’deki rejimi meşru devlet yönetimi olarak kabul edenler ile,
diğer tarafta Suriye’deki Muhalifleri bağımsızlık savaşçısı olarak görüp,
Suriye rejimini kendi halkına karşı terör üreten bir yönetim olarak kabul
etmişlerdir. Haliyle bu durum Türkiye’nin Suriye ile olan ilişkilerinde ikili
bir mesele olmaktan öte, uluslar arası toplumun bir sorunu haline karşılık
gelmektedir. Türkiye ise başından beri Suriye halkının yanında yer alarak derin
misyonunu icra etmeyi sürdürmektedir.