Fabián Escalante 36 yıl boyunca devrimin önderlerini korumakla görev
yapmış, Küba istihbaratının 1 numaralı ismi. Celil Denktaş, Havana’da soL için
etraflı bir söyleşi gerçekleştirdi kendisiyle. Hayatını Küba sosyalizmini
korumaya adamış bu önemli ismin anlattıkları, sayısız derslerle dolu.
Denktaş’ın söyleşisi dönüp dönüp bakılacak, arşivlik bir nitelik taşıyor:
Örgütlü bir halkın neleri başarabileceğine dair sayısız örnek taşıması ve
Küba’yı daha iyi anlamak adına.


Küba
Devrimi’nin pek bilinmeyen yanlarından biri de, bin dereden su getirilip
üzerinin örtülmeye çalışıldığı fakat devrimci kadroların kılı kırk yaran
araştırmaları, inatla peşine düşmeleri sayesinde bir bir ortaya çıkartılan çoğu
mide bulandıran, kimi de tüyleri diken diken eden, “Artık bu kadarı da olmaz!”
diye isyan ettiren ABD tekellerinin mafya destekli gizli servis komplolarıdır.
Bunların çok büyük bir bölümü, devrimi durduracağı “tespiti”yle doğrudan
devrimin lider kadrosuna ve Fidel Castro’nun şahsına yönelik suikast
girişimleridir.


Bu savaş aynı
zamanda da emperyalizmin, devrimi, halk hareketlerini kavrayabilmekten ne denli
uzak olduğunu gösteriyor. Elbette ki emperyalizmin bu zaafı sosyalistlerin
elindeki en önemli koz, devrimcilerin haklılıklarına güç veren ayrı bir
gerçeklik. Kişilerin kutsallaştırılması, örgütlülüğün küçümsenmesi, kitlelerin
taleplerinin, hak mücadelelerinin küçümsenmesi nesnel olarak devrimin önünü
açıyor, halk tarafından sahiplenilmesinin temelini oluşturuyor.


Fabián
Escalante’nin eşsiz deneyiminden çıkardığı en önemli sonuç, halk kitlelerinin
desteğini görebilmek, bunu devrime çevirebilmek. “Başlangıçta ne bir deneyimimiz
vardı ne de düşmanın üstün teknik donanımıyla baş edecek silahlarımız. Halkın
bize 24 saat verdiği destek olmasaydı bu saldırılarla baş edemezdik” diyor
Escalante. Ne kadar öğretici!


Mart ayı
başında Türkçe çevirisi de çıkan “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 yolu:
Executive Action” adlı kitabın yazarı Fabián Escalante’yle Havana’da
görüşüyoruz. Görüşmemize, Latin Amerika’nın önemli yayın organlarından,
“Resumen” dergisinin Küba editörü Javier Salado Villacin tercümanlık yapıyor.
Javier, görüşmenin sonunda aktardığımız anekdotu da anlatarak yazar hakkında
bilgilenmemize katkı sağlıyor.


Fabián
Escalante Font, son derece mütevazı bir kişi. Devrim önderlerinin yaşamlarından
sorumlu olmak gibi bir yükü 36 yıl omuzlarında taşıyan sanki o değilmişçesine
anlatıyor yaşadıklarını. Elbette her devrimcinin üstlendiği görevin türüne özgü
farklı derecelerde sorumlulukları vardı, vardır. Devrim, bu sorumlulukların bir
arada, örgütlü ve koordineli yürütülmesinin bir sonucudur. Ancak Fabián’nınki
diğer tüm sorumlulukların sanki bir kat üzerinde gibi. Çünkü, yukarıda da
belirtildiği gibi aslında, doğrudan Devrim’in korunmasından sorumlusunuz.
Önderlerin yaşamları her ne denli kritik, kilit öneme sahip olsa da, sonuçta
düşmanın hedefinde kişiler değil, Devrim’in kendisi yer alıyor.


Fabián
Escalante, sosyalist devrimin insan yaşamına kattığı sağlık ve özgüvenin adeta
somut bir simgesi; 76 yaşına rağmen oldukça dinç. Sanki Kübalıların tüm ortak
özelliklerini şahsında toplamış; uzun boyu dışında. Konuşmasını ince esprilerle
süslemeyi hiç ihmal etmiyor. Kendinden son derece emin, sakin bir ses tonuyla
konuşuyor. Hafızasıysa benim diyen gençlere taş çıkartacak denli berrak. O
konuştukça Küba Devrimi’nin Küba halkınca nasıl benimsendiği, ne şekilde
yükseldiği, bugüne nasıl geldiği daha iyi anlaşılıyor. “Fidel Castro’yu
Öldürmenin 634 Yolu”na ışıl ışıl yansıyan Devrim’in sağlam temeli, bir kez de
bu büyük “eser”in neferlerinden birinin ağzından pekişiyor:


– Kitabınızda,
1940’da Havana’da doğmuş olduğunuz yazılı. Bundan sonra 20 yıllık bir boşluk
var; yani, gizli göreve atanmanıza kadarki yaşamınızdan hiç söz edilmemiş. Bize
yaşamınızın ilk yıllarından bahseder misiniz?


Ben, komünist
bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailenin büyükleri, dedelerim,
İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşmış kişilerdir. Bu nedenle de bütün
çocukluğum, bu mücadelerle, savaşlarla, ülke tarihiyle ilgili konuşmalara,
tartışmalara tanık olmakla geçti diyebilirim. Çünkü atalarım hem sömürgeciliğe
ve aynı zamanda da sonraki yıllarda kapitalizmin ortaya çıkarttığı faşist
diktatörlüklere karşı fiilen savaşanların arasında yer alan kişilerdi. 1953’te,
ortaokula başladığım yıllarda, bu okullarda örgütlenmiş olan bir terörist, yani
öyle denmekteydi, bir gençlik grubuna katılmıştım. Altı ay kadar onlarla
birlikte oldum. Daha sonra da, Sosyalist Parti’nin gençlik örgütü olan, Genç
Sosyalistler’e üye oldum.


– Bu
terörist(!) grubun adını hatırlayabiliyor musunuz?


Evet, “Triple
A (Asociasión Armada Autentica)”; o kadar önemli bir örgüt değildi aslında.
Anarşist bir gruptu. Ancak kendilerini terör eylemleriyle ifade etme yolunu
seçmişlerdi.


– Kitabınızda
da adı geçiyor böyle bir grubun, karşıdevrimci gruplar arasında…?


Hayır, hayır.
Bu, o örgüt değil. Kitapta bahsedilen merkezi Arjantin’de olan, profesyonel
katillerden oluşan faşist bir grup. Benim dediğim o değil. Bahsettiğim o
yıllarda Küba’daki, Otantik Parti’nin (Partido Revolucionario
Cubano-Auténtico)[1] uzantısı olan bir gençlik grubu, Otantik Silahlı Birliği.
Küba tarihindeki enteresan örgütlerden biridir. Küba Devrimi’ne katılan pek çok
devrimci önder o sıralarda bu partinin, aynı zamanda da bu gençlik grubunun
üyesiydi. Bunlardan biri örneğin, Raúl Roa’dır[2].


– Yeniden
çocukluk yıllarınıza dönelim. Anne ve babanız komünistti ve siz de evde sıkça
onların kendi aralarındaki siyasi konuşmalara tanık olmaktaydınız. 13 yaşında
da siyasi mücadeleye katıldınız. Buna nasıl karar verdiniz? O yıllarda marksist
klasikleri okumaya başlamış mıydınız? Sizi bu karara iten ne oldu?


O yaştaki bir
çocuk ne kadar anlarsa… Tabii asıl 1953 yılı; Kübalı her sosyalist
devrimcinin olduğu gibi benim yaşamımda da, Moncada Kışlası Olayı dolayısıyla
önemli bir dönüm noktası. Ama 1953’ün sonuna kadar o anarşist grubun bir
parçasıydım; bir bakıma orada piştim diyebilirim. Sonra da genç sosyalistlere,
Sosyalist Parti’nin gençlik örgütü olan gruba katıldığımda siyasi bilincim
gelişmeye başladı…


-
Yanılmıyorsam bu parti, Komünist Parti’nin kapatılmasından sonra yerine
kurulmuş olan parti; yani, Küba Komünist Partisi’nin devamı…


Evet. Komünist
Parti 1952’de kapatılıp yasaklandıktan sonra komünistler bu partiyi kurdu. Tam
adı, Popüler Sosyalist Parti (Partido Socialista Popular-PSP). Genç
Sosyalistler, bu partinin gençlik kollarına verilen addı.


– Anne ve baba
komünist olmanın dışında ne işle uğraşıyorlardı? Aile, geçimini nasıl
sağlıyordu?


Babam tam gün,
komünist parti, daha sonra da PSP’nin militanıydı. Partinin
sekreterlerindendi[3]. Annemse hemşire olarak çalışmaktaydı; tabii siyasi
mücadelenin yanı sıra.


– Peki kaç
kardeşiniz var?


Bir erkek
kardeşim var. Benden bir yaş genç.


– Parti
örgütlenmesi altında ne tür eylemlerde görev alıyordunuz?


O sıralarda
Parti’nin bütün eylemlerine katılmaktaydık. Örneğin önemli bir eylemimiz
1955’teki, Toprak Sahipleri Birliği’nin (Asociación de Hacendados y Colonos de
Cuba) Havana’daki merkez binası baskınıdır. Bu eylemler sırasında, yani 1959’a
kadar dört kez yakalanıp hapsedildim.


– Yani, 15
yaşındayken hapishaneyle tanıştınız.


Evet. Son
tutuklanmam, 29 Aralık 1958’deydi. İki gün sonra da devrim oldu ve serbest
kaldım.


– Gerilla
savaşı ayları boyunca hep hapiste miydiniz?


Evet. Hemen,
hemen.


– Politika
dışında başka şeylerle de meşgul oluyor muydunuz? Örneğin, güzel sanatlar,
müzik gibi?


Sanat değil
ama tıbba karşı ilgim vardı. Doktor olmak istiyordum. Ancak tabii çok önemli
bir engelim vardı, çünkü tam üç kez okuduğum okullardan atıldım; komünist
olarak çabucak adım çıkıyordu çünkü. Bu yüzden de ortaokulu bir türlü
tamamlayamadım. Öğrenciler arasında yaptığım ajitasyon çalışmaları beni ele
veriyordu. Son atılmam 1957’dedir. Artık adım iyice ortaya çıkmıştı. O yıl da,
yeraltına geçtim zaten.


– Böylelikle
okuma olanağı da zaten ortadan kalkmış oluyor…


Evet. Ancak
devrimin başarısından sonra, 1959’da ortaokula devam etme olanağım oldu. Zaten
bir yılım kalmıştı. Onu da o zaman, Yamari’de tamamladım. Ancak yine devamını
getiremedim çünkü bu sefer de, Küba Gizli Servisi’ndeki görevim başladı,
1960’ta. Ta, 1972’de üniversite eğitimine devam olanağı doğdu. Hukuk okumayı seçtim.
Tabii bir yandan da gizli servisteki görevim devam etmekteydi. Sonunda, avukat
olarak üniversiteyi bitirdim.


– Yani şu anda
diplomalı bir avukatsınız…


Yani onun gibi
birşey. Çünkü diplomamı aldıktan sonra hiç avukatlık yapmadım. Gizli servisten
emekli olduktan sonra da… Ama hukuk diplomam var işte.


– Çok güzel.
Peki evlenmeye zaman bulabildiniz mi bari?


A, evet!
Evliliğimin çok özel bir yanı bile var: Ben, 55 yıl aynı eşle birlikte yaşamını
sürdürmeyi beceren ender Kübalılardan biriyim. Tabii eşim de öyle. İki de
çocuğum var. İki erkek çocuk. Şu anda biri 53, diğeri de 50 yaşında. Onlar da
hukuk okudular ve avukat oldular. Fakat yine onlar da benim gibi avukatlık
yapmıyorlarlar. Her ikisi de farklı devlet kurumlarında memur olarak
çalışmaktalar. Şu anda ikisi de yönetici konumunda.


– Devrimin
getirdiği eğitim olanakları sayesinde yetiştiler…


Evet. Tabii
ki.


10 AYDA 8770
CİVARI SALDIRI


– Önce tıpla
ilgileniyor, sonra hukuk okuyorsunuz. Daha sonra da kitap yazmaya karar
veriyorsunuz. Nasıl oldu bu? Edebiyata, yazmaya ilgi duymadığınız halde?


Bakın bu ilgi
değil, bir “kendiliğinden görev” diyelim. Yazmaya emekli olduktan sonra
başladım. Küba tarihinin, Küba Devrimi Tarihi’nin bu dönemi, 1960’lar 1970’ler
gelecek kuşaklara aktarılmalıydı, unutulup gitmesine izin verilemezdi. Bugünkü
gençliğin önemli bir bölümü, bırakın gençliği, yaşlı nüfusun da oldukça ciddi
bir bölümü, örneğin “Domuzlar Körfezi Saldırısı” konusunda ne biliyor? Ki bu
olay, yakın tarihimizde ülkemize karşı girişilen en önemli açık askeri işgal
saldırısıdır. Bu açık işgal girişiminin yanı sıra emperyalizm 1960’tan
başlayarak ülkemize karşı müthiş bir gizli savaş yürüttü. Terörist saldırılar,
sabotajlar, suikastlar… Düşmanın düzenlediği bir sürü saldırı… Ben
kitaplarımda bunları yazıyorum. Örneğin, Ekim 1962’deki “Füze Krizi!”; Bırakın
Küba’yı, dünyada kaç kişi hatırlıyor? Hatırlayanlar ne kadarını biliyor bu
krizin? Bilenler olayı yalnızca, Küba’nın çağrısı üzerine Sovyetlerin ABD’ye
saldırmak üzere Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirmiş olduğuyla sınırlı
sanıyorlar. Bu, elbette ki gerçeğin basitleştirilmesi, tahrif edilmesinden
başka birşey değil. CIA’nın, ABD Hükümeti’nin onayıyla 1962’nin yalnızca ilk on
ayında Küba’ya karşı, 8 bin 770’ten fazla terörist saldırı gerçekleştirmiş olduğundan
kimsenin haberi yok.


– “Sekiz bin
yediyüz”den fazla?


Evet, aynen
öyle. Hiç abartmasız. Kaç kişinin bundan haberi var bugün? Dolayısıyla bunları
bilmeden Küba’nın neden Sovyet füzelerini topraklarına kabul ettiğini anlamak
tabii ki olanaksız. Bununla ilgili ayrı bir kitap yazdım: Operasyon Mangoose.
Sizin Türkçeye çevirmiş olduğunuz, “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu” adlı
kitabımda da bahsi geçiyor, biliyorsunuz. Bu ad, ABD tarafından füzelere karşı
girişilen operasyona CIA’nın taktığı ad. Yalnızca eylemleri değil propagandayı
da içeriyor. Bir diğer örnek de hemen hemen herkesin bildiği, ABD Başkan’ı
Kennedy’nin 1963’te bir suikasta kurban gitmesi olayı. Ancak yine hiç kimsenin
bilmediği, 1963’ün ABD tarafından Küba’ya girişilmiş olan terörist saldırıların
zirve yaptığı bir yıl oluşu. Yine 1970’li yıllar ABD’nin bütün dünya yüzeyinde,
“WAVE” kod adını verdikleri saldırıların süreklilik kazandığı yıllar. Bu
saldırılar sırasında çeşitli ülkelerde görevli Küba devleti temsilcileri ve
Kübalı olan herkes, her şey hedef alınmıştı. 300’den fazla saldırı yapıldı bu
yıllar boyunca. Bunların içerisinde en trajik olanı, sizin de bildiğiniz gibi,
Küba Havayolları’na ait bir sivil yolcu uçağının 1976’da düşürülmesi eylemidir.
Bagajına yerleştirilen bomba marifetiyle uçuş sırasında infilak ettirildi, tüm
yolcu ve mürettabatıyla birlikte Atlantik Okyanusu’na gömüldü. Bu yılların
iğrenç bir diğer saldırısı da, bu yıllar boyunca Küba’ya karşı yürütülmüş olan,
“biyolojik savaş”tır. Bundan da kimsenin haberi yok bugün. Bu saldırıda Küba,
kasaplık hayvan varlığının tamamını, yüzde 100’ünü kaybetmiştir. Ayrıca, şeker
kamışı tarlaları, kahve üretiminin hemen hemen tamamı, tarım ürünlerinin
tamamına yakını, kırsal nüfusun önemli bir bölümü yani insanlar, çiftçiler bu
biyolojik saldırıdan etkilendi. Binden fazla çocuğun zehirlenerek ölümüne neden
oldu. Şimdi bunları kim hatırlıyor?


Hem
1970’lerde, hem de 1980’lerde, bu kez de, “ideolojik savaş” zirve yaptı. Radyo,
televizyon, uçaklardan atılan propaganda broşürleri, hatta Küba çevresindeki
deniz akıntılarına salıverilen içerisinde propaganda ambalajlarıyla paketlenmiş
cikletler bulunan plastik oyuncaklar şeklinde. Ki bunlar sahile, plajlara vuran
sanki denizin sürükleyip getirdiği eşyalar izlenimi veriyordu… Bununla ilgili
Küba çevresindeki akıntılarla ilgili ciddi ciddi uzun, detaylı çalışmalar
yaptıklarını biliyoruz… Yine aynı yıllarda, Kanada’daki ve Portekiz’deki Küba
büyükelçilikleri bombalandı. Bunları da kimse hatırlamaz. Fidel’e karşı
girişilen yüzlerce suikastın kaçını, kaç kişi biliyor? 1959’dan önce başlayıp
2000 yılına kadarki dönemde neredeyse her dakika Fidel’e karşı bir saldırı
örgütlenmiştir, yalnız ve yalnızca Fidel’i öldürmeyi hedefleyen. Aynı zamanda
da Fidel’in moralini bozmaya, onu toplum karşısında pasifleştirmeye yönelik
komplolar da düşünmüşlerdi.


İşin bir de
ticari savaş boyutu var. ABD’de 1962 yılında, “Global Ticari Detektiflik” adı
altında özel bir büro kuruldu. Bu büronun tek görevi Küba’yla ticari ilişki
kuran devletleri, şirketleri, kişileri tespit ederek izlemekti. Elbette bu
arada Küba’dan yapılmakta olan ihracatı sabote etmeyi de ihmal etmiyorlardı.
Bunlar gerçekten oldukça ilginç ve ilginç olduğu kadar da, kimi dehşet verici
önemli tarihi olaylardır. Çoğundan hiç kimsenin haberi olmamıştır; bugünse hiç
kimse hiçbir şey hatırlamıyor.


BUGÜN DEĞİŞEN
SALDIRININ BİÇİMİ


– Evet ama
artık durum değişiyor…


Değişiyor
kuşkusuz. Zaten ABD Başkanı Obama da aynı şeyi söyledi, “Yöntemlerimizi değiştireceğiz”
dedi, fakat “Nihai amacımızda bir değişiklik yok!” diye de ilave etti.
Anlayacağınız saldırganlık politikasında bir değişiklik yok. Bize demokrasi
getirmekte ısrarlılar. Şunu unutmayalım: ABD’nin bu politikası binlerce
Kübalının hayatını tehdit etmeye devam edecek. İster doğrudan olsun, isterse
dolaylı. İşte bu politik “istikrar” konusunda bugün pek bir kimsenin fikri
olmadığı için, geçmişte aynı politikanın bize nelere mal olduğunu yazmaya karar
verdim… Bugün değişen yalnızca saldırının biçimidir.


– Öyleyse siz
henüz emekli olmamışsınız…


Öyle de
diyebilirsiniz. Çünkü emeklilik göreli birşey. Eh, yazmak işi de bir görev,
gönüllü bir görev tabii ki, başka bir çalışma.


– Peki resmi
emekliliğiniz hangi tarihteydi?


1996 yılında.


– Bu
sabotajları, saldırıları bu tarihten sonra yazmaya karar verdiniz yani?


Hayır. Emekli
olduktan sonra bir süre başka bir işte çalıştım. Kitapları daha sonra
planlamaya başladım.


– Peki, gizli
serviste çalışmayı nasıl seçtiniz? Özel bir nedeni var mıydı?


Hayır. Bu benim
seçimim değil. Yani böyle bir görev daha önce hiç aklımdan geçmemişti. İlgi
falan duyduğum da yoktu…


– Yani sizi
seçip buraya oturttular, onu mu demek istiyorsunuz?


Aynen öyle
oldu. O zaman devrim günlerindeyiz. Size ne görev verilirse onu yapmak durumundaydınız.
Elbette ki genç insanlar olarak birçok yaşıtımın, benim, kendi ideallerimiz,
projelerimiz vardı o zaman. Ama öte tarafta da bizim kişisel hayallerimizin
ötesinde bir an önce yapılması gereken bir yığın iş de devrimcileri
beklemekteydi. Anlayacağınız pek fazla seçenek yoktu önümüzde…


– Peki sizin
gönlünüzden ne geçmekteydi o sırada?


Aslında pek
hayal kurma lüksümüz de yoktu o sıralarda. Zaten devrimci gençlik olarak o güne
kadarki tek derdimiz faşist diktatörlüğün bir an önce yıkılmasıydı. Varımızla
yoğumuzla buna odaklanmıştık. Tabii o mücadele yıllarında ustalaştığımız tek
konu da yeraltı örgütlenmesinin olmazsa olmazı, gizli çalışma becerilerinin
geliştirilmesiydi. Başka hayaller kuracak durumda değildik anlayacağınız…
Devrim sonrasında da bu karşı-istihbarat işine hazırlanacak zamanı zar zor
bulduk. Ben, bu işin sistemli bir biçimde yapılması konusunda eğitim almak
üzere Sovyetlere gönderilen ilk grup arasındaydım. 1961 yılında gittik; 18 genç
insan…


– Yalnızca 18
kişi mi?


Evet. Çok zor günlerdi
ve bir an önce pek çok konuda organize olunması gerekmekteydi. Elde ne varsa…
Her allahın günü yeni bir şeyle karşılaşıyorduk. Karşıdevrimciler derhal
saldırılara, sabotajlara başlamışlardı. Örneğin bir gün, CIA destekli karşı
devrimcilerin Havana’nın farklı yerlerine 100 civarında patlayıcı
yerleştirmekte oldukları haberi geldi. Anlayacağınız başımızı kaşıyacak
zamanımız yoktu. Öte yandan da bu tür çalışmalarla ilgili ne bir hazırlığımız
ne de eğitimimiz vardı. Yani, karşı-istihbarat konusunda tamamen tecrübesizdik.
Bu profesyonel saldırılarla nasıl baş edeceğimizi bilemiyorduk. Neyse ki, Küba
halkı devrime büyük destek verdi ve saldırıların büyük bir çoğunluğunu halkın
uyanıklığı, işbirliği sayesinde henüz planlama aşamasındayken savuşturduk. Küba
halkının neredeyse yüzde 100’ü bize destek verdi. Zaten bu desteği alamasaydık
ne gizli servis olurdu ne de Küba Devrimi…


– Bu oldukça
nazik günlerde bir de gizli servis eğitimi için Sovyetler’e gönderildiniz; Ne
kadar sürdü bu eğitim?


Altı ay.


– Yalnızca
altı ay mı? Bu iş için üniversiteye gönderiyorlar başka yerlerde… Yalnızca
altı ay yeterli oldu mu peki? Bir de, dil sorunu yaşamadınız mı eğitim
sırasında? Eğitim İspanyolca mı verildi?


Başka türlü
olamazdı ki, yani süre olarak. Buna göre programlanmış özel bir uzmanlık
okulunda eğitim aldık. Neyse ki eğitim İspanyolca verildi. Öğretmenlerin
bazıları İspanyolca biliyorlardı. Bilmeyenler için de tercümanlar devreye
giriyordu. Zaten o yıllarda Sovyetler de hemen hemen her alanda oldukça
üstündü. Pek sıkıntı çekmedik anlayacağınız. O aylarda pek çok olağanüstü
insanla tanıştım orada. Örneğin, siz de tanırsınız, eğitmenler arasında, Kim
Philby[4] de vardı; yaşlı bir İngiliz centilmeni…


– Çok ilginç.
Bu işler için bildiğim kadarıyla özel yeteneği olan insanlar seçilir. Rasgele
herkes beceremez bu işleri. Herhalde parti bu görevi vereceği kişileri özel bir
dikkatle seçmiştir…


(Hiç tepki
vermiyor)…


– Evet tabii
ki öyledir. Başka türlüsü olamaz. Peki bu görevlendirmeler doğrudan, “26 Temmuz
Hareketi”nin mi inisiyatifindeydi?


Evet. Yani
hemen hemen öyle sayılır çünkü Devrim’in ilk yıllarında üçlü devrimci bir
koalisyon vardı[5]. Küba gizli servisini oluşturan gençler de bu üç devrimci
örgütten gelen kişilerdi. “26 Temmuz Hareketi” bunların içindeki en güçlü
örgütlenmeydi.


– Ama siz hâlâ
Sosyalist Parti üyesiydiniz; yani, komünist partinin görevlendirdiği bir üye.


Evet. Ama
zaten üçlü koalisyon bir süre sonra, 1965’te, tek bir örgüte, Küba Komünist
Partisi’ne dönüştü.


– Peki bu
birleşmeden önce örgütler arasında sorunlar, sürtüşmeler oluyor muydu?


Evet oluyordu
haliyle. Ama bunlar sürekli düşman tehdidi karşısında önemsiz kalıyordu. O
günlerin acil sorunu, karşı-devrimle nasıl mücadele edileceği, Devrim’in nasıl
korunacağı sorunuydu. “Emperyalizmin 50 Yıllık Saldırı Geçmişi” adlı
kitabımın[6] son bölümünde bu konulara yer verdim. Orada bu ilişkileri
açıklıyorum. 1960 yılının eylülünde, daha henüz gizli servisteki göreve atanalı
bir iki ay ya geçmiş ya geçmemiş, o zamanki gizli servisin başkanı Kumandan
Piñero yoldaş -ki bakanlıklardan birinin küçük bir odasında faaliyet
gösteriyorduk o zamanlar- bir gün aniden beni yanına çağırdı. Dedi ki, hemen
toplan Kosta Rika’ya gidiyorsun. Orada şu şu adlı biriyle irtibat kuracaksın.
Buraya yapılması planlanan bir saldırıyla ilgili sana bilgi aktaracak. Şimdi
doğru Roa’ya git -Dışişleri Bakanı Roa-, sekreteri sana hazırlanan sahte
pasaportu verecek. Bana içi parayla dolu bir de kesekağıdı uzattı, al dedi bu
da sana gereken para. Git uçak biletini de al. Bir an önce işi bitir ve geri
gel; bekliyorum. İşte böyleydi çalışmamız o zamanlar…


– Bu denli
basit yani…


Öyle.
İstihbarat dediğimiz şey tamamen bizim uyanıklığımıza, yaratıcılığımıza
kalmıştı. Elde hiç birşey yoktu ki. Gizli servis nedir, karşı-istihbarat nasıl
yapılır, teknikleri nelerdir? Hiçbir birikimimiz yoktu o zamanlar.


– Kitabınızda
da az çok bu, “yaratıcı acemilik” döneminden bahsediyorsunuz zaten. Fakat
böylesine koşullarda dünyanın en donanımlı istihbarat örgütlerinden biri olan
CIA’nın oyunlarını bozmanız olağanüstü bir başarı. Benim merak ettiğim,
düşmanın kullandığı gelişmiş teknolojiyle nasıl başa çıktınız? Kullandıkları
silahların çoğunu herhalde hayatınızda ilk kez görüyordunuz. Bu karmaşık
araçlar sizi hiç çaresizliğe düşürmüyor muydu?


Elbette,
tabiri caizse, “su kaynattığımız” zamanlar olmadı değil. Ancak bu günleri çabuk
atlattık. O ilk saldırıların ardından elde ettiğimiz alet edevatı bir iki yıl
içerisinde bu kez biz onlara karşı kullanmaya başladık…


– Kitabınızda
operasyonlar sırasında ele geçirdiğiniz ilginç bir şifreleme aletinden
bahsediyorsunuz. Aynı anda birkaç ayrı şifrelemeyi ve şifre açmayı yapabilen
bir aletten…


Evet yani,
şimdi sizin bahsettiğiniz hangisiydi bilemedim ama buna benzer bir dolu ekipman
ele geçiriyorduk. Hani şimdi televizyon dizilerinde, filmlerde falan görüp
hayret ediyorsunuz ya? Acayip, anlaşılmaz üstün aletler falan. İşte biz de o
günlerde aynen bu durumdaydık. Bunlarla nasıl mı başa çıktık? Şöyle açıklamaya
çalışayım: Hani kitaplarda, dizilerde bölümler vardır. Birinci bölüm, ikinci
bölüm gibi. Her bölüm bir aşamadır; bir sonraki bölümü hazırlar, temelini
kurar. İşte bizim çalışmamız da bu şekilde, tabii biraz da el yordamıyla
sistemleşti. Sonuçta bu aletler bizim için sır olmaktan çıktı. 1970’lerin
sonunda çok ilginç bir alet ele geçirmiştik. Belki sizin hatırladığınız o alet.
Amerikalılar Kübalı karşı-devrimcilere Havana’daki ABD Çıkarları Ofisi
kanalıyla doğrudan CIA merkeziyle irtibat kurabilsinler diye geliştirilmiş,
uydu sinyalleriyle çalışan bir cihaz. Çok küçük bir aletti. Mesajınızı cihaza
kaydediyorsunuz, ABD ofisinin çevresinde, binayı gören bir yere gidiyorsunuz,
mesajı sinyalle ofise aktarıyorsunuz, aynı anda da size gelen bir mesaj varsa
onu alıyorsunuz. Tabii bu ilk kez karşılaştığımız bir teknolojiydi; Anında uydu
kullanımının devreye girmiş olmasını kastediyorum. ABD Ofisi üzerinden doğrudan
Washington’a, CIA merkezine bağlanıyordunuz. Araba içerisinde de
kullanılabiliyordu. Yani arabayla ABD Ofisi’nin yanından şöyle bir geçmeniz
yeterli. Biz de başladık tabii aynısını kullanmaya. Tabii artık tüm bunlar
demode oldu. Artık oturduğunuz yerden dünyanın her yerine ulaşabiliyorsunuz.
Ama o zaman için oldukça pahalı ve karmaşık şeylerdi. Şimdi uydular, internet
vesaire… Zaten pek gizlilik diye bir şey de kalmadı…


KENNEDY
SUİKASTI


– Bu
operasyonlar sırasında pek çok isim, örgüt vs. belirlemiştiniz. Bunların bir
bölümünden kitabınızda da söz ediyorsunuz. Benim dikkatimi çeken, Fidel’e karşı
girişilen komplolara adı karışan, ele geçirdiğiniz bu adlarla, Kennedy
suikastına adı karışmış olan kişi ve örgütlerin bağlantılı olduğunu ortaya
çıkarmış olmanız. ABD Senatosu’nda kurulan Select Komitesi de sanırım
1970’lerde sizin bilginize başvurmuştu…


Select
Komitesi; 1976’da. Aslında bu konunun araştırılması için farklı zamanlarda üç
ayrı komisyon oluşturmuşlardı. ABD Senatosu’nda Church Komitesi, Rockfeller
Komitesi ve bir de Temsilciler Meclisi’nde oluşturulan Select Komitesi…


– Select
Komitesi sizi davet mi etmişti? Yoksa ben mi yanlış biliyorum…


Hayır, hayır
yanlış. Ben o sırada Küba gizli servisinin başındaydım. Böyle bir davet zaten
olamazdı. Ama şöyle oldu: Select Komitesi’nin Küba Devleti’nden resmen istemiş
olduğu adları ve belgeleri ben hazırlayıp onlara gönderdim. Yani, Küba Devleti
olarak. Kişi veya gizli servis başkanı olarak değil… İstenen raporlar benim
bürom tarafından yazıldı.


– Ama bu
belgelerin kimin tarafından hazırlandığından haberleri vardı herhalde. Bunu bu
şekilde talep ettiler ve de kabul ettiler. Soruşturmalarında kullandıkları
sizin gönderdiğiniz bilgilerdi bunu biliyorlardı tabii. Doğru mu?


Evet. Öyle de
diyebiliriz. Ancak doğrudan bana gelen bir talep ya da benimle doğrudan bir
bağlantı söz konusu değil. Talebi, Başkumandan Fidel Castro’ya yapmışlardı.
Ancak şöyle oldu: Daha sonraki yıllarda, 1995’te, ki o zaman da halen gizli
servisin başındaydım, biri Bahama Adaları, diğeri de Brezilya’da düzenlenen iki
ayrı uluslararası akademik seminere bu konuda konuşma yapmak üzere resmen davet
edildim ve bildiklerimi belgeleriyle birlikte orada anlattım. Bu seminere
katılan ABD’li akademisyenlerle de ayrıca görüşmelerim oldu. Fakat tekrar
vurgulayayım, bunlar ABD hükümetinin dışında, sivil ilişkilerdi. Yani görevli
olduğum sürece ABD Senatosu ya da hükümet yetkilileriyle resmi bir görüşmem
olmadı, olamazdı da zaten.


– Peki. Bugüne
gelelim. ABD, CIA halen Küba politikasında bir değişiklik yapmış değil. Tek
değişen yöntemleri. Ancak Devrim liderlerine yönelik doğrudan suikast
planlarını herhalde artık askıya almış durumdalar. En azından bir süredir böyle
bir komplonun peşinde değiller. Bu doğru mu?


Hiç kuşkusuz
ki şu anda ABD Elçiliği’ne yeniden dönüşmüş olan, sizin de bildiğiniz eski
elçilik yani, ABD Çıkarları Ofisi’nde bir CIA-COST birimi harıl harıl
çalışıyordur.


– COST, ne
oluyor?


Bu, CIA’nın
“istasyon” adı verilen bir üst şube örgütlenmesi. İngilizce açılımı, “Chief of
Station” oluyor…


– Peki yani
şimdi bile eğer fırsatını yakalarlarsa sizce Fidel’i öldürmeye teşebbüs ederler
mi?


Hayır, buna
ihtimal vermem. Gerçi, emekli olalı 20 yıl oldu. Bugün ne düşündükleri
konusunda bir yorum yapacak durumda değilim. Ama dediğim gibi, bunu düşünmeleri
için artık bir neden göremiyorum. O zamanlar durum farklıydı.


– Yani artık
liderleri öldürme takıntısından kurtuldular. Çünkü bu iş bir ara gerçeklikten
kopmuş, iyiden inada dönmüştü. Ama halen rejim aleyhinde çalışmayı
sürdürüyorlar ve bu yüzden de tehdit oluşturmaktalar.


Evet, tabii
ki. Buna hiç kuşku yok. CIA’nın şu an dünya yüzünde yürütmekte olduğu
faaliyetlerin benim zamanımdakileri 500 kat geçtiğinden emin olabilirsiniz.
Basit bir örnek, şu anda onların İngilizce “case officer” olarak
adlandırdıkları, yalnızca belirli bir konu ya da alan veya ülke üzerinde
odaklanmış kadrolu görevli ya da işbirlikçi sayısı benim zamanımdakileri kat be
kat aşmış durumda…


14 BİN KÜBALI
ÇOCUK ABD’YE KAÇIRILDI


– Kitabınızda,
Kübalı çocukların Devrim’in ilk yıllarında ABD’ye kaçırılmasıyla ilgili dehşet
verici bir diğer olaydan bahsediyorsunuz. Bu nasıl örgütlendi?


Bir kere bunun
başını çeken bizzat, Küba Katolik Kilisesi. Tabii Küba burjuvazisi, oligarşi de
büyük destek verdi bu operasyona. Öte yandan CIA, yani ABD hükümeti, başından
beri bunun örgütleyicisiydi. Olay şu şekilde gelişti: Önce Küba Devrimci
Hükümeti adına sahte bildiriler basıp halka dağıttılar. Bildirilerde bundan
böyle çocukların ana baba vesayetinden alınarak tamamen devletin vesayetine
verileceğine dair yeni bir kanun çıktığı yalanı yazılıydı. Ayrıca kiliselerin
de vaftiz işlemleri yasaklanacaktı, bu bildiriye göre. Tabii tahmin edileceği
gibi aileler büyük bir paniğe kapıldılar. 14 binden fazla çocuk bu yalanla
ABD’ye kaçırıldı. Nasıl mı? Şunu göz önüne alın: Olay 1960’da tezgahlanıyor. O
zaman ABD’yle henüz ilişkiler kopmamıştı. ABD’yle Küba arasındaki ulaşım, uçak
seferleri normal bir şekilde sürmekteydi. Kilise, çocukları güya ABD’ye,
eğitime, gezmeye, kampa vs. diye uçaklara doldurup doldurup götürmeye başladı.
Görünürde anormal bir durum yoktu. Doğrusunu isterseniz biz de biraz geç
uyandık duruma, yani kilisenin böyle birşey yapacağı kimin aklına gelir ki?
Zaten aileler de kendi rızalarıyla çocuklarını kiliseye teslim ediyorlardı. Ne
diyebilirsiniz? Gerçek şu ki, zaten Kübalıların ruhuna işlemiş o klasik
antikomünist propaganda yoğun bir biçimde devreye sokulmuştu. Yani mülkiyet
elden gidiyor, çocuklara da devlet el koyacak şeklinde. Tabii bir de o sahte
broşür ortalıkta dolaşmaya başlayınca insanlar müthiş tedirgin oldular,
özellikle de küçük burjuvalar, orta sınıflar böylesine bir yalana inanmaya
dünden hazırdı ve hiç olmazsa çocukları kurtarmak(!) için kilisenin yalanına
teslim oldular. Çocuklarının ABD’ye kaçırılmasına göz yumdular. 14 bin çocuk!
Düşünebiliyor musunuz? Zaten Küba’nın nüfusu neydi ki o yıllarda? Oranlarsanız
oldukça ciddi bir rakam olduğunu görürsünüz. Küba açısından yıkıcı bir olaydır.
CIA, bu işi oldukça dikkatli ve profesyonelce yönetti. Doğrusu Katolik Kilisesi
de üzerine düşeni hakkıyla(!) yerine getirdi. Müthiş bir ideolojik kampanyayla
da CIA, bu işin üstünü örtmeyi başardı. Aileler komünizmden kurtarıyoruz diye
kendi öz çocuklarını bilmeden sonsuzluğa teslim ettiler.


– Bu çocuklar
bir daha geri dönmedi mi?


Hayır. Orada
kaldılar. Daha doğrusu, “kaybedildiler!” Yani, bunların ana babaları daha sonra
çeşitli yollardan ABD’ye gitmelerine rağmen çocuklarının izini bulamadılar.
Çünkü çocukları orada karşılayan ABD Katolik Kilisesi onları farklı farklı
eyaletlere, kentlere, kasabalara koskoca ülkenin dört bir yanına dağıtmıştı ve
üstelik de tümünün kimliklerini değiştirmişti. Yani artık kilisenin arşivlerine
girilmeden, ki orada kayıtların varlığı ve doğruluğu da şüpheli, çocukların
izini bulmak mümkün değildi. Zaten çocuklar muhtemelen tümüyle ailelere
evlatlık olarak dağıtılmışlardı. Tabii sahte kimliklerle. Ne yeni aile, ne de
çocuğun kendisi artık gerçek kimliklere ulaşabilirdi. Kısaca, 14 bin Kübalı
çocuk CIA ve Kilise’nin işbirliğiyle bu şekilde kaybedildi.


– Bu
operasyona ilginç bir de isim takmışlar…


Evet. Peter
Pan Operasyonu! Olayı tüm detaylarıyla anlatan bir kitap da yayımlandı. Devlet
yayınevlerinden biri tarafından basıldı…


– Evet, aldım
o kitabı. En kısa zamanda Türkçeye çevirmeyi planlıyorum. Emperyalizmin kirli
yüzünü sergilemek açısından son derece önemli. Son bir sorum daha olacak.
Çalışmanız sırasında bu işleri çeviren CIA ve ABD Mafyası’nın bizzat ABD iş
çevrelerince maddi olarak desteklendiğine dair somut veriler elde ettiniz mi?


Evet. Bu
bilgiler, belgeler “çok gizli” kaydıyla devletin arşivlerinde duruyor…


– Bu
söylediğinizin gizlilik süresi halen devam ediyor mu?


Bu bilgilere
artık internetten ulaşılabiliniyor. Artık hiçbiri gizli değil. Yani “çok
gizli”, bunların sadece tasnif ediliş halidir, yoksa artık gizliliği falan
kalmadı. “National Security Archives” şeklinde arayacaksınız. Yöneticisinin
adı, Peter Kornbluh[7]. Internette onun web sayfasına girdiğinizde de
kolaylıkla görebilirsiniz. Aynı şekilde, internette “Church Komisyonu Raporu”na
da ulaşmak mümkün. Aynı bilgiler orada da var. Bu raporda özellikle Fidel
Castro’ya karşı düzenlenen 8 suikast girişimi bütün detaylarıyla mevcut. Nasıl
organize edildi, kimler tarafından finanse edildi, nasıl yürütüldü, kimler rol
aldı vs. herşeyi orada, bizzat CIA tutanaklarından okuyabilirsiniz.


– Peki finanse
eden büyük tekellerin adlarını açıkça yazmışlar mı?


Evet, elbette.
Bunlardan biri, ITT örneğin. Şunu unutmayın ki Devrim öncesinde Küba’nın ulusal
varlığının hemen hemen yüzde 90’ı yabancıların malıydı. Yalnızca ABD firmaları
değil. Çok çarpıcı bir örnek vereyim: Havana’daki gaz şirketi ve toplu taşım
şirketinin sahibi, aynı zamanda bir ABD vatandaşı olan, Brezilya’nın Küba
büyükelçisiydi. Devrim, tüm bu mülkiyet ilişkilerini alt üst etti. Dolayısıyla
da bunlar, eski mallarına kavuşmak için devrimci hükümete karşı girişilen bütün
eylemlere maddi destek verdiler. Mafya’nın bu işlere bulaşmasının nedeni de
aynı. Küba’daki tüm işlerini kaybetmişlerdi; kumar, kaçakçılık, fuhuş… Bu
yüzden de yalnızca maddi destek vermekle kalmayıp katillerini de karşıdevrimci
girişimlerin hizmetine verdiler. Bunu detaylarıyla yazan bir kitap var; İngilizcesi
de bulunuyor. Adı, “The Mafia in Havana: A Carribean Mob Story”. Yazarı bir
Kübalı, Enrique Cirules. Bu çıkar ilişkilerini mükemmel bir şekilde açıklıyor.
Ben de zaten gizliliği kalkan, internette ulaşılabilen verileri yazıyorum. Yani
aslında kimsenin bilmediği gizli saklı şeyler değil bunlar. Ancak ilgi az…


– Özetleyecek
olursak, bu olanlara CIA ya da ABD hükümeti içerisinde görevli üç beş manyağın
delilikleri olarak bakmak yerine tüm bunların emperyalizm tarafın oldukça
detaylı planlanmış bir saldırının parçaları olduğunu söyleyebilir miyiz?


Kesinlikle!
Zaten o yüzden yazarken de, bunlar Kübalıların uydurması demesinler diye
onların kendi arşivlerini, araştırma raporlarını hep esas aldım. Yazdığım
herşey belgeli ve bizzat düşmanın kendi belgeleri. Küba Gizli Servisi olarak
kendi topladığımız bilgiler, belgeler aslında bunların kat be kat fazlası ama
ben yalnızca onların ulaşabildikleri ya da zaten bilip de artık kimseden
saklayamaz hale geldikleri bilgileri yayımlamakla yetiniyorum, ki bunlar bile
-sizin de gördüğünüz gibi- yeterince dehşet verici…


– Sayın
Escalante, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Acil bitirilecek
işlerinizin olduğunu biliyorum. Sizi daha fazla oyalamayayım.


Asıl ben
teşekkür ederim. Umarım kitap Türkiyeli okurlar için aydınlatıcı olur. Sizinle
nasılsa ileride de görüşürüz…


Fabián Escalante’yle görüşmemiz burada bitiyor. Zaten tahminimizin ötesinde
oldukça uzamıştı. Fabián’ın acelesi var, çünkü bir gün sonra, sabahın köründe
Nikaragua’ya hareket edecek. “Ben yaşlı bir adamım”, diyor gülümseyerek,
“Malum, doktor kontrolü, reçete filan; Yarın erkenden doktor randevularım var”.
Aceleyle vedalaşıyoruz. Neden sonra birlikte bir fotoğrafımızın bile olmadığı
aklıma geliyor. Hayıflanıyorum. Javier, teselli ediyor, “Merak etme”, diyor,
“Artık yakın dost oldunuz. Nasılsa ileride birlikte fotoğraf çektirme
fırsatınız olur”. Ardından da Fabián’la ilgili pek kimsenin bilmediği şu
anekdotu aktarıyor:


“… Bu olayın orda burda anlatılmasından pek hoşlanmaz, çünkü onbinlerce
devrimcinin başından geçmiş olağan şeylerden biridir o yaşadıkları onun için.
Yani ödenen olağan bir bedel. Bu yüzden de öyle övünülecek, kendine pay
çıkartılacak bir şey olmadığını düşünür. Olay şu: Batista karşıtı eylemleri esnasında
son yakalanması oldukça talihsiz bir zamana denk gelir. 1958’in son günleri.
Yani dağlardaki gerilla savaşının, kentlerde de yeraltı mücadelesinin zirveye
çıktığı dönem. Fabián, bir yanda işkenceye direnmeye çalışırken, diğer yandan
da sıcak mücadelenin içerisinde yer alamamanın hırsını içinde duymaktadır.
Belki de bu hırsı sayesinde işkenceye direnir. Sonunda işkencecisini pes
ettirir. Artık onun çözülmeyeceğine kanaat getiren işkencecisi son gece, günlük
olağan işkence “mesaisi”ni tamamladıktan sonra keyifsiz, hücresine gelir, “Bana
bak sıska!” der -ki, o zaman Fabián günler süren eziyetlerin sonucunda
gerçekten bir deri bir kemik kalmıştır-, “Benden bu kadar. Senden bir bok
çıkmaz. Yukarıdan da emir geldi, artık burada fazlalıksın. Şimdi senin işini
bitirecektim fakat bugün çok yoruldum. Leşinle uğraşacak halim kalmadı. Bu
yüzden bir gece daha yaşamana müsaade ettim. Bak bu kıyağı kimseye yapmam ha,
bunu bilesin. Ama yarın sabah gırtlağını büyük bir zevkle kesmek için erkenden
burada olacağım. Anladın mı?” Yani, aşağı yukarı böyle konuşur işte. Tüm sefil
insan müsveddeleri gibi… Tarih, 31 Aralık 1958. Ertesi sabah Fabián, yarım
yamalak uykusundan büyük bir gürültüyle uyanır. Önce, o sadist herifin kasten
gürültü yaparak onu öldürmeden önce iyice bir korkutmak istediğini düşünür.
Ancak hemen sonra gürültünün kazmalarla, balyozlarla kırılmakta olan
duvarlardan geldiğini ayırdeder. Kısa bir süre sonra da insan uğultuları,
sevinç çığlıkları ortalığı sarar. Diktatör Batista’nın don paça ülkeden kaçmasının
ardından ordu ve polis tamamen çözülmüş, halk ayaklanarak hapishaneyi
basmıştır. Nice yurtsevere, devrimciye mezar olmuş hapishane kısa bir sürede
halkın kazmaları ve öfkesiyle taş taş üstünde kalmamacasına, içerisinde
yaşatılan onca acıyla, dökülen onca kanla birlikte tümüyle yerle bir
edilecektir. Tarih, 1 Ocak 1959…. Kendisine bir gece önce ölüm randevusu
veren zavallıysa sırra kadem basmıştır elbette. Bir daha hiç karşılaşmazlar.
Halen sağ mıdır, değil midir? Daha da önemlisi, ola ki sağdır, bir gün
karşılaşsalar adamın suratının nasıl bir hâl alacağını hep merak eder Fabián,
gülümseyerek. Gülümser çünkü, o sefil yaratığın elinden kurtulanlar sayesinde
kurulmuş olan yeni hayatın herkese eşit dağıttığı nimetlerden nasıl da
utanmadan yararlanmakta olduğuna bakıp da epeyce şaşıracağından emindir…”


Bu anektodu, Fabián’nın iznini almadan aktarıyorum. Aktarılması gerektiğine
inandığımdan. Hem zaten bunu bana anlatan da kendisi değildi…


[1]    
Sosyalist Devrim öncesi Küba Cumhuriyeti tarihinde, komünist hareketin dışında,
birbirinin içinden doğan iki önemli muhalif politik akım/parti öne çıkmaktadır.
Bunlardan birincisi, içerisinde pek çok sosyalist devrimcinin yetiştiği, kısaca
Otantikler diye anılan (Partido Revolucionario Cubano-Auténtico) ve diğeri,
yine bu partinin içerisinde doğarak 1947’de partiden ayrılıp kendi politik
partilerini kuran, Ortodokslar (Partido del Pueblo Cubano-Ortodoxo). Fidel
Castro, Raúl Castro gibi daha sonra “26 Temmuz Hareketi”ne önderlik edecek olan
kadroların bir bölümü bu ikinci partinin gençlik örgütlenmesi içerisinde
yetiştiler. Otantik ve ortodoks sözcüklerinin tam Türkçe karşılıkları göz önüne
alındığında, gerçek ve doğru, bu politik hareketlerin neden kendilerine bu
adları taktıkları daha iyi anlaşılır: Gerçek Devrimciler ve Doğruyu
“Söyleyenler”, gibi. CD.


[2]    
Raúl Roa García: Bireyleri, Küba’nın İspanyol sömürgeciliği ve ABD
emperyalizmine karşı mücadelesinde fiilen savaşan bir aileden gelen, 1907
doğumlu Raúl Roa’nın tüm yaşamı da tıpkı aile büyükleri gibi devrim
mücadelesine adanmıştır. Roa aynı zamanda da Küba’nın yetiştirdiği önemli
kültür ve bilim insanlarından biridir. Sosyalist Devrim öncesinde üniversitede,
demokratik hükümetlerde ve çeşitli yerüstü, yeraltı örgütlenmelerinde çalıştı.
1930’da yazdığı, Devrimci Öğrenciler İçin Rehber (Directorio Estudiantil
Revolucionario) Küba’daki sosyalist mücadelenin temel kaynaklarından biri
olarak bilinir. Diktatörlüğe karşı silahlı mücadelenin tek çıkar yol olduğunu
savunmuştur. 1933’te, Machado diktatörlüğünün çökertilmesinde önemli rol
oynayan genel grevin örgütlenmesinde öncü görev üstlenenler arasındadır.
Sosyalist Devrim’in hemen sonrasında dışişleri bakanlığı görevini üstlendi ve
1976’ya kadar, 17 yıl bu görevi yürüttü. Raúl Roa, bugün Küba’nın ABD
emperyalizmini dize getirmesinde önemli rol oynayan, Latin Amerika ülkelerinin
emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bir blok oluşturması politikasının ilk
mimarlarındandır. Roa, 1982 yılında 75 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.


[3]    
César Escalante Dellundé (1915-1965). Fidel, Küba Devrimi’nde önemli görevler
üstlenmiş olan bu ailenin önde gelen komünist üyeleri, César ve Aníbal
Escalante’den (1909-1977) övgüyle söz etmektedir. Fabián’ın amcası Aníbal
Escalante Dellundé 1960 sonrası, sosyalizmin inşası sürecinde her ne kadar
Devrim’in ilkeleriyle ters düştüğü konusunda ciddi eleştiriler almış hatta
karşı devrimcilikle suçlanarak hapse mahkum edilmiş olsa da Fidel’in gözünde
hiçbir zaman değerini yitirmedi (“In Conversation With Fidel”, Ignacio Ramonet,
Cuban Council of State Publications, Havana, 2008, sf. 45-246). Amcasının
başından geçen bunca olumsuzluk Fabián’nın gizli servis içerisindeki
yükselişini ve sonunda da generallik rütbesine layık görülmesini engellemedi.
Fabián Escalante örneği, Küba Devrimi’nin özgün karakteristiklerindendir.


[4]    
Harold Adrian Russel “Kim” Philby (1912-1988): 1963’te, KGB’yle olan ilişkisi
ortaya çıktığında Sovyetler’e sığınarak ömrünün geri kalan bölümünü burada
tamamlayan, “soğuk savaş” yıllarının ünlü İngiliz istihbarat subayı.


[5]    
Birleşik Devrimci Örgütler-ORI (Organizaciones Revolucionarias Integradas):
Popüler Sosyalist Parti, 13 Mart Devrimci Önderliği ve Fidel Castro’nun lideri
olduğu, 26 Temmuz Hareketi. Birlik, 26 Mart 1962’de, Küba Birleşik Sosyalist
Devrim Partisi-PURSC (Partido Unido de la Revolución Socialista de Cuba) 
adını aldı. Daha sonra da, 3 Ekim 1965’te partinin adı, Küba Komünist
Partisi-PCC (Partido Comunista de Cuba) olarak değiştirildi.


[6]    
50 Años de Agresiones Contra Cuba, Fabián Escalante’nin henüz bir başka dile
çevilmemiş olan yeni kitabıdır.


[7]    
Peter Kornbluh, Küba arşivlerinin yanı sıra, Şili ve Nikaragua ile ilgili
arşivlerin yayımına da önayak olmuştu.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet