Necm Suresi’nin Sırrı




Bu Sure, Kuran’ın iniş sırasına göre 23. Suredir.
Sonradan düzenlenen ve yaygın olarak kullanılan şekle göre ise 53. Suredir.
İbn-i Abbas ve Katade’ye göre 32. ayeti Medine’de indirilmiş ve ilk ayette
Necm, yani yıldız sözü, anıldığı için de bu isim verilmiştir. Sure şöyle
başlar.




“1- Andolsun yıldıza, inerken.” Burada
geçen “Yıldız” sözü için Arapça’da üç ayrı anlam vardır. a)
Yıldız anlamındadır. b) Ot ve çimen gibi sapı olmayan bitkileri anlatır. c)
Aralıklı olarak, parça parça verilen bir şeyin parçalarına verilen isimdir. Bu
açıdan bakınca haftalık veya aylık dergilerin her bir fasikülüne de “Necm” demek
mümkündür. Kuran da parça parça indirildiği için her parçaya Necm denilir. Necm
sözünün bu surede ot ve çimen gibi şeyleri anlattığını iddia eden yorumcular da
vardır. Bunlar, Rahman Suresi 55/6 ayetinde, otların ve ağaçların da Allah’a
secde ettiklerinden bahsedildiğini öne sürerek iddialarının nedenini
açıklarlar. Aynı şekilde Kuran’ın, o zamana kadar indirilen parçaları üzerine
andedildiğini ileri sürenler de vardır. Ama en fazla kabul gören anlam bu sözle
yıldız anlamının kastedilmesidir.




Arapça mı yoksa akıl mı? 

Arapça’da bir çok sözün birden fazla anlam taşıması ve
değişik lehçelerin bulunması, bir çok kabilede aynı sözün değişik anlamlar
ifade etmesi Müslüman yorumculara ve tefsircilere demogojik avantaj
sağlamaktadır. Bu tür yorumcuların, Kuran’da geçen konularda hemen sığındıkları
şey Arap dilinin bu özelliğidir. Hemen karşılarındaki insanın Arapça
bilmediğinden, o ifadenin yanlış çevrildiğinden, Kuran’ı anlamak için çok iyi
Arapça bilmek gerektiğinden bahsetmeye başlarlar.




Onlara göre Kuran’ı sadece kendileri anlayabilir ve
diğer insanlar, onlar ne derseler kabul etmek zorundadırlar. Hatta bazıları
Arapça bilmezler fakat bunu hiç göz önüne almazlar çünkü onlar için Arapça
bilmek, öğretilen ya da kendi deneyimleri ile bulup dört elle sarıldıkları bir
şablon cevap demektir. Ama eğer karşılarındaki kimse Arapçayı iyi bilen birisi
ise, bu sefer onu, din düşmanlığı, saptırıcılık ve cehaletle suçlarlar.
Günümüzdeki televizyon programlarında bunları sık sık görmek mümkündür. Aslında
saygın olması gereken etiketler taşırlar fakat saygın ama daha da önemlisi
saygılı değildirler. Karşılarındakini dinlemeyi ve cevap vermeyi düşünmezler
bile. Sadece karşılarındaki kimseyi konuşturmamaya ve soru sordurtmamaya
çalışırlar. Buna aldanmamak gerekir ama daha önce dinimizin din yetkilisi veya
ruhban sınıfı ya da otoritesi kavramına karşı çıktığı hatta yasaklamış olduğu
unutulmamalıdır.




Yine Sirius Gizemi 

Sonuç olarak Arapça’nın çok anlamlılığını bir yana
bırakırsak, Necm sözünün “Yıldız” anlamında kullanıldığı kesindir. Yorumcular
kendi aralarında bu tartışmayı sürdürebilirler fakat bu söz kesin olarak yıldız
anlamında kullanılmıştır. Bunun kesin kanıtı da, surenin 49. Ayeti’nde
açıkça “Şi’ra Yıldızı” denmesidir ve bu yıldız
Sirius’dur. “49- Ve şüphe yok ki odur Şi’râ yıldızının Rabbi.” 1.
Yani 49. Ayetlerde söz edilen ve adına and edilen yıldız Sirius Yıldızıdır.
Sirius galaksimizdeki, dünyamızdan en parlak görünen yıldızdır. Tabii ki, koca
galakside çok daha parlak yıldızlar vardır fakat bizim bulunduğumuz konumdan en
parlak görünen yıldız odur. Sirius, eski mitlere ve inançlara göre, Dünya’ya
gelen eski Tanrıların kendi dünyalarının bulunduğu noktanın, bu boyuttaki
izdüşümlerinden birinin koordinatlarındadır. Tabii, antik tanrılar sadece
Sirius’tan veya bir başka yıldızdan gelmediler ya da eğer geldilerse onlar
tanrıydılar da denemez. Sadece Sirius madde ötesi boyuttaki yıldızın
izdüşümündedir diyoruz. Bu yüzden de dünyada değişik zamanlarda, değişik
yerlerde Sirius’u çok ciddiye alan bir çok kült kurulmuştur. Eski Mısırlılar
için de Sirius çok önemli bir yıldızdı. Hatta Keops Piramitinin, kral
odasındaki üst çıkış koridorunun direk olarak Sirius’u gözlemleyecek açıda
yapıldığı söylenir.




Sirius Mirac’a giden yol
muydu?




Söz konusu surede Tanrı, kendi öz boyutundaki bir
yıldız veya gezegeni Sirius’la özleştirerek and etmektedir. Ayrıca kendisini o
boyutun da Rabbi olarak ilan etmektedir. Tabii Sirius’u yani Sirius’un
izdüşümünde olan diğer boyut yıldızını kastederek Sirius ismini kullanıyoruz
yani Allah açısından kutsal görülen bir yer midir diye soruyoruz? Daha
fantastik açıdan bakarsak, isim “Şİ” ve “RA”hecelerinden
kuruludur ve Eski Mısır’ın en büyük tanrısı olan Ra’yı çağrıştırmaktadır. Bu
durumda, Acaba Ra ismi de Sirius kökenli bir isim miydi diye düşünmek de
olasıdır. Ayetteki iniş sözü, bir çok İslam yorumcusuna göre Hz. Muhammed’in
Mirac’ını anlatır fakat bazı otoriteler için Miraç fiziksel değil, astraldır.
Tabii tanım olarak astral yolculuk denmez “Rüya” olduğu söylenir.
Bazı yorumcular da,“İnme” sözünün Yıldız’ın, Ay’ın veya Güneş’in
ufukta alçalmasını kastettiğini ileriye sürerler. Tefsirci Abdülbaki Gölpınarlı
ise, mealinde bu ayet için; “Yıldızdan maksat Kuran’dır. Nücumen, yani
ayet ayet indiği için bu adla anılmıştır.” 
der. Bu tefsiri Dahhak,
Mücahid ve Kelbi gibi tefsirciler de kabul ederler. Arapça’da “tencim”, ayırmak
anlamındadır, “müneccem”, ise ayrılmış demektir. Fakat söz
konusu bu yıldıza, Ülker yıldızıdır diyenler de vardır. İbn-i Abbas ve Hasen’e
göre ise doğrudan doğruya yıldız anlamındadır. “İnerken” sözcüğüne,
kıyamet günü, yıldızın yere düşmesi diyenler de vardır.




Yaratıcı, yarattığına and
içer mi?




Bize göre ise, durum biraz daha farklıdır. Alemlerin
Rabbi Allah’ın Sirius’a özel bir anlam veya bir ayrıcalık taşıdığı akla yakın
gelmektedir zira çok daha eskilerde antik tanrılar da daha önce belirtildiği
gibi Sirius ile ilgilidir yani onları da Yaratıcı’nın varettiğine ve belki de
insanın sahipsiz olmadığını kanıtlamak için bir demo gibi kullandığına inanır
veya düşünürsek, Sirius boyutunun tanrısal bir kanal veya kaynak olduğunu da
akla getirebiliriz. Yani sanki özel bir boyut kastedilmektedir. Her şeyi
yaratan Allah’ın, kendi yarattığı bir şeye and etmesi ilginçtir. Kuran’da
bulunan başka ayetlerde de, bir kaç tane daha and sözcüğü vardır. Elbette ki,
her şeye gücü yeten ve her şeyi yaratan Allah, içinde and ettiği bir ayet
olmayan bir Kuran’ı indirmekten aciz değildir. Dolayısıyla Yaratıcı Allah’ın
bir yıldıza veya Mirac’a ya da bir gök cisminin ufukta alçalıp yükselmesine and
etmesi gariptir. Ama kendisine özgü nedenlerle Sirius’a yani kendi öz boyutuna
ve yıldızına and etmesi, onu kutsal ilan etmesi sanki daha mantıklıdır. Sure
şöyle devam eder;




“2- Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. 3- Ve
kendi dileğiyle söz de söylemedi. 4- Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret.”




İki no’lu ayette geçen arkadaşınız sözü tabii ki Hz.
Muhammed’i ifade etmektedir. Burada hitap edilen kimseler ise, Hz. Muhammed’i
tanıyan ve onunla konuşan kimselerdir. Öyleyse hitap da ona ve“Kuran’ı kendi
uydurdu.”
 diyen Kureyş’e ve benzerlerine yönelik olmalıdır. Bunlara
karşı “sahibiniz” tabirinin kullanılmasında özel bir anlam vardır. Öyleyse
ayetin meali şöyle olmalıdır:




“Şimdiye kadar sohbetinde bulunarak çok iyi tanıdığınız,
aklına ve doğruluğuna güvendiğiniz, sizinle sohbet edip hak yolunu göstermek
isteyen arkadaşınız, ne yolunu şaşırdı ne de aklını, ne aldanır ne de
aldatılır. O, ne sihirbaz, ne kâhin, ne de mecnundur.”




Uyarı kimlere yapıldı?




Ama aslında bu ayetler sanki “Kuran’ı,
Muhammed kendisi uydurdu.”
 diyen münafıklar için değil daha çok Hz.
Muhammed’in yakınlarına ve Kuran’da bazı karışıklıklar olduğuna inanan, Hz.
Muhammed’in Vahiy alırken şaşırdığını söyleyen kimselere yönelik gibidir. Çünkü
bir çok ayetin şüpheli olduğu konuşuluyor ama bu durum topluma açıklanmıyordu.
Böyle bir söylentinin yayılması bir anda Müslümanlığı yok edip, çok kimsenin
akın akın eski ilahlara dönmesine neden olurdu. Fakat gizli kalması gereken
durumu Hz. Muhammed’in yakınları arasında konuşanlar vardı. Söylentiler yavaş
yavaş yayılmaya başlamıştı ve Hz. Peygamber’in, prestiji sarsılabilirdi. Buna
derhal el koymak gerekiyordu ve yukardaki 2, 3 ve 4 nolu ayetlerin nedeni
buydu. Bu ayetlerle Kuran’a yabancı bir müdahalenin olmadığı, Hz. Muhammed’in
asla yanılmadığı ve kendiliğinden de bir şey katmadığı Tanrı sözü ile
kesinlikle belirtiliyordu. Üstelik Allah sözünü güçlendirmek için sureye önemli
bir yeminle başlıyor. Yani Allah ilk dört ayette şunu diyordu;




“Yıldıza ve oradan iniş anım üzerine yemin ederim ki,
Arkadaşınız ve yol göstericiniz olan Muhammed Kurana hiç birşeyi kendiliğinden
koymadı. O asla şaşırmadı, Kendisine vahiy verilirken Cebrail’den asla kopmadı.
O sadece kendisine vahyedilen şeyi söyledi…”




Yani Necm suresi bir cevap, aklama, yeni bir hamle ve
yalanlama suresidir fakat acele takip eden ayetlerin de görülmeleri gerekir.
 

“5- Ona öğretti kuvvetleri çok çetin. 6- Kuvvetli biri
sonra doğruldu.”




Aslında bilinen bir şeydir ki, Kuran’ı Hz. Muhammed’e
öğreten Cebrail’dir. Fakat taşıyıcının Cebrail olması, Göndericinin Allah
olmasını ve bilginin çıkış kaynağının da asıl öğretici olmasını önlemez. Bu
durumda, öğreten Allah fakat taşıyan da her zaman Cebrail’dir. Çünkü Kuran
şöyle der;




“De ki: Onu Rûhul-Kudüs (Cebrail) Rabbinden hak (ve
hikmet) gereğince indirdi.” (Nahl 16/102) “Onu, er-Rûhu’l-Emin (Cebrail)
indirdi.” (Şuara 26/193) ayetlerine göre Kuran’ı Allah’ın izniyle Peygamber
(s.a.v)’in kalbine indiren “Yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder…”
(Şura, 42/51)
 

Cebrail ile başa çıkılamaz
vurgusu




Bu ayetlerde vahyi getiren elçi Cebrail olduğuna göre
Kuran’ı öğretenin o olduğu anlaşılır. Dolayısıyla burada her iki mana da
düşünülebilir. İbni Abbas’tan gelen bir rivayette Kuran’ı öğretenin Allah
olduğu ifade edilmiş ise de, Hz. Ayşe’den yapılan bir nakle göre ise, söz
konusu ayetteki öğretici, Cebrail olarak tefsir edilmiştir. Lafzın zahirî
anlamı da bu görüşe daha yakın olduğundan tefsircilerin çoğu, bu manayı tercih
etmişlerdi. Nitekim Beydavi; “Şiddetli kuvvetlere sahip bir melek ki o,
Cebrail’dir. Zira Cebrail, harikaların gösterilmesinde bir vasıtadır.”
 der.
Taberi ise, ayetteki “şedidü’l-kuvva” “çetin kuvvet” sözünü, “şedidü’l-esbâb”
“müthiş sebep”
 diye tefsir eder, Nisaburi de bu sözü, ilim ve amel
yönünden müthiş kuvvetler şeklinde yorumlamış ve ardından şunu ilave
etmiştir; “Burada öğrencinin faziletinin anlaşılması için öğretmen
methedilmiştir. Eğer ‘Onu Cebrail öğretti.’ denilmiş olsaydı bunun zahiri
anlamından öğrencinin fazileti açıkça anlaşılmış olmazdı.”
 demektedir.
Burada ayrıca “Ona bir insan öğretiyor…” (Nahl, 16/103) diyenlerin
sözüne de bir cevap söz konusudur: Çünkü, “Size ilimden pek az bir şey
verilmiştir.” (İsra, 17/85), “Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa,
4/28) 
ayetlerine göre insan, hem ilmi bakımından mükemmel değildir,
hem de zayıf bir yaratıktır.




Öyleyse taşıyıcının Cebrail olduğunu kabul ediyor
fakat övmek için Cebrail’in gücünün vurgulanması fikrine katılmıyoruz. Bu
çocukça bir övme ve övünme olmaktadır. Cebrail’in gücünün vurgulanması bir
hatırlatma veya uyarı amacından kaynaklanmaktadır. Yani Allah satır aralarında
demektedir ki;
 

“Kuran’ı gönderen benim. Nakleden Cebrail’dir. Cebrail
de öyle güçlü ve kudretlidir ki, hiç bir varlık onunla başa çıkamaz. Hiç bir varlık
onu geçemez. Muhammed’in kendiliğinden uydurmadığına da ben şahidim ve sözüme
yeminle başladım. Daha nasıl şüphe edebilirsiniz. Kuran’a, Şeytan veya hiç bir
varlık müdahale edemez.”




Görülüyor ki, bu büyük yeminler, bizzat Allah’ın
tanıklığı ve Cebrail’in gücünün büyüklüğü ile Kuran’a Şeytan’ın müdahale ettiği
kesinlikle yalanlanıyor ve şüphe edenlere de göz dağı veriliyor. Devam
ediyoruz;




“7- Ve o, en yüce tanyerindeydi. 8- Sonra yaklaştı,
yakınlaştı. 9- İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın. 10- Derken
kuluna vahyetti, ne vahyettiyse…”
 

Bu ayetlerle Allah vahiy veriş mekanizmasını ifade
etmektedir. Yay Araplar tarafından o zamanlarda kullanılan bir uzunluk
ölçüsüdür, bildiğimiz, ok atmaya yarayan yaydan kaynaklanır. Bununla beraber
iki yay başka bir yakınlığı daha ifade eder. Arapların antlaşmaları,
anlaşmaları, ittifakları yaylarla yapılan bir törenle mühürlenirdi. Anlaşan iki
kabilenin reisleri yaylarını önce üst üste yere bırakırlar, sonra yerden alıp,
birer ok atar, böylece bir ve birlik olduklarını gösterirlerdi.




Hz. Muhammed ve Cebrail
ilişkisi
 

Peki acaba, 7. 8. 9. 10. Ayetler Hz.
Muhammed’in Mirac olayını mı kastediyorlar? Ama bu ayetlerin, Hz. Muhammed’in,
Cebrail’i ilk defa gerçek şekli ile görmesini anlattığını söyleyenler de
vardır. Denildiğine göre peygamberlerden hiçbirisi, Cebrail’i hakiki şekliyle
görmemiştir. Ancak Hz. Muhammed biri yerde, diğeri de gökte olmak üzere iki
defa onu görmüştür. Acaba bu kaynaklara göre ayetin manası şöyle olabilir mi?
Cebrail Hz. Peygamber’e öğretti, ki o bu durumda bazen insan şekliyle değil,
Allah’ın yarattığı gibi hakiki suretinde doğrudan doğruya en yüce ufukta durup,
görünmüştü. Bunu dosdoğru semada göründü diye de ifade edebiliriz. Bazıları,
öğretti de semada durdu derler, bazıları da kendisine verilen emir üzerine
kuvvetiyle ilham etti manasını verirler. İlham edilenin Hz. Muhammed olduğunu
bildiğimize göre, o zaman fiilindeki “fa-i takibiyye veya sebebiyye”olarak
yani müthiş kuvvet sahibi öğretti de, Hz. Muhammed’e ilham geldi diyebiliriz.
Yani ilim ve nübüvvetle yükseldi ve o, ilham yani Vahiy geldiği zaman, en
yüksek ufukta doğruldu şeklinde açıklama getirebiliriz. Dikkat edilirse
Sure’nin başından beri önce Allah’ın tanıklığı ve yemini ile başlanıp, araya
girilmesinin imkansız olduğu ve bu ayetlerde de Vahiy mekanizması ve Cebrail
ile Hz. Muhammed’in nasıl yakınlaştığı anlatılıyor. Allah, Hz. Muhammed ve
Cebrail üçlüsünün yakınlığı ve araya girilmezliği iyice vurgulanıyor ve de Sure
devam ediyor;


“11- Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 12- Hâlâ münakaşa
mı edersiniz gördüğü şeyleri? 13- Ve andolsun ki onu, inerken bir kere daha
gördü. 14- En son sidrenin yanında. 15- Mev’a cenneti de yanındaydı. 16-
Sidreyi, o sırada neler bürümüş, kaplamıştı, neler. 17- Gözü, ne kaydı, ne
haddini aştı. 18- Andolsun ki Rabbinin pek büyük delillerinden bir kısmını
gördü.”




Buraya kadar Hz. Muhammed’in Mirac’da gördüğü
harikalar anlatılıp, onun asla şaşmadığından bahsediliyor. Sonuç olarak Hz.
Muhammed’in çevresindekiler artık iyice ikna olmuşlardır ve sonuç alınmıştır.
Bu saptamayı yaptıktan sonra Mekkeliler için hatta İslam öncesindeki Arap
toplumu için önemli olan Lat, Menat ve Uzza’yı tanımamız iyi olacaktır.
 

Bu yazı dizisi, Ata
Nirun ile Bülent Kısa’nın
çalışmalarından
derlenmiştir.




LİNK : http://www.bilinmeyen.com/necm-suresinin-sırrı