Doğan BEKİN : Koronavirüsün (COVİD-19) Arka Planı !!!


Küresel güçlerin acımasız geçmişinin ayak
izlerini taşıyan Koronavirüs’ün (COVID-19) şok dalgası bugün tüm dünyayı etkisi
altına almış durumdadır.


Küresel güçler olarak tanımladığımız
unsurların arka planında ise, Milli Görüş olarak 50 seneden beri ifade
ettiğimiz gibi; insanlığın çektiği maddi ve manevi sıkıntıların sebebi olan
5700 senelik mikrop yani “Siyonizm” bulunmaktadır.


Siyonizm davasını 5000 seneden uzun
zamandır sürdüren bir avuç imtiyazlı zümre, siyasi-ekonomik ve teknolojik gücü
ellerine geçirmişlerdir ve bu güç sayesinde yüzyıllardır dünya olaylarına yön
vermektedirler. Bu imtiyazlı zümre için kaos çıkarmak, ekonomik krizlerle
insanlığı dize getirmek, savaşlar çıkararak kendileri dışındaki insanları
birbirine kırdırmak, ülkeleri bölüp parçalamak, mezhepler ve ırklar arası
çatışmalar çıkarmak bir ibadettir. Bizatihi temel sloganları “Kaostan Doğan
Düzen (Ordo ab Chao)” dir. Arkasından kendi düzenlerini hâkim kılmak için kaos
ve kargaşa çıkarmak, korku ve panik havası oluşturmak başlıca adetlerindendir.
Tüm insanlığı dize getirmek ve onlara hükmetmek en önemli hedefleridir.


Yeryüzünün ifsat ordusu olarak da
nitelendirebileceğimiz bu zümrenin hedefi siyasi-ekonomik-askeri-sosyal alanda
mutlak dünya hâkimiyetine ulaşmak, kendileri dışındaki tüm insanlığı
kendilerine köle yapmaktır. Bu köleliğin tam manasıyla gerçekleşebilmesi için,
başta İngiltere’deki Tavistock Enstitüsü’nde olmak üzere pek çok koldan “zihin
kontrolü” üzerinde çalışmalar ve deneyler yapmaktadırlar.


Ancak bu noktaya ulaşmadan, kendilerinin
birkaç milyonluk nüfuslarıyla 7 milyar insanlığa hükmetmeleri son derece zor
olduğu için, kendileri dışındaki çeşitli milletlerden ve dinlerden insanları
kendi Siyonist davalarına hizmet ettirebilmek adına çeşitli örgütler kurmuşlar,
bu örgütlere diğer ırklardan insanları üye yapmışlardır. Yine aynı amaca matuf
olarak, Protestanlık mezhebini bunlar ortaya çıkarmışlar, Hıristiyan
Siyonistler yetiştirmek için Evanjelizm mezhebini de kendileri kurmuşlardır. Bu
metodun yanında, kendileri dışındaki insanların sayısını azaltmak için de pek
çok farklı metodu denemişler ve hala da denemeye devam etmektedirler. Savaşlar,
terör, iç savaşlar, kanser ve kısırlığın yaygınlaştırılması, kitlesel ölümlere
yol açan atom bombaları ve biyolojik silahlar bu metotlardandır. Örneğin 1. Ve
2. Dünya Savaşları’nı ve tarihteki daha pek çok savaşı çıkaran bunlardır,
kanserojen katkı maddeleri ile gıdaları ifsat etmek, genetiğiyle oynayarak
tohumları ve ekinleri bozmak bunların marifetidir.


GDO’lu tohumları üreten ABD’li “Monsanto”
şirketi doğrudan doğruya bunların kuruluşudur. GDO’lu ürünlerle, kanserojen
katkı maddeleriyle, aynı zamanda da tamamen kontrollerinde olan aşı ve ilaç
sanayiyle kanseri ve kısırlığı tüm dünyada yaygınlaştırmaktadırlar. Bugün dünya
ilaç endüstrisinin yüzde doksanı bu imtiyazlı zümrenin ilaç firmalarının
elindedir. Bunlara ilaveten, biyolojik silahlar hem konvansiyonel savaş
yöntemlerine göre daha düşük maliyetli olması, hem büyük ölçüde faili meçhul
olarak kalması, hem de savaşların aksine kendi taraflarından herhangi bir
zayiata yol açmaması nedeniyle onlar için son derece avantajlıdır.


Bütün mesele kısa ve kolay yoldan
kendileri dışındaki dünya nüfusunu azaltmak, böylece dünyayı kolay
hükmedilebilir hale getirmektir. Onların zihniyetine göre dünya nüfusunun 6
milyarlık kısmı fazladır, gereksiz yere “imtiyazlı zümre”nin hakkı olan
kaynakları tüketmektedirler. Öyleyse bunlardan kurtulmak gereklidir. Birkaç
milyon Siyonist ve onlara hizmet edecek, onların refahı ve konforu için
çalışacak 1 milyar kadar “köle” yeterlidir. Biyolojik silahlar bu amaca hizmet
etmesi bakımından adeta biçilmiş kaftandır.


Korona virüs hadisesi işte bu açıdan
değerlendirildiğinde şüphelerimizi fazlasıyla artırmaktadır. Bu noktada bu
“imtiyazlı zümre”nin önde gelenlerinden Amerikalı Rockfeller ailesinin kurduğu
Rockfeller Vakfı’nın internet sitesinde bundan tam 10 sene önce bugün yaşamakta
olduğumuz Korona virüs krizinin sadece virüsün adı verilmeden, fakat bütün
ayrıntılarıyla bir “gelecek senaryosu” olarak yayınlanmış olması son derece
manidardır.


Buna ilaveten bu konuda uzun yıllardır
çalışmalar ve denemeler yapıldığı da bilinmektedir. Örneğin; 1943 yılında ABD
tarafından gerçekleştirilen “Kutsal Kâse” biyolojik savaş araştırmasının amacı
kuru bakteri veya viral (virüs) ajan üretmek şeklinde idi. Kuru virüs üretimi
için yoğun araştırmalar yapıldı ve sonunda 1 ila 5 mikron boyutunda, biyolojik
silah olarak kullanılabilecek virüslerin üretimi gerçekleştirildi. Bu virüsün
teneffüs edildiğinde insan vücudunda çok kolay hareket ederek vücudun doğal
savunmasının önüne geçtiği ve ciğerlerde tutunduğu görülmüş oldu.


Bu virüslerin üretimi için Washington’un
50 mil kuzeybatısında, batı Maryland’deki Catoctin Dağları’nda yer alan küçük
bir havaalanı tahsis edildi. “Camp Detrick” adı verilen bu alan, ABD biyolojik
silah programının merkezi oldu. 1945 yılında burada virüs programı için
çalışanların sayısı 1.770 idi. 1953 yılında Camp Detrict, sarıhumma hastalığını
yayan sivrisinek üretmeye başladı ve aylık 500.000 sivrisinek sayısı elde
edildi. Pentagon, bu sivrisinekleri, düşman hedeflerine uçaklar ve
helikopterlerle ulaştırmayı hedefliyordu. 1963’ten sonra ABD, potansiyel
mikroorganizmaları alarak onları kullanılabilir öldürücü virüslere
dönüştürebileceklerini öğrendi. İlerleyen zaman içerisinde ABD biyolojik
silahların kullanımı konusunda çok büyük mesafeler aldı. 1997-2001 yılları
arasında ABD Savunma Bakanı olarak görev yapan William Sebastian Cohen’in (bu
şahıs da “imtiyazlı zümre”nin mensuplarındandır) 1998 yılında yaptığı
açıklamada virüs savaşlarına atıfta bulunarak: “bunlar geleceğin silahları
olup, gelecek de iyice yaklaşmaktadır” şeklinde ifadeler kullanması çok dikkat
çekicidir.


Associated Press haber ajansı da, 15 Kasım
1998’de yaptığı haberde: “Israel Develops New Weapons” başlığı altında
İsrail’in genetik mühendislik ürünü olan biyolojik silah geliştirdiğini ve bu
silahın Yahudi ırkını etkilemeyip, Araplar üzerinde etkili olacağını
belirtiyordu. ‘GERD’ takma adıyla açıklamalar yapan ABD’li bir yetkili,
Afrika’da Thallium, botulinum toksinini yemek ve suda kullandıklarını ve
Hepatit A’yı yaydıklarını ve konteynırlar içerisinde getirdikleri bakteri ve
virüsleri Kuzey Namibya’da kullandıklarını “Virüs Savaşları” adlı kitabın
yazarı Tom Mangold ve Jeff Goldberg’e itiraf etmiştir. Afrika’da CCB (Civil
Cooperation Bureau-Sivil Dayanışma Bürosu)’de görev yapan Peter Botes de,
Afrika’da kolerayı yaydıklarını ve bizzat kendisinin de Mozambik’te bu
virüslerin kullanımında aktif rol oynadığını itiraf etmiştir.


Yine bu organizasyonun yetkililerinden
Basson da yaptığı itirafta; Ebola ve Marburg virüslerini Güney Afrika
Cumhuriyeti’nde yapay olarak yaydıklarını ve 1995 yılı sonlarına doğru Zaire’de
Ebola virüsü yayılırken kendisinin de orada görevli olduğu belirtmektedir.
ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fort Detrick’te virüsler alanındaki
büyük çaplı çalışmaları ve birçok ülkede ürettiği virüsleri kullandığına dair
iddialar ve itiraflar göz önüne alındığında, COVID-19 virüsünün ABD
Yönetimi’nin arkasındaki asıl güç olan Siyonist ve Evanjelist zihniyetin ürünü
olma ihtimali güçlenmektedir. Yeni tip bir virüs olan COVID-19’un, Ebola, Sars
ve Mers gibi hayvandan insana geçmesi ister istemez bu virüsün “Fort Detrick”
ürünü olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü ABD bu tip virüsleri Fort
Detrick’te zaten hayvanlar üzerinden geliştirmektedir. Korona virüs krizi hızlı
ve etkili şekilde dünya nüfusunun azaltılması provası olmasının yanında, doğurduğu
ekonomik sonuçlar bakımından da son derece etkili olmuştur.


Petrol fiyatlarının hızla düşmesi başta
Rusya ve İran gibi ülkeler olmak üzere, çok sayıda Ortadoğu ülkesine de darbe
indirmiş, aynı zamanda hızla büyüyen ve güçlenen, pek çok alandaki firmaları ve
markaları Amerikan markalarına küresel ölçekte meydan okumaya başlayan Çin de
bu krizin sonucunda ağır yara almıştır. Çin’in bu krizden doğan kaybının
trilyonlarca dolar olduğu uzmanlar tarafından açıkça ifade edilmektedir. Korona
virüs insan sağlığı ve hayatı üzerindeki etkilerinin yanında sebep olduğu bu
sonuçlarla Çin, Rusya ve İran’a ağır darbeler indirmiştir.


Böylelikle “imtiyazlı zümre”nin baş
düşmanlarından bir tanesi olarak gördüğü İran ve yine bu zümrenin kontrolsüz
büyümesine göz yumamayacağı Çin ve Rusya bir anlamda terbiye edilmiştir.
COVID-19’un ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Pompeo başta olmak
üzere ABD’li yetkililer tarafından “Çin virüsü”, “Wuhan virüsü” gibi
kavramlarla tanımlanması suçu tamamen Çin’in üzerine yıkmak ve Çin’i bir daha
asla seyahat edilmeyecek, ticaret yapılmayacak adeta “lanetli” ülke haline
getirmeye yönelik algı operasyonu şeklinde değerlendirilmektedir. Ayrıca
İran’da insanlar bu katil virüsten kırılırken, ABD Yönetimi’nin İran’a yönelik
ambargo kararında ısrarcı olması, hiçbir toleransa yanaşmaması da üzerinde
durulması gereken çok ibretlik bir durumdur. AB ülkeleri ve özellikle İtalya’da
COVID-19’un yaygınlaştırılması da, Evanjelist ve Siyonistlerin Katolik dünyası
üzerinde hegemonya kurma ve Avrupa’nın tamamen ABD-Siyonizm merkezli hareket
etmesini sağlamaya yönelik olabilir.


Sonuç olarak; laboratuvarlarda üretilen
mikroskobik organizmalar (virüsler) geleceğin silahları olup, aynı anda
milyonlarca, hatta milyarlarca insanı etkilemeleri ve hatta öldürmeleri söz
konusudur. Bunların popülasyonunu geliştirmek, yaymak ve en sonunda insanları
kitlesel şekilde öldürmek ana amaçtır. Bunlar COVID-19 örneğinde olduğu gibi,
atom bombaları kadar etkili, çok daha düşük maliyetli ve en önemlisi de atom
bombalarının aksine büyük ölçüde “faili meçhul” silahlardır. Bütün bu
özellikleri nedeniyle de, “imtiyazlı zümre”nin amaçlarına hizmet etme
potansiyelleri çok yüksektir. Özellikle Türkiye’nin ve tüm İslam Âlemi’nin bu
virüs krizinden dersler çıkararak, önleyici tedbirlerin geliştirilmesi için
çalışmalar yapması çok büyük önem arz etmektedir. Geleceğin savaş konseptini
oluşturan küresel boyuttaki Siyonist biyolojik savaş tehdidine karşı bundan
böyle daha hazırlıklı ve bilinçli olmamız gereklidir.