1 Bölüm…




Açıklama notu: Türkiye’de Başbakan R. Tayyip Erdoğan’la başlayan “Romantizm”
siyaseti artık bitmiş ve yerini “Reel” yani gerçekçi siyasete bırakmıştır. Zira
yıllardır Suni gündemler ve karşılığı olmayan vaatlerle yürüyen politik sistem
çökmüş, halkın bilinçlenmesi ve gelişen çağla birlikte halk nezdinde bir ufuk
açılmasına yol açmıştır. Bu Türkiye’nin “ülke” olarak uluslar arası alanda
sınıf atlaması olarak görülebilir. Bununla birlikte Ak Parti Hükümeti ve
Başbakan Erdoğan ile birlikte Türkiye’de Devlet-Millet arasındaki duvarlar
kalkmış, korku imparatorluğu tarihe karışmış ve vesayetçi bütün tabular
yıkılmıştır…



Özellikle “Son beş yıl” vurgusu elbette dikkatinizi çekmiştir. Çekmiştir
diyorum çünkü Türkiye’de hem siyasi hem de toplumsal anlamda “Tam Demokrasi”ye
geçiş mücadelesi bundan tam beş yıl önce başladı; bu beş yıl vurgusunu hele
şimdilik bir kenara ayıralım. Bilindiği üzere Demokrasi yolundaki en önemli
eşik 2007 yılında Ak Parti Hükümeti’nin hiç beklenmedik bir şekilde 27 Nisan
E-Muhtırası’na sert bir bildiriyle karşılık vermesi ile aşılmıştı. Türkiye’de
askeri vesayetin ağır bir darbe aldığı eşi benzeri görülmemiş bu olay Türk
Siyasi tarihine altın harflerle geçerken aynı zamanda millet nazarında da büyük
takdir görmüş ve Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a olan güveni daha da artırmıştı.
Ak Parti Hükümeti’nin bu manifestosu askeri vesayete karşı duruşun fiili bir
göstergesi olsa da demokrasi alanında atacağı yeni adımların da net bir
habercisiydi aslında. Zira Cumhuriyet mitingleri, Laiklik vurgulu söylemler ve
toplumu kutuplaştırma çabaları derken ülkeyi kaosa sürükleme çabalarının ayyuka
çıktığı o meşakkatli dönemlerde Ümraniye’de bulunan bombalar gündemdeki bütün
dengeleri bir anda değiştirmiş ve Türk Siyasetini yıllardır elinde tutan bazı
karanlık güçler için sonun başlangıcı olmuştu. Nihayetinde 2003–2004 yıllarında
hazırlandığı iddia edilen Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlı
planların yargıya taşınması ile tarihe “Ergenekon” davası olarak geçen büyük
hesaplaşma ile birlikte Türkiye’de askeri vesayet dönemi tamamen kapanmış, Türk
Siyasi Tarihi ve Demokrasi alanında yepyeni bir döneme girilmişti. Peki, bu
gerçekten de öyle miydi? Evet, o yıllarda görünen tam olarak buydu ancak
yapılmak istenen asıl şeyin hiç de bu olmadığı yıllar sonra anlaşıldı. Peki,
asıl amaçlanan neydi? Ona birazdan geleceğim, acele etmeden bir önceki konuya
devam edersek; Türkiye’de askeri vesayet ve rejim odaklı siyasetin tamamen
bittiği o dönemler Ak Parti Hükümeti “Terör ve Kürt Sorunu” adı altında yeni
bir dosya açmış “Barış ve Kardeşlik Projesi” ile bu problemi çözmek için ciddi
ve tehlikeli bir adım atmıştı. Bu hamle ile Ortadoğu’da ki dengeler lehimize
değişirken içe dönük olan ülke politikamız artık dışa dönük bir strateji
izlemeye başlamıştı. Akabinde Mavi Marmara ve “One Minute” olayı ile Türkiye
artık Ortadoğu’da psikolojik bakımdan söz sahibi bir ülke konumuna gelmişti.


 


Düşünün ki Mısır’da, Suriye’de,
Filistin’de ve bütün Ortadoğu’da halk artık Türk bayrakları ile geziyor, bize
kahraman olarak bakıyor ve Türkiye’yi bölgede bir kurtarıcı gibi görüyordu.
Ancak ne yazık ki bu peri masalı öyle çok da uzun sürmedi! Zira başta İsrail
olmak üzere Neocon’lar Türkiye’nin bu dışa dönük politikasının kendi amaçları
için büyük bir tehdit olacağını görmüş ve yeni stratejiler geliştirmişlerdi.
İran bile Türkiye’nin Ortadoğu’da ki bu akıncı tutumundan oldukça rahatsızdı.
Bilahare bununla ilgili olarak o dönemler İran’ın dini önderi Hamaney’in en
yakınlarından biri olan General Safevi, 29 Eylül 2011 tarihinde yaptığı
açıklamada “Türkiye’nin İsrail’e yönelik duruşunun “siyasi girişimlerden” öte
hiçbir anlam taşımadığını” söylemiş; “Türkiye’yle İsrail’in dostluğu sürüyor”
demişti. Bu açıklama bile başlı başına bölgede gittikçe artan gücümüzden,
İran’ın ne kadar rahatsız olduğunu açıkça gösteriyordu. Türkiye’nin bölgesel
bir güce dönüşmesi, üzerindeki ölü toprağını atması, pısırıklıktan sıyrılması,
bölgenin dizginlerini eline almak isteyen İran’ı bile çok rahatsız ediyordu.
Birçok ülke ile sınırların kalkması, İsrail ile olan ilişkilerin minimize
edilmesi, Mısır, Suriye ve Filistin stratejisi derken Türkiye’nin dış
politikada attığı güzel adımlar Arap Baharı ile bir anda son buldu. Arap
baharının bize bir artı olarak döneceği düşünülürken evdeki hesap çarşıya hiç
uymadı. Libya ve Mısır olayları ile bölgede bir güç denemesi yapan Türkiye acı
bir gerçekle yüzleşti. Özellikle Suriye politikasında izlenen yol tahmin
edilenin çok ötesinde gelişti. Rusya ve İran’ın sert hamleleri dış politikamızı
çok zor durumda bırakırken bu Türkiye için romantizmin bitişi ve gerçeklerle
yüzleşme merasimiydi. Başbakan R. Tayyip Erdoğan bu acı gerçeği görünce Türkiye’nin
hem askeri alanda ve hem de ekonomi alanında hızla büyüyerek kendi
teknolojisini kendi geliştirmesi konusunda stratejik adımlar attı. Bunlardan
Nükleer tesisler, ABD’de ki uçak kodlarının alınması, helikopter üretimi,
insansız hava aracı, savaş gemisi gibi daha pek çok detayı sıralayabiliriz…



2 Bölüm…




Açıklama notu: Ergenekon olayı Devlet içindeki iki derin yapının birbirleri ile
olan hesaplaşmasıydı. Başbakan Erdoğan ve Ak Parti Hükümeti Demokrasi
mücadelesi verirken Paralel Yapılanma adı verilen “İllegal Örgüt” ise
yıllardır Yargı ve Emniyet içerisine yerleştirdiği nüfuzları ve Ak Parti
Hükümeti’nin mevcut iktidar gücünü kullanarak Devlet içinde kendisine rakip
olabilecek bütün güçleri dağıtmak istiyordu. Bu hedeflerine ulaşabilmek için Ak
Parti Hükümeti’nin hem iyi niyetini hem de kendilerine olan terennümünü
kullanıp Yargı-Emniyet gibi önemli kurumlara yerleştirdikleri yapı ile
kendilerine karşı koyabilecek bütün güçleri bertaraf etmek istediler. Önce
Askeri Vesayet ardından Ergenekon yapılanması derken bir “Güç
Zehirlenmesi” yaşadılar. Devlet içerisinde Pensilvanya merkezli
“Kutsal Otorite”yi kurmak için artık önlerinde tek engel Erdoğan ve
Ak Parti Hükümeti kalmıştı…



Türkiye’de “Tam Demokrasi”ye geçiş kararı Ergenekon davalarının sürdüğü dönemde
alındı. O meşakkati bol dönemde sürpriz bir isim Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ı
ziyaret eder ve kendisine bugünün “Paralel Yapılanması” hakkında önemli
bilgiler verir. Başbakan Erdoğan bu yapı ile ilgili duydukları karşısında
temkinli davranır hiçbir yorumda bulunmaz. O dönemlerde gerek Ergenekon
operasyonları, gerek buna bağlı süren davalar ve gerekse vesayetçi rejim
yanlılarının politik tutumları muktedir olma mücadelesi veren Başbakan Erdoğan
ve Hükümeti’nin “Tam Demokrasi”ye geçiş hedeflerini geciktiriyordu. Çünkü
Başbakan Erdoğan, kendisini ve Hükümeti yeni bir maceraya sürüklemek
istemiyordu. Özetlemem gerekirse gerçek şuydu; Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve
ekibi “Paralel Yapılanma” adını koyduğu devlet içindeki o illegal yapıyı o
dönemlerde görmüş ancak verdiği demokrasi savaşında yeni bir cephe açmak
istememişti. Zira buna ne kendisi, ne hükümeti ne de millet henüz hazır
değildi. Hatta Başbakan R. Tayyip Erdoğan dönemin Mit Müsteşarı Emre Taner ile
bu konuyu görüşmüş, durumun ciddiyetini fark etmişti. Tam da bu dönem yani 17
Nisan 2009’da Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşar yardımcılığına Hakan Fidan
getirildi. Bu Başbakan Erdoğan için “Olası bir iç tehdide karşı”
müthiş bir siyasi manevraydı. Devlet içindeki “Paralel Yapı” bu manevrayı o
sıralarda fark edemedi. Ta ki 25 Mayıs 2010 tarihinde Hakan Fidan’ın Mit
Müsteşarı görevine atanmasına kadar. Hakan Fidan’ın henüz göreve getirilmediği
o günlerde Başbakan Erdoğan’a gelen tavsiye mektubunda Pensilvanya kendi
istediği birini teşkilatın başına gelmesini arzu etmiş ancak Başbakan Erdoğan
tavsiye niteliği taşıyan bu gizli tehdidi usulen reddetmişti. O güne kadar her
koşulda birlikte olan Pensilvanya Erdoğan’ın bu hamlesi ile boşluğa düşmüş ve
yeni arayışlar içerisine girmişti. Şunu net olarak ifade edebiliriz ki; Ak
Parti Hükümeti ile Pensilvanya hareketinin güç birliği Erdoğan’ın bu hamlesi
ile fiilen sona ermiş oldu. “Paralel Yapı”nın tam hâkimiyetine alamadığı tek
yer olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına kendi hedeflerine uygun birinin
getirilmemesi üzerine yeni aksiyonlar üzerinde durulmaya başlandı. Nitekim Ak
Parti Hükümeti ile Pensilvanya arasındaki derin savaşların açığa çıktığı ilk
olay “Oslo Görüşmeleri”nin basına sızdırılması ile oldu.


 


Bu olayın hemen ardından Türkiye
dramatik bir olayla sarsıldı. Uludere’de bir grup vatandaş, 28 Aralık 2011
tarihinde terörist değerlendirmesi ile savaş uçaklarınca bombalandı. 35
vatandaşımız yaşamını yitirdi. Ve o anda, “Yanlış istihbarat MİT’ten”
tartışması başlatıldı. Bu elim olayın üzerinden çok zaman geçmemişti ki Hakan
Fidan 7 Şubat 2012’de KCK soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye
çağrıldı. Müsteşar Fidan ve 4 MİT görevlisi için “gözaltı kararı”
çıkartan savcılar, İstanbul’daki Bölge Başkanlığı’na polisi gönderdi. MİT de
buna karşı Ankara’daki merkezini görevlilerce korumaya aldı. Başbakan Erdoğan
ise ikinci ameliyatını erteleyip devletteki krizi bizzat yönetti. Ankara, akşam
saatlerinde çalan telefonla uzun bir gece yaşayacaktı. 7 Şubat 2012’de saatler
17.00’yi gösterdiğinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın özel telefonunun diğer
ucunda Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya vardı. Savcı, Fidan’ı makamında
ifadeye davet ediyordu. Sonra listedeki 4 isim de ardı ardına arandı. MİT
görevlilerine, “İfadeye gelmezseniz kolluk kuvveti göndereceğiz!”
deniyordu. İfade talimatının zamanlaması da manidardı. Zira Başbakan R. Tayyip
Erdoğan 26 Kasım 2011’de sindirim sistemi ameliyatı olmuş şubat ayı başında
“tamamlayıcı ikinci ameliyat” planlanmıştı. MİT’le ilgili sarsıcı
gelişme karşısında Başbakan Erdoğan, ikinci ameliyatın tarihini ertelemiş ve
krizi bizzat kendisi yönetmişti. Gerçek şu ki bu Pensilvanya’nın Erdoğan’a ve
Ak Parti Hükümeti’ne karşı ilan ettiği açık ve net bir savaştı. Hedef Hakan
Fidan’ı tutuklayıp, soruşturmayı Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a kadar götürerek
Hükümeti devirmek ve önlerinde tek engel olan Başbakan Erdoğan ve Hükümeti’ni
ortadan kaldırmaktı. O sert günlerde MİT Müsteşarının ifadeye çağrılması T.C
Hükümetine yönelik bir adım olarak değerlendirilmiş, bunun üzerine Devlet
İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 26. maddesinde
değişiklik yapılarak MİT mensuplarının veya özel bir görevi ifa etmek üzere
Başbakan tarafından görevlendirilen kişilerin, görevin niteliğinden doğan ve
görevi ifa sırasında işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle haklarında
soruşturma yapılması yine Başbakan’ın iznine bağlanarak bu büyük tehlike
bertaraf edilmiştir.



3 Bölüm…




Açıklama notu: Pensilvanya ve Neoconlar Erdoğan’ın bu hamlesi karşısında kısa
süren bir şaşkınlık yaşasa da yıllardır yapmış oldukları fiili savaş
stratejisini devreye sokmak için uygun ortamın oluşmasını bekliyordu. Başbakan
Erdoğan ise Devlet içindeki bu yapıyı bitirmek için bir takım çalışmalar
yapmaya başlamıştı bile… Ancak Başbakan Erdoğan Cemaat’e gönül vermiş mütedeyyin
vatandaşları rencide etmemek için bu illegal yapılanma ile mücadeleyi sessiz ve
derinden sürdürmek istedi. Hizmet Camiası olarak milyonlarca insanın gönül
verdiği bir hareketi kullanan bu yapıyla mücadele hiçte kolay değildi! Gezi
olayları işte tam da bu dönemde başladı…



Türkiye “Gezi Parkı” olaylarını işte tam da bu kronik dönemde yaşadı. 27 Mayıs
2013 tarihinde “Topçu Kışlası’nı Taksim Yayalaştırma Projesi” kapsamında
yeniden inşa edilmesini engellemek için başlayan eylem bir anda amacından
saparak bazı marjinal grupların T.C Hükümeti’ni devirme eylemine dönüştü. Gezi
Parkı olayları ile ilgili hiç bilinmeyen bir detayı sizlere aktarmak istiyorum.
Olayların başlangıcını oluşturan o sert polis müdahalesinde bizzat orada olan
bir arkadaşım anlatıyor; “Sabah erkenden kahvaltı için ben ve arkadaşım
hazırlık yapıyorduk. Ne olduğunu bile anlamadan bir grup polis geldi hiçbir şey
sormadan, tekme tokat saldırarak sağı solu dağıtmaya başladı. Bende arkadaşımda
parktaki diğer arkadaşlarda bu olayda darp gördü. O gün orada neler oldu neden
oldu hala anlayabilmiş değilim.” Evet, arkadaşımın anlattıklarının kısa özeti
bu. Tuhaf ama o baskını yapan polisler ve emri veren amirler hala ortada yok?
Başbakan Erdoğan’ın aynı günlerde “O polisleri ve emri vereni bulun!” talimatına
rağmen Emniyet içerisinden hiçbir ses çıkmadı. Peki, kimdi o polisler?
Polislere emri veren amirler kimlerdi? Bu çok tartışıldı ancak gerek ortamın
sıcaklığından gerekse olayların T.C Hükümeti’ni devirmeye yönelmesi ile bu çok
önemli detay öylece unutuldu gitti. Şimdi polislere emri verenlerin kimler
olduğunu anlayabildiniz mi? Gezi olaylarının durulması ve ülkenin normalleşmesi
ile birlikte gündem bu defa “Dershane Tartışmaları” ile alevlendi. Başbakan
Erdoğan “Paralel Yapılanma” adı verilen devlet içindeki bu illegal örgütle
mücadele kapsamında almış olduğu bir dizi önlemlerden biri olan “Dershaneleri
Dönüştürme Projesi”ne Pensilvanya acil kodu ile reaksiyon gösterdi. İstihbarat
raporlarına yansıyan verilere göre “Paralel Yapı”nın Dershaneler üzerinden
sağladığı maddi kazanç çok ciddi boyutlardaydı. Bu dönüştürme projesi başlı
başına “Paralel Yapı” ile mücadele etme amacını taşıyor dersek yanlış
değerlendirmiş oluruz. Zira Başbakan Erdoğan ve Hükümeti’nin Dershaneleri
Dönüştürme Projesi aslında geçmiş Hükümetler döneminde de dillendirilen ancak
bir türlü hayata geçirilemeyen bir çalışmaydı. Ancak Pensilvanya ve ekibi sahip
oldukları medya gücüyle bu dönüştürme projesinin kendilerine karşı bir
operasyon olduğu algısını yaratarak başta Başbakan Erdoğan olmak üzere Ak Parti
Hükümeti’ne ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine karşı iç ve dış destekli
bir savaşı fiilen ilan etmiş oldu. Bu olaya kadar Türk halkı Ak Parti ve
Pensilvanya arasındaki gizli savaşlardan habersizdi. Nihayetinde Neoconlar ve
Pensilvanya’nın istediği ortam artık hazırdı. Tarihe 17 Aralık Operasyonu
olarak geçen darbe girişimi tam da bu dönemde yapıldı. Dışarıdan bakıldığında
Erdoğan ve Pensilvanya arasındaki iplerin bu operasyonla koptuğunu zannedenler
maalesef yanılıyor.


 


Yazımın başında da belirttiğim gibi
Türkiye’de “Tam Demokrasi’ye Geçiş” 5 yıl önce Hakan Fidan’ın Mit Müsteşar
yardımcılığı görevine getirilmesi ile başladı, bunu Hakan Fidan’ın Mit
Müsteşarı olması izledi. Başbakan Erdoğan bu hamleyi yaparken asıl amacı devlet
içinde örgütlenmiş tüm illegal yapılanmaları tamamen temizlemek ve ülkeyi
“Millet Egemen” bir yapıya dönüştürmekti. Kısacası Hakan Fidan’ın önce müsteşar
yardımcılığı ardından Mit Müsteşarlığı görevine getirilmesinin arkasında yatan
gerçek buydu. Pensilvanya ile Başbakan Erdoğan arasındaki ipler Hakan Fidan’ın
göreve getirilmesi ile kısmen koptu. Peki, sonraki dönemler topluma verilen
olumlu mesajlar neydi? Yurt dışında açılan okullar, bu okullara götürülen
hizmetler, Türkçe Olimpiyatları gibi çalışmalardan bahsediyorum! Bunlar sadece
işin görünen kısmıydı. Topluma hiç yansımamış olsa da içte kazan kaynamaya
başlamıştı bile. Şimdi bu durumun daha net anlaşılması için önemli bir benzetme
yapacağım; Hükümet ve Pensilvanya hareketi aslında gerçek manada hiçbir zaman
beraber olmadılar. Şöyle ki; Başbakan Erdoğan 22 Temmuz 2007 seçimlerinden
zaferle ayrılıp 60. Hükümeti kurduğunda Siyasi, Askeri, Ekonomik olmak üzere
önünde yığınla sorun vardı. Bir önceki Hükümeti (59. Hükümet) döneminde ne
yaptı diye aklınıza bir soru takılabilir? 59. Hükümet siyasal anlamda demokrasi
yolunda sadece bir geçiş dönemiydi. Avrupa Birliği yolunda ilerleme
çalışmaları, toplumun tüm kesimleri ile uzlaşma çabaları gerçekte ülkede egemen
olan Askeri Vesayet ile mücadelenin bir parçasıydı. Şimdi bu durumu “İktidar
olup muktedir olamama” şeklinde açıklayabiliriz. Bu sadece Başbakan Erdoğan ve
Hükümetin sorunu değildi tabi. Bilakis Pensilvanya ve ekibinin de hedefinde
Askeri Vesayetçi Yapı (Ergenekon) ve TSK içindeki bazı derin unsurlar vardı. Çünkü
Pensilvanya Hareketi’nin yıllar süren planlarıyla önlerine koydukları
hedeflerde en önemli engel ülke içindeki bu derin oluşumlardı. (Örn: Atabeyler
vs. gibi oluşumlar) İşte bu ortak sorunlar Ak Parti Hükümeti ve Pensilvanya
beraberliğini getirdi. Dahası zorunlu bir evlilik; başından beri ten
uyuşmazlığı olan ancak hedeflerin ve ülkede yapılmak istenen dönüşümlerin ortak
bir noktasının olması sebebiyle bir umutla sürdürülen tezevvüç! Bu evlilik
boyunca çeşitli sorunlar yaşandı yaşanmadı değil hani ama hepsi de dışa hiç
yansımayan aile içi olaylardı. Ak Parti Hükümeti ve Erdoğan bu beraberliğe her
zaman olumlu baktı ve bu yüzden de bugün “Paralel Yapı” diye dillendirilen
“Devlete Memur Alımı” gibi yasal yolla üzeri örtülen bu illegal hareketleri
ciddiye almadı alsa bile hep iyi niyetli davrandı. Oysa Pensilvanya’nın gerçek
amacı başkaydı ve bunu gizlemeyi başardı. Şimdi buraya dikkat; Başbakan R.
Tayyip Erdoğan’ın Siirt’te yapılan ara seçimden sonra T.C 59. Hükümeti kurduğu
ilk dönemin ortalarında kendisine bir dost sohbeti sırasında sorulan “28
Şubat’ta Fethullah Gülen’in tavrı belliydi. Şimdi sizinle olması bir soru
işareti oluşturmuyor mu kafanızda?” sualine karşılık Erdoğan; “Zor bir dönemden
geçtik, şimdi birlik beraberlik zamanı. Herkes hata yapabilir, onlarda bizlerde
beşeriz sonuçta. Artık yeni şeyler yapmalı, yeni şeyler konuşmalıyız, bunlarla
zaman kaybetmemeliyiz.” cevabını verir. Ancak bununla yetinilmez ve peşine
ikinci soru gelir; “Bu güveninizin sebebi nedir?” Başbakan Erdoğan’ın gayet
kendinden emin bir duruşla “Aynı acıları yaşadık, aynı dertleri çektik, her
şeyden önemlisi aynı kıbleye bakıyoruz.” cevabı bugünü net bir şekilde açıklar
nitelikte. Başbakan Erdoğan’ın şimdilerde “Güvendik ama yanıldık.” ifadesinin
altında yatan gerçek aslında bu.



4 Bölüm…




Açıklama notu: Gezi olaylarında amaçlanan şey kesinlikle Hükümeti Devirmek
değil sadece yıpratmak ve 17 Aralık Operasyonları öncesinde Erdoğan ve
Hükümet’ini sersemleterek hazırlıksız yakalanmasını sağlamaktı. Çünkü
tertiplenen oyundaki figüranlarının gerek dünya görüşü gerekse politik
tutumları Pensilvanya’nın amaçları ile örtüşmüyordu. Bu bakımdan böyle bir
olayla Hükümet devrilmiş olsaydı Pensilvanya ülkede tam otorite olmak yerine
pastadan pay kapma telaşında olacak Siyasi aktörler ile tehlikeli bir yeni
savaşın içine düşebilirlerdi. Plan mükemmeldi; Gezi olayları ile Hükümet
yıpratılıp 17 Aralık ile darbe vurulacak ve 25 Aralık ile birlikte Başbakan
Erdoğan ve Ak Parti Hükümet’i İktidardan uzaklaştırılacaktı. Emniyet ve Yargı
yolu ile yaptıkları bu darbe ile ülkedeki siyasi aktörlere “Bunu biz
yaptık bize biat edin!” mesajı verilecekti.



En önemli sorulardan biri Pensilvanya’nın Gezi Olayları ve 17 Aralık
Operasyonlarında nerede durduğu veya bir parmağı var mı? Sorusudur. Şunu herkes
bilmeli ki ABD İslam’a hizmet ettiğini söyleyen bir kişi veya kuruluşu asla
bünyesinde barındırmaz. Arazi ve yer tahsis edip saldım çayıra mevlam kayıra
misali “dilediğini yapabilirsin” demez. Dese bile mutlaka bir amacı ve çıkarı
olduğu içindir. Peki, nedir bu çıkar? Hemen belirteyim; ABD’nin Ortadoğu’da
egemen kılmak istediği “Ilımlı İslam” projesini malum hepimiz biliyoruz.
Türkiye’nin Ortadoğu’da ki stratejik konumunu da hesaba katarsak sanırım her
şey daha net bir şekilde ortaya çıkmış olur. Pensilvanya hareketi işte bu
Ilımlı İslam projesinin Türkiye’de ki yürütücü ayağıdır. “Paralel Yapı” adı
verilen bu illegal oluşumun Gezi Olayları’nda parmağı olduğu kesin ancak gerek
Pensilvanya’nın gerekse onun Türkiye içindeki ekibinin Gezi olaylarını
sahiplenmemesi aslında 17 Aralıkta yapılacak operasyonun önemli bir parçasıydı.
Buraya özenle dikkatinizi çekiyorum; Gezi Olayları olurken “Paralel Yapı” adı
verilen illegal oluşum 17 Aralık Operasyonu için son hazırlıkları yapıyordu.
Dershane tartışmaları ve Başbakan’ı ikna çabaları bile oyunun bir parçasıydı.
Bilenler bilir, bilmeyenler için belirtmem gerekirse Espiyonaj hareketlerinde
“Güvendir, inandır ve sonra vur taktiği.” en çok kullanılan bir yöntemdir.
Türkiye 17 Aralık sabahına işte bununla uyandı. Hükümeti devirme amacıyla 3
ayrı dosyanın birleştirilerek “Yolsuzluk” dosyası haline getirilip hızla ülke
gündemine sokulması ve akabinde ses kayıtları ile birlikte yaratılan algı
operasyonunun asıl amacı 25 Aralık’ta yapılacak ikinci operasyon öncesi bütün
dikkatleri tek bir noktaya toplamak ve şokta olan Hükümet’e son darbeyi
indirmekti. Kabine üyelerinin bazıları aldığı bu darbe ile sersemleyip “Tamam
bitti buraya kadar” hissiyatına kapılmışken başta Başbakan Erdoğan olmak üzere
Hükümet üyelerinden Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu gibi ağır toplar aslında
neler olup bittiğini ve Pensilvanya’nın bir sonraki hamlesini çok net bir
şekilde biliyorlardı. Büyükelçi Ricciardone’nin “Bugünden sonra
İmparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz.” cümlesi ile beraber Hükümet ve Başbakan
Erdoğan olayı tamamen kavradı. Bu bölümde Hakan Fidan’ın “Operasyonel” rolü
tarihe geçecek niteliktedir.


 


Zira bir satranç oyununa dönen
operasyonda “İkinci Dalga”nın engellenmesinde önemli bir görev üstlenerek adeta
“Şah-Mat” hamlelerine dönüşen bu çarpışmada Hükümeti ayakta tutan bir merkez
oldu. “Paralel Yapılanma” adı verilen illegal oluşum eğer ikinci operasyonu
gerçekleştirmiş olsaydı sanırım bugün başka şeyler konuşuyor olacaktık. Ancak
Başbakan R. Tayyip Erdoğan o bilindik siyasi manevralarından birini daha yaptı
ve kargaşa ortamında gizlenmeye çalışılan ikinci dalgayı engellemeyi başardı.
Önce “Paralel Yapı” adı verilen illegal oluşumun emniyet ayağı çökertildi,
ardından bu yapının tüm gücüyle direnen yargı ayağını tasfiye için düğmeye
bastı. Hükümetin bu operasyonla yıkılacağından emin olan İsrail merkezli
Neoconlar ve Pensilvanya Hareketi hiç beklemedikleri bu ani manevra karşısında
adım adım geri çekildiler ve operasyonun en önemli ayağından biri olan “Halkın
Tepkisi”ni beklemeye koyuldular. Bu arada piyasaya sürülen ses kayıtları ile
operasyonun psikolojik algı ayağını sürdürmeye devam ettiler tabii. Ancak bu
darbe girişimi karşısında halkın tepkisi bekledikleri gibi olmadı. Gerçek şu ki
halk kendi seçtiği yöneticilere dışarıdan müdahale yapıldığında ani reaksiyon
gösteriyor ve kendi kararına sahip çıkıyor. Bu durumun aksine “Paralel
Yapılanma” adı verilen illegal oluşuma destek veren yazarlardan birinin
“Demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir.” cümlesi aslında psikolojik
yenilginin bir sonucudur. Gerçek şu ki halk yanlış yapan partiyi de siyasetçiyi
de asla affetmiyor. Zira bunun örneklerini geçmiş dönemlerde fazlasıyla gördük.
Bu bakımdan bilinmelidir ki demokrasi’ye sandık dışı müdahaleleri halk hiçbir
zaman benimsememiş aksine bu tür müdahaleleri kendisine karşı bir hareket
olarak görmüş ve tepkisini gerektiği şekilde (sandıkta) göstermiştir. Tıpkı
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun belirttiği gibi “17 Aralık
Operasyonu yolsuzluğu değil bizzat Başbakan Erdoğan ve Ak Parti Hükümeti’ni
hedef almıştır.” Pensilvanya’nın ve onun bu operasyonu yöneten paralel yapı
savcılarının adeta samimiyetsizliklerini gözler önüne seren tuhaf bir durum
vardı. “Madem yolsuzluk vardı bugüne kadar neden harekete geçmediniz?” işte bu
akıllarda hep bir soru işareti olarak kaldı. Şimdi burada çok daha önemli bir
bilgiyi eklemem gerekiyor; Dershane tartışmalarının yaşandığı o karmaşık
günlerde medya üzerinden Başbakan Erdoğan’ı ikna çabaları sonuç vermeyince
bizzat kendisine gidilmiş ve bu dönüşümden vazgeçmesi istenmiş. Başbakan
Erdoğan bu isteği reddedince Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir Başbakan
gayri resmi yollarla elde edilen montajlı ses kayıtları ve bazı görüntülerle
tehdit edilmiştir! Başbakan R. Tayyip Erdoğan kendisine yöneltilen bu çirkin
şantaja karşı “Elinizden geleni ardınıza koymayın!” demiş ve muhataplarını
makamından kovmuştur. Zaten Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın bu tepkisinden günler
sonra Pensilvanya düğmeye basmış ve 17 Aralık olayı gerçekleştirilmiştir.
Yıllar yılı devlet içinde örgütlenerek yasadışı yollarla yaptıkları dinlemeleri
yine yargı içinde örgütlenen “Paralel Yargı” üyeleri ile birlikte
hazırladıkları dosyalarla Hükümet’i devirmeye çalışan Neoconlar ile bu projenin
hissedarı Pensilvanya Hareketi için yolun sonu gibi görünen bu olayla birlikte
ihanet “kurşunu” artık namludan çıkmıştır…



5 Bölüm…




Açıklama notu: 17 Aralık Operasyonu tıpkı Gezi Olayları’nda olduğu gibi T.C
Resmi Hükümeti’ni devirme olayı değil de yapılacak daha büyük bir operasyon
öncesi yıpratma ve sersemleştirme hareketi olabilir ?



Oslo Süreci, Mit Müsteşarını tutuklama girişimi, Gezi Parkı olayları ve 17
Aralık Operasyonları Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut egemenliğine ve millete
karşı yapılmış dış destekli açık bir saldırıdır. Bu saldırının arkasında Neoconlar
ve İsrail vardır. Pensilvanya hareketi bu işin sadece uygulayıcı kısmıdır. Bu
gizli anlaşmalar ne zaman ve ne şekilde yapıldı bu bilinmez lakin görünen o ki
Pensilvanya böyle bir anlaşmaya zorlanmıştır. Zorlanmıştır diyorum çünkü ne
Pensilvanya ne de Türkiye’de ki yapılanma böyle tehlikeli bir ayrıma kolayca
girecekleri düşünebilir bir durum değil. Belli ki Neoconlar ve İsrail
Pensilvanya’yı bu “Ilımlı İslam” projesine inandırmış. Avrupa’da ve Ortadoğu’da
hızla yükselen bir değer haline gelen Türkiye’yi bu projede önemli bir aktör
olarak oynatmak için önlerindeki tek engel olan Başbakan Erdoğan ve Ak Parti
Hükümetini ortadan kaldırmak amacıyla yıllar süren derin bir projeye imza
atmışlar. Pensilvanya bu derin projeye sonradan dâhil edilmiştir. Bütün bu
yazılanlar tamamen ütopya olabilir ancak bilinen gerçek şu ki Batı ekseninden
kayarak yüzünü Ortadoğu’ya ve doğuya çeviren bir Türkiye, İsrail için tehdit
olma özelliğini her zaman korumuştur. Çünkü nüfusunun %90’ı Müslüman olan bir
toplumun yaşanan olaylara göstereceği tepki ve reaksiyonlar İsrail’in bölgede
kurmaya çalıştığı tam otoriter ülke olma hayalini suya düşürebilir ve başarılsa
bile geciktirebilirdi. Özellikle Mavi Marmara olayından sonra ABD ile İsrail,
Başbakan Erdoğan’ın bir an önce gitmesi gerektiği yönünde uzlaşmış ve işte
tamda bu dönemde Pensilvanya hamlesi devreye sokulmuştur.


 



Bununla ilgili en önemli anekdotu aktarmam gerekirse; Fethullah Gülen
Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Hükümeti’nin politikalarını benimsemediğini şu
sözlerle dile getiriyordu; “Türkiye dış politikada maceraperest olmaması
gerekiyor, daima batı eksenli olmalı ve sorunlar diyalog yoluyla çözülmeli.”
diyordu. Bu açıklama aslında hiç de tesadüf değildi. Ki zaten Başbakan Erdoğan
ve Hükümeti’nin son yıllardaki dış politikası tam da aksi yöndeydi. Bu nedenle
Başbakan Erdoğan ve Ak Parti Hükümeti İsrail için Ortadoğu’da en büyük tehdit
haline geldi. Suriye ve Mısır politikaları ile Ortadoğu’da bir kahraman haline
dönüşen R. Tayyip Erdoğan’ın bu hızlı yükselişini engellemek için önce Mısır’da
askeri darbe yapıldı ve Muhammed Mursi iktidardan indirildi. Ardından Suriye
kendi kaderine terk edilerek Başbakan Erdoğan ve Hükümeti bölgede yalnız
bırakıldı. Gelinen noktada görülen o ki Türkiye’yi daha zor günler bekliyor. 30
Mart seçimlerinin halen devam etmekte olan savaşa net bir etki edeceğini
sanmıyorum. Ak Parti seçimlerden kesin zaferle ayrılsa bile kısa süreli
oluşacak “sulh” taraflar için sadece bir toparlanma ve yeni cephelere geçme
dönemi olacaktır. Yakın zamanda Pensilvanya Hareketi’nin kendisini savunma
hissiyatıyla bir psikolojik algı operasyonunu hayata geçirdiğine şahit
olabiliriz. Ancak Başbakan Erdoğan ve Ak Parti Hükümeti 30 Mart seçimlerinden
hemen sonra devlet içindeki bu tür illegal yapılarla “Tam Mücadele”ye gireceğini
ve bu yapıları tamamen temizleyeceğini çoktan ilan etti bile…



Netice olarak;



Ak Parti Hükümeti’nin ve Başbakan Erdoğan’ın yaşanan bu son olaylarla yara
aldığı açık bir gerçektir. Tıpkı bir bıçağın vücuda girip çıkışı gibi; ilk anda
hiçbir acı hissedilmemiştir. Bu yaranın acısı yakın zamanda hissedilmeye
başlanacak. Kabuk bağlayıp kapansa bile mutlaka izi kalacaktır! Bu bakımdan
yaşanan son olayda “Paralel Yapılanma” sadece Ak Parti Hükümeti ve Başbakan
Erdoğan’a değil Türkiye’de ki muhafazakâr kesime de ağır bir darbe vurmuştur.
Bu muhafazakâr kesimin bir bölümünün kendi gayri meşru oluşumlarının tabanını
oluşturan mütedeyyin, temiz ve kalbi sadece İslam’a hizmet için atan insanlar
olduğunu düşünürsek durumun vahametini anlamış oluruz. Daha önemlisi bu son 17
Aralık operasyonu bile tıpkı Gezi olaylarında olduğu gibi Hükümeti devirme
planı değil de yapılacak büyük operasyon için sadece bir keşif olabilir.
Başbakan R. Tayyip Erdoğan ve Hükümetin bu detayı iyice bir gözden geçirmeleri
gerekiyor. Zira ne Neoconlar ne de “Paralel Yapılanma” adı verilen bu illegal
oluşum uzun yıllar üzerinde çalıştıkları bu “Kutsal Hâkimiyet” kavramından
kolay vazgeçeceklerini düşünmek net bir tabirle “Duygusal yanılgı” olur. Bugün
gelinen noktada hepimiz için iç acıtıcı bir durum yaşanmaktadır. “Paralel
Yapılanma” adı verilen bu illegal oluşumun Türkiye ekonomisine verdiği büyük
zararların yanında psikolojik bakımdan uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek
derin yaralar açmıştır. Zira at izinin it izine karıştığı bu karmaşık ortamda
yargıya olan itimat sıfırlanmış, siyasete ve siyasetçiye olan güven duygusu
aşırı şekilde zedelenmiştir. Medya bağımsızlığını kaybetmiş, yapılan haberler
ve yazılarla birlikte doğruyla yanlış arasındaki o ince çizgi artık yok
olmuştur. “Amaca giden her yol mubah” anlayışı ile üslup sertleşmiş saygı ve
hoşgörü feraseti tamamen rafa kaldırılmıştır…



Son olarak;



Bizler millet olarak Devletimizin bağımsızlığına ve Egemenliğimize karşı
yapılmış açık bir saldırı ile karşı karşıyayız. Hangi siyasi görüşü, hangi
düşünceyi savunursak savunalım yapılan bu dış müdahalelere hep birlikte karşı
durmamız ve millet olarak bu ülkenin geleceği ile ilgili kararları yine bizler
vermemiz gerekiyor. Tepkilerimizi ve rahatsızlıklarımızı yine demokratik
yollardan dile getirmeli ve bunu sandığa yansıtarak çözümün gerçek bir parçası
olmalıyız. Aksi tutum ve davranışlar ülkemizin gelişen yapısına ve yükselen
ekonomisine zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Neoconlar ve
İsrail işbirliği ile hazırlanan bu “Armagedon Operasyonu”nda hedef sadece Ak
Parti Hükümeti ve Başbakan Erdoğan değil bizzat Türkiye Cumhuriyeti’nin ta
kendisidir. Dünya hali bu; Başbakan R. Tayyip Erdoğan bugün var yarın yok.
Kendisini sevelim ya da sevmeyelim, aynı görüşü paylaşalım ya da paylaşmayalım ama
unutmayalım ki o bu ülkenin demokratik seçimle iş başına gelmiş bir
Başbakan’ıdır. Ve aynı zamanda şunu da asla unutmayalım ki bugün kendisine
yapılanlar yarın bir başka yöneticiye de yapılacağının teminatıdır. Bugün
Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a yarın bir başkasına! Bundan sonra neler olur
bilinmez ama görünen o ki Türkiye’yi daha zor günler bekliyor. Bizler millet
olarak her zaman itidalli davranmalı ve kendi geleceğimizi kendimizin
belirleyeceği bir kararlılığa sahip olarak dış mihraklı tüm müdahaleleri
elimizin tersi ile reddedip; Sağcısı, Solcusu, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Alevisi,
Milliyetçisi hatta Ateisti, Komünisti ile “Bu ülke benim ve ülkemde siyasi
kararı sadece ben veririm.” diyebilme kararlılığını göstermeliyiz…



Ergin Borobey

Senarist/Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet