Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir
Tarihi & YAZAR : Yuval Noah Harari, Çev. Ertuğrul Genç.

İstanbul, Kolektif Kitap, 2016, 412
s., ISBN: 6055029357.

Sibel YALI

Bu 
yazıda  sizlere  satış 
rekorları  kıran  bir 
tarih  kitabından  bahsetmek 
istiyorum.  Kitap,  2011’de ibranice, 2014’te ingilizce
yayımlandı ve şimdiye dek otuz civarında dile çevrildi. “Sapiens: İnsan Türünün
Kısa Bir Tarihi” başlığı ile dilimize çevrilen kitapta insanlık tarihinin
serüvenine 70 bin yıllık zaman sürecinden bakılmaya çalışılıyor. Öyle bir kitap
ki Amerika Başkanı Obama halkına bu kitabı okumasını tavsiye ediyor. Öyle
etkili bir kitap ki Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg sosyal medyada kitap
hakkındaki düşüncelerini paylaşıyor. Öyle dolu bir kitap ki Amerikalı iş adamı Bill
Gates bu kitabı mutlaka okunması gereken kitaplar arasında görüyor. Daha birçok
övgü var kitaba…

Tüm bu tavsiyeler, paylaşımlar ve
övgüler insanın aklına şu soruları getiriyor. Nasıl oldu da bir tarih kitabı bu
kadar popüler oldu? İnsan türünün tarihi ilk defa mı kaleme alındı? Kitap neden
bu kadar uzun süre çok satanlar listesinde yer aldı? Kitap içeriğinde hangi
tartışmalar mevcut? Kitap kendinden bu denli kuvvetli bahsettirmeyi nasıl
başarmış? Kitapta tarih bir disiplin olarak nasıl tanımlanıyor? Akademik açıdan
bir referans kitabı olabilir mi? Örneğin tarih ve sosyoloji derslerinde bir
ders kitabı olarak okutulabilir mi? Kitap içeriğinden bu sorulara doğrudan
yanıtlar bulunması çok kolay değil zira bir sihirbazın şapkasından canlı cansız
birçok şey çıkarması gibi şapkaya da sihirbaza da şaşırmanız mümkün! Zira kitap
içeriğinde onlarca konu başlığı ve bunlardan çıkarılabilecek yüzlerce tartışma
konusu var.

Ana başlıkları ile Sapiens üç
bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla Bilişsel, Tarımsal ve son olarak Bilimsel
Devrimler. Kitabın yazarı kitabın konusunu ve içeriğini kendi cümleleri ile
şöyle özetliyor: “Yaklaşık 70 bin yıl önce Homo sapiens’e ait organizmalar,
kültür adını verdiğimiz daha da karmaşık yapılar oluşturdular. Bunu takip eden
insan kültürlerinin gelişimine tarih diyoruz. Tarihin akışını üç önemli devrim
şekillendirdi: Yaklaşık 70 bin yıl önce başlayan Bilişsel Devrim, 12 bin yıl
önce bunu hızlandıran Tarım Devrimi ve tarihi sona erdirip bambaşka bir şeyi
başlatabilecek yalnızca 5 bin yıl önce başlayan Bilimsel Devrim. Bu kitap, bu
üç devrimin insanları ve diğer organizmaları nasıl etkilediğinin hikâyesini
anlatıyor.”(s.5) Ancak hikâye ilerledikçe esas konu başlıklarının güç, din ve
bilim ekseninde kurgulandığı görülüyor.

Bu kurgu çerçevesinde insanoğlundaki
fiziksel güç ile hayal gücünün ortak kapasitesi ve faaliyetleri dâhilinde tarih
sürecinde neleri gerçekleştirebildikleri ortaya konuluyor. Sonuç itibariyle
ortaya bir başlangıç  ve  bir 
sonuç  ilişkisi  çıkıyor. 
Bu  ilişki  yazar 
tarafından  tarihin  insanoğlunun 
tanrıları yaratması ile başladığı ve kendilerinin tanrı olmaları ile
sonlan(dığı)acağı iddiası ile şekilleniyor. Yazarın bu iddiası aklıma çocuk
felci aşısını bulan ABD’li hekim ve bakteriyolog Jonas Edward Salk’ın insan türünün
gücü hakkındaki bir sözünü getirdi. Salk“bütün böceklerin dünyadan yok olması
ile 50 yıl içerisinde dünyada hayatın sona ereceğini ancak insanoğlu türünün
ortadan kalkması ile bu süre zarfında bütün yaşamın kendini yenileyeceğini ve
gelişeceğini” söylüyor. Fazla söze ne gerek sebepleri her ne olursa olsun
insanlığın dünyaya verdiği zarar ortada!

Sapiens’in yazarı insanı “70 bin yıl
önce Afrika’nın bir köşesinde kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvan”
olarak niteliyor. Yazara göre; “Tamamen bilimsel bir bakış açısıyla
bilebildiğimiz kadarıyla, insan yaşamının hiçbir anlamı yoktur. İnsanlar
belirli bir amacı olmayan ve körlemesine ilerleyen evrimsel süreçlerin
sonucudur ve faaliyetlerimiz ilahi bir kozmik planın parçası değildir. Dünya
yarın patlayarak yok olsa, evrende hiçbir değişiklik olmazdı; tahmin
edebileceğimiz kadarıyla insanların kendilerine dair anlam arayışı ve
öznelliklerinin eksikliği de pek hissedilmezdi. Bu yüzden, insanların yaşamlarına
atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.” (s.382) Yazar bu
sözlerini sonsöz kısmında şu şekilde sürdürüyor: “İnsan ilerleyen bin yıllarda
kendisini tüm gezegenin efendisi ve ekosistemin baş belasına çevirecek dönüşümü
gerçekleştirdi. Bugün ise bir tanrı haline gelmenin, sadece ebedi gençliğin
değil, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi becerileri de ele geçirmenin
arifesinde. İnsanın tanrılaşarak dünyaya hükmettiğini gözlemliyoruz.” Yazar, bu
hükmetme gücünü insanoğlunun sanrılama yeteneğine bağlıyor.

Yazarın bu teorisine göre insanlık
için iki tip gerçeklik var. Birincisi öteki hayvanlar için de var olan objektif
gerçeklik. Buna göre nehirler, dağlar, ağaçlar kısacası beş duyu organımızla
hissettiğimiz her şey bu gerçekliğin içinde mevcut. Diğeri ise kurgusal
gerçeklik ki sadece insanoğlunun donanımında mevcut olan bir gerçeklikten söz
edilebilir. İnsanlığın dinleri, sembolleri, şirketleri ve kapitalizmi icat
edebilme  yeteneğini  yazar 
bu  gerçekliğe  bağlıyor. 
Bu  kurgusal  gerçeklik 
sayesinde  kolektif  bir dayanışma ortaya çıkarabildiğini ve
insanlığın dünyaya bu şekilde hâkim olabildiklerini iddia ediyor.

Yazar kitabında “Kano ve
kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye  gittiğimizi 
bilmiyor.  Her  zamankinden 
daha  güçlüyüz  ama 
bunca  güçle  ne 
yapacağımızı bilmiyoruz.” tezini öne sürüyor. İnsanoğlu bu kadar güçlü
mü sorusu tartışmalı bir soru. İnsanoğlunun bugün  dünyaya 
hükmettiği  tezine  farklı 
çevrelerden  farklı  yanıtlar 
gelebilir.  Açıkçası  benim 
bu sorulara  yanıtım  insanoğlunun 
iradesinin  zayıf  ve 
sınırlı  olduğu  ekseninde 
ifade  edilebilir.  Zira yazardan farklı olarak insanoğlunun
bilebildiklerinin çok sınırlı olduğunu ve bir kırılma noktasına henüz
gelmediğimizi düşünüyorum. Şu anda bildiğimiz tek bir gerçek var o da
insanlığın doğaya hunharca 
hükmettiği  gerçeği.  Yazar 
bu  konudaki  vurgusunu 
şu  şekilde  dile 
getiriyor:  “Diğer hayvanları  ve 
etrafımızdaki  ekosistemi  sürekli 
mahvediyoruz  ve  bunun 
karşılığında  sadece  kendi konforumuzu  ve 
eğlencemizi  düşünüyoruz,  üstelik 
tatmin  de  olmuyoruz.” 
Yazarın  bu  görüşüne katılmamak elde değil ancak tarih
boyunca insan kendi konforu ve çıkarları için zaten hep ezip geçmemiş mi?
İyiliğin tarihi var mı? Günümüzdeki egoizm geçmişte olduğundan sadece biraz
daha vahşi değil mi?

Yazar, kitabında “bildiğimiz dünyanın
sonuna geldiğimizi” söylüyor. Zira günümüz insanının büyük umutlarından ve
mutlak beklentilerden söz edilmesi oldukça zor. Bugünün geçmişten en belirgin
farkı kişisel çıkarların ön planda tutulmasıdır. Hâlbuki tarih literatüründeki
binlerce vaka kolektif umut ve beklentilere işaret ediyor. Bu bağlamda
“İnsanlık Tarihi”ni tarih literatürü kapsamında ele alacak olursak Sapiens’in
nevi şahsına münhasır bir örnek olduğunu söyleyemeyiz. Zira literatürdeki çoğu
çalışma insanın serüvenini ya tarihi ya biyolojik yaklaşımla zaten ele almış
durumdadır. Bu bağlamda eserinin en başında Y. N. Harari’nin kendisine ilham
veren Jared Diomand’a1  özel
teşekkürlerini sunmasını manidar buluyorum. Harari’nin kitabında bahsetmediği
ancak Sapiens’e çerçeve hazırlayan bir diğer kitabın ise W&A Durant’ın
“Tarihten Alınacak Dersler” adlı eseri olduğunu düşünüyorum.2

1 Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve
Çelik, çev . Ülker İnce, Ankara: Tübitak Yayınları, 2002. 2 W&A Durant,
Tarihten Alınacak Dersler, çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıoğlu Basım. 1998.

Durant’lar  “tarihi, 
biyolojinin  küçük  bir 
parçası”  olarak  görüyorlar 
ve  “biyolojinin  kanunlarının tarihin temel dersleri olduğunu”
ifade ediyorlar. Kısaca söylemek gerekirse kütüphanelerde insanların küresel
ekosistemde oynadıkları rolden, imparatorlukların yükselişine ve modern dünyaya
kadar pek çok konuyu ele alan birçok kitap mevcut. Ancak hiçbiri Sapiens’in
başarısını yakalayamadı. Neden? Harari’nin başarısı tarihle bilimin bir araya
getirilerek kabul görmüş anlatıları yeniden ele almasında mı saklı? Yoksa
geçmiş ile bugünü olaylar ve şahıslar üzerinden karşılaştırabilme yeteneğinde
mi?

Kitap gerçekten başarılı ve okunası
kurgusal bir eser niteliğinde. Jared Diamond’un kitaba ilişkin “Sapiens,  tarihin 
ve  modern  dünyanın 
en  büyük  sorularını 
gayet  yalın  bir 
dille  ele  alıyor. 
Çok seveceksiniz!” iltifatı sanırım bu görüşü doğruluyor. Kitabın
başarısı kanımca bu kitabın bir sosyal fenomen haline dönüştürülmesinde bir
başka ifadeyle kitap içeriğinin tanrılaştırılmasında saklı. Bu noktada  kitabın 
bilimsellikten  uzaklaşıp  fantastik 
alana  yelken  açtığını 
daha  net  görebiliyoruz. Dolayısıyla yazarın kitabında
her söylediğinin mutlak doğru olarak kabul görmesinin yanlış olduğunu rahatça
söyleyebiliriz. Bu bağlamda kitabın bir referans kitabı olarak
değerlendirilmesi söz konusu değil. 
Ancak öne sürülen çeşitli tezler açısından ele alınmasında ve üzerinde
tartışılmasında fayda var. Zira yazar insanlığın geldiği noktada artık çok
güçlü olduğunu iddia etse de gerçekte eskisinden daha mutsuz ve amaçsız
olduğunu belirtiyor.

Bu 
çerçevede  yazar,  eğer 
Sapiens  tarihi  sona 
erecekse,  (…)  bizlerin 
zamanımızı  şu  son 
soruyu cevaplamaya ayırmamız gerektiği üzerinde duruyor: Neye dönüşmek
istiyoruz? Yazar bu konudaki görüşüne şöyle devam ediyor: İnsan Geliştirme
sorusu olarak da bilinen bu soru şu anda siyasetçileri, filozofları,
akademisyenleri ve sıradan insanları meşgul eden tüm tartışmaları önemsiz
kılıyor. (…) Çoğu insan bunları düşünmemeyi tercih eder. (…) Bilimsel
projelerin hepsi ölümsüzlüğün arayışıyla, yani Gılgamış Projesiyle ayrılamaz
şekilde iç içe geçmiştir.” Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Harari  hem 
insanlıktan  hem  de 
insanlığın  geleceğinden  umutsuz. 
Kitabın  en  sonunda 
yazar okuyucusuna  seslenerek  bizden 
cevap  bekleyen  en 
önemli  sorunun,  aslında 
“Neye  dönüşmek
istiyoruz?” sorusu olmadığını belirtiyor. Yazara göre insanoğlunun temelde
cevap aradığı soru, “Neyi istemek istiyoruz?” sorusudur. Yazar sonuç
olarak okuyucusunu neyi istemek istiyoruz sorusu ile baş başa bırakıyor.






























Dünyanın geleceği ve mutluluğu
açısından bu soruya bir yanıt vermeği naçizane denedim. Ancak sorunun öyle
kolayca yanıtlanamadığını gördüm. Bu zorluk derecesinden kaynaklanıyor olmalı
ki tarihçi yazar Harari olanları anlamak ve olacaklara hazırlanmak üzere
tarihsel anlatıyı bir araç olarak kullanıyor. Böyle bir soru karşısında büyük
sözler sarf etmek elbette benim haddim değil. Ancak insanın kendi hakiki
durumunu keşfetmesi ile yaşamın manidar hale gelmesinin mümkün olacağı
kanaatini taşıyorum. Bu noktada söyleyebileceğim son söz Eric Hobsbawm’a ait.
Tarihçi yazar “Yeni Yüzyılın Eşiğinde”3 
adlı eserinde “insanlığın büyük umutlar ve mutlak tutkular olmaksızın
bir işe yaramayacağını belirtiyor ve ekliyor “umudu elden bırakmamak lazım”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet