Dr.
Jivago’nun istihbarat savaşlarından Nobel’e uzanan yolculuğu


Rus
edebiyatının tartışmasız en iyi eserlerinden birine imza atan Pasternak’ın “Dr.
Jivago”yu yazma süreci; CIA ve İngiliz istihbaratı ile İtalyan yayıncıların
romanı başka dillerin yanı sıra Rusça da basma uğraşı; buna karşılık KGB’nin
nafile engelleme çabaları… Taraflardan birinin Pasternak’ın Nobel kazanmasını
sağlaması, diğerinin ise reddetmesine sebep olması… Soğuk savaşın kültürel
kodları, “Dr. Jivago” özelinde mercek altına alınıyor.


Şairlerin
şairi olarak” anılan Boris Pasternak, tek bir roman yazdı ve bu romanla sadece
dünya edebiyatının değil istihbarat örgütlerinin de bir anda ilgisini üzerine
çekti.



Soğuk Savaş dönemiydi. Kültür-sanat eserleri birer propaganda aracı olarak
kullanılıyor, başarılı bir romanın ya da oyunun ardından bir istihbarat örgütü
çıkabiliyordu. Amaç belliydi: Batı da, Doğu da (SSCB) en güçlü medeniyet
olduğunu ispatlamaya çalışırken, rakibini de bir o kadar zayıf gösterme
gayretindeydi.



Frances Stonor Saunders’in “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı/ Sanat ve Edebiyat
Dünyasında CIA Parmağı”, bu durumun ABD ve CIA ayağını detaylarıyla anlatan
ilginç bir kitaptır. Çünkü ABD Sovyetler karşısında her ne kadar pek çok alanda
daha üstün olsa da kültürel anlamda boy ölçüşemiyordu. Klasik müziğin dâhileri,
Rus edebiyatının görkemli romanları, Bolşoy Balesi ya da Ermitaj Müzesi
karşısında onlar hâlâ “kovboy şapka takan, Marlboro içen ve çiklet çiğneyen”
bir toplumdu ve bu değişmeliydi!



Bu amaçla bizzat CIA tarafından yönetilen bir program başlatıldı. 35 ülkede
bürosu olan Kültürel Özgürlük Komitesi ile dergiler çıkarıldı, sergiler açıldı,
sanatçılara -aralarında çok ünlü ressam ve yazarların da olduğu- destekler
sağlandı. Mesela George Orwell’ın “Hayvan Çiftliği” romanı gibi…

Batı’da bunlar olurken elbette Doğu da boş durmuyordu. Her şeyden önce tüm
yapıtların yayımlanabilmesi için “Resmi Kültür Talimathanesi”nden geçmesi
gerekiyordu. Rejime ilişkin en küçük bir eleştiriyi kabul etmeyen bu kurallar
çok katıydı.



Sırça fanusun yazarları


Rejimin
sanatla ilişkisi bununla da sınırlı değildi. Sovyetler Birliği’nde yazarlar
adeta ayrıcalıklı bir sınıftı. Sosyalist gerçekçilik ekolünün kurucularından,
Sovyet romanının en büyük yazarlarından Maksim Gorki ve Stalin arasındaki
sohbet bir efsane gibi anlatılmaktaydı. Stalin, Gorki’ye bir toplantıda
Batı’daki yazarların nasıl yaşadığını sormuş, o da villalarda yaşadıklarını
söyleyince Peredelkino’nun kurulmasını emretmişti.


“Peredelkino,
bir Rus asilzadesine ait eski bir arazi üzerine inşa edilmiş bir yazarlar
kolonisiydi. El değmemiş çamların, ıhlamur ve sedir ağaçlarının ve karaçamların
ortasında yer alan koloni, 1934’te Sovyetler Birliği’nin önde gelen yazarlarını
şehirdeki apartman dairelerinden uzaklaşıp sığınabilecekleri bir inziva
mekânıyla ödüllendirmek üzere oluşturulmuştu. 250 dönümlük alanda bulunan geniş
parsellerin üzerine takriben elli kır evi ya da daça inşa edilmişti. Yazarlar,
tahta kulübelerde yaşayan çiftçilerle köyde ortak bir yaşamı paylaşırdı.”



Elbette, Stalin de bu bonkörlüğünün karşılığında “kendi yazarlarından komünist
devlete kurgusal ya da şairane methiyeler düzmelerini bekliyor, olay
örgülerinin fabrikalardaki ya da tarlalardaki kas gücüne dayalı ilerlemeyle
dolup taşmasını” istiyordu. Ona göre; “Ruh üretimi, tank üretiminden daha
önemli”ydi.



Yazarlar Sovyet rejimi için o kadar önemliydi ki, Sovyet Yazarlar Birliği’ne
üye yaklaşık 4 bin yazar, daracık mekânlarda yaşayan ve temel tüketim mallarını
alabilmek için uzun kuyruklarda çile çeken sıradan Sovyet vatandaşlarına
kıyasla “lüks” sayılabilecek imkânlara sahiptiler. Mesela doğa içindeki yazar
evlerinin yanı sıra, vatandaşların, hayalini bile kuramayacağı ek gelirlere
sahiplerdi. Ancak bu harika koşullar bir süre sonra “yazarları bir konfor
kozasına hapsederek etraflarının bir casus ağıyla sarılması”na dönüşmüştü.


Çünkü
Sovyetler için de, tıpkı Batı’da olduğu gibi, kitap bir “silah”tı!



İtalya’dan gelen yayıncı


İşte
Boris Pasternak “Dr. Jivago”yu bu koşullar içinde yazmıştı. Kültür politikasını
yönetenlerle uzlaşamadığı hatta ters düştüğü için 1936’da şiirleri ülkesinde
yasaklanmıştı. O da Batı edebiyatının önemli şairlerini Rusçaya kazandırıyordu;
Shakespeare, Goethe, Rilke, Verlaine gibi… Ama o, Boris Pasternak’tı ve her
yazdığı ya da yazacağı büyük bir merak uyandırıyordu.



Bu yüzden İtalyan bir komünist olan D’Angelo, Pasternak’ın bir roman yazdığına
ilişkin kısacık bir haber okuduğunda müthiş heyecanlanmış, Milano’daki bir
editöre mektup yazmış ancak yanıtını bile beklemeden soluğu Sovyetler
Birliği’nde, Peredelkino’da almıştı. Rusya’nın en tanınmış şairlerinden birine
ait ilk romanın haklarını satın almak muazzam bir başarı olacaktı!


D’Angelo
ve Pasternak’ın 20 Mayıs 1956’da yaptıkları görüşmeyle başlayan süreç,
gerçekten de dünya genelinde muazzam ses getirecekti. Roman tüm dünyada
basılacak, hemen her dilde çok satacak ve Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacaktı. Bir
de… KGB ve CIA başta olmak üzere bir istihbarat savaşını da başlatacaktı.



The Washington Post’un Ulusal Güvenlik Editörü Peter Finn ve aynı gazetenin
Moskova bürosu şefliği yapan Petra Couvée’nin kaleme aldığı “Jivago Vakası/
Kremlin, CIA ve Yasak Bir Kitabın Etrafında Dönen Savaş” isimli kitap, iki
istihbarat örgütü arasında kalan romanın bu hikâyesini, birbirinden ilginç
bilgi, anekdot ve tarihi kişiliklerle ele alırken aynı zamanda kültür
dünyasının küresel bazda işleyişine, dengelerine, ödül mekanizmalarına (Nobel
gibi) da yer veriyor.



Her şey, kitaptan alıntıladığım yukarıdaki bölümde olduğu üzere D’Angelo’nun
kısacık bir haber okuyup soluğu Peredelkino’da almasıyla başlıyor. Pasternak bu
görüşmede önce romanı vermek istemiyor. Çünkü roman, Resmi Kültür
Talimatnamesi’ni uygun bulunmadığı için SSCB’de yayımlanamayacaktır.
Sovyetler’de yayımlanmayan bir eserin Batı’da izinsiz olarak yayımlanması ise
vatana ihanet suçlamasına kadar gidebilen bir suçtur ve bu suçla Pasternak, hem
kendisinin, hem de ailesinin hayatını tehlikeye atacaktır. Nitekim Pasternak,
romana ilk başladığı sırada, 1948 Aralık ayında İngiltere’de yaşayan kız
kardeşlerine şöyle yazmış ve onları uyarmıştı: “Ülke dışında yapılacak yayınlar
beni en feci tehlikelerle karşı karşıya bırakacaktır; ölüm tehlikesinden hiç
bahsetmiyorum bile.”



433 sayfalık başyapıt


Bunun
üzerine D’Angelo yeni bir teklifte bulunur: Feltrinelli Yayınevi kitabı tercüme
ettirecek ancak Sovyetler Birliği’nde yayımlanana dek basmayacaktı. Böylece el
yazması da yok olma tehlikesinden kurtulacak ve korunabilecekti. İkna olmak
üzere olan Pasternak bir şart daha ileri sürer bunun üzerine: “Sovyet basımının
er ya da geç yapılıp yapılmayacağı konusunu dert etmeyelim. Feltrinelli’nin
kitaba ait bir kopyayı -mesela önümüzdeki birkaç ay içinde- Fransa ile
İngiltere başta olmak üzere, önemli ülkelerdeki diğer yayıncılara gönderme
taahhüdünde bulunması şartıyla romanı size vermek arzusundayım. Ne dersiniz?
Milano’ya sorabilir misiniz?” D’Angelo bunun mümkün olmakla kalmayıp, aynı
zamanda kaçınılmaz bir durum olduğunu, çünkü Feltrinelli’nin kitabın yabancı
yayın haklarını da mutlaka satmak isteyeceğini söyledi.


Cevaptan
memnun olan Pasternak çalışma odasında gidip geri döndüğünde “elinde gazete
sayfalarına sarılıp sarmalanmış büyük bir paketle vardı. Elyazması beş kısma
ayrılmış ve sık aralıklarla daktilo edilmiş 433 sayfadan oluşuyordu. Pelür
kâğıtla ya da kartonla ciltlenmiş her bir kısım, sayfalara açılmış kalın
deliklerden geçirildikten sonra düğümlenmiş sicim parçalarıyla bir araya
getirilmişti. İlk bölüm, 1948 tarihliydi ve eserin üzerinde hâlâ Pasternak’ın
el yazısıyla yaptığı düzeltmelerin lekeleri durmaktaydı.”


Ancak
“Dr. Jivago” ilk önce Rusça basılmadı/ basılamadı. Sırasıyla İtalyanca,
Fransızca, Almanca ve İngilizce yayımlandı. Ta ki, 1958 Eylül’üne dek.
Brüksel’deki Dünya Fuarı’nda, tüm dünyayı bir sürpriz beklemekteydi: “Doktor
Jivago” mavi keten kumaş sert kapağa Rusça basılmış olarak Vatikan Pavyonu’na
Sovyet ziyaretçileri bekliyordu.



Bu nasıl olmuştu? Kitaptan anlıyoruz ki, bu hiç kolay gerçekleşmemişti. İşin
içinde türlü türlü telif hakları sorunları, SSCB baskısı (İtalyan yayıncılar
muazzam bir direniş göstermişti), Pasternak’ın can güvenliğine dair endişeler
ve hemen her yayıncının üzerinde türlü türlü baskılar hissetmesi ve çok
istedikleri halde bir türlü kitabı basamamaları. Ancak şimdi Vatikan Pavyonu’nda
kitabın Rusça baskısı dağıtılıyordu.


Hal
böyle olunca dedikodular da alıp başını yürüyor ve “kitabın gizli yayıncısının
CIA olduğu iddia ediliyordu. Hatta Britanya istihbarat servisinin,
Feltrinelli’yi Moskova’dan taşıyan uçağa mecburi iniş yaptırdığı ve kargo
bölümündeki valizinin çıkarılıp romanın gizlice fotoğraflarının çekildiği bile
söyleniyordu. “Jivago Vakası”nın yazarları Peter Finn ve Petra Couvée’a, göre
ise bu komik bir iddiadan başka bir şey değildi. Peki, gerçek neydi?



CIA’e ulaşan iki film makarası


“Jivago
Vakası” bu soruya da yanıt veriyor. “Doktor Jivago’nun Rusça elyazması,
Washington D.C.’deki CIA genel merkezine 1958 Ocak ayının başlarında iki film
makarası halinde ulaştı. Kitabın bu nüshası Britanya istihbaratı tarafından
servis edilmişti. Amerika ve Britanya istihbarat servisleri ‘Doktor Jivago’nun
Rusça olarak yayımlanması konusunda fikir birliğine varmıştı, ancak Britanya
bunun ABD’de yapılmasını istemiyordu. Çünkü kitabın Avrupa’daki küçük bir
yayınevinden önce ABD’de yayımlanması Moskova’daki yetkililerin Pasternak’a ve
ailesine eziyet etmesine neden olabilirdi. ABD’de de bunda hemfikirdi. Ayrıca
CIA, “Dr. Jivago”nun“bir soğuk savaş propagandası olarak değil, edebiyat yapıtı
olarak” tanıtılmasını istiyordu. Hatta romanın İtalya’da yayımlanmasından hemen
sonra teşkilat “Doktor Jivago”nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını da
arzulamaya başlamıştı. Ancak Nobel’i alabilmesi için kitabın anadilinde ve
ülkesinde yayımlanması gerekiyordu ki, böyle bir belirti ortada yoktu.



Nobel’e giden yol


Her
ne kadar CIA’inAkademi’nin kararlarını etkilemek gibi bir amacı olmasa da
romanın önündeki engelleri kaldırmak istiyordu. Bunun için de “Dr.
Jivago”nun1958’de Hollanda’da Rusça yayımlanmasını organize etmiş ve SSCB
sınırlarına sokmuştu. Romanın, SSCB sınırlarından sokulması, Sovyet
vatandaşlarının eline geçmesi, korsan baskılarının yapılıp satılması hatta
basımı uzun süre Avrupa’daki Rus mültecilerin işi sanıldı.


Sonunda
beklenen oldu ve Nobel Edebiyat Ödülü Pasternak’a verildi. Pasternak, ödülü
aldığını öğrenince önce çok mutlu oldu ama ertesi gün -açıklanmayan bir
nedenle- ödülü reddetti. Buna rağmen hakkında tüm ülkede acımasız bir kampanya
yürütüldü. Pasternak, intihar etme noktasına kadar geldi. “Yazara yönelik
saldırının ölçeği ve habisliği bütün dünyada çok sayıda insanı dehşete düşürdü.
Dehşete kapılanlar arasında Sovyetler Birliği’ne sempatiyle yaklaşan pek çok
yazar da vardı: Ernest Hemingway ve Hindistan başbakanı Cevahirlal Nehru
gibi…”Pasternak’ın bu süreçten sağ çıkması, pek çok muhalif yazar gibi
öldürülmemesiise açıklanamadı. Hatta “Jivago Vakası”nda bu durum “hiçbir
açıklaması yok” olarak yorumlanıyor. “Sadece onu hayatta bırakmak istemiş
olabilirlerdi” deniyor, o kadar.


İstihbarat
savaşları, sosyalist rejimin iyi-kötü yanları, ABD propagandası vs. Tüm bunları
bir kenara bırakırsak ve romana sadece edebiyat penceresinden bakarsak,
tereddütsüz ve gönül rahatlığıyla “dünyanın en iyi romanlarından” diyeceğimiz
“Dr. Jivago”nun edebi yapısı ne yazık ki bir süre bu çirkin siyasi oyunların ve
yasakların gölgesinde kaldı.



Buna rağmen Boris Pasternak ne yazdığını ve başına nelerin gelebileceğini en
baştan biliyordu. Ama o, “şairlerin şairiydi.” Edebiyat onun varoluşuydu ve
yazmakta olduğu bir epik Rus yapıtıydı. Kalemini durduramazdı. Nitekim, 20
Mayıs 1956’da D’Angelo onu ziyarete gelip, kolunun altında romanıyla ayrılırken
ona şöyle demişti: “Böylece idam törenime seni de davet etmiş bulunuyorum.”


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet