KİTAP – DERGİ – FİLM – DİZİ – WEB SİTESİ – PROGRAM TAVSİYELERİ & ANALİZLERİ


AVRUPA KRİZİ (KİTAP ÖZETİ)


Melisa YILMAZ

 

George Friedman, dünyanın önde
gelen özel istihbarat şirketi Stratfor’un kurucusu ve CEO’sudur. Medya uzmanı
olarak da tanınır ve aralarında “Gelecek 100 Yıl” ve “Gelecek 10 Yıl”ın da
olduğu altı kitabın ve ulusal güvenlik, jeopolitik ve istihbarat üzerine
yazılmış sayısız makalenin yazarıdır. İlk olarak 2015’de “Flashpoints: The
Emerging Crisis in Europe” adıyla yayımlanan kitap, İrem Sağlamer tarafından
“Avrupa Krizi” adıyla dilimize çevrilmiştir.

Kitap, üç soru soruya cevap
arıyor. Birincisi; Avrupa, siyasi, askeri, ekonomik ve düşünsel olarak küresel
egemenliği nasıl elde etti? İkincisi; 1914 ile 1945 arasında Avrupa’nın bu
egemenliği boşa harcamasına neden olan kusuru neydi? Üçüncüsü; 1945’i izleyen
barış dönemi, geleceğin Avrupası’nın bir görüntüsü mü, yoksa Avrupa, tarihsel
geleneklerine mi dönecek?

Rusya, artık özellikle güçlü
değil. Ordusu eski halinin bir gölgesi gibi. Ama bu ordu, şu anki haliyle bile
herhangi bir Avrupa ordusundan daha güçlü. Bu nedenle saldırmasına gerek yok.
Ukrayna’nın çökmüş ekonomisi, Almanya’nın Rusya’ya meydan okuma gönülsüzlüğü ve
İngiltere’nin uzaklığı, Rusya’ya dev bir üstünlük sağlıyor.

Almanya, Avrupa’nın en büyük,
dünyanın ise dördüncü büyük ekonomisi. Aynı zamanda dünyanın üçüncü büyük
ihracatçısı. Bu nedenle Almanya, dünyaya ekonomik bir mercekten bakıyor.
Ruslar, Doğu Avrupa’nın zayıflığını kullanırsa, Almanya stratejik bir karar
vermek zorunda kalır. Rusya’yla bir ittifak yapmaya kalkışabilir ama zayıf
kalırsa bu ittifak bir tuzağa dönebilir. Ya da Rusya’yı dengelemeye
çalışabilir, bir Doğu Avrupa koalisyonunu destekler. Ya da Rusları etkisiz hale
getirmeye hazırlanabilir.

Türkler ile Ermeniler, kötü
hisleri canlandıran katliam anıları yüzünden birbirine düşman. Diğer yandan
Türkler, Rus enerjisine bağımlı ve bir seçenek bulana kadar Türkiye, Rusya’ya
meydan okuyamaz. Bu nedenle Türkler ile Ruslar, siyasi olarak çekişiyor;
özellikle de Azerbaycan’da.

George Friedman, tüm bu
değerlendirmelerinde Türkiye için “AB’ye girmeyin” diyor. AB’nin artık
yıkıldığını savunan Friedman, Birlik içerisindeki bu krizde Türkiye’nin en
büyük avantajının “AB üyeleri arasında olmaması” fikrini ileri sürüyor. Bunlara
ek olarak; Türkiye’nin artık yüzünü çoğunluğunu İslam ülkelerinin oluşturduğu
bölgede liderliğe çevirmesini, bunun için Türkiye’nin hem yeterli ekonomik
gücünün, hem de Osmanlı’dan kalma yeteneklerinin olduğu görüşünü ileri sürüyor.

Giriş

1.Dünya Savaşı, 1871’deki
birleşmesinden beri Avrupa’nın dengesini ve istikrarını kargaşaya sürükleyen
Almanya’nın konumu yüzünden çıktı. Almanya’nın 1. Dünya Savaşındaki stratejisi,
Fransa’yı yenmek ve sonrasında da Rusya’yı alt etmek için güçlerini yığmak
oldu. 6 haftalık bir savaştan sonra Fransa’yı yenen Almanya, dikkatini
Sovyetler Birliği’ne yöneltmişti.

İsrail, Britanya İmparatorluğu’na
ait topraklarda kurulmuştu. İngilizleri zayıflatan her şey, Stalin’i
sevindiriyordu ve İsrail’le ittifak oluşturabileceğini düşünüyordu. Sovyetler,
her zaman Akdeniz’e ulaşmak istemişti ve bunun için Yunanistan ve Türkiye’deki
ayaklanmaları desteklemişti. Ne var ki Yunanistan ve Türkiye’deki komünist
karşıtlarının arkasına Amerikan gücünü getiren Truman Doktrini, başarıyı
olanaksız kılmıştı.

1949’da Avrupa, işgal altındaydı.
Sovyetler tarafından işgal edilen ülkelerde komünist rejimler vardı. Amerikalılar
ve İngilizler tarafından işgal edilenler de anayasal cumhuriyetlerdi. Daha da
önemlisi, 1949’da Berlin ablukası gerçekleşmiş, Churchill Demir Perde
konuşmasını yapmış ve NATO kurulmuştu. Sovyetler, komünist partileri Fransa ve
İtalya gibi ülkelerde yaygınlaştırmak ve son zamanlarda yeniden canlanan Alman
ordusuna ve istihbarat örgütlerine sokulmak için büyük çaba harcıyordu. Stalin,
yeni kurulan CIA’ye sızmaya ve İngiltere’nin istihbarat kurumlarındaki etkisini
daha da büyütmeye odaklanmıştı. Müttefikleri çökertir ve etkisiz hale
getirebilirse, bir savaş gerekmeden istediğini kolayca elde edebilirdi.

Avrupa, İslam ve Keşiflerin Kökenleri

Avrupa’da Hristiyanlığın yanında
bir başka din daha büyüyordu: İslam. İslam, dünya tarihinin en yaygın uygarlıklarından
birini yaratmıştı . Hristiyanlık Avrupa’ya egemen iken, İslam daha geniş bir
bölgeye egemendi. Dünyayı fethetmesi gereken bir uygarlık varsa, o da İslam’dı.

1453’te Osmanlılar,
Konstantinopolis’i fethetti. Konstantinopolis’in düşüşü, Hristiyan Avrupa’ya
karşı ölümcül bir tehdit oluşturuyordu. Osmanlılar, burayı fethettiğinde sadece
Hristiyanları buyruğu altına almakla kalmayıp Doğu Akdeniz’in egemen deniz gücü
oldu. Müslümanların büyüyen gücü, Portekiz Kralı’nın oğlu Henry’i harekete
geçirdi. Henry’nin bunun dışında başka sebepleri de vardı: Müslümanları
yenilgiye uğratmak, İspanya’yı baskı altına almak, Hindistan’a ulaşıp altın
bulmak, Hristiyanlığı yaymak gibi… Bu karmaşık gerekçeler, Avrupa
emperyalizminin damgalarından biri olarak varlığını korudu.

Henry, Osmanlıların atlatılması
hedeflerine ulaştı. Aynı zamanda Avrupa’nın Hindistan üzerinde yıllarca süren
egemenliğine de zemin hazırladı. İspanyollar, Baharat yolundan çok daha değerli
bir şeyi, dünyanın diğer yarısını keşfettiler ve zaman içinde buranın altın ve
gümüşle dolu olduğunu gördüler. Kristof Kolomb’un yolculuğu, dünyanın yuvarlak
olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Hiçbiri Avrupa’yı ve Hristiyanlığı duymamış,
başka ve çok gelişmiş uygarlıklarla dolu bir dünyanın kapılarını açtı.

1517’de Martin Luther’in Doksan
Beş Tezi’ni bir kilisenin kapısına çivilemesiyle birlikte, kilise bölünmekle
kalmayıp parçalanmaya başlamıştı. Bu parçalanma, giderek ulusallaşan çizgilerle
beraber geldi. Bu çizgilerin merkezinde akıl, yani insan aklının evreni ve insanlığı
anlayabileceği düşüncesi vardı.

Otuz Bir Yıl

Almanya’nın birleşmesi ve
yükselişe geçmesiyle temel olarak üç şey değişmişti. Teknoloji, yeni silahlar
tasarlayıp yaratma olanağı sağlamıştı. Sanayi, bu silahların seri üretimine
izin veriyordu ve son olarak da ulus-devletin psikolojik gücü, üç büyük Avrupa
ülkesinin (Fransa, İngiltere ve Almanya) askerleri üzerindeki denetimlerinin
sürmesini, savaş alanındaki hayatı kötü, vahşi ve kısa kılan bir katliam
düzeyine rağmen onları savaşmaya teşvik etmelerini sağlamıştı.

1.Dünya Savaşı’nın sona ermesinden
sonra çok dilli imparatorlukların içinde boğulan ülkeler, hazır olsalar da
olmasalar da bağımsızlıklarını kazandı. Ve bu ülkelerin geleceğini belirlemesi
gerekiyordu. Diğer tarafta Avrupa’nın liberal demokrasileri, ekonomik olarak
çökmüştü ve halklarının liderlerine pek az güveni kalmıştı. Komünizm ve faşizm
ise kitleler fikri üzerinde örgütleniyordu.

Hitler, akademik bağlamda olmasa
da akıl melekesine öncelik vererek yaşayan bir entelektüeldi. Almanya’yı
diriltmek için, milli gururu diriltmesi gerektiğini biliyordu. Askerlerinin
çoğu, Versailles’a ve Weimar hükümetine karşı öfke ve nefret doluydu. Hitler de
ondan nefret ediyor, onun zayıflığın bir işareti olduğuna inanıyordu. Eğer ırk,
insan hayatının merkezindeyse, o zaman Almanya’nın kötü durumuna ilişkin ırksal
bir açıklama getirilmeliydi. Ve Hitler, bunu Yahudilerde buldu. Onun
açıklamasına göre Yahudiler her yerdeydi ve gittikleri her yere acı
getiriyorlardı. Çünkü stratejileri, içinde yaşadıkları ülkeleri sömürmek ve ev
sahiplerine felaket getirerek kendilerini zenginleştirmekti.

İkinci Dünya Savaşı sırasında
Amerikalılar, bir ada ülkesi olarak yalıtılmış İngiltere’yi kurtarmaya
gelmişti. Orduları yenilmiş olmasına rağmen bir Fransız birliğinden ve
direnişinden söz etmek mümkündü ama İngilizleri ve Fransızları gölgede bırakan,
onlara egemenliklerini geri veren şey, Amerikalıların büyük miktarlardaki savaş
malzemesi ve müthiş gücüydü.

Amerikalılar savaşa geç girdi ve
anayurtları bir zarar görmedi. Amerikalılar eskisinden de güçlü bir şekilde
ortaya çıkmıştı. Artık Almanya’nın yerini Sovyetler almıştı ve güçlü komünist
partileri ve siyasi etkileri vardı. Sovyetler Birliği’nin 1991’de çökmesiyle
Soğuk Savaş sona erdi. Avrupa devletleri artık Avrupa’yı tek bir varlık halinde
bütünleştirmek ve savaşları kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmak istiyordu.
Avrupa’nın bütünleşmesi fikri bu şekilde ortaya çıktı.

Marshall Planı, Avrupa’nın
birleşmesinin gerçek başlangıcıydı. Avrupalılar, Amerikan yardımını
memnuniyetle karşıladı ama Avrupa’nın ekonomik bütünleşmesine yönelik Amerikan
planlarından çok hoşnut değillerdi. Özellikle İngiltere, bir hayli kuşkuluydu.
İngilizler, imparatorluklarının içinde ortak bir para birimi, İngiliz sterlini
temelinde bir serbest ticaret bölgesi yaratmıştı.  Bütünleşme fikri onlar
için korkunçtu. Tek bir ekonomik yapı içinde yeniden canlanan Almanya ve
Fransa’nın arasında kalmak, onları içgüdüsel olarak irkiltiyordu.

Fransa’nın ise iki düşüncesi
vardı. İlki; İngiltere’nin bütünleşmenin dışında kalmasıyla Fransa, Avrupa’nın
başlıca gücü olmuştu. Gönülsüzce izlemektense, sürece öncülük etmek daha
iyiydi. İkincisi; Fransızlar, egemenliklerini tek başına yeniden
kazanamayacaklarını biliyordu. Birleşik Devletler’i dengelemek için diğer
Avrupa ülkeleriyle bir koalisyonun içinde olmaları gerekiyordu. Avrupa
Topluluğu (AT) kurulmasında en büyük rolü, o dönem Fransa Başbakanı olan ve
Avrupa’nın bütünleşmesine derinden bağlı olan Robert Schuman oynamıştır. Ama
Schuman’ın arkasında üç şeyin farkında olan De Gaulle vardı: Birincisi; Avrupa,
Birleşik Devletler ve bir çeşit ortak savunma sistemi olmadan Sovyetler
Birliği’ne karşı koyamazdı. İkincisi; NATO etkili olacaksa Almanya’nın yeniden
canlanması gerekiyordu ve bu yüzden Fransa’nın Almanya’nın yeniden
canlandırılmasına katılımı ve Almanya’yla yakın bir ilişki kurulması, gerekli
adımlardı. Ve son olarak; Fransa, Avrupa’nın bütünleşmesine öncülük edecek ve
Almanya’yı yörüngesine alacak olursa, bu konumunu Avrupa’ya egemen olmak ve
Almanya’yı sadece Sovyetler’e karşı etkili bir güç olarak değil, Amerikalılara karşı
da bir denge ağırlığı olacak şekilde biçimlendirmek için kullanabileceğini
biliyordu.

Avrupa bütünleşmesi, resmi olarak
1957’de Avrupa Topluluğu’nu (AT) kuran Roma Antlaşması’nın imzalanmasıyla
başladı. Antlaşma, altı ülkeyi bir araya getiriyordu: Fransa, Almanya,
Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve İtalya. En önemli bölümü de Almanya ile
Fransa’yı birbirine bağlamasıydı. AT, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın bir aracıydı.
Fransa ile Almanya’yı NATO bünyesinde birbirine bağlıyordu. İngilizler, AT’nin
dışında kaldı. İngilizler, bir serbest ticaret bölgesine ihtiyaç duysalar da
ekonomilerinin üzerindeki bağımsız denetimlerini sürdürmek istiyorlardı.

Maastricht Antlaşması, ulusal
hükümranlığa meydan okuma olarak görülebilecek bir öğe yarattı: Avro. Şu anda
AB’de avro kullanan on sekiz ülke var. AB’nin ve avro bölgesinin parçası
olunca, tam olarak Avrupalı olduğunuz yönünde tamamlayıcı bir inanç vardı.
Maastricht Antlaşması daha imzalandığı yılda (1991) çöktü ve çökmesiyle
birlikte Avrupa’nın Avrupalıların yok olduğuna inanmak istediği bir yanı gözler
önüne serildi.

Almanya, açık farkla Avrupa’nın en
büyük ekonomik gücüydü ve AB de öncelikle ekonomiyle ilgili olduğu için
Avrupa’nın en büyük gücüydü. Almanya için refahı sağlayan da serbest ticaret
bölgesiydi. Ne kadar verimli üretim yaparsa yapsın, piyasalar gümrük
tarifeleriyle korunmazsa Almanya, ülke ekonomisini sürdüremez ve işsizlik
yükselişe geçer. Bu yüzden Almanya’nın AB’ye, daha az ihracat bağımlılığı
bulunan ülkelerden daha fazla ihtiyacı var.

Almanya’nın birleşmesi, otuz bir
yılda sonuçlandı. II. Dünya Savaşı sonrasında ise kırk beş yıl boyunca Almanya,
bölünmüş durumda kaldı. Almanya, bugün Adolf Hitler’in Almanya’sı değil.
Sınırlı askeri gücü var ve içsel inançları ile ilkeleri son derece yasal ve
demokratik. Ne var ki bu durum, Almanya’nın bugün Avrupa’nın en güçlü ülkesi
olduğu ve aldığı kararların ya da yaptığı eylemlerin Avrupa yarımadasının ve
onun ötesindeki ülkelerin üzerinde çok büyük etkisinin bulunduğu gerçeğini
değiştirmiyor.

Almanya, birleşmeyi göreceli
olarak geç başarmış ülkeler sınıfının bir parçasıydı. Ayrıca diğer ülkelerden
daha geç sanayileşti. On dokuzuncu yüzyılın sonunda hem Japonya, hem de Almanya
birliklerini sağladılar ve ardından ekonomik olarak geliştiler. İkisi de yeni
endüstriyel makinesini doyurmak için hammaddelere ve piyasalara erişimi sağlama
aracı olarak savaşa başvurdu. Her ikisi de sonunda ağır bir yenilgiye uğramakla
beraber, bir kuşak içinde ekonomik olarak yeniden doğdular. Ancak bu defa
orduları zayıftı ve öncelikli olarak ekonomik kalkınmaya ağırlık veren bir
ulusal çıkar arayışları vardı.

Almanlar, AB’de kalmak istiyorlar
ama birliğin de Almanya’nın çıkarları için çalışmasını istiyorlar. Almanların
niyeti, siyasi olmayan ve kesinlikle askeri sonuçları bulunmayan bir ekonomik
politika yürütmek. İradelerini kimseye dayatmadan Avrupa’nın baskın gücü olmayı
amaçlıyorlar. Almanya bu yüzden gerçek bir güç olacak. Önce siyasi gücünü ve
zaman içinde, baskılar büyüdükçe de askeri gücünü gösterecek. Almanya’yı askeri
değil, ekonomik kaygılar harekete geçirecek.

Sovyetler Birliği’nin çökmesi,
Rusya’yı güçsüz ve savunmasız bıraktı. Rusya’nın endüstrisi rekabet edemiyordu
ama Rus hammaddesine, özellikle de petrol ve doğalgaza fena halde ihtiyaç
duyuluyordu. Avrupa yarımadası, ikisine de fena halde muhtaçtı ve Ruslar
onların ihtiyaçlarını karşılamak için hem mevcut hem de yeni boru hatlarını ve
nakliye rotalarını kullanıyordu.

1991’den beri mevcut olan dinamiği
değiştirme hedefiyle iktidara gelen Vladimir Putin, Boris Yeltsin’in yerini aldı.
Putin, bir KGB (Sovyet Gizli Haberalma Teşkilatı) adamıydı. Dünyaya belirli bir
şekilde, acımasız bir gerçekçilik ve biraz da ideolojiyle bakıyordu. Ama bir
KGB adamı olarak, aynı zamanda devlete karşı derin bağlılığı ve ülkesine karşı
sorumluluğu vardı. Tüm eylemlerinde, Putin’in Rus gücünü bir ölçüde
canlandırmasından kaynaklanan kişisel bir gurur görülebilir. Bir istihbarat
ajanının zorunlu kötümserliğinin derinliklerine gömülü ülke sevgisi de öyle.
Eski Sovyet uydusu ülkeler, NATO ve AB’ye katıldığında, Rusya üç nokta üzerine
yoğunlaşmıştı. Birincisi, NATO onları gelecekte Rus gücüne karşı koruyacak
askeri olanaklar sağlayacaktı. İkincisi, AB onlara hem ülke içindeki siyasi
ihtiyaçlarını tatmin edecek hem de onları Avrupa’nın genel refahıyla bütünleştirecek
ölçüde bir refah sağlayacaktı. Sonuncusu; bu kurumlarla bütünleşmenin, bu
ülkelere kalıcı bir anayasal liberalizm güvencesi vereceği duygusuydu.

Avrupa, az sayıda yabancıyla baş
edebilir. Ancak 19. yüzyılda kitleler halinde Avrupa’ya akın eden Doğu
Yahudileriyle baş edemedi. Daha yakın zamanlarda akıp gelen Müslümanlarla da
baş edemez. Modern Avrupa, giderek sekülerleşiyor. Hristiyan ülkelerde kiliseye
katılım büyük ölçüde azaldı ve anketler, Avrupalıların dine karşı düşmanlık
beslemese de ilgisizleşme eğiliminde olduğunu gösteriyor.

Avrupalılar, iki nedenden dolayı
Türkleri yabancı olarak görmeye devam ediyor. Birincisi; Hristiyan yerine
ağırlıklı olarak Müslüman olmaları… Bu yüzden tam anlamıyla Avrupalı
olamıyorlar. İkincisi; 1453’te Konstantinopolis’i ele geçirdiğinde Türkler,
Avrupalılara uygarlıkları için bir tehdit olarak görünmüştü. Avrupalılar için
tehlikeli yabancılardı onlar. Kemal Atatürk, iki tamamlayıcı doğrultuya
yöneldi. Birincisi; Avrupa Aydınlanmasının yarattığı modeli izleyerek çokuluslu
bir imparatorluğun yerini alacak bir ulus-devlet kurmaktı. İkincisi de devleti
laik bir yapıya sokmaktı. Bir Müslüman devletine, çağdaş Avrupa değerlerini
yansıtacak şekilde yeni bir biçim verildi. Kamusal ve özel ayrımına keskin bir
hassasiyet göstermek, laikliktir. İslam, hiçbir zaman gerçek anlamda bu ayrımı
benimsemedi ve Atatürk’ün var ettiği dünya da baskılarla karşılaştı.

İki Türkiye var. Biri İstanbul,
diğeri Türkiye’nin geri kalanı. Türkiye’nin geri kalanı hala muhafazakâr ve
Müslüman. İstanbul ise laik. İstanbul, hem Türkiye ile Avrupa arasında bir
köprü, hem de Akdeniz dünyası ile Rusya’yı birbirine bağlıyor. Türkiye,
Müslüman âleminde laikliğin yurduydu ama durum orada bile karmaşıktı. Türk
halkı, İstanbul’un dışında genel olarak hala muhafazakâr ve dindar. Aynı
zamanda milliyetçi ve bu tutumu Atatürkçülüğe bağlanıyor. Fakat Türk halkı yine
de milliyetçilerden tam olarak memnun değildi. 2001 yılında AKP kuruldu ve
2002’de ezici bir zafer kazandı. AKP, Müslüman çoğunluğu temsil etmeyi ve laik
yasakların bazılarını kaldırmayı hedeflerken; AB’ye girmeyi, laikleri korumayı
ve orduyu dizginlemeyi istediğini iddia ediyordu. Görünürdeki ılımlılığın
altında AKP’nin bir İslam devleti kurma sürecinde olduğundan korkan laik CHP
ise bu partiye karşı çıkıyordu. Bazı laiklerin AKP’nin şeriatı dayatmayı
hedeflediği yönünde derin bir kaygısı var. Bu düşünce, beyaz yakalılarda
özellikle belirgin.

Türklerin sınırları, sınırın
karşısındaki etnik topluluklarla, tarihin kalıntılarıyla dolu. En önemli
topluluk olan Kürtler, doğuda. Kürtler, devleti olmayan bir halk ve Irak, İran,
Suriye ve Türkiye’de yaşıyorlar. Bu yüzden dört ayrı halkın içinde boğulmuş tek
bir halk, sürekli istikrarsızlık yaratabilir. Bölgede yaklaşık otuz milyon Kürt
yaşıyor. Yarıdan fazlası Türkiye’de. Ülkenin doğusunda toplanmış oldukları ve
sınırın ötesindeki Kürtlerle ilişkilerinin bulunduğu gerçeği, onları Türkiye
için daha da büyük bir sorun haline getiriyor.

İpek Yolu, burada yaşıyor. Ama bu
kez İpek Yolunda ticareti yapılan mal, eroin. Türkiye’ye İran’dan geliyor,
Kürtler tarafından ülkeye sokuluyor ve sonra Avrupa’ya aktarılıyor. Irak’taki
savaş ülkeyi parçaladı. Orada petrol olduğu uzun zamandır biliniyordu ama kimse
Saddam Hüseyin’in hakim olduğu Irak’a girip de onu çıkarmaya hazır değildi.
Saddam rejimi yıkılınca, Kürt bölgesi geniş bir özerkliğe sahip oldu ve petrol
şirketleri petrol çıkarma riskini üstlenmeye başladı.

Buradaki en önemli etken,
Türkiye’nin yükselişi. Tamamen düz bir çizgide değil ama çevresindeki ülkelerin
çoğu zayıflarken ya da çatışırken, o güçleniyor. Osmanlı İmparatorluğu’na dönüş
fikri, Türkiye’de şiddetle tartışılan bir kavram. Özellikle de bunu şeriata
giden kısa yol olarak gören laikler için. Bu kavram, ne kadar hassas olursa
olsun, Türkiye yükseliyor ve zaman içinde bu güç Avrupa’yı, hem Kafkasya’da hem
de Balkanlarda tüm Türklerden ve diğer Müslüman göçmenlerden çok daha fazla
etkileyecek.

 

Melisa
YILMAZ

SASAM Stajyeri – Ege Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi
























































































KİTABI BURADAN
SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir