KİTAP – DERGİ – FİLM – DİZİ – WEB SİTESİ – PROGRAM TAVSİYELERİ & ANALİZLERİ

İskender Pala : Amaçları 30 Bin Yıllık Medeniyeti Yıkmak 

”Ben
Ortadoğu’da istihbarat örgütlerinin sadece istihbarat toplamaktan öte, çok daha
fazla şeyden ötürü bulunduklarını düşünüyorum. Bence en fazla istihbarat
elemanı, tarihi eserlerin oradan yağmalanması için gönderiliyor.” İskender
Pala, son kitabı ‘Abum Rabum’ romanı etrafında Ortadoğu ve Batı dünyası üzerine
Sevinç Şatıroğlu’nun sorularını cevapladı.







Tokyo’da işlenen bir cinayet,
tarihi eser kaçakçılığı, MOSSAD, CIA… Bu kelimeler başta size mükemmel bir olay
örgüsü ile işlenmiş bir cinayet romanını çağrıştırabilir… Aslında bu kelimeler
Ortadoğu’da yaşananların, yüzyıllardır “din savaşları”, on yıllardır “petrol ve
su savaşları”olarak tanımlanmalarının ötesindeki karmaşa, kaos ve trajedinin
gerçek nedenlerine götürüyor. Savaşın yaşadığımız coğrafyadan aslında çok da
uzakta gerçekleşmediğini, beynimiz ve algılarımızın da bir savaşın parçası
olduğunu görüyorsunuz… İnandığınız dinin ve elçilerinin insanoğlunun kendi
hırsları içerisinde nasıl başkalaştırıldığını, “kardeş” kavramının bile nasıl
yok edildiğini görüyorsunuz. Tokyo’dan başladığınız gizemli bir serüvenle,
bugün haber bültenlerinde gördüğümüz yıkılmış Ortadoğu şehirleri ile Hz.
İbrahim’in çocuklarının bugüne uzanan kavgasında zamanın nasıl bir akıp
geçmeyen kavram olduğunu yaşıyorsunuz. Ve tüm bunları size, içinde macera kadar
coğrafya, kurgu kadar tarih de içeren bir roman yaşatıyor.


Divan edebiyatı araştırmalarının
usta ismi İskender Pala, son romanı Abum Rabum’da
işte bu konuları işliyor. Pala ile dünyanın gündemini yakalayan Abum Rabum romanındaki
Ortadoğu ve Batı’yı konuştuk.


Abum Rabum ne demek? Neden kitabın ismi Abum Rabum?


Kelime Sümerce “yüce baba” demek.
Akat dilinde de kullanılıyor. Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemlerde “Yüce Baba”
diye ona hitap ediliyordu. Abum Rabum kelimesi, etimolojik olarak
incelendiğinde “Abraham, Avram, İbrahim” olarak geçen bütün dinlerdeki ismin
çıkış noktası. Onun için Abum Rabum, Hz. İbrahim demek. O nedenle kitabın adı
Hz. İbrahim ile doğrudan alakalı. Fakat kitabın içerisinde o bir şifre halinde.
Okuyucu ilk 50 sayfada bu şifrenin ne olduğunu öğreniyor. Ancak ondan sonraki
heyecan, ardı ardına sürükleyecek okuru.


Sanat Toplum İçindir Kaygısını Taşıyorum


Romanlarınızda olay kurgusunun yanında bolca tarihi ve kültürel
bilgi görüyoruz. Bir yanda konu serüveninin ardından koşarken, diğer yandan da
çok değerli bilgiler ediniyoruz. Romanlarınızı nasıl yazıyorsunuz? Konuları,
dönemleri, coğrafyaları hangi amaç ile belirliyorsunuz?


Ben bir romanı yazarken yahut
yazmaya başlamadan evvel, mekânları, coğrafyaları ve kişileri önceden
belirliyorum. Bugün dünyanın hangi sancısı var ve benim yazdığım roman hangi
derde çare olacak?


Biliyorsunuz insanoğlu artık
eğlence çağını yaşıyor. Öğrenmek için para, zaman ve güç harcamıyoruz. Ama
eğlenmek için para ve zaman harcıyoruz. Roman bu çağın bir eğlence aracı. Asil
bir eğlence aracı. İnsanlar eğlenirken onlara bir şey öğretmenin çağını
yaşıyoruz. Çünkü hiç kimse doğrudan öğrenmeyi istemiyor ama eğlenmeyi istiyor.
O zaman eğlenirken ona bir şey öğretmek gerek. Ben romanımın geçtiği coğrafyaları,
karakter olacak kişileri yahut orada anlatacak olduğum an’ı, olayları buna göre
seçiyorum. Yani okuyucuma ne öğreteyim? Ben biraz ‘sanat toplum içindir’
kaygısının peşinde olduğum için insanlar bir roman okusun, ama roman okurken de
bir şeyler öğrensinler.


Batı’nın Amacı 30 Bin Yıllık Medeniyeti Yıkmak


Romanlarınızdaki serüvenlerin geçtiği bölgeler gündemin hareketli
coğrafyaları olabiliyor. Abum Rabum da yine böyle, sıcak bölge
Ortadoğu’da geçiyor. Ortadoğu’ya dair okuyucunun ulaşması gereken hangi
bilgileri anlatıyorsunuz? 


Bu romandaki coğrafyamı, son 10-15
yılımızı dolduran Ortadoğu sancısına ayırdım. Çünkü Ortadoğu’da medeniyetler
savruluyor. İnsanlık tam bir trajedi yaşıyor. Dünyanın geri kalanı gözlerini
kapatmış, görmek istemiyor. Fakat Ortadoğu’da gencecik insanlar, henüz hayatı
tatmamış çocuklar ve bebekler ölüyor. Ortadoğu’da bir kurşun atıldığında o
kurşunun parası dünyanın bir yerlerinde birilerinin cebine giriyor. Ortadoğu’da
bir damla kan aktığında, dünyada birilerinin biti kanlanıyor. O zaman burada
bir problem var.


Bu savaşı Ortadoğulular kendileri
mi çıkardı? Hayır… Görünüşte Ortadoğulu kendi kendisiyle savaşıyor, Müslümanlar
birbiriyle savaşıyor. Ama hakikaten Müslümanlar birbirleriyle mi savaşıyor?
Büyük resme baktığınızda orada kimler savaşıyor? O zaman şöyle bir manzara
çıkıyor karşımıza: Bu coğrafya ne kadar önemlidir ki, dünyanın pek çok milleti
burada görünmeyen bir savaşın cephelerini, siperlerini oluşturuyor. On binlerce
yıl insanlığa beşiklik etmiş, peygamberler çağını yaşamış ve ilginçtir on
binlerce yıllık bu medeniyet ve tarih birikiminin karşısında bugün ancak 2 bin
– 3 bin yıllık bir tarihle (Hz. İsa’dan bu yana 2 bin, Hz. Musa’dan bugüne 2
bin 900 yıllık bir tarihle) milletler duruyor. Bugün dünyanın neresinde bir insana
sorsanız Ortadoğu ile bir göbek bağı vardır. Ya din yönünden ya ırk yönünden ya
medeniyet yönünden. Ama Batı dünyası bugün bunların hepsini inkâr edip,
dünyanın merkezi benim, başlangıcı benim demeye ve bu algıyı insanlara
yayabilmek için Ortadoğu’yu yok etmeye çalışıyor. Ortadoğu’daki bütün 10 bin -
30 bin yıllık kültür yok olmalı ki, bu iddiada bulunan insanların 2 bin – 3 bin
yıllık kültürü başlangıç olabilsin.


Batı, Kavram ve Kuramları Kendine Mal Edip Dünyayı Kendine Borçlu
Çıkarmaya Çalışıyor


Batı, Ortadoğu’daki 30 bin yıllık medeniyeti sadece savaş ile mi
yıkıyor? Bugüne kadar dünyada algı yönetimi olarak hangi temel kavramları
yıkıp, yerine kendi istediği algıyı koydu?


Çok basit örneklerle gidelim
isterseniz: Parayı Batı dünyası “biz bulduk” diyor. Lidya her ne kadar bizim
Salihli-Manisa civarı ise de Batı medeniyetinin Olimpos anlayışının merkezinde
duran, M.Ö. 560’lı yıllar… O yıllarda “parayı biz bulduk” diyen Batı dünyası,
insanlara şunu söylüyor: “Bakın bize şükran borçlusunuz. Karşımızda saygı
duyun. Para denilen şeyi biz bulmasaydık dünya bugün ne hale gelirdi” gibi bir
anlayışla bakıyor. Bunu insanlara empoze ediyor. Gerçekten parayı onlar mı
buldu? M.Ö. 560 yılında, bundan 2 bin 500 yıl evvel, bir Sümer tabletinde şöyle
yazıyor: “3
Şekel karşılığında 1 kuzu satın aldım
.” (Bunu Arkeoloji Müzesi’nde
okuyabilirsiniz. Bağdat Müzesi’nde de okuyabilirdiniz ama şimdi okuyamazsınız.
Ama gidip Louvre Müzesi’nde, Philadelphia’da okuyabilirsiniz. Halep’te
okuyabilirdiniz ama şimdi okuyamazsınız, Londra’da okuyabilirsiniz.) Peki, 2
bin 500 yıl evvel para varken hangi akılla “para bizim icadımızdır” deniyor.
Şunun için; parayı Crezüs, Karun dediğimiz Crezüs, Lidya’da altın olarak
darp ediyor. Daha önce pişirilmiş topraklar halinde damgalanmış para değeri olan
maddeleri, altın yani maden olarak parayı biz bulduk deniyor.


Dünyanın bütün fakültelerinde Roma
Hukuku diye bir ders okutulur. Roma Hukuku şu demek, ‘dünyaya ilk önce hukuku
Roma getirdi, Roma olmasaydı hukuk sistemi diye bir şey olmayacaktı. Bakın dünyanın
her yerinde bunu okutmalısınız ki hukuk burada başlar.’ Gerçekten öyle mi?
Şimdi bakıyoruz; Roma hukuku M.Ö. 700’lü yıllara hâkim… Sümer veya Asur
zamanlarına bakıyoruz, M.Ö. 4 bin – 5 binli yıllar… Yani 3 bin 500 yıl
evvel Hammurabi diye
bir adam yaşadı. Hammurabi bir kanun yapıcı değildi, bir hukuk adamı değildi.
Hammurabi bir kraldı. Kendinden evvel ataları tarafından 5 bin yıldır sözlü
olarak uygulanmakta olan kanunları toplattı ve ilk defa yazıya geçirdi. Roma
hukukundan 3 bin yıl evvel. Peki, dünya bugün ne diyor? “Eğer hukuk sistemini
biz getirmeseydik, vay haline dünyanın… Onun için bizim karşımızda saygıyla
durun, biz her şeyin icat edeni, sahibi, hükmedeniyiz.” Alfabe, demokrasi,
strateji gibi yüzlerce, binlerce kavram ve kuram sayılabilir…

Bu bir algı yönetimi. Bu algı ile
dünyayı kendine mecbur bırakmak ve yönetmek. Çünkü bu algı pek çok şeyi o
tarafa doğru akıtabilir.

Bugün Ortadoğu’da yaşananların temel nedeni, bu mudur?

Bütün bunları yok edebilmesi lazım
ki, Batı anlayışı, Olimpos’un anlayışı dünyayı yönetmeye devam edebilsin. Onun
için Olimpos’un çocukları ile Hira’nın, Tur Dağı’nın, Tanrı Dağı’nın çocukları
daima kavga etmelidir. Bu bir güç mücadelesidir. O güç mücadelesinde en bariz
gösterge Ortadoğu’da duruyor, 30 bin yıllık tarih… Bunu yok etmek zorunda ki
“her şey bende vardı” densin.

Ortadoğu’daki tüm savaşların nedeni aynı şekilde Batı’nın 30 bin
yıllık medeniyeti yok etmek isteği midir?

Birinci Körfez Harbi’nin
nedenlerinden biri budur. Çünkü Körfez Harbi başlayınca önce Bağdat kütüphaneleri,
Bağdat müzeleri boşaltıldı. Suriye ne zaman devreye girdi? Şam’da, Halep’te
bakın bakalım eser kaldı mı? Hepsi kaçırıldı, götürüldü. En bariz örneği şöyle
verebilirim. Bundan birkaç ay önce Palmira diye bir kent, bölgedeki terör
örgütlerince basıldı. Bunu şöyle okumanız lazım, “Palmira diye bir kent vardı,
eski bir medeniyet merkezi. Ve burası benim rakibimdi. Onun için burada ne
varsa şimdi ben hepsini götürdüm, götürüyorum. Ayrıca siz de arkasını aramayın
diye bizim terör örgütünden birkaç elemanı da oraya gönderdim ki, kameraların
eşliğinde orayı tahrip etsinler, hafızalardan silinsin. Palmira diye bir şey
yok olsun. 20-25 yıl sonra ben onları falanca müzede teşhire çıkarır, yine size
parayla gösteririm.” Bir medeniyet kavgası ve güç dengeleri var.

Abum Rabum’da da roman örgüsü içinde bunları
anlatıyorsunuz. Yazarken amacınız bu gerçeklerle okuyucuyu nereye ulaştırmaktı?
Ortadoğu’da neleri görmesini istiyorsunuz okuyucunun?

Bu romanımın konusu, Ortadoğu’da
oynanan oyunu birazcık göstermek, gençlerin dikkatini buraya çekmek, sahip
oldukları değerleri, kendilerini küçümseyerek değil, bu alanlarda tekrar var
olabileceklerini illa imrenerek değil, çalışarak ve başararak da bir şeylerin
düzeltilebileceğini göstermek. Bunun için coğrafyam Kudüs, Suriye, Urfa… Yani
Museviliğin yahut bugünkü Siyonizm’in, Davut İmparatorluğu’nu kurmak
istedikleri ve vaat edilmiş topraklar olarak dayattıkları bölgeler. Bugünkü
Hristiyanlığın, kendi medeniyetini yaşatabilmek için yok etmek zorunda olduğu
coğrafya… Çünkü dünyanın her şeyi orada birikmiş. Orada savaş oluyor. Bu savaş
dünyanın bir taraftan geçmişiyle savaş, bir taraftan geleceğinin savaşı.

Ortadoğu’da çok şeyler oluyor ve
bu kadarla kalmayacak. Kaç yıldır terör örgütlerinin, Kürt, Arap ve Suriyeli
grupların, çalkantılı bir şekilde hiç durmadan bazı süper güç dediğimiz
devletler tarafından manipüle edildiği ve kullanıldığı bir gerçek. Orada
oynanan oyunlar ve politikalar, Doğu- Batı dengesi, İpekyolu’nun nereden
geçtiği ve geçeceği, dünya ticaretine artık kimin hükmedip kontrol edeceği ve
ticaretin Ortadoğu olmazsa olmayacağını anlamaları, bütün bunların hepsi, beni
bu romanı yazmaya, böyle bir roman konusu ve coğrafyası seçmeye yöneltti. O
nedenle karakterlerim de üç dinden, üç gizli örgütten (MOSSAD, CIA ve MİT).
Bugün Ortadoğu’yu, Kudüs’ü anlamak istiyorsanız bu meselelere bakmanız lazım.

Hz. İbrahim’in Doğu’daki karşılığı ile Batı’daki karşılığı
birbirine pek uymuyor. Bir tarafın Hz. İsmail, diğer tarafın Hz. İshak üzerinde
birleştiği Hz. İbrahim algısı var. Bu durum Ortadoğu politikalarında nasıl bir
etki yaratıyor? Bir dinler savaşı mı?

Hz. İbrahim aynı Hz. İbrahim…
Lakin Tevhid inancı ile bakmadığınız zaman ya da Tevhid inancının dışına onu
taşımaya başladığınız zaman ona farklı bir kimlik ve misyon yüklemeye
başlıyorsunuz. Hz. İbrahim, her üç dine göre peygamberlerimizin
atası. Hz.
Musa
’nın da, Hz. İsa’nın da Hz.
Muhammed’in (s.a.)
 de atası. Nasıl oluyor? Hz. İbrahim’in
iki oğlu vardı. İshakSare validemizden, İsmailHacer
validemiz
den… İsmail, Resulullah efendimizin büyük atası;
İshak’ın soyundan da Yakup, Yusuf, Hz. Musa ve Hz. İsa geliyor. Bütün dinler
Hz. İbrahim’de buluşuyor.

Hz. İbrahim’in evrensel mesajına
bakıyorsunuz; doğruluk, temiz kalplilik, iyilik, yardımlaşma bütün dinlerin, üç
semavi dinin, insanlığın temel erdemleri. Bu erdemlerde buluştuğumuz zaman, Hz.
İbrahim ile de buluşmuş oluyoruz. Fakat Hz. İbrahim’de buluşmak yerine, Hz.
İbrahim’in birbiriyle kardeş olan çocukları, birbiri ile kavga ediyor. Çünkü
Hz. İbrahim hoşgörüyü emretmiş, fakat bugün İsrail Filistin’i hoş göremiyor.
Hz. İbrahim doğruluğu, aldatmamayı öngörüyor. Ama bugün bakıyorsunuz Batı,
bütün Doğu dünyasını aldatıyor. Oysa Hz. İbrahim’in temiz kalplilik ilkesine
bakıyorsunuz, “aklınızın sağlığını koruyun” diyor, bakıyorsunuz bir dinin akıl
sağlığını gideren alkol bir dinin gerekleri arasında yer alıyor. “Temiz
kalpliliğinizi koruyun” diyor, bakıyorsunuz Avrupa Birliği, NATO siz temiz
kalpliliğinizi koruyarak gittiğinizde içten pazarlık ile davranıyor. Hani Hz.
İbrahim’in dini? Hz. İbrahim’in evrensel mesajı; dürüst ol, kimseyi öldürme,
komşuna iyi davran, dürüst ol, çalışkan ol, Tanrı’yı tanı.

Bugün İsrail ile Filistin’in
arasındaki problem, dini bir temele, ‘kardeşlerini öldürmeyeceksin’ ilkesine
dayandırılıyor şeklinde yorumlanıyor. “Sana vaat edilen topraklarda
hâkimiyetini kurmak için her şeyi yok et.” Bir din bunu emreder mi? Ama Tevrat
böyle söylüyor şimdi. O zaman biz anlıyoruz ki Hz. İbrahim’in evrensel mesajı
bütün dinlerde tekrarlandı. Fakat o dinlerin ümmetleri, Hz. Musa’nın ümmeti,
Hz. Musa’ya gelen mesajı değiştire değiştire iyice bozdu, virüs girdi. Hz.
İsa’nın ümmeti, Hz. İsa’ya gelen hak mesajı değiştirdi. Hz. Muhammed’e aynı hak
mesaj daha gelişmiş, insanlığın ihtiyacı olarak geldi ve çok şükür hiç
değişmedi, değişmeyecek de; kıyamete kadar bakidir.

Ortadoğu’da Ne Kadar Tarihi Eser Varsa Batı’ya Kaçırılıyor

Ortadoğu’daki Müslümanları bu oynanan oyunun içerisinde nasıl,
nerede görüyorsunuz?

Ben bugünkü Ortadoğulu
Müslümanları, halklarını şöyle görebilirim: Evet, zengin değiller,
teknolojileri gelişmemiş, belki daha fakir hayatlar yaşıyorlar, belki
üniversiteleri henüz yetersiz ama bu insanlar vicdanlı, bu insanlar dürüst, bu
insanlar komşu hakkını bilir, komşu ülkesine göre hakkını da bilir, bu insanlar
inanmış. Şimdi bir tarafa bu değerleri koyun, öbür tarafa gelişmişliği,
teknolojiyi, iletişimi vs. koyun. Peki, ama sonuçta insan olarak, birey olarak
hangisi kazanacak? Onun için bugün Ortadoğu’da masumiyet öldürülüyor. Bugün
Ortadoğu’da insanlığın insani erdemleri öldürülüyor. Bugün Ortadoğu’da aslında
vahşet olarak gösterilen şey bütün bunları yıkmak için… Bu arada el altından
Ortadoğu’da ne kadar tarihi eser varsa kaçırılıyor. Ne zaman müzelere çıkar,
bize “kusura bakmayın, bu sizindi ama …” diye alay edilir göreceğiz.

Abum Rabum’un ana karakterlerinden olan
Sümerolog Selim Hoca, Ortadoğu halklarının kolay manipüle edilebilmelerinden
bahsediyor. Bunun nedeni nedir?

Ortadoğu halklarının seciyelerinde
dürüstlük ve doğruluk var. İnanırlar… Biz kendimiz gibi biliriz. Biri bize
yalan söylemez diye düşünürüz, onun için söylediğine inanırız. Bu, onları kolay
manipüle edebilmeye izin veren bir haldir. Saftır, içi temizdir çünkü…

Öbür taraftan bin bir hesap ile
gelmiş birinin hesabını çözemez. Bu şuna benzer, bir tarafta bir tiyatrocu var.
Diğer tarafta tiyatrodan anlamayan bir adam var. Hangisi rol yapıyor dersiniz?
Onun hayatı roldür. Anlayamazsınız ne zaman rol yapıyor ne zaman kendi… Gerçek
o mudur, öteki yüzü müdür?

Abum Rabum’da dikkati çeken bir diğer unsur
da söylediğiniz gibi tarihi eserlerin Ortadoğu’dan sistematik olarak
kaçırılması. Bu hangi boyutta şu an?

Bugün Türkiye’den İngiltere’de bir
edebi araştırma yapmaya gidiyor, Ahmet Haşim’in yahut Süleyman
Nazif
’in –Fuzuli ya da Ruhi’nin
demiyorum, o kadar eski değil- el ile yazdığı bir defteri araştırmak
istiyorsunuz. Ben büyük dedemin yazdıklarını okumak istiyorum. Ama büyük
dedenizin yazdığı eseri okuyabiliyor musunuz? Süleyman Nazif nerede yazdı bunu?
Bağdat’ta… Ahmet Haşim, Bağdatlı… Bu eserlerin Bağdat Müzesi’nde, Bağdat
Kütüphanesi’nde olması gerekmiyor mu? Evet… Bağdat Müzesi’ne gidiyorsunuz, evet
kayıtları var. Ne zaman, Körfez Savaşı’ndan evvel. Şimdi nerede? Araştırdığınızda
dünyanın bir şehrinde çıkıyor. Londra’da British Museum’da
çıkıyor. Biblioteque
Nationale
’de çıkıyor, Hermitage’da
çıkıyor, Metropolitan’da
çıkıyor.

Siz İngiltere’ye bir kütüphaneye
kendi büyük dedenizin kitabını okumak için gitmek istiyorsunuz. Ne
yapıyorsunuz? Bir, İngiltere hükümetinin önünde bir saygı duruşu, ceketinizi
düğmeleyerek size şunu soruyorlar: “Senin kimliğin bende, kimliğine el koydum.
Kendi kimliğini mi edinmek istiyorsun? Önce bana bir saygı duy. Ben sana izin
verirsem kimliğini öğrenirsin.” Sonra vize kuyruğuna gidiyorsun. “Hadi, bugün
bendensin” diye bir izin verdi, kabul edelim. Sonra ne yapıyorsunuz?
Havaalanından içeri girmek için sana böyle “Ortadoğulu geldi yine, kim bilir
neler karıştıracak burada” diye bakıyor, herkes potansiyel suçlu. Sonra içeri
giriyorsun. Bir otelde yer ayırtman lazım, bir lokantasında yemek yemen lazım,
cebine sterlin koyup gitmiş olman lazım. Öyle değil mi? Senin kimliğine el
koydu, kimliğinin arkasından neleri ona veriyorsun. Yüz suyunu veriyorsun,
itibarını veriyorsun, cüzdanındaki paranı veriyorsun.

Sonra kütüphaneye gidiyorsun,
kütüphanede senin büyük dedenin kitabı masada, bir tane zincir, bir halka.
Kitabın da sırtında bir halka… Getiriyor senin gözünün önünde, -kıymetli kitap
ya, sen hırsızsın ya, kendileri öyle çaldılar çünkü Süleymaniye
Kütüphanesi’nden, üniversite kütüphanesinden – bir zincir bağlıyor, sen
prangalanmış olarak büyük dedenin kitabını… Çok ağırına gidiyor. Bu kitap benim
dedem tarafından yazıldı, fakat ben bunu elime alıp okumak yerine bir forsa
gibi, bir esir gibi orada zincirlenmiş olarak okuyorum. Ve sana şu şartı
getiriyor, diyor ki, “araştırdığın her şeyin bir kopyasını bize bırakmak şartı
ile size araştırma izni veririz.” Sana yine kendi kimliğini okutuyor. İçindeki eski
yazıyı okutuyor, ona bırakıp geliyorsun. Bugün Ortadoğu’daki yaşananların bir
yüzü de, bütün eserlerin, insanlığın bu şekilde ipotek altına alınmasıdır.

Abum Rabum’da CIA, MOSSAD gibi gizli
servisleri ve casuslarını görüyoruz. Romanda anlatılan bu hikâye örgüsündeki
casusları gerçekte nasıl görmemiz gerek? Bu servisler medeniyetlerin, tarihin
yağmalanması için özellikle mi çalıştı?

Ben Ortadoğu’da istihbarat
örgütlerinin istihbarat toplamak için bulunmaktan öte çok daha fazla şeyden
ötürü bulunduklarını düşünüyorum. Bu da ortada… 1860-70’li yıllarda Sümer
tabletleri keşfedilmeye başlandığında, Osmanlı coğrafyasının içindeki tarihi
eserler keşfedilmeye başlandığında, İngiltere başta olmak üzere, Fransa,
Amerika, İtalya hiç durmadan bu bölgeye arkeolog adı altında isimler gönderdi.
Şehbender ve konsolos ve maden teknik arama ekibi adı altında; turist, seyyah
ve hatıra yazan gezgin, haritacı adı altında ve bir sürü adlar altında bir sürü
ajanlar gönderdi. Hepsi de şunu söylüyordu: “Ne bulursanız yağmalayın, getirin.
Okumayı sonra yaparız. Siz önce bulduklarınızı, kaçırdıklarınızı getirin.”
Böyle gitti her şey. Giderken dökülenlerin, yakalananların koleksiyonu
Arkeoloji Müzesi’ndedir. Arkeoloji Müzesi Koleksiyonu odur.

CIA’in Ortadoğu’da sadece haber
toplamak için eleman bulundurmasını CIA’e yakıştıramam. Yetersiz bir istihbarat
örgütü olur. MOSSAD’ın Ortadoğu’yu gözlemleyeyim, istihbarat toplayayım,
raporlayayım şeklinde bir ajan bulundurması bana göre MOSSAD’ı zayıf gösterir.
Bu MİT için de aynı şekildedir. Yani, öyle zannediyorum ki, gizli teşkilatlar,
oraya kategorilerle insan gönderiyor, ajan adı altında. Kimi terörü tetikliyor,
yönetmek, yönlendirmek için çalışıyor. Kimi, tarihi eserleri yönetmek,
yönlendirmek, arayıp bulup götürmek için… Kimi ekonomik düzenlemeyi yönetip
yönlendirmek için… Kimi sosyal yapıyı bozmak yahut oradaki sosyolojiyi
değiştirmek için… Böyle olmazsa zaten niye ben gizli servis kurayım ki? Dronlar
yapıyor haber toplama işini artık.

Ve bence en fazla eleman, tarihi
eserlerin oradan yağmalanması için gönderiliyor. Çünkü en büyük para, en büyük
kazanç orada var.

“Dünyanın Güvenliği” Diye Bir Cümle Duyduğunuzda Bilin ki
Amerika’nın Menfaati İçindir O Cümle

Bu ortamda Ortadoğu’ya müdahalelerin “dünyanın güvenliği” için
yapıldığını söylüyor güçler. Burada ne var?

Amerika, “ben dünyanın
jandarmasıyım” diyor. Her şeyi dünyanın güvenliği için yaptığını söylüyor.
“Dünyanın güvenliği” diye bir cümle duyduğunuzda bilin ki Amerika’nın
menfaatinedir o cümle, öyle tercüme edin. Dünyanın güvenliği için senatodan
karar aldırıyor ve öldürebilme yetkisi veriyor ajanlarına. Yani Türkiye’de adam
öldürme yetkisini, Amerika’da senato kendi ajanlarına izin olarak veriyor.
Yahut Suriye’de, Pakistan’da, İran’da vs… Ayrıca buna da diyor ki, “dünyanın
güvenliği için”… Dünyanın güvenliği için dünyanın her yerinde terör yaratıyor,
kargaşa çıkarıyor, Ortadoğu’da bu trajedi yaşanıyor. Rejim diyor, kimyasal
silah diyor. Ancak kimyasal silah olmadığı da işte ortaya çıktı. Amerika
menfaati diye bir şey var. Amerika ya da Amerika uyduları olan diğer ülkeler,
dünyayı yönetmek ve yönlendirmek için bir taraftan algı ile kendisine boyun
büktürüyor, diğer taraftan kendi büyüklüğünü göstermek için de bunları yapıyor.
Ve biz de ondan sonra karşısında ceketimizi ilikleyip, ellerimizi bağlayıp,
gençlerimiz de hayran hayran “ah bir Amerika’ya gidebilsem, ah İngiltere’ye
kapağı atabilsem” diyor. Bizim kendimiz olmamız gerekiyor.

Ortadoğu üzerindeki tüm emellerine baktığınızda Batı, Ortadoğu’da
hedeflerinin neresinde? Abum Rabum okuyucuya bunları
gösteriyor mu?

Birkaç emel var. Burada bir defa,
tarih ve sanat bir ayağı… Su, ikinci ayağı… İsrail ve Siyonizm’in kutsal, vaat
edilen topraklarını ele geçirme emeli üçüncü ayağı, dinler zaten böyle işin
içerisine giriyor. Arap sermayesini sömürmek dördüncü ayağı… Ticaret yolu
olarak Çin’den dünyanın her tarafına gelecek, Doğu’dan gelecek bütün malların
yönünü, ticaretini akıtabilecek kavşak noktası olarak, İpekyolu’nu ele geçirmek
beşinci ayağı… Bütün bu ayakları üst üste koyduğunuzda, Ortadoğu’yu anlamaya
başlıyorsunuz. Romanda bunların hepsi anlatılıyor. Yavaş yavaş, ajanlar oradan
oraya koştukça Hz. İbrahim’in ayak izinde…

Abum Rabum’u okuyanlar neyi öğrenecek, neyi
keşfedecek?

Hz. İbrahim’i insanlara öğreterek,
insanların ortak erdemlerini hatırlatacak… Yani Abum Rabum’u
okuyanlar, Hz. İbrahim’in en azından hanif inancı dediğimiz, dosdoğru olma
inancına güvenecek. Dosdoğru olmayı öğrenecek. En azından biz dosdoğru olalım.
İşimize göre, arkadaşımıza göre, annemize babamıza göre, komşumuza,
memleketimize göre dosdoğru olalım. Mesele de bu. Hz. İbrahim bize bunu
söylüyor. Bütün dünya dosdoğru olsa bu kadar acı yaşanmaz.

Kudüs’te Olup Bitenler Yeni Bir Ortadoğu Savaşı Değil,
Ortadoğu’daki Savaşın Yeni Bir Aşaması Olacaktır

Bugün sizinle bu röportajı yaparken dünya ve Türkiye Kudüs’ü
tartışıyor. Abum Rabum da tam bu gündemi yakalıyor. Kudüs gündemi için neler
söylersiniz?

Bugün Kudüs Müslüman
toplumlar için vazgeçilebilecek bir yer asla değildir. Bunu dünyanın bilmesi
lazım. Kudüs bizim kalbimiz gibidir. Üç dinin ortak değerlerinin burada
toplandığına inanırız. Biz üç dine de saygılı davranıyoruz. Fakat biz üç dine
saygı göstermeyen insanların burada oynamak istedikleri oyunu bozmak
durumundayız. Kudüs ele geçirildiğinde İngilizler tarafından, Osmanlılar, sırf
Kudüs gibi mübarek bir kentin, harem-i ismetine helal gelmesin diye, orası
tahrip edilmesin, tahrip edilirse peygamberlerin hatıraları yok olur diye
savaşmadan teslim etti. Bu kadar nezaket ve incelik gösterdi.

Peki, biz bu kadar incelik göstererek
baktığımız bir şehre başkasının kaba, hoyrat ve zalimce saldırmasına müsaade
eder miyiz? Asla etmeyiz. Ferden ferda, birer birer orada can versek bile bu
ülke Kudüs’ün asla İsrail’in tekelinde olmasına müsaade etmez. Bizim
anlayışımız budur. Onun için Kudüs’te olup bitenler yeni bir Ortadoğu savaşı
değil, Ortadoğu’daki savaşın yeni bir aşaması olacaktır.

Her ne kadar Tevrat vaat edilmiş
topraklar olarak Kudüs’te bir Davut imparatorluğunu kurmak istese de bu sadece
Süleyman ile, Davut ile olacak şey değil, Hz. İsa ile de Hz. Muhammed (s.a.)
ile de ortak kurulmuş bir bölgedir. Sadece Davut’a müsaade edilemez.

Ortadoğu’da sonu nasıl görüyorsunuz? Ortadoğu’nun kaderi nedir,
savaş nasıl son bulur?

Ben eskiden şöyle diyordum:
“Allah’ın da bir hesabı var” diyordum. Şimdi öyle demiyorum. “Allah’ın hesabı
var” diyorum. Ortadoğu’daki savaşın beşeri tarafına bakarsanız Amerika her
nereye girdiyse yetmiş beş yıl orası iflah olmamıştır. Bir çözüme ulaştırmak
için gelirler ama bir çözüme ulaştırmadan çıkarlar ki, başını kaldıramasın,
kendine gelemesin, yönetmeye devam edelim diye. Bu Batı’nın zalimce bir
oyunudur.

“Doğu’nun Tarihi Çalınıyor”, Kitabın Ortası dergisi, Ocak 2018,
sayı 10.

Röportaj: Sevinç
Şatıroğlu




















































































http://www.dunyabizim.com